polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2017

Soruşturma

Soruşturma - Śledztwo
Stanislaw Lem
Çeviren: Sevil Cerit
İletişim Yayıncılık
1998 (1. basım)
230 sayfa

Uzuuuun bir aradan sonra, İletişim'in Stanislaw Lem kitaplarından birini daha buldum. Gerçi kitabı bulalı aylar oldu, geçtiğimiz Mart'ta Ankara'nın pek şahane sahafı Devr-i Alem'den aldım. Bir süre bekledikten sonra okudum, bir süre daha bekledikten sonra ancak şimdi zaman bulup bloga yazabiliyorum.

Epeydir Lem romanı okumamıştım, Soruşturma iyi bir dönüş oldu mu emin değilim. Çünkü kitabı okurken daraldım, tamamen felsefi sorular ve istatistik bilimi etrafında dönen bir soruşturmayı okumak için doğru ruh halinde değildim belki de, bilmiyorum. Kitap ilginç başladı, duruldu, durakladı, çok da tatmin etmeden bitti.

Roman, Başmüfettiş Sheppard'ın odasındaki toplantıyla başlıyor. Yerleri değişen, bırakıldığı yerden biraz ötede bulunan ya da tamamen ortadan kaybolan cesetler var ama zanlı yok. Birinin ya da birilerinin cesetlere bunu neden yaptığıyla ilgili bir ipucu da yok. Olaylar farklı bölgelerde, birbiriyle alakasız insanların başına geliyor ve Başmüfettiş bu meselenin bir an önce çözülmesini ve soruşturmayı Gregory adlı dedektifin üstlenmesini istiyor. Yetenekli olduğu için değil, yöntemleri çok düzenli olduğu için de değil ama olaya büyük ilgi duyduğu için işi ona veriyor. Gregory olayları incelemeye başlıyor, inceledikçe kafası karışıyor çünkü elle tutulur hiçbir veri yok.
"Evet, şüphesiz, eğer bunu, sinirli veya korkmuş olduğu için veya eğer yanında başka uygun alet olmadığı için, yapmış olsaydı... fakat siz de benim kadar bunu niçin yapmış olduğunu biliyorsunuz. Bütün bu olaylar zincirinde görmüş olduğumuz o başbelası tutarlılık yüzünden. Zaten her şeyi cesetlerin yeniden dirildiği sanılsın diye yaptı. Her şeyi bu etkiyi yaratmak için planladı, hatta hava raporlarını bile inceledi. Fakat polisin mucizelere inanmaya hazır olduğunu nasıl öngörmüş olabilir? Bütün her şeyi bu kadar çılgınca yapan da bu işte!"
Kitabı okuduktan sonra üzerine birkaç kitap daha bitirdiğim için, ne diyeceğimi çok da bilemeden yazmaya çalışıyorum şu an. Çünkü kitap ilerledikçe konunun toplanıp açıklığa kavuşması gerekirken her şey giderek daha da karışıyor ve kesinlikle alışıldık polisiye kitaplar gibi bir sona ulaşmıyor. Goodreads yorumlarına baktım da (benim gibi) "ilk kez bir Lem kitabını sevemedim" diyenler var, beş yıldız verip çok sevenler de var. Sanırım bu kitabı sevip sevmeyeceğinizi anlamak için okuyup görmeniz gerekiyor.

1 Kasım 2016

Çelik Mağaralar (Baskan #6) - Ölü Gezegen




Çelik Mağaralar – The Caves of Steel
Isaac Asimov
Çeviren: Aslı Kayabal
Baskan Yayınları
Kurgu-Bilim Dizisi 6
1983
238 sayfa

Ölü Gezegen – The Caves of Steel
Isaac Asimov
Çeviren: Gönül Suveren
Altın Kitaplar Yayınevi
Şubat 1984 (1. Basım)
336 sayfa

Baskan Kurgu-Bilim Dizisi’ni tek tek okurken sıra Çelik Mağaralar’a gelince şaşırdım. Kitabı okuduğuma emin olmama rağmen bu baskısı yabancı geliyordu. Sonra meseleyi çözdüm, yıllar önce (blogu açmadan çok önce) Altın Kitaplar’dan Ölü Gezegen adıyla çıkan baskıyı okumuşum meğer.  (Ölü Gezegen ismini nereden uydurmuşlar, o kapak resminin ne ilgisi var şimdi gibi sorular sormayın, ben sordum bir sonuca varamadım.) Durumu çözdükten sonra, okuduysam bile hatırlamıyorum diyerek Baskan çevirisini okumaya başladım. Sonra kitap bitti ve haftalardır masamda bir kenarda, boynu bükük bekliyor. Setenay işini gücünü bitirecek, gezmeyi bırakıp eve dönecek de beni yazacak… Bu aralar çok çalıştım ve birazcık da (şöyle, Eskişehir’den Elazığ’a kadar) gezdim. E, sonra tabii sonbahar depresyonu, “biri benim pause düğmemi basılı unutmuş galiba” hissi var. Çelik Mağaralar’a ancak sıra geldi.

Yukarıya her iki baskının da künyesini ekledim ama esas olarak Baskan Yayınları’ndan çıkan kitabı değerlendiriyorum, çeviriyi karşılaştıracak kadar detay kalmamış aklımda, o topa hiç girmeyeceğim.

Çelik Mağaralar, Asimov’un Robot dizisinin ilk kitabı. Buradan koskoca bir Robot ve Vakıf evreni doğuyor, büyüyor, aklımızı başımızdan alıyor. Bu evrenin en önemli karakterlerinden olan R. Daneel Olivaw’la da bu kitapta tanışıyoruz. Fakat karakterlere girmeden önce baştan başlayayım. Çelik Mağaralar, bilim kurgu ile polisiyenin kesişim kümesinde yer alıyor. Asimov’un gelecek kuramları, imkânsız bir cinayetle birleşiyor ve ortaya (evet bütün Asimov kitaplarına bunu söylüyorum) harika bir roman çıkıyor.

İnsanlar elli ayrı gezegene dağılmışlar ve bu gezegenler teknoloji bakımından çok üstünler, özellikle robotlar konusunda Dünya’dan çok daha ilerideler. Dünya’da kalanlar ise devasa kubbelerin altında, kapalı habitatlarda yaşayan, açık havadan korkan bir topluma dönüşmüşler; kubbelerin (yani şehirlerin) dışında kalan arazilerde robotlar tarım yapıyor, böylece şehirlere gıda desteği sağlanıyor. Dünya’da robotlar var, ama insanlar bu robotlardan korkuyor ve şehir içinde, yanlarında çalıştırmak yerine mümkün olduğunca gözden uzakta olmalarını tercih ediyorlar. Dünya’da, New York’un yakınlarında bir de Uzaycıların (ya da Dış Dünyalı) şehri olan Spacetown var; diğer gezegenlerde doğup Dünya’da yaşayan insanların olduğu bu şehir dışarıya kapalı çünkü bu insanlar Dünya mikroplarına, virüslerine yabancılar ve basit bir grip virüsü yüzünden ölmekten korkuyorlar. Dünyalılar da bu yabancılara çok meraklıydı zaten! Hıh! Ehe, yok, gerçekten, Dünya’nın diğer gezegenlerle ilişkisi epey gerilimli ve insanlarda Uzaycılara ve robotlarına karşı büyük bir önyargı var.

