bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2020

Uzaktan Kumandalı Kız

Uzaktan Kumandalı Kız - The Girl Who Was Plugged In
James Tiptree, Jr. (Alice Bradley Sheldon)
Çeviren: Begüm Kovulmaz
İthaki Yayınları

Mayıs 2018 (1. basım)
70 sayfa

Nasılsınız hâlâ blog okuyan insanlar? Bugün Ekşi Duyuru'dan bir arkadaş, "Senin bir kitap blogun vardı, di mi?" deyip adresi istedi. Kumsalda'yı buradan okumuş ve sevmiş, bloga tekrar bakmak istemiş. Adresi verecekken fark ettim ki Kumsalda'dan sonra hiçbir şey yazmamışım. Resmen utandım. O yüzden koştura koştura geldim, yeni yazı yazıyorum. (Selam, kablelvuku! Naber?)

Pandemi yaz aylarınız nasıl geçti? Benimki biraz gevşeyip arkadaşlarla sosyalleşerek ama tatile, düğüne falan gitmeyi de reddederek geçti. Bir sürü Star Trek izledik bir de. İstanbul'dan bizim ufacık köye virüs taşırım diye korktuğum için Eskişehir'e de gitmedim aylardır. Bütün yaz tatil yapıp oradan oraya gezdikten sonra hava soğuyunca #evdekal demeye başlayanlar olacak, onlarla çok pis bozuşacağız, onu bekliyorum. Fakat aslında okuma konusunda fena gitmedim. Bir yandan aynı anda 3 kitap üzerinde çalışıyorum, çevir, düzelt, son oku... Bir yandan uyumadan önce keyif için bir şeyler okumaya çalışıyorum. Bir yandan da alışverişe giderken, mutfakta bir şeyler yaparken Stephen Fry'ın sesiyle Harry Potter dinliyorum. Daha üçüncü kitaptayım, bir dahaki yaza kadar sürer bence bu böyle. Okuduğum ama bloga yazmayı ihmal ettiğim kitaplar var. Yazabilirsem yavaş yavaş eklerim, bakalım.

Uzaktan Kumandalı Kız, İthaki Bilimkurgu Klasikleri dizisinin en miniminnacık kitabı. 70 sayfa, Söğütlüçeşme'den metrobüse binseniz Beylikdüzü'ne varana kadar biter. Ama ben günlerce elimde süründürdüm, uyumadan önce okumaya çalıştım, bıraktım uyudum, ertesi gece baktım ki okuduğum yeri hatırlamıyorum 3-5 sayfa geri döndüm, uyudum, baktım ki hatırlamıyorum... Anladınız işte.

Alice Bradley Sheldon, ya da sahne ismiyle James Tiptree, Jr. ilginç bir insan. Ressammış, gazetelere sanat eleştirisi yazmış, sonra orduda istihbaratçı olmuş, CIA'e katılmış, hepsini bırakıp tekrar okula dönerek yüksek lisans ve doktora yapmış, bu arada takma ismi altında bilimkurgu öyküleri yazmaya başlamış. 1987'de, 72 yaşındayken intihar etmiş. (Ölümünün detayları çok ilginç ama buraya eklemek istemiyorum. Google it.)

Uzaktan Kumandalı Kız 1974'te en iyi novella kategorisinde Hugo ödülü almış. 1978'de dahil olduğu bir öykü derlemesi için (yazarın kendi öykülerinin derlemesi) URsula K. Le Guin önsöz yazmış. İlginç bir biçimde, Goodreads'de sadece üç edisyonu var. Bir İngilizce orijinali, bir bizimki, bir de Rusça edisyon. Sanırım başka hiçbir yerde tek başına bir kitap olarak yayımlanmamış.

Doctor Who izlediniz mi? Hani Amy hamileydi, aslında TARDIS'te değilken orada bir flesh avatarı vardı... Hani Rory bütün serinin en badass sahnesinde oynuyordu. Sonra bölüm sonunda, bebek Amy'nin kucağındayken... Hatırladınız mı? Hah... O işte. Bu küçük kitapta da buna benzer bir mevzu var. Kimsesiz, çirkin, fakir bir kıza tam da kendini öldürmeye çalışmışken yanaşıyorlar ("Kamusal alanda intihar etmek suçtur.") ve bir yerlerde gizli bir laboratuvara gideceği, yasal olarak ölü sayılacağı bir iş teklif ediyorlar. Başarısız intihar gişiriminden sonra, P. Burke bu teklifi elbette kabul ediyor.
"Onları yetiştiriyorlar," diyor Joe. Et bölümünde ne yapıldığı hiç umurunda değil. "PK'ler. Plasental kabuklar. Değiştirilmiş embriyolar, anlıyorsun ya? Kumanda implantlarını daha sonra yerleştiriyorlar. Uzaktan kumandayla onları yöneten operatör olmadan sebzeden farkları yok. Ayaklarına bak – hiç nasır göremezsin."
P. Burke çeşitli makinelere bağlanıyor ve PK'lerin sinir sistemini uzaktan yönetmeyi öğreniyor ve işverenleri ne isterse onu yapıyor. Kullandığı PK'ye Delphi adı veriliyor. (Nedenini kitapta bulacaksınız.) Delphi 15 yaşında, kusursuz güzellikte bir kız. Reklamların tamamen yasaklandığı bir dünyada, gizliden gizliye reklam yapması için tasarlanmış. Influencer gibi işte, ama alnında "sponsorlu" yazmıyor.
"Reklamcılık nedir, biliyor musun?"
Kışkırtmak amacıyla böyle konuşuyor, amacı kızı şoke etmek. Gözleri kocaman açılan Delphi'nin minik çenesi havaya kalkınca, P. Burke'ün aktarmayı başardığı karmaşık yüz ifadeleri Joe'yu mest ediyor. Bay Cantle bekliyor.
"Şey... eskiden insanlara bir şeyler satın almalarını söylerlermiş," diyor kız ve yutkunuyor. "Ama artık yasak bu."

Mevzu bu işte... Kısacık kitabı daha fazla anlatırsam hepsini yazmış olacağım. Ben Tiptree'nin üslubunu, ana karakterini küçümseyen dilini çok sevdim. Yazarın kaleminden öfke ve gerginlik akıyor sanki, çok tuhaf. Dediğim gibi, zaten minicik bir kitap. Bence okuyun.

19 Nisan 2020

Kumsalda


Kumsalda - On the Beach
Nevil Shute
Çeviren: Gizem Dinç
İthaki Yayınları
Nisan 2019 (1. basım)
296 sayfa

Hayır, fotoğraftaki şey bir bikini üstü değil! Gaza gelip dikiş makinesi alınca dikmeyi denediğim ilk şey, eski tişörtten maske. Ve bunu böyle, "Dikiş makinesi aldım, eski tişörtlerden maske dikiyorum ki dışarı çıkarken biraz daha güvende olabileyim," diye, çok normal bir şeymiş gibi anlatmak sinirimi bozuyor.

Yeterince kıyamet hikâyesi okuduğumu düşünüyorum, uzay savaşları, nükleer felaket, iklim değişikliği... Hep en önde savaşanları okuyoruz, kimse evinde oturanların (şu aralar tam da biz) hikâyesini yazmıyor. Yani yazmıyor sanıyordum, meğer Nevil Shute yazıyormuş. Kumsalda o yüzden tam da bu sıralar okunacak bir kitap – ya da durumdan fazla etkileniyorsanız kesinlikle bu sıralar okumamanız gereken bir kitap. Şöyle anlatayım, ben kitabı çok sevdim ama sonuna doğru gelirken Emre'ye dedim ki, "Son 60 sayfa kaldı. Daha çok depresyona girdim kitap yüzünden." Emre de bana dedi ki, "Son 60 sayfası asıl depresyon, kötü etkileyecekse ertele derim." (Diyalogdan bazı "random" gülüşleri kaldırdım tabii ama yaklaşık böyle bir şey.) Tabii ki Emre'yi dinlemedim, ertelemedim, bu konuşmadan sonra, aynı gün içinde bitirdim kitabı. Sonra da bir on beş dakika kadar boş boş perdeyi izledim. Abartmıyorum.

Rusya NATO'yla savaşmış, sonra Arnavutluk kaynaklı bir İsrail-Arap anlaşmazlığı nedeniyle Çin ve Rusya birbirine girmiş, her iki taraf da kobalt bombaları kullanmış. Ve böylece, kuzey yarımküre radyoaktivite tarafından pırıl pırıl temizlenmiş. Savaş bölgelerinden yayılan radyasyon herkesi yavaş yavaş öldürmüş, denizdeki gemiler ve denizaltılar komuta merkezleriyle irtibatı kaybetmişler. Amerikan Donanması'nın kalan son aktif denizaltı olan U.S.S. Scorpion Avustralya'ya sığınmış. Eksik mürettebatı Avustralya askerleriyle tamamlayan gemi keşif gezilerine çıkıyor, kuzey yarımküreye doğru gidiyor, radyasyonun yüksek olduğu yerlerde suyun altında kalıyor ve, hiç umutları olmasa da, hayat belirtisi arıyor. Bu arada radyasyon yavaş yavaş güney yarımküreye doğru yayılıyor.

