roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2020

Sisler İçindeki Lut (Unutulmuş Fantastik Klasikler 6)


Sisler İçindeki Lut - Lud-in-the-Mist
Hope Mirrlees
Çeviren: Damla Göl
İthaki Yayınları
Mayıs 2020 (1. basım)
312 sayfa

Bu kitabı Damlacığım çevirdi, ben yayıma hazırladım. Böylece, zaman zaman konuştuğumuz "belki bir gün bir kitabı beraber yaparız" hayalimiz gerçek oldu. Ha tabii, kitabın çevrilmesi ile bana gelmesi arasında geçen zaman boyunca Alican'ı ve Emre'yi, "O kitabı ben yapayım mı? Damla'nın çevirisini bana versenize," diye zaman zaman taciz etmiş olabilirim. What can I do sometimes? ¯\_(ツ)_/¯

Sisler İçindeki Lut, ilk kez 1926'da yayımlanmış. Şahane mekân ve karakter isimleriyle çizgi film gibi, sevimli bir masal. Nathaniel Chanticleer, Endymion Leer, Willy Wisp, Primrose Crabapple...

Özgür Dorimare Devleti'nin başkenti Sisler-İçindeki-Lut'ta başlıyor roman. Bir de ülkenin batı sınırındaki Tartışmalı Tepeler ve bu tepelerin ötesindeki Periler Diyarı var. Periler Diyarı yasak, orayla hiçbir münasebet kurulmuyor. Ama Dorimare'de yasaklanmış olan peri meyvesi hâlâ kaçak yollardan ülkeye sokuluyor.

"Kanunlar Periler Diyarı'nın ve o topraklarla ilgili her şeyin hiç var olmadığını iddia ediyor ve peri meyveleri artık o yerleşik ritüellerin şatafatıyla ülkeye getirilmiyor olsa da Sisler-İçindeki-Lut'ta isteyen herkesin bu meyveyi tedarik edebileceği, herkes tarafından bilinen bir sırdı."

Burada tıkanıp kalıyorum, hatta galiba bir buçuk aydır tıkanmış ve bu yazıyı bitiremez durumdayım çünkü ben bu kitabı okuyalı aylar oldu, basımından da bir süre önce okudum, malum. O yüzden taze taze yorumlayamıyorum, zaten tarafsız da yorumlayamıyorum. Nasıl tarafsız yorumlayayım ki? O yüzden kendimi zorlamayı bırakayım, "Bakın, biz ne güzel kitap yaptık!" deyip gideyim, bu da yılın son yazısı olsun.

Bakın, biz ne güzel kitap yaptık!

Damla'nın Çevirmenin Çemberi yazısını da okumadan geçmeyiniz tabii.

15 Aralık 2020

Günlük Tutmak Kim, Ben Kim!

 

Günlük Tutmak Kim, Ben Kim!
Hülya Kibaroğlu
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ocak 2016 (1. basım)
154 sayfa

Sevgili Blog,

Ben yine çok şahane bir çocuk kitabıyla geldim. Günlük Tutmak Kim, Ben Kim!'in yazarı sevgili Hülya Hanım'la bir Facebook grubundan tanışıyoruz, ben kendisine patates verecektim (evet, patates, ne var?) o bana kitabıyla geldi. Edebiyatçı olduğunu, yazar olduğunu bilmiyordum, kitabı görünce nasıl mutlu oldum, anlatamam. Bu takastan kesinlikle ben kârlı çıktım. Kitabı önce okudum, sonra da uygun yaş aralığında (8-13 yaş) bir çocuk bulup hediye edeceğim.

Kitap, annesinin zorlamasıyla günlük yazmaya başlayan Burak'ın yaz tatili boyunca tuttuğu günlüğü. Önce, "Ne yazacağım ki şimdi ben sana?" tadında başlıyor ama Burak yazdıkça açılıyor. Evdeki sıkıcı günlerini anlatıyor, sonra Antalya'ya kampa gidiyor. Kampta öyle bir eğleniyor ki benim bile canım istedi, neredeyse. Yirmi tane çocukla iki hafta geçirmek istemedim tabii, çocukken bile yirmi tane çocukla iki hafta geçirmek kabusum olurdu muhtemelen.

"Kitabın adı öyle güzeldi ki! 'İki Yıl Okul Tatili' diye bir kitaptı. İşte benim istediğim bu. Bir yıl okul, iki yıl tatil; bir yıl okul, iki yıl tatil. Kitabı okumadım, ama güzel olduğu adından bile belli. Gel gelelim bizim tatil iki yıl değil, sadece birkaç ay. Bir de şunu anlayamıyorum, okuldayken haftalar yüzyıl gibi geçiyor, tatildeyken sanki bir dakika."