Gezegenimizde ortam böyleyken, New York Başkomiseri Julius Enderby’nin bürosunda buluyoruz kendimizi. Emniyetin becerikli dedektifi Elijah Baley, Enderby’nin ofisine çağrılıyor; huzursuzluktan eli ayağı ayrı oynayan Enderby, Spacetown’da bir cinayet işlendiğini, bir Uzaycının öldüğünü söylüyor. Baley’nin, olay bir diplomatik krize dönüşmeden önce cinayeti çözmesi ve bu sırada Spacetown’dan bir yardımcıyla birlikte çalışması gerekiyor.

Elijah Baley yaşadığı dünyadan memnun, bir insanın neden başka bir gezegene gitmek isteyeceğini asla kavrayamayan, robotların insanlar için büyük bir tehdit olduğunu düşünen, gelenekçi fakat çok zeki ve başarılı bir polis. Yaşadığı toplumdaki neredeyse herkes gibi, yaşadığı kubbenin dışından, açık havadan korkuyor. Seviye atlayıp toplumsal ayrıcalıklar kazanmak ve ailesini rahat yaşatmak dışında bir hayali yok. Bu sıra dışı cinayeti beraber çözmesi gereken R. Daneel Olivaw ise benim kurgu dünyasında en sevdiğim karakterlerden biri! Karizmatik, güçlü, çok zeki, çok sakin, çok bilgili, çok yakışıklı ve bir robot! Pozitronik beyni ve gerçek bir insandan ayırt edilemeyen dış kaplaması ile, robot teknolojisinin en başarılı örneği.

Bu ikili birlikte çalışıp cinayeti çözmeye çalışırken Baley bir robotla çalışmayı öğreniyor, robotlara karşı olan önyargısını kırıyor; böylece Asimov kurguladığı toplumu ve robotları bize ince ince anlatabiliyor. Ve ben, her zamanki gibi, kitap hakkında o kadar çok şey anlatmak istiyorum ki hiçbir şey anlatamıyorum. Asimov’un gelecek öngörüleri, gelişmiş yapay zekâyla karşılaşan bir toplumun sosyolojisi, robot yasaları, azalan hammaddelerin paylaşımı ve sınıflarından kurtulamayan insanlar. Neresinden başlayıp nasıl anlatayım bilmiyorum. Günlerdir bu yazıyı tamamlamaya çalışıyorum, ilerlemiyor bir türlü, artık sıkıldım! Yazamadıkça kendimden şüphelenmeye başlıyorum, benim fikrim yok mu, olan fikirlerimi niye anlatamıyorum aslında çok da iyi fikirlerim var bu kitap hakkında diye. Amaan…

Asimov kitapları piyasada rahat rahat bulunabilseydi, okumaya bu kitapla başlayın derdim. Buradan diğer robot öykülerine ve sonra Vakıf serisine geçmenizi önerirdim. Fakat bu kitaplar bir türlü bulunamıyor! Bu arada Sonsuzluğun Sonu var, Vakıf evrenine geçmeden önce rahatlıkla okuyabilirsiniz. Bir de, İthaki birkaç gün önce minik bir teaser fotoğraf yayımladı, Bilimkurgu Klasikleri serisine bir Asimov kitabı ekleniyor. O kadar yalvardım ama hangi kitap olduğunu söylemediler, merakla bekliyorum.

Bir dahaki kitap yazısını bu kadar geciktirmeyeceğimi umarak bu yazıyı burada bitiriyorum, yoksa hiç bitmeyecek, hayatımın sonuna kadar Çelik Mağaralar hakkında yazmaya çalışmaya devam edeceğim. Bitti. Bu kadar.

28 Aralık 2015

Bonnie ve Clyde


Bonnie ve Clyde - Bonnie and Clyde
Burt Hirschfeld
Çeviren: Gönül Suveren
Altın Kitaplar Yayınevi
1968
231 sayfa

2015'in son kitap yorumunu (Yeni bir kitaba başladım ama bitirip yorum yetiştiremem, tembelim ben.) gerçekten kötü bir kitaba ayırdım. Çok meşhur suçlular, Barrow çetesinin elebaşısı (bu -sı ekinden hiç emin değilim, doğru mu yanlış mı acaba?) Clyde ve büyük aşkı Bonnie'yi anlatan bir film, bir dolu kitap varken, Altın Kitaplar en kötüsünü seçip çevirmiş olabilir. Ama çeviri ve kullanılan dil, tam da dönemin çok sevdiğim Türkçesi, harika.
(Ek: Bu arada bu kitap ve yukarıda link verdiğim film aynı senaryodan uyarlanmışlar. Sonradan fark ettim.)

Efendim, Bonnie ve Clyde Büyük Buhran döneminde ABD'nin güney bölgesinde gerçekleşen onlarca soygun ve birden fazla cinayetten sorumlu iki genç. Genç derken, neredeyse çocuk yahu! Tanıştıkları zaman biri 19 yaşında, diğeri 21. Zaten bundan dört sene sonra da öldürülüyorlar. O kadar ünlüler ki, FBI'ın ünlü davalar sayfasında da yerlerini almışlar. (Şu cümleyi okuyan biri zannedecek ki boş vakitlerimi FBI'ın sitesinde ünlü davaları okumakla geçiriyorum. Az önce Google'da buldum aslında ama çok ilginçmiş, yazımı yazıp bitirince kurcalamaya devam edeceğim.)

Kitap, Bonnie ve Clyde'ın tanışmalarını romantik ve erotik bir kurguya yerleştirerek başlıyor. Bonnie, annesinin arabasını çalmaya kalkışan yakışıklı genci durdurmak yerine onunla birlikte evi terk ediyor, eline ilk kez aldığı silahla yarım saat içinde harika bir nişancıya dönüşüyor, çalıntı arabalarıyla yollara düşüyorlar. Kitapta zaman kavramı yok, neyin ne zaman olduğunu, olayların arasında kaç gün/hafta/ay geçtiğini bilmek mümkün değil. Bölümler çat diye bitiyor, ne olduğunu anlamıyorsunuz. Birkaç kez kitapta geri dönüp arada eksik sayfa mı var acaba diye baktım, gerçekten. Clyde'ın erkek kardeşi ile buluşuyorlar, kardeşi Buck yanında eşiyle birlikte geliyor. Bir rahibin kızı olan kadıncağız önce "bu suçlularla daha fazla kalmayalım" derken, birkaç sayfa içinde "soygundan bana pay vermediler" diye kavga çıkarıyor. Böyle böyle şeyler işte.

Aslında olaylar heyecanlı, maceralı fakat yazarın kurgusu o kadar zayıf ki, olmamış hiç. Bonnie ve Clyde'ı anlatan Wikipedia sayfası bile daha okunası geldi bana. Kitabı salt okuma keyfi için öneremiyorum fakat suç yazını hakkında ya da karakterler hakkında merakınız varsa arşivlik alınabilir.