Bir yandan da Melbourne'deki sivillerin hayatını okuyoruz. Avustralya Donanmasının irtibat subayı Peter Holmes Scorpion'la denize açılırken geride kalan eşi Mary küçük bebekleriyle ilgileniyor. Arkadaşları Moira Davidson kalan zamanını bol alkolle dolduruyor, bu arada Amerikalı kumandan Yarbay Towers'a yarenlik ediyor. Bir yerlerden bir Ferrari bulup alan John Osborne ise bütün boş zamanını arabasına ayırıyor. Ha, bu arada, kıta petrolü kuzey yarımküreden aldığı için Avustralya'da artık benzin yok, dizel yakıt yok, arabalar çalışmıyor. İnsanlar gidecekleri yere bisikletle, at ya da öküzlerin çektiği arabalarla gidiyorlar. Yollarda terk edilmiş arabalar öylece duruyor, hatta at arabalarının bağlandığı birer direk olarak iş görüyor. Peter'ın süt almak için gittiği çiftliğin sahibi şöyle diyor:
"Bugünlerde burası kadınlar için fazla ıssız. Savaştan önce olduğu gibi arabayı alıp yirmi dakikada kasabaya inemiyor ki. Boğa arabasıyla gitmesi üç buçuk saat sürüyor. E üç buçuk saat de geri dönüşü. Yalnız başına seyahat etmesi yedi saat demek."
Ortam böyle. Petrol yok, kuzeyden gelen hiçbir şey, hiçbir insan, hiçbir radyo dalgası, hiçbir ses yok. Kuzeyde sadece radyasyon var ve o da Avustralya kıtasına doğru geliyor. İnsanlar birkaç ay içinde öleceklerini bilerek yaşıyorlar ve bu kitabı daha önce okusaydım büyük ihtimalle "Olur mu lan öyle şey," diyeceğim ama şimdi okuyunca çok doğal gelen biçimlerde tepki veriyorlar. Yarbay Towers, ABD'de bıraktığı ailesine hediyeler alıyor, Moira içkiden sıkılınca daktilo kursuna başlıyor, Mary asla gelmeyecek olan bir sonraki yaz için sebze bahçesi kurmak ve birkaç yıl içinde meyve verecek ağaçlar dikmek istiyor.
Moira, Amerikalıya baktı. "Birilerinin kafayı üşüttüğü muhakkak," dedi alçak sesle. "Ben mi yoksa onlar mı?"
"Neden öyle dedin?"
"Altı aya kalmadan burada olamayacaklar bile. Ben de olmayacağım. Sen de olmayacaksın. Yani gelecek sene sebze isteyemeyecekler."
Her iki dünya savaşını da yaşamış ve İkinci Dünya Savaşı'nda gizli silah projelerinde baş mühendis olarak çalışmış bir havacılık mühendisi Nevil Shute. Yani savaşa hiç yabancı değil, savaşın etkilerini kurgularken ne yaptığını çok iyi biliyormuş. Çeviri pırıl pırıl, son okuma biraz aceleye gelmiş ama sonraki baskılarda düzeliyor o da. Kitaba bayıldım, okurken içime kaçtım, bunaldım ama kitaptan sıkıldığım için değil, kitabı bu kadar gerçekçi bulmaktan bunaldım. Fakat kitaba bayıldım! Çernobil'deki yangın da her şeyi daha gerçek kıldı. Bu kitabı mutlaka okuyun. Ama tekrar ediyorum, bugünlerde yaşadığımız tuhaf dünyadan kötü etkileniyorsanız şimdi okumayın.

29 Aralık 2019

Su Adamı


Su Adamı - Человек-амфибия (Çelovek-amfibiya)
Aleksandr Belyaev
Rusçadan çeviren: Hazal Yalın
İthaki Yayınları
Mayıs 2017 (1. basım)
243 sayfa

Bu kitap beni çok heyecanlandırdı! Çocukken okuduğum Jules Verne romanlarının tadını verdi; çok severek, çok keyifle okudum.

Bunu söyledikten sonra... Aleksandr Belyaev, 1884'te, halen monarşiyle yönetilen Rusya'da doğmuş; 1942'de Sovyet Rusya'da ölmüş. AÇLIKTAN ÖLMÜŞ! Bu konu beni çok sinirlendiriyor ve üzüyor. Romana başlamadan önce kitabın başındaki kısa biyografiyi okuyunca dakikalarca, Ne demek açlıktan ölmüş? Sovyetlerin Jules Verne'ü denen adam nasıl açlıktan ölebilir? diye homurdandım, etrafımdaki insanlara bunu söyleyip homurdanmaya devam ederken benimle aynı şiddette tepki vermedikleri için de daha çok kızdım. Bu konuda çok öfkeliyim.

Belyaev'in Ket Yıldızı ve Profesör Dowell'in Başı adlı iki kitabı daha önce Türkçeye çevrilmiş, her ikisi de Ekim 2013'te Doruk Yayınları imzasıyla yayımlanmış. Üstelik tıpkı Su Adamı gibi, Hazal Yalın tarafından Rusça asıllarından çevrilmişler. Bu iki kitap da 2013'ten beri bende var, bir türlü sıra gelmemişti. Su Adamı'ndan sonra bunları da okumak için çok heveslendim, kitaplara ulaşınca hemen okuyacağım sanırım. (Kitaplara hemen ulaşamıyorum çünkü 2,5 yıldır kitaplığımın büyük bir kısmı Eskişehir'de, ben İstanbul'dayım. Eskişehir'e her gittiğimde bavul ticareti yapar gibi sinsice 8-10 kitap dolduruyorum valizime, öyle dönüyorum. Ama İstanbul'da yeterli yerimiz olmadığı için kendimi dizginlemem gerekiyor. Keşke burada kocaman bir eve geçsek de kocaman kitaplık yapsak.) (Buraya kadar olan kısmı 2-3 ay önce yazmıştım, sonra bu yazıyı bir türlü bitiremedim. Belyaev'in diğer kitaplarını İstanbul'a getirdim, bakalım ne zaman okuyacağım.)

Yazarımız Rus ama olaylar Güney Amerika'nın sıcak sularında geçiyor. İnci avcılarını taşıyan bir tekne, gecenin sessizliğinde güvertede uyuyan avcılar, açgözlü patron Zurita, ünlü inci avcısı Baltasar ve "deniz şeytanı." Geceleri uzaktan sesi duyulan, birilerine zarar verip saldıran, başka birilerini tehlikeli kazalardan kurtaran bir yaratık. Yaşlı yerlilere göre deniz tanrısı, Katolik rahiplere göre ise halk dinden uzaklaştığı için ortaya çıkan Şeytan'ın ta kendisi.

Bu deniz şeytanı meselesi öyle büyüyor ki, işin içine hükümet giriyor, emniyet giriyor, bir bilim heyeti kuruluyor ve bu heyet laf kalabalığı dolu bir açıklama yaparak insanları sakinleştirmeye çalışıyor. Zurita ise bu yaratığı ele geçirmek ve inci toplamak üzere evcilleştirmek için karmaşık planlar yapmaya başlıyor. Sonra, işte, olaylar gelişiyor... Su Adamı, Jules Verne tadı verdiği kadar Doktor Moreau'nun Adası'nı da çağrıştırıyor. Salvator adlı, gizemli bir doktor çıkıyor ortaya. Kalın duvarlarla çevrili arazisinden çıkmadan yaşayan bu doktor, her türlü musibeti iyileştirebiliyor.
"Diyorlar ki, her şeye kudreti yetiyormuş. Mucizeler yaratabiliyormuş. Ölümü ve yaşamı parmaklarının ucunda tutuyormuş. Topallar için yeni, canlı bacaklar yapıyormuş, körlere kartal gibi keskin gözler veriyormuş, hatta ölüleri bile canlandırabiliyormuş!"
Kitapta dinle ve yaradılışla ilgili, evrimle ilgili şahane kısımlar var. Burada aktarırsam spoiler olur, o yüzden bu kadarını söyleyip geçiyorum. Su Adamı'nı çok sevdim, henüz okumadıysanız şiddetle öneriyorum. Daha detaylı bir değerlendirme ve yorum, benim yapabileceğimden çok daha başarılı bir biçimde Kayıp Rıhtım'da yapılmıştı zaten.

* Kitaba başladığımda bir dalış teknesinde, Ayvalık açıklarında bir yerlerdeydik. Yol arkadaşlarım deniz altında gezinirken ben ayaklarımı uzatıp bu deniz romanını okuyordum. Bu keyfe aracılık ettikleri için Yoma Dalış'a ve tam da bu seyahat sırasında çektiği fotoğrafları benimle paylaşan Murat Cantaş'a teşekkür etmem lazım. Yazının başında gördüğünüz su altı fotoğrafı ona ait, kitabımı deniz altına göndermeye kıyamadığım için (ve Murat'a, "Şu kitabı su geçirmez torbaya koyup aşağıda birkaç fotoğrafını çeker misin?" demeye utandığım için) kapağın fotoğrafını sonradan çekip Photoshop'ta ekledim.

** Geleneksel yıl sonu yazımı yazma zamanı geldi ama hiç canım istemiyor. Yazmayacağım.

13 Ekim 2019

Kadınlar Ülkesi

 
Kadınlar Ülkesi - Herland
Charlotte Perkins Gilman
Çeviren: Sevda Deniz Karali
İthaki Yayınları
Kasım 2018 (1. basım)
209 sayfa

Kadınlar Ülkesi, Bilimkurgu Klasikleri serisinin otuz dokuzuncu kitabı. İlk kez 1915'te yayımlanmış ve hemen başta belirtmek gerekir, toplumsal açıdan geçerliğini (ne mutlu ki) epeyce yitirmiş ancak feminist yazının nerelerden geldiğini hatırlamak için okunması gerekir diye düşünüyorum.

Adından belli, elimizde bir kadın ülkesi var ama bu, bizim bildiğimiz Amazonlar gibi anaerkil bir toplum falan değil, her nasılsa eşeysiz üremeyi başarmış ve aralarında hiç erkek bulunmayan bir toplum. Yani, bence de çok sıkıcı evet... Ama bu kadınlar da bunu keyiflerinden yapmamışlar, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki ülkelerine düşmanlar saldırıp erkekleri savaşa gidince, ülkelerine açılan doğal geçit de bu arada kapanınca kadın başlarına kalmışlar. Yavaş yavaş ölmeye ve sayıları azalmaya başlamışken içlerinden biri bir mucize eseri hamile kalmış (yok vallahi, kıyıda köşede saklı bir erkek yok ülkede) ve bir kız doğurmuş. Partenogenez (yani döllenmesiz) üreyen bu tek kadının kızları da aynı yolla çoğalmaya başlamışlar ve böylece Kadınlar Ülkesi, tamamı birbirinin akrabası olan sakinleriyle, kendi küçük ve gizli dünyasında yaşamaya devam etmiş. Fakat bu gizli ülke hakkında bazı söylentiler, yakın coğrafyalardaki yerli halklar arasında gezinirmiş.

Böylece, bir gün bir keşif gezisine çıkan Terry O. Nicholson (parasını nereye harcayacağını şaşırmış, zengin bir genç), Jeff Margrave (bilim aşkı hiç sönmeyen bir doktor) ve anlatıcımız Vandyck Jennings (bilime meraklı bir sosyolog) sadece kadınların yaşadığı bu gizemli ülke ile ilgili söylentileri duyunca "Hadi lan!" diyerek işin aslını öğrenmeye karar veriyorlar. (Ve olaylar gelişir...)
 
Gerçek bir Casanova olan Terry, elbette erkek hasreti çeken bu kadınların arasında çok mutlu zamanlar geçireceğine eminmiş ama o iş öyle değil tabii. Kadınlar Ülkesi'ni bulduklarında bir grup kadın da bunları buluyor ve erkeklerimiz önce bir odada tutsak ediliyorlar, kadınların dilini öğrenmeye başlayınca da hem bu ülke ve yaşamları hakkında eğitiliyorlar hem de kadınlara kendi hayatlarını anlatıp öğretiyorlar.
Onlara yaklaşımımızda bizi en çok şaşırtan şey ise herhangi bir cinsiyet gelenekleri olmamasıydı, neyin "erkeksi" neyin "kadınsı" olduğuna dair kabul edilmiş hiçbir standartları yoktu.