10 Eylül 2015

Zarif Bir Cinayet Gecesi


Zarif Bir Cinayet Gecesi - They Do It With Mirrors
Agatha Christie
Çeviren: Çiğdem Öztekin
Altın Kitaplar Yayınevi
Mart 2014 (2. basım)
232 sayfa

Kitabın başlığına, yani Türkçe başlığına, bakınca frak giyen bir katil ya da dantelli parasolü ile kırıtan bir katil ya da hiç olmazsa cinayet işlerken serçe parmağını havaya kaldıran bir katil bekliyordum. (Evet, benim serçe parmağım hâlâ kendini zarafet timsali zannediyor; çünkü iyileşmek bilmiyor.)  Fakat kitabın ismini öyle bir çevirmişler, öyle bir çevirmişler ki, neye çevirdiklerini kendileri de pek bilememişler. Yani hayır, katilin serçe parmağının havada olduğunu pek zannetmiyorum. Ama güzel kitap. Üstelik benim için iki ayrı önemi var bu kitabın.

Öncelikle, Zarif Bir Cinayet Gecesi, bir Miss Marple hikayesi ve ben bu kadından biraz bahsetmek istiyorum. Miss Marple, bence hak ettiği değeri bulamamış bir polisiye karakter. Tamam, bir Sherlock Holmes değil ya da Hercule Poirot'nun karikatürize zekasına erişemez fakat sıradan, tatlı bir yaşlı kadın ve böyle bir kadının çok başarılı bir dedektif olması tuhaf biçimde güzel. Miss Marple, eskiden her mahallede bulunan, balkonda oturup gelenin geçenin kaydını tutan ve kimin ne haltlar karıştırdığını çok iyi bilen apartman teyzelerine benziyor aslında. İngiltere'nin küçük bir köyünde yaşayan, tonton, şirin, nazik, tam da dertleşilecek bir insan. Fakat, bütün bunların yanında, insanların kötü olduğuna ve herkesin olabilecek en kötü şeyi yapabileceğine inanıyor. Bu özellikleri, keskin zekası ve hafızası ile birleştiğinde Miss Marple bir cinayet sahnesinde kimin yalan söylediğini, kimin cinayet için nedeni olduğunu, olaydaki tutarsızlıkları görüyor; çoğunlukla köyünde daha önce yaşanan olaylarla ya da tanıdığı kişilerle benzerlikler buluyor ve hooop, olayı çözüyor!

Bu kitapta, Miss Marple eski bir okul arkadaşıyla buluşuyor; arkadaşının kız kardeşi hakkındaki endişelerini dinliyor ve söz konusu kardeşi ziyaret edip duruma bir göz atmayı kabul ediyor. Marple'ın ziyarete gittiği kardeş, sorunlu çocukların eğitimi ve psikolojisi ile uğraşan kocası ile birlikte, kocaman bir evde yaşıyor. Evde kendisi ve kocasının dışında, kızı, evlat edindiği diğer kızının kızı ve kocası, ikinci kocasının çocukları, yıllardır yanında çalışan asistanı, psikologlar, öğretmenler... var. Arazinin içindeki bir bina ise suçlu çocuklar için rehabilitasyon merkezi olarak kullanılıyor. Ortam bu, olaylar karışık. Neyse ki, Miss Marple orada.

Kitabın ikinci önemi ise, tamamen kişisel. İlk kez bir Agatha Christie kitabında, katilin kim olduğunu ve cinayeti nasıl işlediğini cinayetten hemen sonra çözdüm ve çözümüm doğru çıktı! Hmm... Kitap için biraz olumsuz bir yorum olabilir bu, neyse artık, ne yapalım. Çözdüm ben.

18 Ağustos 2015

Y'nin Esrarı


Y'nin Esrarı - The Tragedy of Y
Ellery Queen
Çeviren: Gönül Suveren
Hayat Kitapları
1964
159 sayfa

Kitaplığımdaki en fazla yıpranmış kitaplardan biri bu. Benden önceki sahibi kapak içlerini karalama defteri olarak kullanmış, ayrıca galiba kitabı gökdelen tepelerinden atıp traktörle üzerinden geçmiş. Kitabın eksik birkaç sayfası bile var, roman 9. sayfadan başlıyor! O yüzden internetin derinliklerinden epub halini buldum, eksik sayfalarımı tablette okudum. Sonra tableti kenara atıp eski kitap kokusuyla beraber okumaya devam ettim tabii.

Y'nin Esrarı uzuuun yıllardır kitaplığımda duruyor, Agatha Christie okumaya başladığım yıllarda denk gelip almış olmalıyım. Birkaç ay önce Tarihin Bilinçdışı'nın polisiye ile ilgili bölümünde bu kitaptan özellikle bahsedildiğini gördüm, "Ay bu bende vardı" diye kalkıp kitabı buldum; ne anlattığını hiç hatırlamadığımı fark edince de tekrar okumak üzere Okunacaklar Tepesi'ne ekledim. (Okunacaklar Tepesi, satın aldığı kitap sayısı okuduğu kitap sayısını hızla geçen insanların evlerinde ortaya çıkan doğal bir oluşumdur. Büyüme hızı mevsime, ev sahibinin boş zamanına ve harcadığı paraya göre değişiklik gösterir. Haddinden fazla büyüyerek dağ halini aldığı da görülebilir. Evinde Okunacaklar Tepesi olan insanları seviniz, çoğunlukla zararsızdırlar.)

Ellery Queen'in başka hiçbir kitabını okumadım ama bu kitaptaki çözümleyici karakter Drury Lane, başka kitaplarında da varmış. Drury Lane, emekli bir aktör; işitme kaybı çok ilerleyince sahneleri terk etmiş, eski makyözünü uşak olarak yanına alıp Hamlet adını verdiği evine çekilmiş. Elbette, çok zeki bir adam olduğu için, polisin içinden çıkamadığı olaylara kayıt dışı yardım etmeyi kendine görev bilmiş. Y'nin Esrarı'ndaki karakterlerden biri, Lane'i Sherlock Holmes'a benzetiyor ama bence çözümleme metodu ve insancıllığı ile Hercule Poirot'ya daha çok benziyor Lane.

Roman, soğuk bir şubat günü New York limanında denizden çıkarılan bir cesetle başlıyor. Uzun süre suyun içinde kalan adamın su geçirmez tütün kesesinden bir not çıkıyor: 
"Alâkalılara, 
Aklım başımda olduğu halde intihar ediyorum.
York Hatter"
67 yaşındaki York Hatter, haftalar önce kaybolmuş, sonuca varmayan soruşturmalardan sonra polis, adamın intihar ettiğine karar vermiş. Tanınmaz haldeki cesedi teşhis etmesi için eşi çağırılıyor... Sonra da York Hatter'ın ailesini tanıyoruz. Eşi Emily, çok zengin, güçlü ve çok huysuz bir kadın. Emily'nin ilk evliliğinden olan kızı Louisa kör, sağır ve dilsiz. York ve Emily'nin büyük kızları olan Barbara, hisli bir şair. Küçük kız Jill, tam bir çapkın ve gece kayatı düşkünü. Oğulları Conrad ise alkolik. Bir de Conrad'ın eşi ile iki küçük çocukları var. York Hatter'ın ölümünden iki ay sonra, Louisa'nın içmesi için hazırlanan sütte zehir olduğu ortaya çıkıyor; açgözlülükle sütü içen dokuz yaşındaki Jackie zehirleniyor ama ölmüyor. Bu olayla beraber Hatterların evi polislerle doluyor; işin içinden çıkamayan Müfettiş Thumm, olayı Drury Lane'e anlatıp yardımını istiyor. Sonrası malum, olaylar olaylar...

Kitabı, diğer polisiyelerden ayıran özelliği ise kapakta yazıyor: "Bütün ipuçları, cinayeti ölmüş bir adamın işlediğini gösteriyordu!" 