Jeff, Celis'in elindeki meyve sepetini alırken "Bir kadın ağır şeyler taşımamalıdır," deyince kız yüzünde gerçek bir şaşkınlık ifadesiyle "Neden?" diye sormuştu. Tabii ki Jeff bu çevik, iri yapılı genç ormancının yüzüne bakıp da, "Çünkü kadınlar daha güçsüzdür," diyememişti, zira bu kız güçsüz falan değildi. Bir yarış atına, sırf yük atına benzemiyor diye güçsüz denir mi?
Kitap âdeta Gulliver'ın Gezileri. Gilman, döneminin kocaman cinsiyet ayrımcılığı ile ilgili rahatsız olduğu ne varsa, Kadınlar Ülkesi'nin coğrafyasına sığınarak hepsini sırayla anlatmış. Dinden bahsetmiş, sonsuzluktan bahsetmiş, geleneklerden bahsetmiş.
"Geçmişe hiç saygınız yok mu? Ata annelerinizin düşündüklerine ya da inandıklarına?"
"Elbette hayır," dedi. "Neden olsun ki? Onlar çoktan gitti. Ayrıca bizim bildiğimizden daha az şey biliyorlardı. Eğer geçmişimizin ötesine geçememişsek ona layık değilizdir; ve bizleri geçmesi gereken çocuklarımıza da layık olamayız."
Adamlardan biri, iki sayfa boyunca bir zavallı kadıncağıza ölümden sonraki "sonsuz yaşam"ı anlatıyor, ölümsüzlüğün ne kadar da şahane olduğuna ikna etmeye çalışıyor ama kadın ikna olmuyor. Sanırım kitapta en çok burayı okurken eğlendim. Tamamını tabii ki burada alıntılamayacağım, kendiniz okuyun!

Kitapla ilgili en rahatsız olduğum nokta ise, böyle bir eşitlik, cinsiyetsizlik savunusunun ortasında hâlâ anneliğin kutsal tutulması oldu. Bir de kitabın çevirisinde Türkçenin eksik kaldığı bir yer var. Orijinalinde "ancestors" olduğunu tahmin ettiğim sözcük kitap boyunca "ata" hatta "ata anne" diye çevrilmiş ve ben bu sözcüğü gördükçe Türkçede bunun cinsiyetsiz bir karşılığı yok diye çok üzüldüm. Çeviren ben olsaydım "ninelerimiz" diye kullanmaya kalkışırdım, belki Alican'ı ve Emre'yi bile ikna ederdim, kim bilir.

16 Haziran 2019

Doctor Who: Dehşet Ağı


Doctor Who: Dehşet Ağı - The Crawling Terror
Mike Tucker
Çeviren: Nazlı Saltan
İthaki Yayınları
Aralık 2015 (1. basım)
192 sayfa

Dehşet Ağı'nın kapağında TARDIS'e dolanmış örümcek ağları ve kocaman bir örümcek var. O yüzden bu kitabı okumayı sürekli erteliyordum çünkü örümceklerle karşılaşınca verdiğim tepki zavallı Ron Weasley'ye epey benziyor. Sonunda geçenlerde cesaretimi topladım, trende okumak üzere yanıma aldım. Sonra da şuncacık kitabı on beş günde bitirdim. Gerçi yine iyi, hiç olmazsa bitirdim. Başlayıp başlayıp yarım bıraktığım kitaplar giderek çoğalıyor, bakalım sonum ne olacak.

Dehşet Ağı'nda, kapağında da gördüğünüz üzere 12. Doktor ve Clara var. Clara her zamanki ebleh bakışlarıyla kapağın köşesinde yerini almış. Çok özür dilerim, Clara nefretim dışıma taşıyor ama bir dizideki bir karakteri ancak bu kadar sevmeyebilirim sanırım. Öyle böyle değil, hiç sevmiyorum. Neyse ki kitabı okurken sürekli gözümün önünde canlanmıyor, daha katlanılabilir bir hâl alıyor böylece. Neyse.

Doktor ve Clara, kendilerini İngiltere'nin kırlarında, Wiltshire denen ufacık bir kasabada buluyorlar. Bir ley hattı bozulmuş, kasabada haddinden fazla büyümüş börtü böcekler görünür olmuş; bir de taş çember var, Stonehenge gibi ama daha küçük, yerel. Böcekler insanları öldürmeye başlıyor, Opera'nın Hayaleti gibi maskeyle gezen gizemli bir biliminsanı tuhaf işler yapıyor, İkinci Dünya Savaşı gazisi bir adamcağız bir şeylerden çok korkuyor, ordu desteğe geliyor; Doktor (12. Doktor'dan bekleneceği üzere) askerlerden hiç hoşlanmıyor. Elbette, mevzuyu yerinde görmek lazım diye TARDIS'e atladığı gibi İkinci Dünya Savaşı'na gidiyor, geçmişte neler olduğunu öğreniyor. Böcekler var, uzaylılar var. Hareketli bir Doctor Who bölümünden beklediğiniz ne varsa hepsi var.
Bir kadın ve bir erkeğin ona doğru yürüdüğünü fark ettiğinde tepsiyi arabasının bagajına yüklüyordu.
"Günaydın." Adamın sesinde İskoç bir tını vardı.
Angela dikkatlice yığının üstüne bir örtü serdi.
"Günaydın."
"Köyde bir polis merkezi var mı?"
"Hayır. En yakındaki Wyndham'da. Ama Charlie Bevan, yerel polis memuru, bu yeşilliğin karşısında yaşıyor." Angela kaşlarını çattı. "Her şey yolunda mı? Bir kaza mı oldu?"
"Tam olarak değil..." Adamla kadın birbirine baktılar. "Küçük bir böcek probleminiz olabilir."
Angela yüzündeki kanın çekildiğini hissetti. "Ah, hayır. Lütfen onlardan daha fazla olduğunu söyleme."
Adamın gür kaşları sorgular biçimde kalktı. "Daha fazla mı?"
"Şuna bir baksanız iyi olur." Angela çelik tepsi üzerinden örtüyü kaldırdı. "Daha büyük bir böcek göreceğinizi hiç sanmıyorum."
Mevzu geniş, konu yer yer üçe bölünüyor, karakterler çok kalabalık ama sonunda her şey güzelce birbirine bağlanıp çözülüyor.Çeviri ve editörlük çok özenli değil, yine de okunuyor. Şahane bir kitap mı? Pek değil. Tatilde ayaklarını uzatıp okunacak bir kitap mı? Kesinlikle. Doctor Who özlediyseniz ve bu kitabı henüz okumadıysanız tam da şu sıralar okunur bence.

4 Kasım 2018

Demir Konsey (Yeni Crobuzon 3)


Demir Konsey - The Iron Council
China Miéville
Çeviren: Güler Siper
Yordam Kitap
Şubat 2015 (1. basım)
544 sayfa

Yeni Crobuzon üçlemesini yıllardır bitirmedim diye içime dert olmuştu. Miéville okumayı da özledim. Dedim ki, artık Demir Konsey'i okuyayım.

Okuyamadım.

28 Eylül'de kitabı okumaya başlamışım, 4 Kasım'a kadar ancak 114 sayfa okuyabildim, onu da kendimi zorlaya zorlaya okudum. Kitaba neden ısınamadığımı hiç bilmiyorum, serinin ilk iki kitabını çok sevmiştim aslında. Şu yüz küsur sayfada hiçbir karaktere karşı bir şey hissedemedim, hiçbir sahnenin sonunda ne olacağını merak etmedim. Bugün artık pes ediyorum, bu kitabı bir kenara bırakmazsam başka bir romana geçemeyeceğim ve omuzlarımda sürekli bir yük hissediyorum.

Bu da "Pes ediyorum," güncellemesi. Belki bir süre sonra tekrar denerim.

16 Ağustos 2018

Flowers for Algernon


Flowers for Algernon
Daniel Keyes
SF Masterworks
March 1966

Şu kitabı okumayı çook uzun zamandır istiyordum. Ağustos'ta tatil yapacak zamanı bulunca yanımda basılı kitap taşımak yerine Kindle'a bir şeyler yükledim. Aslında sevgili Murat Dural'ın Kibrit Ev'ini okuyordum, denize kuma rüzgâra maruz kalmasın diye kitabı evde bıraktım. Önce "Tatil dediğinde Agatha Christie okunur," diye ufacık bir Miss Marple kitabı (Miss Marple'ın Son Maceraları) okudum, baktım ki kesmiyor, Flowers for Algernon'la devam ettim. Bendeki e-kitapta künye olmadığı için de yukarıya ilk basım tarihini eklemeyi uygun gördüm.

Nebula ödüllü romanı Charlie Gordon'un kaleminden okuyoruz. Charlie bir fırında çalışıyor, otuz iki yaşında, arkadaş edinmeyi ve yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyor ve (kitapta kendini tanımladığı şekliyle) bir "moron." Özel eğitim sayesinde okuma yazma öğrenmiş, daha fazla şey öğrenmeyi ve öğrendiklerini unutmamayı çok istiyor. Daha akıllı olursa insanların onu daha çok seveceğini düşünüyor ve herkesi memnun etmeye çabalıyor. Deneysel bir çalışmaya katıldığı için, günlük tadında "progress report"lar yazmaya başlıyor ve kitabın tamamı bu raporlardan oluşuyor.
"I tolld him because all my life I wantid to be smart and not dumb and my mom always tolld me to try and lern just like Miss Kinnian tells me but its very hard to be smart and even when I lern something in Miss Kinnians class at the school I ferget alot."
Kitap bu yukarıdaki alıntıdaki gibi bol bol yazım hatasıyla başlıyor çünkü Charlie ancak bu kadar yazabiliyor. İnternetteki yorumlara biraz baktım da, Türkçe çeviride de aynı üslubu korumuşlar anladığım kadarıyla. Fakat deneyle beraber Charlie'nin raporları da ilerledikçe önce imlası düzeliyor, sonra uzun ve karmaşık cümleler geliyor. Çünkü Charlie'nin denek olduğu çalışma, beyin cerrahisiyle zekâyı ilerletmek üzerine. Elbette operasyon önce hayvanlar üzerinde denenmiş ve en başarılı sonucu Algernon adlı farede yakalamışlar. Charlie ve Algernon'un labirent çözme testlerinde kazanan hep Algernon oluyor. Mevzu bu işte, 68 IQ'lu, şans için yanında hep tavşan ayağı taşıyan Charlie'nin yavaş yavaş bir dahiye dönüşmesi...
"He wished me luk. I hope I have luk. I got my rabits foot and my luky penny and my horshoe. Dr Strauss said dont be so superstishus Charlie. This is sience. I dont no what sience is but they all keep saying it so mabye its something that helps you have good luk."
Charlie zekâsı geliştikçe daha karmaşık cümleler kurabiliyor, bilimin ne olduğunu çok iyi anlıyor ve hatta zihninin derinliklerine gömülü çocukluk anıları bile yüzeye çıkıyor ve Charlie artık akıllı olmasının daha iyi arkadaşlıklar için yeterli olmadığını görüyor.
"Strauss again brought up my need to speak and write simply and directly so that people will understand me. He reminds me that language is sometimes a barrier instead of a pathway. Ironic to find myself on the other side of the intellectual fence."
Konuyu daha fazla anlatmayacağım. Kitabı çok sevdim, Charlie'yi çok sevdim, olmadık yerlerde Charlie için gözlerim doldu. Charlie gerçekten yaşıyormuş gibi, başından geçenlere dertlendim. Ve kitap şahane bir bilimkurgu. Ortam tam da kitabın yazıldığı dönemin içinde kurgulanmış. Gece yarısı biten televizyon yayınları, tebeşir ve kara tahtalar, kumaş mendiller gibi küçük detaylar her şeyin sıradan, bildiğimiz dünyada yaşandığını gösteriyor. Lazerler, yüksek teknoloji ürünü bilgisayarlar, yapay zekâ falan yok; kitabın tüm odağı insan zekâsı ve duyguları. Şahane!