30 Haziran 2015

Poirot Araştırıyor


Poirot Araştırıyor - Poirot Investigates
Agatha Christie
Çeviren: Çiğdem Öztekin
Altın Kitaplar Yayınevi
Mart 2015 (1. basım)
208 sayfa

Yaz gelmişken ve yapılması gereken birdolu şeyin yoğunluğu azalmışken uzun zamandır beklettiğim serilerden birine başlamaya karar verdim. Yerdeniz, Yüzüklerin Efendisi ya da Dune okumaya girişeceğim ve bu arada uzun süre sessiz kalabilirim. O yüzden, araya hafif bir kitap sıkıştırmak istedim, bir süre önce aldığım Poirot Araştırıyor'u okudum; biraz da bahsedeyim dedim.

Poirot Araştırıyor, çoğu Poirot kitabının aksine on bir kısa öyküden oluşuyor. Her bir öykü Poirot'nun maceralarını anlatan sadık dostu Hastings'in kaleminden anlatılıyor ve Poirot'nun hızla çözümlediği olayları konu alıyor. Çözümler hızlı olsa da, bazı olaylar -İngiltere başbakanının kaçırılması ya da uluslararası casusluk gibi- epeyce önemli ve büyük sonuçlar doğurabilir. Elbette yüce dedektif Poirot, küçük gri hücrelerini kullanarak her şeyi ortaya çıkarıyor, polislerin zekasıyla alay ediyor. Tüm Agatha Christie kitapları gibi, bu da bir çırpıda okunabilecek, keyifli bir kitap.
"Ne düşündüğünüzü anlıyorum, baylar. İyi bir dedektifin harekete geçmesi gerekirdi, değil mi? Enerjik olmalı, sağa sola koşmalı, tozlu yollara yatmalı, elinde büyüteç lastik izlerini incelemeli. Sigara izmaritlerini ve yanmış kibritleri toplamalı. Kafanızdaki iyi dedektif profili bu değil mi? Bunu bekliyorsunuz?"

31 Mayıs 2015

Borges ve Sonsuz Orangutanlar


Borges ve Sonsuz Orangutanlar - Borges e os Orangotangos Eternos
Luis Fernando Verissimo
Çeviren: Yasemin Ertuğrul
MonoKL Yayınları
Şubat 2015 (1. basım)
101 sayfa

Tam da Tarihin Bilinçdışı'ndaki polisiye ile ilgili bölümleri keyifle okuyup polisiyenin "bir tarihyazımı metaforu" ya da "bir psikanaliz metaforu" olarak nasıl kullanıldığını, delil toplayan dedektifleri, akıl yürütenleri, süregiden esrar öykülerini, kapalı oda cinayetlerini, tekinsizi öğrenmişken Borges ve Sonsuz Orangutanlar'la devam etmek çok güzel oldu. Kitabın arka kapağından bir cümleyi buraya eklersem, bu güzellik daha açık olacak:
"Poe, Borges, Lovecraft ve Zangwill göndermeleriyle şekillenmiş bu polisiye kurguda esrarı çözmek için izleri sürülen ipuçları ancak edebî bir beyin fırtınasıyla anlam kazanacaktır."
Anlatıcının "Gözlerin olmaya çalışacağım, Jorge." cümlesiyle başlıyor kitap. Kitabın anlatıcısı olan adamı biraz tanıtmam lazım sanırım. Porto Alegre, Brezilya'da yaşayan 50 yaşındaki Vogelstein, henüz çok küçükken teyzesi ile birlikte Hitler Almanyasından kaçıp Brezilya'ya gelmiş. İngilizce öğretmeni ve çevirmenlik yapıyor; yirmili yaşlarındayken karşısına çıkan, Jorge Luis Borges adında birinin öyküsünü çeviriyor fakat öykünün kötü olduğuna karar verdiği için öyküyü geliştirip yeni bir son ekliyor. Sonuçta, Arjantinli bir yazar tarafından İspanyolca yazılmış bir öykünün İngilizce çevirisinin Portekizce çevirisindeki değişikliği kim fark edecekti ki? Fakat Borges fark ediyor ve yayımcıya öfke dolu bir mektup yazıyor. Bu arada Vogelstein, Borges'in kim olduğunu öğreniyor ve pişmanlık dolu cevaplar yazıyor, Borges'e ulaşmaya çalışıyor hatta Buenos Aires'e kadar gidiyor ama yazarı görmeyi başaramıyor.

Sonunda, Buenos Aires'e üçüncü kez gidiyor, Edgar Allan Poe uzmanlarının toplanacağı bir kongre için. Poe ve Lovecraft hakkında en çok konuşan ama birbirleri ile hiç anlaşamayan üç uzman da orada olacaklar ve Vogelstein bu uzmanlarla aynı otele yerleştiriliyor. Uzmanlardan biri, karşılaştığı herkesi sinirlendirmeyi başaran ve çeşitli şekillerde ölüm tehditleri almış olan Bay Joachim Rotkopf. Kongrenin açılış gecesinde de birçok insanın öfkeyle homurdanmasına neden oluyor ve o gece içeriden kilitli olan otel odasında öldürülüyor.
"Xavier Urquiza ve Oliver Johnson, çok akıllıca davranarak, Rotkopf'la yüz yüze gelmekten kaçınmışlardı. Ancak bu Alman'ın, Hint bir mihracenin renklerine ve fiziğine sahip Amerikan'ı fark ettiği anda korkunç bir şekilde bağırmasına engel olmamıştı:
-İsrafil, İsrafil, does it ring a bell?"
Bundan sonrası ile ilgili, konuyu açıklayacak hiçbir şey söyleyemem! Şu kadarını söyleyebilirim ancak: Vogelstein, olayları hikâyeleştirerek bir mektup biçiminde yazıyor ve mektup/roman boyunca Borges'e hitap ediyor. Kitabın baskısı, çevirisi -MonoKL'un beni daha önce alıştırdığı gibi- neredeyse mükemmel, söyleyecek kusur bulamadım. Çeviriyi yapan Yasemin Hanım'ın, en özenli editör Rasim'in ellerine sağlık; bir kez daha şikayet edecek şey bulamadığım bir kitapla karşılaştım, hiç tereddütsüz herkese tavsiye ederim!

27 Şubat 2015

Çift Taraflı Bir Dedektif Hikâyesi


Çift Taraflı Bir Dedektif Hikâyesi - A Double Barrelled Detective Story
Mark Twain
Çeviren: Feyza Göçer
Labirent Yayınevi
Mayıs 2014 (1. basım)
86 sayfa

Mark Twain'in ilk kez 1902 yılında yayımlanan kısa romanı (ya da uzun öyküsü) Çift Taraflı Bir Dedektif Hikayesi, iki gizemi ve iki dedektifi bir araya getiriyor. Telifsiz bir kitap olduğu için, İngilizce orijinaline ücretsiz ulaşmak mümkün. Örneğin, burada farklı formatlardaki versiyonu bulunabiliyor.

1880 yılında, Virginia'da başlıyor öykü; yakışıklı ama fakir bir genç adam, zengin bir kızla evlenmek istiyor. Kızın babası bu evliliğe şiddetle karşı çıkarken, kızımız evini terk ediyor ve yakışıklı talibiyle evleniyorlar. Fakat damat, kızın babasının tavrına duyduğu hiddetin intikamını almak için karısına çeşitli manevi işkenceler uyguluyor ve aylar boyunca kadının pes edip durumu babasına anlatmasını bekliyor. Genç kadın boyun eğmeyi reddettikçe daha çok sinirlenen adam sonunda kadını bir yol kenarına götürüyor, kırbaçlıyor, üzerine tazılar salıyor ve halkın bulması için oracıkta bırakıp ortadan kayboluyor. Bu son olay sırasında hamile olan kadın, bir erkek çocuk doğuruyor; Archy adlı çocuğun bir tazı kadar iyi koku alabildiğini ancak çocuk beş yaşındayken fark ediyor.

Aradan yıllar geçiyor ve Archy, babasını bulmak ve intikam almak üzere annesi tarafından görevlendirilip, uzaklara gidiyor. Bundan sonrası, ABD'nin çeşitli bölgelerinde ve maden alanlarında; birbirine karışan iki ayrı hikaye şeklinde ilerliyor. Olaya Sherlock Holmes karışıyor ve Twain, çağdaşı Arthur Conan Doyle'un mükemmel bir dedektif olarak yarattığı karakter ile biraz dalga geçiyor.
"Ama ondan korkmanın ne gereği var? Onu benim tanıdığım gibi tanıyan herkes, her şeyi kendisi önceden planlamadığı, ipuçlarını ayarlamadığı ve adamın birini suçu talimatlara göre işlemesi için tutmadığı sürece onun hiçbir suçu çözemeyeceğini bilir."
Twain'in bu polisiye parodisi, Doyle henüz hayattayken yayımlanmış ama internette Doyle'un bu kitabı okuyup okumadığı -ve okudu ise tepkisi- ile ilgili bir kaynak bulamadım. Edebiyatın magazin tarafı sayılır ama, Doyle'un ne tepki verdiğini (ya da vereceğini) bilmek isterdim.

Kitabın çevirisi kötü sayılmaz ama 30. sayfada "Fetlock James" olarak tanıdığımız karakter, kitabın geri kalanında "Fetlock Jones" olarak anılıyor; sanırım doğru olan Jones. Tamamen kişisel yorumuma gelirsek, bu eseri çok keyifle okuduğumu söyleyemem. İlginç karakterler var, bazılarının hikaye boyunca gelişimlerini görüyoruz, ortada çok başarılı olabilecek bir gizem konusu var; fakat Twain, iyi bir romana dönüşebilecek konuyu 86 sayfalık bir parodiye harcayıp Holmes ile dalga geçmeyi tercih etmiş.

22 Mayıs 2014

Dumas Kulübü


Dumas Kulübü ya da Richelieu'nün Gölgesi - El club Dumas o La sombra de Richelieu
Arturo Pérez-Reverte
Desenler: Francisco Solé
Çeviren: Peral Bayaz Charum
İletişim Yayınları
1998 (1. basım)
447 sayfa

* Okuma Şenliği için sinemaya uyarlanmış bir kitap.

Bana öyle geliyor ki, hevesle başladığım bu şenliği bitiremeyeceğim. Geçen hafta Soma'da yaşanan felaketin yansımaları bir yandan, kişisel ve ailesel sorunlar diğer yandan beynimi sıkıştırıp işlevsizliğe, odaklanma problemlerine yol açarken Dumas Kulübü'nü ancak 11 günde bitirebilmişim. Kafamı toparlayıp doğru düzgün okuyamadığım gibi, Soma hakkında iki satır yazmaya da elim varmadı. Kitaplardan bahsetmek kolay; üzüntümü, hiddetimi sözcüklere çevirmeyi beceremiyorum, ne yazsam samimiyetsiz geliyor. O yüzden affınıza ve kitaplarıma sığınarak Dumas Kulübü'nü anlatacağım.

Blogdaki yazılarımda zaman zaman bahsettiğim kitapçım Faruk Bey, çok ilginç bir insan. Dumas Kulübü'nü benim gibi sürekli müşterilerinden birine satmış. Bir süre sonra, "Ben daha okuyamadım onu, okumak da istiyordum." diye müşterisinden ödünç almış, kitabı çok beğenmiş ve benim de çok seveceğimi ve mutlaka okumam gerektiğini düşündüğü için gerçek sahibine iade etmeden önce bana verdi kitabı. Emanet kitabın ağırlığı ve çabucak okuyup geri götüreyim düşüncesiyle çantama attığım kitabı, umduğumdan çok daha uzun süre alıkoydum ama sonunda bitirdim! Şenlik koşulları gereği film uyarlamasını da (The Ninth Gate) izleyeceğim birkaç gün içinde, ama filmden bahsetmeyi düşünmediğim için, filmi izlemeden önce kitapla ilgili yorumumu yazmak istedim.

Dumas Kulübü, müşterileri için nadir kitapları, el yazmalarını arayıp bulan; bir nevi kitap dedektifliği yapan Lucas Corso'nun hikayesini anlatıyor. Ben de bu yüzden -hiç utanmadan- konu etiketlerine polisiye sözcüğünü de ekledim. Çünkü kitap boyunca süregiden bir gizem ve bunu çözmeye çalışan Corso var elimizde; bundan âlâ polisiye mi olur?

Önce, Üç Silahşörler'in bir bölümü olan Anjou Şarabı'nın el yazması taslakları çıkıyor Corso'nun karşısına ve bir müşterisi bu taslakların otantik olup olmadığını doğrulamasını istiyor. Corso bununla ilgilenirken Varo Borja adında zengin bir koleksiyoncu, Karanlıklar Ülkesinin Dokuz Kapısı adlı Latince bir kitap ile birlikte ortaya çıkıyor. Söylentiye göre bu kitabın yazarı engizisyonda yargılanmış ve yakılarak öldürülmüş; çünkü Dokuz Kapı'nın sırrını çözen kişi şeytanla konuşabiliyormuş. Eski kayıtlara göre bu kitaptan sadece bir tane bulunması gerekirken, kitabın bilinen üç kopyası var ve Borja, Corso'dan hangi kopyanın orijinal olduğunu bulmasını istiyor.