Charly adında 1968 yapımı bir film uyarlaması ve Charlie and Algernon adında bir de sahne müzikali varmış. Ayrıca birkaç televizyon filmi ve dizi uyarlaması da var ama ben en çok müzikali merak ettim. Galiba bulup izlemem mümkün değil. Neyse. Kitabın Türkçesi Koridor Yayıncılıktan çıkmış, çevirisi nasıldır hiç bilmiyorum. Okuduysanız Türkçe çeviriyle ilgili yorumunuzu bekliyorum, okumadıysanız mutlaka okuyun!

23 Temmuz 2018

Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri


Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri - The Best Science Fiction of the Century
Derleyen: Orson Scott Card
Çevirenler: Arzu Akbatur gözetiminde Ayşe Su Akaydın, Merve Akçay, Tuğçe Atacı, Büşra Çavundur, Handegül Demirhan, Ahmet Can Halat, Cem Önder, Pınar Uysal
İthaki Yayınları
Mart 2018 (1. basım)
709 sayfa

İthaki'nin bilimkurgu klasiklerini delilerce hevesle takip ediyorum. Hâlâ okumadığım çok kitap var dizide ama Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri'ni çabucak okudum çünkü bloga yazdığım her yazıdan sonra yorumlarını hevesle beklediğim "ankaralıkitapkurdu" ağabeyim bu kitabı okuyup yorumlamamı istedi. Üstelik iyi ki istemiş. Bir ara internetten toplu sipariş verdiğimde almayı planladığım kitabı Kadıköy Mephisto'da görünce, "Aa bunu okuyacaktım ben, görmüşken alayım bari," dedim ve aldım. İki gün sonra kitabın baskısı bitmiş, hiçbir yerde bulunmuyor diye küçük çaplı bir isyan çıktı! Yani, ankaralıkitapkurdu bana bu kitabı oku demeseydi ben alana kadar kitap tükenmiş olacaktı. Sağ olsun!

Tabii yine de kitabı alır almaz okuyamadım, üstelik çok da uzun zamanda okudum ve kitap sırt çantamda oradan oraya savrulmaktan epey zedelendi; ben de bu arada kol kası yaptım. Eh bir de oturup yazacak zaman bulmak için bekledim. Sonra kapak fotoğrafını çekebilmek için bütün gemilerin/araçların gittikleri gezegenlerden/yollardan dönmesini bekledim derken, neyse... Sonuç olarak ancak şimdi yazabiliyorum.

Kitabın özelliği malum, Orson Scott Card bilimkurgu yazınını üç döneme ayırmış ve her dönem içinden sevdiği ve geniş bir okur kitlesine hitap edeceğini düşündüğü öyküleri seçmiş. Kitabın sunuşunda hem bilimkurgunun gelişiminden ve bu dönemlerden (Altın Çağ, Yeni Dalga ve Medya Jenerasyonu) bahsetmiş hem de öyküleri nasıl seçtiğini anlatmış. Bizim okuduğumuz çevirinin ise bir özelliği daha var: Öyküleri öğrenciler çevirmiş. Boğaziçi Üniversitesinden Arzu Akbatur hocanın yol göstermesiyle, Çeviribilim lisans son sınıf öğrencilerinin çevirilerini okuyoruz. Boğaziçi ve İthaki'nin bu iş birliği gerçekten çok akıllıca ve çok güzel. Çeviriler de şahane. Elbette bazı öykülerin çevirisi daha zayıf, bazıları çok güzel ama tek tek öykülerin çevirisine yorum yapmak istemiyorum. Bütüne baktığımızda, elimizde çok güzel bir çeviri var.

Öyküleri tek tek anlatmayacağım. Çok sevdiğim ve hiç sevmediğim birkaç öyküden bahsedip gideceğim. Kitabı okurken bol bol post-it kullanıp Evernote'a küçük notlar yazdım. Oradan aktarıyorum şimdi. Bir de yazının sonuna kitapta öyküsü bulunan tüm yazarları sıralayacağım.

Heinlein'ın Siz Zombiler... adlı zaman yolculuğu öyküsüne bayıldım. Bir de güldüm çünkü bana Harry Potter'ı hatırlattı. Aramızdaki Potterhead'ler hatırlayacaktır; Rowling'in kurgusunda "cisimlenme" sırasında bir şeyler yanlış giderse vücudunuzun bir kısmını geride bırakabilirsiniz, yanlış hatırlamıyorsam "septirme" deniyordu. Neyse. İşte bu öyküde de, Rowling'den yıllar önce benzer bir sorun kurgulamış Heinlein.
"Bu işin bir yöntemi var: ağ, deneğin içgüdüsel olarak geri adım atıp, metal örgünün üzerine gelmesini sağlayacak şekilde atılmalı. Sonra ikiniz de tamamen içindeyken ağı kapatmak gerekiyor. Yoksa geride ayakkabı tabanı veya ayağın bir parçası kalabilir, ya da zeminden bir parça sizinle gelebilir."
Hemen ardından gelen öykü, Ezgibent, Lloyd Biggle Jr. imzalı ve bu öyküyü de çok sevdim. Öyküde bir reklam müziği yazarı var, müzik üretiminin de otomatikleştiği bir gelecekte doğaçlama müzik yapan bir adamı anlatıyor.

Yalnızlığın Uçan Dairesi'ni (Theodore Sturgeon) sevmedim, bence fazla romantik bir öykü. Edmond Hamilton imzalı Ters Evrim adlı öyküyü de sevmedim, kendime yazdığım nota bakılırsa "fazla çiğ" bulmuşum.

Kitapta müzikle ilgili ikinci bir öykü daha var, James Blish'in Sanat Eseri öyküsünün başrolünde Strauss'u okuyoruz. Evet Mavi Tuna. Bu öyküyü de sevdim ama bu işte bir tuhaflık var. Aynı döneme ait iki yazar, neredeyse aynı tarihte (Sanat Eseri ilk kez Temmuz 1956'da yayımlanmış, Ezgibent ise Ağustos 1957'de) müziğin geleceğini kafalarına takmışlar. Müzik bilgim daha fazla olsaydı o yıllarda müzik dünyasında ne olduğunu araştırmaya koyulurdum ama nereden başlayacağımı bile bilmiyorum. 1956-57'nin müziğine dair tek fikrim, Rock 'n' Roll çağının yükseliş dönemi olduğu. Belki de bu yazarlar, benim son yıllarda dubstep'e verdiğim tepkiyi rock müziğe karşı verip "MÜZİĞE NELER OLUYOR! BÖYLE MÜZİK Mİ OLUR!!!" diye paniklemişlerdir. Gayet mümkün. (Bence haklıyım.)

Buraya kadar bahsettiklerim "Altın Çağ" yazarlarıydı. "Yeni Dalga" bölümüne geçince Dünyanın Altındaki Tünel dikkatimi çekmiş, Frederik Pohl'un öyküsü. Öykü, her an her yerde maruz kaldığımız reklamlarla ilgili. Ama tam olarak değil. Yani evet, reklamlarla ilgili ama konu o değil. Okuyunca anlarsınız.

Notlarım buradan doğruca "Medya Jenerasyonu"na atlıyor. Galiba Yeni Dalga beni çok çekmemiş. Hâlâ en çok Altın Çağ yazarlarını seviyorum. Asimov ve Clarke da oradalar üstelik! Medya Jenerasyonu'na Karen Joy Fowler'ın Görünen Yüz öyküsüyle başlayalım. Öyküde yabancı bir gezegende yaşayıp oradaki yerli hayatı gözlemleyen bir karı koca var. Bu çiftten kadın olanın pasif agresifliğini kendime benzettim. Ne olduğunu anlatmak istemiyorum ama öyküde onun başına gelen şey bana olsaydı hiç kimse anlamadan önce çok uzun bir zaman geçebilirdi.

Bir öyküde (C.J. Cherryh'in Çömlekler öyküsü) şöyle iki cümle geçiyor: "Çünkü her iki tarafta bulunan raflarda, koyu karanlık çukurların altında sırıtan ağızlarıyla sonsuz sayıda sarı kafatası vardı. Bazılarının burnu uzun, bazılarınınki kısaydı." Üşenmedim, öykünün İngilizcesini bulup baktım; çeviri hatası yok. Ama bir sorun var, KAFATASLARININ BURNU OLMAZ! Buna neden bu kadar takıldığımı ben de bilmiyorum.

Kitaptaki son öykü olan Bir ise (George Alec Effinger) aklıma bir soru düşürdü. Yaşam olmayan ve atmosferi oksijensiz bir gezegene inip orada ölürsek ve biri bizi gömerse yer altında çürür müyüz? Evet, oturdum bunu düşündüm. Sonra Can'a sordum. Çürümeyeceğimize, mumyalaşacağımıza karar verdik. Çünkü dışarıda bakteri yok, bedendeki bakteriler de konak canlı ölünce çok uzun süre hayatta kalamazlar. Bize böylesi mantıklı geldi, siz ne diyorsunuz?

Bu kadar uzun yazmaya niyetim yoktu ama galiba buraya bir şeyler yazmayı özlemişim. Daha da uzatmadan, şuraya yazarların isimlerini ekleyip gidiyorum ben.