Böylece bir tarafta Üç Silahşörler ve Dumas'nın, diğer tarafta okült öğretiler ve şeytanın peşinden koşan Corso Madrid'ten Sintra'ya, Paris'ten Toledo'ya uzanan bir kargaşanın içinde buluyor kendini. Olayların kendi kontrolünde ilerlemediğini fark ettiğinde ise, durumu bir kitap okur gibi dışarıdan gözlemleyip uygun karakterlere bürünüyor, okuduğu kitabın içinde yer alan bir kişi gibi davranıyor. Tuhaftır, olaylara dahil olan insanlar da birer kitap kahramanı olmak konusunda çok hevesli! Üç Silahşörler'deki karakterlere benzeyen insanlar, kendisini Irene Adler olarak tanıtan bir genç kız, antikacılar, şeytanı arayanlar... Kitapta çok fazla yan karakter var fakat bu (ara sıra "bu kimdi yahu?" desem de) gereksiz bir kalabalık yaratmıyor. Üstelik, tuhaf takıntılara sahip olsalar da, bazıları yalnızca nesne olarak değer verse de, kitap seven insanlarla dolu bu roman. Örneğin, Varo Borja:
"Kitapseverlik aynen bir dini kabul etmek gibidir, bir kere başladınız mı bütün bir ömür boyu sürer." ya da "Bir kitapsever kitaplara dokunmasından belli olur."
gibi cümleler kuruyor; "ayyy evet!" diye seviniyorum ben de okurken. Kitapseverleri böyle süslü cümlelerle anlatsa da, yazar kitap sevgisini yüceltme hatasına düşmemiş. Bu kitaptaki kitapseverler birer aziz değil, kitap sevgileri sayesinde üstinsan seviyesine erişmiş değiller. Bir kadın, Corso'ya şöyle diyebiliyor:
"Oysa senin kitapların bencil. Yalnızlık dolu. Kimileri okumadan yırtılıyorlar. Yalnızca kitaplara ilgi duyan birinin kimseye ihtiyacı olmaz, bu da beni ürkütüyor."
Eski kitaplarla, antikacılarla dolu olan roman, uzak geçmişte yaşanmamasına rağmen (ve tüm bilgisayarlara, telefonlara, fotoğraf makinelerine rağmen) sanki siyah beyaz, birkaç yüzyıl öncesine ait bir atmosferde geçiyor; sanki 1990'larda değil de, Karanlık Çağ'dan birkaç yıl sonra yaşanıyor her şey. Şeytanı çağıran kitabın arkasından koştururken okült öğreti ile ilgili tartışmalar yaşanıyor bir anda. Demonoloji ve cinbilim araştırmaları yapan bir vakfın yöneticisi olan Barones Ungern, şeytanı anlatıyor:
"Şeytanı konu alan bilimler Lucifer'i bilgelikle eş tutarlar. Yaratılış'ta, yılan kılığındaki şeytan kendine yabancılaşmış insanın aptallığından kurtulup bilinç ve istenç kazanmasına, usuna sahip çıkmasını sağlayan yaratıktır... Bilinçlenme ve özgürlüğün beraberinde getirdiği tüm acılarla birlikte."
(Cümledeki anlatım bozukluğunun farkındayım, kitaptan aynen aktardım.)
Anlatım bozukluğundan bahsetmişken, İspanyolcadan tercüme edilen bu kitabın çevirisinin çok başarılı olmadığını düşünüyorum. Başı ile sonu birbirini tutmayan cümleler var, bazı diyaloglarda kimin ne söylediğini anlamak zor, bol bol "aşağıdakilerin hangisinde anlatım bozukluğu vardır?" sorusuna cevap olacak cümleler var ve benim kadar takıntılıysanız, bütün bunlar okuma keyfini azaltıyor. Hatta, daha kitabın başlarında görüp "yok artık!" dediğim cümleyi de paylaşayım:
"Makarova'nın karşı sekse duyduğu nefretten kurtulan tek erkek Corso'ydu."
Makarova eşcinsel bir kadın ve evet, karşı seksten nefret ediyor, karşı cinsten değil. Sonra bana takıntılı diyorlar, TDK diyorlar. Yine de, kitabın çok keyifli olduğunu tekrar söylemeliyim. Üç Silahşörler'i okumuş olsaydım çok daha keyifli olacağına da eminim. Finalde el yazmalarına ne oluyor, şeytanı buluyorlar mı gibi birtakım soruları ise cevapsız bırakacağım. Alın, okuyun. Olmazsa filmini izlersiniz. Ben henüz izlemedim ama finali değiştirmemiş olduklarını umuyorum.
"Şemalaşmış kalıplar üstünde ufak tefek oynamalar ve tekrarlar öyle eskilere dayanıyor ki Aristoteles bile Poetika'da bu konuya değinmiş. Ve aslına bakarsanız televizyon dizileri klasik tragedyanın veya romantik dramın, ya da Dumasvari bir romanın günümüze uydurulmuş, yeni bir evriminden başka nedir ki?.. Bu yüzden akıllı bir okur da bu tür yapıtlardan sonsuz zevk alabilir."

17 Ağustos 2013

Langelot Sabotajcıların Peşinde



Langelot Sabotajcıların Peşinde - Langelot et les Saboteurs
Teğmen X
Çeviren: Zerhan Yüksel
Baskan Yayınları
1973
227 sayfa

Daha önce de bahsettiğim ve bir çırpıda çerez gibi bittiği için severek okuduğum Langelot serisinden bir kitap daha, Langelot Sabotajcıların Peşinde. Teğmen X'in bu kitabında, Langelot, İngiliz gizli servisine destek olmak üzere Londra'ya gidiyor ve bazı tarihi eserler ile kültür varlıklarına düzenlenen suikastlerin ardındaki gizemi çözmeye çalışıyor. Güzel bir İngiliz casusu ve çok yetenekli, 18 yaşındaki casusumuz Langelot güçlerini birleştirip, olayı çözüme kavuşturuyorlar. Daha önce okuduğum Langelot kitaplarına göre daha zayıf kalsa da, keyifli kitap.

* 2013 yaz okuma etkinliği için, bir serinin ilk kitabı dışındaki bir kitap. 10 Puan!

30 Temmuz 2013

Soğukkanlılıkla


Soğukkanlılıkla - In Cold Blood
Truman Capote
Çeviren: Ayşe Ece
Sel Yayıncılık
Mayıs 2011 (3. basım) 
419 sayfa

Okuduğum ilk Truman Capote kitabı oldu Soğukkanlılıkla. 419 sayfalık bu hacimli romanın, kurgudan çok gerçeğe dayandığını söylüyor yazar; kısa bir internet taramasıyla bunu doğrulamak mümkün. 1959 yılında, Kansas'ın küçük bir kasabasında yaşanan olayları öğrendiğinde bu kasabaya giden yazar, katil zanlıları yakalanmadan önce birçok kişiyle konuşmuş, sayfalarca notlar almış ve zanlılar yakalandıktan sonra da altı yıl boyunca bu kitap üzerinde çalışmış. Kitap, yazarın emeğinin hakkını veriyor.

Kansas'ın küçük ve sakin Holcomb kasabasında başlayan Soğukkanlılıkla, bir "katil kim" romanı değil; roman boyunca kurbanları, suçluları ve olaylardan etkilenen diğer insanları bir arada okuyoruz. Holcomb'un önde gelen sakinlerinden biri olan Herbert Clutter ve ailesi; herkes tarafından sevilen, dindar ve yardımsever insanlar. Bu ailenin dört üyesinin birden öldürülmesi sadece yakınlarını değil, tüm kasabayı etkileyen bir trajedi. Bir yandan Clutter ailesinin ve kasabada yaşayan diğer insanların bu olaydan nasıl etkilendiğini anlatırken, bir yandan da suçluları bu noktaya getiren olayları ve sonrasını anlatıyor kitap. Emniyet güçlerinin olayı çözümleme süreci de romanda epey yer kaplıyor.

Katilleri cinayet işlemeye yönlendiren güdülerinin incelendiği bölümler özellikle ilgimi çekti; "suç işleme ehliyeti" ve bu psikolojik incelemelerin dayandırıldığı sosyolojik ve ahlakî değerler, katillerin geçmişleri  ve suçlarını itiraf ettikten sonra yaşadıkları süreçler bence çok başarılı anlatılmış. Kitaptaki detaylı anlatım zaman zaman sıkıcı olsa da bütününde başarılı bir değerlendirme olmuş. Yazarın tüm karakterlere mesafeli, taraf tutmayan yaklaşımı ise, suç ve sonuçları konusundaki kararı okuruna bırakıyor. Üzerinde en çok düşündüğüm cümle de şu oldu:
"Asılan ben olmadığım sürece idam cezasının gerekliliğine sonuna kadar inanıyorum."
* 2013 yaz okuma etkinliği için, kendi doğum yılında doğan veya ölen bir yazar tarafından yazılmış bir kitap. 30 puan!