*
Altın Çağ: Poul Anderson, Robert A. Heinlein, Lloyd Biggle Jr., Theodore Sturgeon, Isaac Asimov, Edmond Hamilton, Arthur C. Clarke, James Blish, Ray Bradbury.
Yeni Dalga: Harlan Ellison, R.A. Lafferty, Robert Silverberg, Frederik Pohl, Brian W. Aldiss, Ursula K. Le Guin, Larry Niven.
Medya Jenerasyonu: George R. R. Martin, Harry Turtledove, William Gibson & Michael Swanwick, Karen Joy Fowler, C.J. Cherryh, John Crowley, James Patrick Kelly, Terry Bison, John Kessel, Lisa Goldstein, George Alec Effinger.

1 Mayıs 2018

Dune Sapkınları (#5)



Dune Sapkınları - Heretics of Dune
Frank Herbert
Çeviren: Dost Körpe
Kabalcı Yayınevi
Nisan 2011 (1. basım)
538 sayfa

Geçenlerde fark ettim, ben Dune okumaya ara vereli iki buçuk sene olmuş. NASIL?! Gerçekten o kadar uzun zaman geçtiğinin farkında değildim, aklım almadı. Bu kadar da ayıp edilmez diyerek kaldığım yerden, yani beşinci kitaptan devam ettim. Böylece geriye bir kitap kaldı: Rahibeler Meclisi. Bu sefer araya bu kadar uzun zaman girmez, seriyi bitiririm diye umuyorum. Kısmet.

(Önceki kitaplarla ilgili ne kadar spoiler vereceğimi bilmiyorum, spoiler olabileceğini bilerek okuyun.)

Dune Sapkınları, önceki kitaptan binlerce yıl sonrasını anlatıyor. Tanrı İmparator Leto ölüp ortadan kaybolalı 1500 yıl olmuş, yine de Altın Yol planı sürüyor ve Tanrı İmparator'un bilincinin küçücük parçalarının solucanlarda yaşadığına inanılıyor. Aradan geçen zamanda Arrakis'in adı Rakis'e dönüşmüş, Harkonnenler ortadan kaybolmuş, Atreides soyu ise Bene Gesserit'in üreme planları ve dikkatli kayıtları sayesinde sürüyor, doğan bütün Atreides çocukları biliniyor.

Bene Gesserit rahibeleri her zamanki gibi güçlü, her zamanki gibi amaçlarına ulaşmak için karmaşık planlar yapıyorlar, binlerce yıl sonra bile Duncan Idaho gulâmlarını yetiştiriyorlar ve Bene Tleilax'a kesinlikle güvenmiyorlar. Karşılarındaki en büyük tehdit ise Dağılış'tan dönen Saygın Analar. Kitap menfaatlerin, politikanın, çatışmaların ve çok katmanlı planların iç içe geçtiği bir iktidar kavgası aslında. Ve açıkçası, yarısını geçene kadar gayet sıkıcı ilerliyor. Temelde, gulâm Duncan'ın ve solucanlara hükmedebilen, Siona'nın soyundan gelen vahşi bir kızın etrafında şekilleniyor olaylar. Sonra aksiyon biraz artıyor, Atreides soyundan gelen Başar Miles Teg üstün yetenekleri ve askerî dehasıyla öne çıkıyor, Saygın Analar (ya da Bene Gesserit'in deyişiyle, orospular) enteresan becerilerini sergiliyorlar, bir yüz dansçısı efendilerine itaat etmiyor. Böylece olaylar biraz daha ilgi çekici hâle geliyor.
Duncan, Teg'i süzdü. Bu yaşlı Başar, Dük Leto'ya sadece görünüş itibarıyla benzemekle kalmıyordu. Tıpkı o Atreides gibi karizmatikti ve eski düşmanlarının gözünde bile bir efsaneydi. Teg, Atreideslerden Ganimet'in soyundan geldiğini söylemişti, ama hepsi bu olamazdı. Bene Gesseritlerin insanları dölleme konusundaki ustalıkları karşısında hayrete kapılıyordu.
Duna Sapkınları güzel bir kitap ama çok fazla sürükleyici olmadığını söylemem lazım. Çevirisi Dost Körpe'den bekleyeceğimiz gibi başarılı. Son okuma ve yayına hazırlık içinse aynı şeyi söyleyemiyorum. Korkunç yazım hataları, kitabın çeviriden sonra dikkatlice okunmadığını gösteren hatalı cümleler dolu. O yüzden, Dune'u nereden okuyalım diye soran arkadaşlarıma söylediğim şeyi buradan da tekrar edeyim. Dune serisinin Kabalcı baskısını bulmak için çabalamanıza hiç gerek yok; İthaki'den alın, gözden geçirilmiş çeviriyi okuyun.

29 Ocak 2018

Anlatış


Anlatış - The Telling
Ursula K. Le Guin
Çeviren: Kemal Baran Özbek
İthaki Yayınları
Eylül 2017 (1. basım)
282 sayfa

Bir sabah uyandım, daha hava aydınlanmamıştı ve kalkıp işe gitmem gerekiyordu. Kendime gelene kadar beş dakika Facebook'a bakacak zamanım vardı. Telefonu aldım, alarmı susturdum, Facebook'u açtım ve en üstte Kayıp Rıhtım'ın "Ursula K. Le Guin Aramızdan Ayrıldı" başlıklı haberini gördüm. Kalktım. Elektrikler kesikti. Kafam karanlık, ev karanlık, dışarısı karanlık; nasıl hazırlandım, işe nasıl gittim, dışarıdan nasıl gözüküyordum hiçbir fikrim yok. Çantamda günlerdir benimle her yere gelen Anlatış vardı. Keşke Ulu Ursula daha uzun yıllar sağlıkla yaşasaydı; daha çok romanlar, öyküler yazsaydı ve biz de hepsini okusaydık. Ama nedense, öldüğü sırada bir Ursula kitabını okuyor olmak kendimi daha iyi hissetmeme neden oldu. Hazal'ın söylediği gibi, onun yaşadığı bu döneme denk gelebilmiş olmak büyük lütuf.

Anlatış, Hainish Cycle/Hainli Döngüsü kitaplarından biri. Bu kitapları hangi sırada okumak gerektiğini, birbirleriyle olan bağlantılarını falan hiç araştırmadım, hep bu tembelliğim yüzünden. Goodreads'e baktım, okuduğum Ursula kitapları arasında Mülksüzler, Dünyaya Orman Denir ve Rocannon'un Dünyası da aynı diziye ait kitaplarmış. Hepsini başka başka zamanlarda okudum, hepsi (belli ki) bir şekilde bağlantılı ama kafamda bu konuda hiçbir şey yok. Bomboş. Sadece bütün bu kitapları severek okuduğumu hatırlıyorum. O yüzden, doğruluğundan emin olmadığım bağlantılar kurmaya çalışmadan, tek başına bir kitap olarak Anlatış'tan bahsedeceğim.

Kitap Sutty ile başlıyor, Dünya'ya dönüyor (bunun çeviri hatası olup olmadığından emin değilim ama Sutty dünyaya fiziksel olarak dönmüyor aslında, manevi dönüş burada bahsedilen) ve Teyzecik'i, Hurree Amca'yı, Vancouver'ı hatırlıyor. Bir elçi ve tarihçi olan Sutty, Aka adlı gezegende görevlendirilmiş; gezegenin geçmişini, geleneklerini, tarihini kaydetmesi gerekiyor fakat bu gezegende geçmiş yok. Tamamen şirketleşen ve kapitalizmin hüküm sürdüğü gezegende kitaplar, masallar, tapınaklar... bütün geçmiş yok edilmiş. Sutty dinin yok edildiği, despotluğun teknoloji ve üretimle geldiği bu tuhaf yerde, belgelemek ve kaydetmek üzere eski inançları, eski kültürü arıyor. Ve Sutty'nin kendi geçmişi, Aka'nın geçmişinin hem zıddı hem paraleli. Tekçi, homofobik ve baskıcı bir dinin yönetime el koyduğu dünyasından kaçıp buralara kadar gelmiş. Ve bu iki ucu güzelce açıklıyor:
"Oysa hepsi samimi anlamda inanç sahibiydi, iki taraf da. Din tanımayan teröristler ile tapınmadan duramayan teröristler; aralarında ne fark vardı ki?"
Şirket kontrolü altında yaşadığı ve araştırmasında ilerleyemediği Dovza kentinden ayrılıp Okzat-Ozkat (yoksa Ozkat-Okzat mıydı?) adlı küçük bir şehre gitmesine izin verildiğinde kitap da esas konuya hızla giriyor. Okzat-Ozkat, bir söylentiye göre "bağnaz bir mezhebin" yaşadığı yer. "Yasaklanmış bir dinin gizli saklı bir yaşam süren kalıntıları olmaları kuvvetle muhtemel." Sutty, peşinde şirket-devletin bir İzlemcisi ile birlikte, uzun bir nehir yolculuğunun ardından buraya gidiyor. İnsanlarla konuşmaya, yasaklanmış ve yok edilmiş ne varsa onları aramaya başlıyor.

Burada Mazları buluyor, Okzat-Ozkatlıların hikâye anlatıcıları, bilgeleri. Her Maz'ın kendine özgü bir uzmanlığı, en iyi anlattığı hikâyeleri var. Mazların en önemli amacı da bu zaten, tamamına "Anlatış" dedikleri bir felsefeyi (ya da inancı, inanışı) bıkmadan usanmadan, tekrar tekrar anlatmak ve aktarmak. Bu anlatışın bir tanrısı da yok.
"Kullarını mükâfatlandıracak ya da cezalandıracak, haksızlığı haklı çıkaracak, gaddarlığı emretmekle kalmayıp üstüne bir de takdir edecek, tebaasına kurtuluş yolu sunacak ebedi bir baba figürüne rastlanmaz. Sonsuzluk onların gözünde bir son nokta değil, bir sürekliliktir. Maddesellik ya da ruhsallık arasındaki temel ayrım, iki ayrı şeyin tekmiş gibi algılanabilmesi veya bir şeyin iki farklı görünüş taşıyabilmesi kadardır."
Sutty Anlatış'ı anlama ve kaydetme çabasıyla, öğrendikçe daha da meraklanarak uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğu anlatmayacağım, kitabı okuyun bence.

Fahrenheit 451'de kitaplar eğlence ve mutluluk için yasaklanmıştı. Damızlık Kızın Öyküsü'nde, totaliter dinci yönetim tarafından yasaklanmıştı. Anlatış'ta ise kitaplar üretim ve verimliliği arttırmak için yasaklanıyor. Çok sevdiğim üç kitapta, bu kadar farklı ama yine de aynı olan yasaklar aslında tam da Anlatış'ın anlattığı şey. Anlatış'ı okumak yer yer zor çünkü dümdüz bir roman değil. Yazarın siyasi bakışı, feminizmi, felsefesi her bir satıra işlemiş. Başta demiştim ya, bu kitabın Hainish Cycle'ın neresinde durduğunu bilmiyorum ama Ursula'nın kitapları okudukça içimize öyle işliyor ki, bilincimin hemen kenarında birleşiyor hepsi. Dünyaya Orman Denir ve Anlatış'ın aynı felsefeyi paylaştıklarını ve bende benzer etki bıraktıklarını hatırlıyorum. Bazen yorulsam da severek okudum Anlatış'ı. Bence siz de okuyun.

24 Kasım 2017

Toz


Toz - Dust: Wool -3-
Hugh Howey
Çeviren: M. Rasim Emirosmanoğlu
MonoKL Yayınları
Eylül 2017 (1. basım)
405 sayfa


Bitti. Son kitabını iki sene beklediğim, okumaya kıyamadığım güzel seri bitti. Kendimi boşlukta hissediyorum. Ama güzel bitti. Şahane bitmedi ama güzel bitti. Kitap biter bitmez o duygusallıkla gidip Goodreads'de beş yıldızı bastım ama aslında dört yıldızla bitti. Bitmeseydi iyiydi ama bitti.

Neyse... Kitabı iki sene bekledim çünkü çevirisini okumak istedim. Çeviri yine şahane, sayın MİT Bey ile Rasim'in iş birliğinde pırıl pırıl bir Türkçesi var kitabın. Kitap piyasaya çıktı, ben Rasim'i "Hediye edeceksin di mi, yoksa gideyim alayım mı?" diye darlamaya başladım, o da "TÜYAP'ta vereyim işte yeaa," dedi. Ben de uslu uslu fuarı bekledim. Fuardan döndüm, serinin İngilizcesini okuyan ve fakat "HAYIR BENDEN ÖNCE OKUYAMAZSIN!!!" diye inatla son kitabı okutmadığım için bu arada başka bir kitap okuyan Can'a, "Hadi başlayalım," dedim. Elindeki kitabı bitirip başlamak istedi, bana "Sen de beni bekle," dedi, ben de bütün minnoşluğum ve söz dinleyen halimle, Can Yıldız Gemisi'ni bitirene kadar gizli gizli seksen sayfa okudum. Yine olsa yine okurum. Zaten öne geçti, benden bir gün önce bitirdi kitabı.

Araya iki sene girince, ilk iki kitaptaki bazı detayları unutmuşum ama sanırım ikinci kitabın bıraktığı yerden başlıyor Toz. Tanıdığımız üç silo (17, 18 ve 1) yine karşımızda, Juliette geri döndüğü Silo 18'in başkanı olmuş ve ne kendi silosundakileri ne de Silo 1'i mutlu eden işler peşinde. Bir yandan dünyaya ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan 17'ye yer altından ulaşmaya çalışıyor, bir yandan da yönetmesi gereken bir silo var.

Silo 1'de Donald yine karşımıza çıkıyor, gizli gizli ortalığı birbirine katmakla meşgul. Yanında Charlotte, ellerinde bir kaçak telsiz; diğer siloları dinliyorlar, telsize bir mikrofon eklemeye çalışıyorlar, dronları kurcalıyorlar ve başlarına çok büyük işler açıyorlar.
Aklından neler geçiyordu sahi? Bu sorunu çözebileceğini mi düşünmüştü? Yok oluşuna yardım ettiği bu dünyayı düzeltebileceğini mi? Dünya onarılamayacak bir hâle geleli çok uzun zaman olmuştu. Yeşil arazileri ve masmavi gökyüzünü bir dron vasıtasıyla çok kısa bir anlığına gördüğünde beyni taklalar atmıştı. Ama o ânın üzerinden o kadar çok aman geçmişti ki gördüklerinden şüphe eder olmuştu. Temizlik cezasının nasıl işlediğini, makinelerin sağladığı görüntülere güvenmemesi gerektiğini iyi biliyordu.
İlk iki kitaptaki neredeyse her şeyi toparlamış, birleştirmiş ve açıklamış Hugh Howey. Üstelik bunu yaparken yeni sorular ortaya atıyor, onları evirip çeviriyor ve sonra cevaplıyor. Konuya çok fazla girmek istemiyorum, hiç fark etmeden üç kitabı birden spoil edebilirim ya da en azından ilk kitaplarla ilgili ipucu verebilirim ve bunu yapmayı hiç istemem.

Kitabın sonlarında ortaya çıkan iki soru var, yani daha fazla soru var elbette ama bu iki soru aklıma takılıyor. Çünkü Howey bunları açıklamadan bırakmış. Adama mail atıp sorasım var, "N'oolur söyle şunu, ne oldu burada?" diye. Ama sormayacağım. Hayır, manyak değilim. Cevapsız sorular derken, finalin "Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar," sığlığında olduğunu söylemiyorum, aman ha. Ya da hepsi öldü, kurtuldular değil. Hızlı bir final bölümüyle birlikte, yeterince ucu açık ama aynı zamanda yeterince tatmin edici bir sonuca varıyor Toz. Benim sorularım finalden önce cevap bekliyordu.

Çağdaş bilim kurguya çok şüpheli yaklaştığım halde, sevdiğim eski yazarların tadını veren bir seriydi Silo. Ayakları yere basan, mantıklı fakat aynı zamanda yeterince duygusal. Karakterleri çok yönlü ve gerçekçi. Olay akıcı, mevzu sürükleyici, bir sonraki bölümü merak ettiriyor. Hatta bazen bir sonraki paragrafı merak ettiriyor. Anlatım güzel, çeviri daha güzel. Öhm... Neyse yani işte, anladınız siz beni. Wool serisiyle aramda duygusal bir bağ var. Bence herkes bu seriyi okumalı, büyük keyif.

31 Ağustos 2017

Soruşturma

Soruşturma - Śledztwo
Stanislaw Lem
Çeviren: Sevil Cerit
İletişim Yayıncılık
1998 (1. basım)
230 sayfa

Uzuuuun bir aradan sonra, İletişim'in Stanislaw Lem kitaplarından birini daha buldum. Gerçi kitabı bulalı aylar oldu, geçtiğimiz Mart'ta Ankara'nın pek şahane sahafı Devr-i Alem'den aldım. Bir süre bekledikten sonra okudum, bir süre daha bekledikten sonra ancak şimdi zaman bulup bloga yazabiliyorum.

Epeydir Lem romanı okumamıştım, Soruşturma iyi bir dönüş oldu mu emin değilim. Çünkü kitabı okurken daraldım, tamamen felsefi sorular ve istatistik bilimi etrafında dönen bir soruşturmayı okumak için doğru ruh halinde değildim belki de, bilmiyorum. Kitap ilginç başladı, duruldu, durakladı, çok da tatmin etmeden bitti.

Roman, Başmüfettiş Sheppard'ın odasındaki toplantıyla başlıyor. Yerleri değişen, bırakıldığı yerden biraz ötede bulunan ya da tamamen ortadan kaybolan cesetler var ama zanlı yok. Birinin ya da birilerinin cesetlere bunu neden yaptığıyla ilgili bir ipucu da yok. Olaylar farklı bölgelerde, birbiriyle alakasız insanların başına geliyor ve Başmüfettiş bu meselenin bir an önce çözülmesini ve soruşturmayı Gregory adlı dedektifin üstlenmesini istiyor. Yetenekli olduğu için değil, yöntemleri çok düzenli olduğu için de değil ama olaya büyük ilgi duyduğu için işi ona veriyor. Gregory olayları incelemeye başlıyor, inceledikçe kafası karışıyor çünkü elle tutulur hiçbir veri yok.
"Evet, şüphesiz, eğer bunu, sinirli veya korkmuş olduğu için veya eğer yanında başka uygun alet olmadığı için, yapmış olsaydı... fakat siz de benim kadar bunu niçin yapmış olduğunu biliyorsunuz. Bütün bu olaylar zincirinde görmüş olduğumuz o başbelası tutarlılık yüzünden. Zaten her şeyi cesetlerin yeniden dirildiği sanılsın diye yaptı. Her şeyi bu etkiyi yaratmak için planladı, hatta hava raporlarını bile inceledi. Fakat polisin mucizelere inanmaya hazır olduğunu nasıl öngörmüş olabilir? Bütün her şeyi bu kadar çılgınca yapan da bu işte!"
Kitabı okuduktan sonra üzerine birkaç kitap daha bitirdiğim için, ne diyeceğimi çok da bilemeden yazmaya çalışıyorum şu an. Çünkü kitap ilerledikçe konunun toplanıp açıklığa kavuşması gerekirken her şey giderek daha da karışıyor ve kesinlikle alışıldık polisiye kitaplar gibi bir sona ulaşmıyor. Goodreads yorumlarına baktım da (benim gibi) "ilk kez bir Lem kitabını sevemedim" diyenler var, beş yıldız verip çok sevenler de var. Sanırım bu kitabı sevip sevmeyeceğinizi anlamak için okuyup görmeniz gerekiyor.

20 Haziran 2017

Geliş


Geliş, Hayatının Hikâyeleri ve Diğer Öyküler - The Stories of Your Life and Others
Ted Chiang
Çeviren: M. İhsan Tatari
MonoKL Yayınları
Ocak 2017 (1. basım)
287 sayfa

Bu kitabın künyesinde sevgili İhsan'la beraber adım geçiyor ve ben bundan dolayı çok mutluyum! Çünkü İhsan, çok iyi bir arkadaş olmasının yanı sıra çok iyi bir çevirmen. Onun elinden çıkan kitaplara ancak kozmetik düzeltmeler önerebiliyorum ya da çok minik yazım hataları bulup çıkarıyorum. Gerçi, kendisinin de itiraf ettiği üzere, dört kişi bir olup göremediğimiz bir küçücük hata var kitapta. Ona da nazar boncuğu diyoruz.

Malumunuz, Geliş (Arrival) filmi epey konuşuldu, yayınevi de kitabın esas adını iç kapağa saklayıp kitaptaki şahane öykülerin birinden esinlenen Geliş'i başlık olarak kullanmış. Bence olur, hiç sıkıntı yok. Sıkıntı şu: Ben bu filmi hâlâ izlemedim. İzleyeceğim bir ara. Umarım. Konusu açılınca kitaptan bildiğim kadarıyla konuşuyorum, o da olur bence.