25 Temmuz 2013

Berlinli Apartmanı


Berlinli Apartmanı
Yaprak Öz
Yitik Ülke Yayınları
Nisan 2013 (1. basım) 
239 sayfa

Yitik Ülke Yayınları'nın birkaç ay önce gönderdiği Berlinli Apartmanı'nı ancak bugün okuyabildim. Kitaba öğleden sonra başladım, yaklaşık dört saat içinde bitirdim! Uzun zamandır bir oturuşta roman bitirmemiştim, çok iyi geldi. Yaprak Öz'ün kitabı, daha ilk sayfalarında kendine bağladı beni, yazarın kullandığı sade ve akıcı dili çok sevdim! Kitabın başında iki tane sarman kediden bahsediyor diye özel bir ayraç bile seçtim kitaba. Meğer, ayraca hiç gerek yokmuş ama kitapta kedilerin özel bir yeri olduğundan, çok uygun bir ayraç seçmişim.

Berlinli Apartmanı, 1970'lerde Kadıköy'de inşa edilmiş ve yedi dairesinde yaşayan sakinleri ile tam bir İstanbul özeti. Genç çevirmen Oya'nın bu apartmana taşınmasıyla başlayan romanda, ilk 60-70 sayfa boyunca karakterleri tek tek tanıyoruz ve bizi bekleyen gerilimin ipuçlarını görmeye başlıyoruz. Olayın tırmandığı sayfalardan itibaren gerilimin dozu yüksek, hatta metafizik kavramların varlığını hiçbir zaman kabul etmeyen beni bile ürpertti; eğlenceli cin hikayeleriyle çok korkuttuğumuz bazı arkadaşlarım bu kitabı okusaydı benden çok daha fazla etkilenirlerdi mutlaka. Bir de, kitabı hava kararmadan bitirmeye karar verip bu kararı gerçekleştirmem iyi oldu sanırım. ^.^

Arka kapağında "Türk usulü bir Agatha Christie hikâyesi" yazıyor olsa da, Berlinli Apartmanı -Agatha Christie romanlarının çoğundan farklı olarak- karakterlerin her birini detaylandırmış ve kurgunun oluşturulduğu mekan sayesinde hemen okuyucunun etrafını sarıyor; esas sahne olan apartmandaki insanlar ve ilişkiler herhangi birimizin yaşadığı 30-40 yıllık bir apartmana o kadar benziyor ki, hiç yabancılık yaşatmıyor. Ayrıca; yazarın aralara serpiştirdiği Grease, Georges Simenon, Agatha Christie, Harry Potter, CSI gibi referanslar çok tanıdık ve çok sevdiğim ögeler olarak beni çok keyiflendirdi.

Sonuç olarak, tanıdık bir çevrede anlatılan bu hikayeyi çok sevdim. Kitabın ortalarında "Bu karakterden kesin bir sürpriz çıkacak, bir terslik var bunda" dediğim karakter beni yanıltmasaydı daha da çok sevecektim! Bir de, Oya'nın yeni maceraları yazılmaz mı acaba diye merak ediyorum.

* 2013 yaz okuma etkinliği için, esas mesleği yazarlık olmayan bir kişinin yazdığı bir kitap. 20 puan!

19 Temmuz 2013

Arsen Lüpen İki Çehreli Kadın


Arsen Lüpen İki Çehreli Kadın - La Femme Aux Deux Sourires
Maurice Leblanc
Çeviren: Aydın Bakanoğlu
İtimat Kitabevi
1972
246 sayfa

Kibar ve çok zeki hırsız Arsen Lüpen'in (daha önce okuduğum) öykülerinin aksine, bu kitap tek bir macerasını anlatıyor. 1972 yılında yayımlanan kitabın çevirisi, kendi dönemine özgü biçimde çok sevimli. 30-50 yıl önce çevirisi yapılan kitaplardaki Türkçeyi çok seviyorum ben. Bolca dizgi hatası var ama teknoloji dolayısıyla görmezden geliyorum onları da...

İki Çehreli Kadın; anlaşılmaz bir şekilde ölen ünlü bir opera şarkıcısı ile başlıyor, Arsen Lüpen'in olaya karışıp bu şarkıcının kayıp mücevherlerini araması ve bu arada polisle çekişmesi ile devam ediyor. Olaya karışan gizemli ve güzel bir kadın (kapakta görünenin aksine, sarışın bir kadın) var tabii ve Arsen Lüpen, kitabın en zeki ve becerikli karakteri olarak kalbimizde yer ediniyor.

Maurice Leblanc'ın kitabı, Arsen Lüpen'e özel bir ilginiz yoksa çok keyif vermez diye düşünüyorum; bence çok başarılı bir kitap değil. Hatta Arsen Lüpen'in diğer öyküleri kadar da iyi değil bence.

* 2013 yaz okuma etkinliği için, hiç görmediğim bir ülkede olayların geçtiği bir kitap. 20 puan!

13 Mart 2013

Yamuk Bakan Öyküler


Yamuk Bakan Öyküler
Yayıma Hazırlayanlar: Volkan Çelebi, Murat Erşen
Çeviren: Fatoş Akkoyunlu
MonoKL Yayınları
Kasım 2011 (1. basım)
127 sayfa

Yamuk Bakan Öyküler, dört öykü içeren minik bir derleme; tuhaf da bir derleme aslında çünkü üç bilimkurgu öyküsünün ardından Sir A. C. Doyle'un Sherlock Holmes öykülerinden biri geliyor. MonoKL niye böyle bir seçki yapmış, öyküleri neye göre seçmiş hiç bilmiyorum. Bu kitabı ilk kez gördüğümde hevesle elime aldım; sonra satın almamaya karar verdim; çünkü içindeki dört öyküden üçünü içeren kitaplar zaten kitaplığımda var. Fakat geçen haftasonu -uzun bir aradan sonra- Aşiyan Sahaf'a uğrayıp Faruk Bey'le sohbet ederken tekrar görünce, okumadığım tek öykü için bu kitabı almaya karar verdim. Bilimkurgu kitaplarını okuma/satın alma hevesim çığırından çıkmak üzere, farkındayım. Neyse...

Kitaptaki ilk öykü Robert Sheckley'e ait, daha önce okumadığım bir yazar ve bana bu kitabı aldıran da Sheckley'nin Dünyalar Deposu (Store of the Worlds) adlı öyküsü oldu. "Dünyalar Deposu" kereste parçalarından, araba aksamlarından, bir parça çinko kaplı demirden ve hepsi soluk mavi bir boyayla beceriksizce boyanmış birkaç sıra ufalanan tuğladan yapılmış küçük, derme çatma bir kulübe. Bu kulübeye doğru yürüyen Bay Wayne ile başlıyor öykü, kulübenin sahibi olan yaşlı Tompkins'le konuşuyorlar: "bedeninden kurtulan aklın, varlığının her anında yeryüzünün şekil verdiği sayısız olasılıktaki dünyalardan birini seçebilecek." Açıklanmayan bir metodla, geçici olarak alternatif bir gerçekliğe geçmek mümkün öyküde. Kitabı sadece bu öykü için almıştım ya, iyi ki almışım!