Kitapta dokuz öykü var. Hepsi birbirinden farklı, hepsi ayrı bir tür deli. Kitabı okuyalı epey zaman geçti (eh, çünkü matbaaya gitmeden önce okudum) dolayısıyla detaylı anlatabilecek kadar hatırlamıyorum sanki. Fakat kitabın başlangıç öyküsü olan Babil Kulesi'ne bayıldım, hatırlıyorum. Kitabın geneline göre daha mistik bir öykü ve ilk sırada yer aldığı için bende epey yanlış bir beklenti oluşturdu. Daha mistikli, fantastikli öyküler beklerken ileride çatır çatır hard bilim kurguyla karşılaştım. Ama sonra yine mistik öğeler usulca katıldı öykülere, bilimin yanına büyüyü kattı.

Geliş filminin esin kaynağı olan Hayatının Hikâyesi de bence şahane bir öyküydü. Film için beklentimi yükselttiğini ise söyleyemeyeceğim. Bu şahane öyküden, durağan ve sıkıcı bir film çıkmış olabilir, hiç bilmiyorum. Fakat elbette izleyeceğim. Bir ara. Umarım.

Sıfıra Bölünme diye bir öykü var, içimizdeki matematikçileri fazlasıyla keyiflendirebilir. Matematikte hiçbir zaman çok iyi olmadığım halde ben bile sevdim.

Sanırım en sevdiğim öykü kitabın en sonundaki oldu. Gördüğünüzü Beğenmek: Bir Belgesel. Chiang estetik algısı üzerine düşünmüş, tartışmış, çok keyifli bir öykü halinde bize uzatmış tartışmasını. Bayıldım!

Geliş'i okumanızı şiddetle öneriyorum. Omuzlarınızdan sarsarak, gözlerimi pörtletip yüzünüze çok yakından bakarken "Okusana!" diye ısrar ederek öneriyorum. Ama benim gibi birkaç günde hızlıca bitirmeyin, zaten uzun öyküler var kitapta; tek tek, tadını çıkara çıkara okuyun.

14 Aralık 2016

Üç Cisim Problemi


Üç Cisim Problemi - 三体
Cixin Liu
Çeviren: Zeynep Özmeral
İthaki Yayınları
Kasım 2015 (1. basım)
412 sayfa

Şu kitabın fotoğrafını çekmek için tanıdık bilardo salonu aradım, koskocaman çevremde kimse bir bilardo salonu sahibi tanımıyormuş. Ben de gittim, daha önce birkaç kez önünden geçtiğim bir mekâna (adı Bilaryum Kafe'ymiş, Eskişehir Adalar'da) girdim, "çok affedersiniz, sakıncası yoksa masaların birinde bi' beş dakika fotoğraf çekebilir miyim?" diye sordum. İçeride bir de minik hasta kedi vardı, kalorifer peteklerinin üstündeki bir havluda yatıyordu. Demek ki burada iyi insanlar vardı. E dolayısıyla, konuştuğum iyi insan "tabii ki," diye cevap verdi, topa ihtiyacım olup olmadığını sordu, ben de tamamen estetik kaygılarla siyah, beyaz, kırmızı topları seçtim. Neden illa ki bilardo masası diye tutturduğumu da yazının devamında göreceksiniz. :)

Yine çok karmaşık hisler beslediğim bir kitap var elimde. Kitabı sevdim, ama aslında çok da sevmedim. Kitabı sevmedim, ama aslında bayağı güzel kitap. Bir kere, bilim kurgu edebiyatındaki Batı hakimiyetine rağmen Hugo ödülü almış bir kitap var elimizde, bu bile kitabı okumak için yeter sebep.

1967 yılında, Çin Kültür Devrimi sırasında başlıyor roman, ortalık kan revan, kargaşa içinde, "gerici" olarak etiketlenen akademisyenler sıkıntıda. İşlerinden oluyorlar, ölüme kadar varan cezalar alıyorlar.
Yan tarafındaki bir kadın Kızıl Muhafız, "Yalan söylüyorsun," diye bağırdı. "Einstein gerici bir akademikti. O adam cebini parayla dolduracak her efendiye hizmet eder. O ki, Amerikan Emperyalistleri'nin kucağına gidip onlar için atom bombaları inşa etti. Bilimsel devrim yapmak istiyorsak, görelilik kuramının temsil ettiği kapitalizmin siyah bayrağını indirmeliyiz."
Fizik profesörü Ye Zhetai'ın vahşice öldürülmesine tanık oluyoruz, bu sahneyi profesörün kızı Ye Wenjie de bizimle birlikte izliyor ve sonra tabii manyak oluyor. Ye Wenjie'nin çeşit çeşit sıkıntıyla geçen hayatını, gizli bir üste yaşayan ekibe katılıp orada çalışmasını, evlenip çocuk yapmasını izliyoruz kitap boyunca. Bir yandan da yakın geçmişe (2005'e) atlayıp yeni bilim insanlarıyla, bazı polisler ve askerlerle tanışıyoruz ve bütün bu insanlar ve olaylar bir ağ gibi birbirine bağlanıyor.

Nanoteknoloji üzerine çalışan Wang Miao'nun evine, iki polis ve iki askerden oluşan tuhaf bir grup geliyor, Wang'ı "birkaç akademisyen ve uzmanın katılacağı önemli bir toplantı"ya davet ediyorlar. Toplantıda hazır bulunan grup daha da tuhaf, toplantıyı yöneten bir tümgeneralin yanısıra bir ABD albayı, bir İngiliz albayı, iki de CIA çalışanı var, sonra Çin askerleri, polisler ve çeşitli temel bilim alanlarından akademisyenler... Wang'a uzun bir liste veriyorlar ve bu listedeki bütün bilim insanlarının son iki ay içinde intihar ettiğini söylüyorlar. Bilimin Sınırları adlı bir organizasyona üye olan bu insanların neden intihar ettikleri bilinmiyor; Wang da bu organizasyona davet edilmiş ve daveti kabul etmesini, böylece içeriden bilgi sağlamasını istiyorlar.

Wang bu teklifi önce reddediyor, sonra kabul ediyor, sonra eve dönmek yerine yine bir akademisyen olan (ve intihar eden akademisyenlerden birinin sevgilisi olan) Ding Yi'nin evine gidiyor. Ding Yi, fizik yasalarının zamana ve mekâna göre değişmediğini göstermek için bir deney yapmalarını istiyor. İki adam, bir bilardo masasını tutup kocaman bir oturma odasında dört kez farklı yerlere taşıyorlar. BİLARDO MASASINI! Ağırlığı en iyi ihtimalle 300-400 kg olan masayı. İki adam. Dört kez.
Bu vuruştan sonra masanın konumunu iki kez daha değiştirdiler: İlk önce oturma odasının kapısının yanına, ardından da ilk konumuna getirdiler. Ding iki kez daha topları yerleştirdi ve Wang iki kez daha vuruş yaparak siyah topu deliğe soktu. Sonunda ikisi de terlemişti.
Terlemişler... İki adamcağızın bir bilardo masasını, çay sehpası taşır gibi oradan oraya taşımasının mümkün olmadığını düşünmekte haksız mıyım? Abartıyor muyum acaba? Neyse... Masanın fizik kurallarına meydan okurcasına taşınabildiğini görmezden geliyoruz; bu deney, konum ve zaman değişse de aynı topa aynı şekilde vurunca aynı şekilde hareket ettiğini kanıtlıyor. Sonra Ding, kuantum fiziğinde bu işlerin böyle olmadığını açıklıyor.
"(...) Bu yüksek enerjili parçacık hızlandırıcılar, parçacıkların büyüklük sırasına göre, insanoğlunun daha önce hiç ulaşamadığı bir seviyede çarpıştırılması için gerekli enerjiyi temin etti. Fakat yeni ekipmanlarla yapılan deneylerde aynı partiküller, aynı enerji seviyesi ve aynı deneysel parametreler farklı sonuçlar verdi. (...) Ama sonuç her seferinde farklı oldu. Ortaya bir model çıkmadı."
(...)
"Bu, evrenin herhangi bir yerinde uygulanan fizik kanunlarının var olmadığı anlamına gelir. Bu, fizik... yok demektir," dedi Wang dönerek.
Kafası iyice karışan Wang, hobi olarak çektiği analog fotoğraflarda ortaya çıkan, sonra uykusunda devam eden, sonunda baktığı her yerde görmeye başladığı bir "geri sayım" yüzünden delirmenin eşiğine geliyor. Gözünün önünde uçuşan sayılara bir açıklama bulmaya çalışırken Üç Cisim adlı bir oyunla karşılaşıyor. Sanal gerçeklik gözlükleri ve özel bir kostümle oynanan oyun, gece ve gündüz döngüsü düzenli olmayan bir gezegende geçiyor. Güneşin ne zaman doğacağını bilmedikleri "Kaos Çağı" ile döngünün kısmen düzenli olduğu "Dengeli Çağ" arasında medeniyetlerini sürdürmeye çalışan insanlar, uzun Kaos Çağlarını kendilerini kurutarak, sonra da kuru bedenleri suya atıp canlandırarak atlatıyorlar. Oyun sahneleri ilginç olsa da, Wang tam olarak ne yapıyor da bu oyunda ilerliyor anlamadım ben. Oyuna her girdiğinde rastgele sahnelerde, farklı çağlarda ortaya çıkıyor, etrafı gözleyip insanlarla konuşuyor, hop bitti. Bir de kurguda şöyle bir sıkıntı fark ettim: Wang, gerçek hayatta kendisine verilen bir tomar kâğıdı oyunda ortaya çıkardı! İşte bu, sanal gerçekliğin aşırı büyük başarısı!

Roman bu üç esas hikâye, yani Wenjie'nin geçmişi, günümüzde yaşananlar ve Üç Cisim Oyunu arasında dönüp dolaşıyor ve fazla karışmadan akıcı bir biçimde ilerlemeyi başarıyor. Şimdilik kitaptaki olay örgüsünü bırakıp kendi fikirlerime geçeyim. Kitabın çevirisiyle başlayalım, çeviri çoğunlukla iyi ama bazı yerlerde aksıyor ya da belki yazar aksamış, ben çeviriyi suçluyorum. Emin değilim... Yazım hataları da biraz fazla sanki, bazen oluyor böyle şeyler ama ikinci baskıdan önce tekrar gözden geçirmişler, dolayısıyla ikinci baskı tertemizdir diye düşünüyorum. Minik minik şeyler gözüme takıldı hep kitapta. Wang Üç Cisim oynarken şöyle düşünüyor örneğin:
"Bir gezegenin yörüngesi ister yuvarlak ister elips olsun fark etmez, güneşin onun etrafındaki hareketi periyodik olmalıdır. Gezegen hareketlerinde toptan düzensizlik diye bir şey olamaz."
Sonra ben, koskoca bilim insanı neden gezegen merkezli bir bakış açısıyla fikir üretiyor acaba diye üzülüyorum. Etrafta dönenin yıldız değil gezegen olduğunu çok eskiden çözmüşlerdi oysa... Ya da kitabın geri kalanında tanrıdan eser yokken, bir akademisyen çıkıp "Tanrı, büyük patlama sırasında mikroskopik dünyayı sadece üç uzaysal boyut ve bir de zaman boyutuyla yaratmış," dediğinde canım sıkılıyor.

(Kitabın arka kapağında bahsedilmiş olsa da spoiler içeren bir noktaya değinmek üzereyim, dikkat!) Bir de iletişim mevzusu var, bilardo masasından sonra en çok bu noktada aklım kaldı. Rama'da Arthur C. Clarke uzaylılarla iletişim kurmak için matematiği kullanmıştı ve harika bir fikirdi. Bu kitapta ise, Dünya'dan gönderilen dört paragraflık bir metin (binary ile gönderildiğini varsaysak bile sözcüklere deşifre edilmesi gerekir) yeterli oluyor ve karşıdaki uzaylı bu mesajı çözüp anlamakla kalmıyor, o mesajda bulunmayan sözcükleri de kullanarak aynı dilde uzun bir cevap yazabiliyor. Nerede kaldı semantik? Nasıl oldu bu iş?

Kitabın işlediği fikir inanılmaz güzel, yazar epey de sürükleyici yazmış aslında, Ghost Ship'i anımsatıp ürperten bir bölüm bile var! Ama yukarıda anlattığım gibi aklıma takılan yerler var, bir de kitaptaki karakterleri sevemedim. Kitaptaki karakterlerden nefret de edemedim. Çünkü hepsi dümdüz. Birçok kurgu karakterin ölümüne dakikalarca ağlamış, bazı karakterlere nefretimden kitap sayfalarına homurdanıp car car etmiş, en sevdiklerim mutlu olunca kitabı bırakıp sırıtarak ortalıkta dolaşmış insanım; bu kitaptaki birçok karakterden hiçbiri için hiçbir şey hissedemedim. Belki bir tek başkomiser Shi Qiang hariç. Kaba ve huysuz bir polis olarak ortaya çıktığı kitapta, çok yönlü bir kişilik gösteren, gerçek bir insan gibi konuşan tek karakter oldu. Sonuç olarak, bu kitabı önermeye elim varmıyor ama "okumayın" diye kestirip atabileceğim bir kitap da değil. Konu güzel, kurgu akıcı, güzelinden "hard" bilim kurgu arıyorsanız bu kitabı seversiniz diye düşünüyorum.

Aa, son olarak... Kitabı okurken isimler konusunda zorlandım, sonra bir rehber video buldum, Çince (Mandarin) konuşan bir hanım, yazarın ve kitaptaki belli başlı karakterlerin isimlerinin doğru telaffuzunu açıklıyor. Şurada.

21 Kasım 2016

Doctor Who: Savaş Makineleri / TÜYAP özeti


Savaş Makineleri - Engines of War
George Mann 
Çeviren: Aslı Dağlı
İthaki Yayınları
Mayıs 2016 (1. Basım)
277 sayfa

Okuma hızımdaki düşüşü durdurmak için, keyifle okuyacağımdan emin olduğum bir kitap seçmek istedim ve elbette Savaş Doktoru’nun kitabını okumaya karar verdim. Böylece İthaki’nin Doctor Who kitaplarından okumadığım sadece Dehşet Ağı kaldı, onu da okumaya cesaret edemiyorum çünkü kitabı açınca içinden örümcekler fırlayacakmış gibi geliyor. Kitabın içinden örümcekler ve örümcek ağları fırlamasını istemiyorum. Savaş Doktoru iyi, güzel, örümceksiz. Dalekli ama örümceksiz.

Christopher Eccleston, Doctor Who’nun 50. yıl özel bölümünde rol almayı reddedince (hâlâ büyük bir hayal kırıklığıdır benim için, ama Moffat’la çalışmak istememesini de anlıyorum tabii,) Eccleston’un yerini alan John Hurt’ün canlandırdığı Savaş Doktoru ile tanıştık. Bu kitapta da, bir tek bölümcük izleyebildiğimiz Savaş Doktoru’nun, Büyük Zaman Savaşı sırasındaki maceralarından birini okuyoruz.

Olaylar Moldox gezegeninde başlıyor; Tantalus Spirali adlı sarmal galakside, insan kolonilerinin yerleştiği onlarca gezegenden biri ve şu anda Dalek istilası altında. Gezegendeki insanların çoğu Daleklerin elinde ölmüş, bir kısmı Dalek kamplarında tutuluyor ve ölümden beter dertleri var, çok az insan ise gizli kamplarda yaşayıp Daleklere karşı savaşıyorlar. Bu direnişçilerden biri olan Cinder, bir arkadaşıyla beraber Dalek devriyelerine tuzak kurmuş, gelmelerini bekliyor. Dalekler geliyor ama Cinder’ın arkadaşı ölüyor, aslında varlığı tamamen siliniyor, aynen Beşinci Sezon’da Rory’ye olduğu gibi. Dalekler zamansal radyasyonu kontrol etmeyi başarmışlar ve insanların ya da Zaman Lordlarının ya da bütün bir gezegenin varlığını silebilecek bir teknoloji geliştiriyorlar. Bu sırada Doktor da Moldox’a, Cinder’ın yakınında bir yere TARDIS’le iniyor, daha doğrusu çarpıyor ve yolun bundan sonrasına beraber devam ediyorlar.

Kitabın devamını pek fazla anlatmasam daha iyi olacak, aksiyon dolu ve heyecanlı bir Doctor Who bölümü gibi işte. Üstelik Gallifrey’e de gidiyoruz, Rassilon’la ve Yüksek Konsey üyeleriyle tek tek tanışıyoruz, Doktor birçok insanı çok sinirlendiriyor, Cinder başını belaya sokuyor ama Doktor’a faydalı da oluyor…
“Bunun gibi zamanlarda,” dedi Doktor, “en iyi yolun, ön kapıyı kullanmak olduğunu düşünüyorum.”
“Ön kapı mı? Cidden oraya kadar yürüyüp kapının kolunu zorlamayacaksın, değil mi?” dedi Cinder. Adamın naif mi, özgüvenli mi yoksa tehlike arz edecek kadar pervasız mı olduğuna karar veremiyordu. Ayrıca Dalek uzay araçlarının kapısı olup olmadığından da emin değildi.
“Kesinlikle,” diye yanıtladı Doktor. “Genellikle işimi görür.” Kubbeye doğru hızlı adımlarla yürümeye koyuldu.
Savaş Doktoru’nu çok kısa gördüğümüz için (çizgi romanlarını da okumadım ben) yeni maceralarına hep açığım. Bu kitap da hem bunun için, hem de Doktor’un Zaman Savaşı sırasında neler karıştırdığını anlatıp The Day of the Doctor’a giden yolu aydınlattığı için gayet iyi geldi. Anlatım güzel, Aslı Dağlı’nın çevirisi çok güzel, ufacık minicik yazım hataları var ama o kadar kusur bende de var zaten, kadı kızı kimmiş! Kısaca, Doctor Who izliyor ve seviyorsanız bu kitabı da keyifle okursunuz diye düşünüyorum.
***


Bu arada bir de TÜYAP Kitap Fuarı'na gittim. Şöyle dolu dolu, bilgilendirici, eğlendirici ve şahane bir blog yazısı yazmak isterdim ama yazamıyorum, çünkü fuar alanına yaklaşık iki saatte ulaştıktan sonra, içeride yarım saat geçirdik ve koşarak uzaklaştık. Yarım saat içinde on beş kitap toplayıp çıkmak ise kişisel başarım oldu!

Fuara cumartesi (ayın 19'unda) gittim, bu arada Eskişehir'de olan ve telefonla konuştuğum herkes "HABERLERDE GÖSTERDİLER O NASIL KALABALIK, SEN ORAYA NASIL GİRDİN?" dedi bana, çünkü normal şartlar altında, kalabalık yüzünden bizim semt pazarına bile girmeyi reddediyorum. Bütün nazımı çekip beni fuara götüren Volkan'ın koluna, annesini kaybetmekten korkan bir çocuk gibi yapıştım, böylece o kalabalığa girebildim. Dolayısıyla sakin sakin her yeri gezmek söz konusu bile değildi; hızlıca bir MonoKL, İthaki, DeliDolu turu yaptık, Metis'e, *Sel'e, YKY'ye hafifçe yaklaştık. YKY'den Lanetli Çocuk'u alacaktım ama kasa sırası var diye vazgeçtim. Sahafların bulunduğu yere hiç girmedik çünkü orada bütün irademi tüketecektim ve gece yarılarına kadar kimse beni oradan çıkaramazdı.

İthaki'den Bilimkurgu Klasikleri eksiklerimi tamamladım, şahane oldu. Ruhlar Kütüphanesi annemin siparişi, ben hâlâ Gölge Şehir'i okumadım ama o bitirdi, serinin sonunu bekliyordu heyecanla. Bir de Bioshock Rapture Şehri aldık, o Volkan'ın. Fakat bütün o kalabalık, sıcak ve uğultu beynimi tamamen durdurduğu için, Murat Dural'ın Kibrit Ev'ini ve Ann Leckie'nin Kudret'ini almayı unuttum! Liste yapmayınca böyle oluyor işte. Alican ve Ömer şahane indirim yaptılar, İthaki'den hoplaya zıplaya ayrıldım.

MonoKL'dan Çocukluk Adası'nı aldım, yanında Sabahtan Akşama, Öyle Şeyler ki ve Büyük Tanrı Pan hediye ettiler. Çünkü beni çok seviyorlar. <3

DeliDolu'dan Diskdünya eksiklerimi tamamlamak istedim, sadece Piramitler eksikmiş bende, onu aldım; bir de orada sohbet ettiğimiz çok sevimli adamın önerisiyle Saunders'in İkna Ulusu'nu aldım. Bir tomar ayraç ve kartpostalı da paketime eklediler, sonra fuar kalabalığından koşarak uzaklaştık. Öyle bir koşarak uzaklaştık ki, TÜYAP girişinde selfie çekmeyi bile akıl edemedim, bir ben eksik kaldım. :(

Fuarı bahane edip 3-4 gün İstanbul'da gezmek çok keyifli oldu fakat en önemlisi, Suat bana ASİMOV KAFASI YAPTI! (Nasıl?!) Kitaplığımda bir Asimov büstü var artık, bütün kitaplığı baştan toparlama vakti de geldiği için yakın zamanda Asimov'un boy boy fotoğraflarıyla süsleyeceğim bir "kitaplık düzenleme sanatı" yazısı yazabilirim sanırım. O zamana kadar, Isaac Kadıköy'de isimli çalışmamı paylaşıp sessizce uzaklaşıyorum ben.