İkinci öykünün adı Şakacı (Jokester) daha önce okuduğum (ama hangi kitapta olduğunu hatırlamadığım) bir Isaac Asimov öyküsü. Noel Meyerhof (bilgisayarlara nasıl soru sorulacağını içgüdüsel olarak bilen bir Büyük Üstat) çalışma odalarından birinde Multivac'la, yani şimdiye kadar kurulmuş en karmaşık bilgisayarla konuşuyor; şakalar ve fıkralar anlatıyor. Bunu Büyük Üstat'ın zihinsel dengesizliğine yoran bir analist ve bir politikacı, Meyerhof'un kalbini kırmadan sorunu anlamaya ve çözmeye çalışıyorlar. Her zamanki gibi çok severek okuduğum bir Asimov öyküsü.

Tanrı'nın Dokuz Milyar İsmi (The Nine Billions Names of God) yıllar önce Sarmal'ın yayımladığı bir Arthur C. Clarke kitabına adını veren (Tanrının Dokuz Milyar Adı) öykü. Bir Tibet manastırındaki rahiplerin, üç yüz yıldır sürdürdükleri işi hızlandırmak için Mark V modeli bir bilgisayar sipariş etmeleri ile başlıyor. Tanrı'nın sahip olduğu dokuz milyar isim olduğuna inanıyorlar ve bu isimlerin tamamını listelemek için nesillerce çalışmışlar. Bir bilgisayarın yardımı olmadan bu işi tamamlamalarının on beş bin yıl alacağını tahmin eden rahipler, işi hızlandırmak için bir bilgisayar ediniyorlar; bilgisayar ile birlikte manastıra iki teknisyen de geliyor. Arthur C. Clarke'ın mistik ve güzel öykülerinden biri. (Bu arada, edinebilirseniz Tanrının Dokuz Milyar Adı, okunması gereken bilimkurgu kitaplarından!)

Son öykü ise, gayet alakasız biçimde bir Arthur Conan Doyle öyküsü; Kızıl Saçlılar Derneği (The Red-Headed League). Bu öykü de, Martı Yayınları tarafından Kızıl Saçlılar Kulübü adıyla yayımlanmıştı, ve evet, kitaplığımda var. Başına gelen bazı şeylere anlam veremeyen Bay Wilson'ın hikayesindeki gizemi çözüyor Sherlock Holmes.

Yamuk Bakan Öyküler, içindeki öyküleri okumadıysanız almanızı önereceğim kitaplardan. Robert Sheckley'nin başka öyküsünü okumadığım için emin değilim; ama diğer öykülere bakarak diyebilirim ki, her yazarın en iyi öykülerinden seçilmiş ve güzel bir derleme olmuş. Tek eksiği, bu öykülerin neden seçildiğini, neden böyle bir derleme yapıldığını anlatan bir önsöz.

8 Mart 2013

Hercule'ün On İki Görevi


Hercule'ün On İki Görevi - The Labours of Hercules
Agatha Christie
Çeviren: Çiğdem Öztekin
Altın Kitaplar Yayınevi
Ekim 2011 (3. basım)
336 sayfa

Ortalama bir Agatha Christie kitabını burada anlatmak pek anlamlı gelmiyor bana. Ne desem spoiler olacak ve söyleyecek pek bir şey bulamayacağım. Agatha Christie belirsiz ipuçları ile kafamızı karıştıracak; sonunda da elbette bütün gizem açığa çıkacak. O yüzden, arasıra Agatha Christie okuduğumda yazmadan geçiyorum. Fakat bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum ve anlatmam gerektiğini düşünüyorum. En sevdiğim kurgu karakterlerden olan Hercule Poirot'nun mitolojiyle buluşmasını nasıl görmezden gelebilirim ki?

Hercule'ün On İki Görevi, Hercule Poirot'nun adını aldığı Herakles'e ve Yunan mitolojisine selamı. Herakles'i (Herkül'ü) anlatan kısa bir yazıyla başlıyor kitap, ardından önsöz ve on iki öykü geliyor.

Mitolojide, Herkül'ün üstlendiği görevler üvey annesi Hera'nın başının altından çıkar, Miken Kralı'nın hizmetindeyken görevlerini tamamlar. Bolca mitolojik yaratığı bize tanıtan görevler şunlar:
  • Nemea Aslanı'nı öldürüp derisini yüzmek
  • Hydra Ejderi'ni öldürmek
  • Arkadia Geyiği'ni yakalamak
  • Erymanthian Dağı'ndaki yabandomuzunu yakalamak
  • Augias'ın ahırlarını bir günde temizlemek
  • Stymphalia'da yaşayan kuşları kovmak
  • Girit Boğası'nı Atina'ya götürmek
  • Diomedes'in insan yiyen kısraklarını yakalamak
  • Hippolyta'nın kemerini almak
  • Geryoneus'un sığırlarını çalmak
  • Hesperidlerin altın elmalarını almak
  • Kerberos'u yeryüzüne çıkarmak
Hercule Poirot'yu mitolojiye yönlendirmek için bir önsöz yazmış Christie, Doktor Burton ile Poirot oturup sohbet ediyorlar, Poirot'nun adını nereden aldığını sorgulayan Doktor konuyu mitolojiye getiriyor ve sonuçta Hercule Poirot'nun mitolojiden pek anlamadığı ortaya çıkıyor. Konuya ilgisi uyanan Poirot (sekreteri Bayan Lemon'un da yardımıyla) Herkül hakkında bulduğu her şeyi okuyor, "on iki görev" hikayesi ilgisini çekiyor ve emekli olmadan önce yalnızca bu görevlerle ilişkilendirebileceği son on iki sorunu çözmeye karar veriyor.

Önsözün kurgusunu, kitabın temeli olsa da çok sevmedim. Öncelikle, kendini beğenmiş Poirot'nun adını aldığı karakteri araştırmamış olması mümkün değil. Ayrıca (ismini hatırlamadığım bir Christie kitabında) Hercule Poirot kendine hayalî bir ikiz kardeş yaratıyor ve adının Achilles olduğunu söylüyordu. Yani, Poirot'nun mitoloji hakkında hiçbir şey bilmediğini iddia eden bu önsöz çok gerçek gözükmedi bana.

Her öyküden önce, Herkül'ün görevinin ne olduğu kısaca anlatılmış. On iki kısa öyküde, Herkül'ün görevleri ile sembolik olarak örtüşen olayları çözüyor Poirot. Romanların aksine daha küçük sorunlar, çok daha hızlı çözülüyor. Yunan mitolojisi okuduysanız ve Agatha Christie seviyorsanız okumanız gereken bir kitap bence. =)

Kitabı okurken bayıldığım iki minik alıntı eklemek istiyorum son olarak. Birincisi, Hercule Poirot'nun kişiliğini çok güzel özetliyor; ikinci alıntıyı ise kulağıma küpe etmek istiyorum!
"Bu gidişle siz de kendi dininizi kuracaksınız. Bu dinin temeli de muhtemelen şöyle olacaktır: Hiç kimse Hercule Poirot'dan daha akıllı olamaz! Amin!"

"Yaşamda altın bir kural vardır, George, o da şudur: Hiçbir zaman başkalarının senin için yapabilecekleri bir şeyi yapma!"