Görüyor musunuz, Burak görelilik meselesini erkenden çözmüş. Kısacası, Sevgili Blog, kitabı gerçekten gülümseyerek okudum, çaktırmadan verdiği dersleri sevdim ve uygun yaşlardaki çocuklara gönül rahatlığıyla hediye edebileceğim için size de gönül rahatlığıyla öneriyorum.

Elinize, kaleminize sağlık Hülya Hanım. <3

19 Nisan 2020

Kumsalda


Kumsalda - On the Beach
Nevil Shute
Çeviren: Gizem Dinç
İthaki Yayınları
Nisan 2019 (1. basım)
296 sayfa

Hayır, fotoğraftaki şey bir bikini üstü değil! Gaza gelip dikiş makinesi alınca dikmeyi denediğim ilk şey, eski tişörtten maske. Ve bunu böyle, "Dikiş makinesi aldım, eski tişörtlerden maske dikiyorum ki dışarı çıkarken biraz daha güvende olabileyim," diye, çok normal bir şeymiş gibi anlatmak sinirimi bozuyor.

Yeterince kıyamet hikâyesi okuduğumu düşünüyorum, uzay savaşları, nükleer felaket, iklim değişikliği... Hep en önde savaşanları okuyoruz, kimse evinde oturanların (şu aralar tam da biz) hikâyesini yazmıyor. Yani yazmıyor sanıyordum, meğer Nevil Shute yazıyormuş. Kumsalda o yüzden tam da bu sıralar okunacak bir kitap – ya da durumdan fazla etkileniyorsanız kesinlikle bu sıralar okumamanız gereken bir kitap. Şöyle anlatayım, ben kitabı çok sevdim ama sonuna doğru gelirken Emre'ye dedim ki, "Son 60 sayfa kaldı. Daha çok depresyona girdim kitap yüzünden." Emre de bana dedi ki, "Son 60 sayfası asıl depresyon, kötü etkileyecekse ertele derim." (Diyalogdan bazı "random" gülüşleri kaldırdım tabii ama yaklaşık böyle bir şey.) Tabii ki Emre'yi dinlemedim, ertelemedim, bu konuşmadan sonra, aynı gün içinde bitirdim kitabı. Sonra da bir on beş dakika kadar boş boş perdeyi izledim. Abartmıyorum.

Rusya NATO'yla savaşmış, sonra Arnavutluk kaynaklı bir İsrail-Arap anlaşmazlığı nedeniyle Çin ve Rusya birbirine girmiş, her iki taraf da kobalt bombaları kullanmış. Ve böylece, kuzey yarımküre radyoaktivite tarafından pırıl pırıl temizlenmiş. Savaş bölgelerinden yayılan radyasyon herkesi yavaş yavaş öldürmüş, denizdeki gemiler ve denizaltılar komuta merkezleriyle irtibatı kaybetmişler. Amerikan Donanması'nın kalan son aktif denizaltı olan U.S.S. Scorpion Avustralya'ya sığınmış. Eksik mürettebatı Avustralya askerleriyle tamamlayan gemi keşif gezilerine çıkıyor, kuzey yarımküreye doğru gidiyor, radyasyonun yüksek olduğu yerlerde suyun altında kalıyor ve, hiç umutları olmasa da, hayat belirtisi arıyor. Bu arada radyasyon yavaş yavaş güney yarımküreye doğru yayılıyor.

Bir yandan da Melbourne'deki sivillerin hayatını okuyoruz. Avustralya Donanmasının irtibat subayı Peter Holmes Scorpion'la denize açılırken geride kalan eşi Mary küçük bebekleriyle ilgileniyor. Arkadaşları Moira Davidson kalan zamanını bol alkolle dolduruyor, bu arada Amerikalı kumandan Yarbay Towers'a yarenlik ediyor. Bir yerlerden bir Ferrari bulup alan John Osborne ise bütün boş zamanını arabasına ayırıyor. Ha, bu arada, kıta petrolü kuzey yarımküreden aldığı için Avustralya'da artık benzin yok, dizel yakıt yok, arabalar çalışmıyor. İnsanlar gidecekleri yere bisikletle, at ya da öküzlerin çektiği arabalarla gidiyorlar. Yollarda terk edilmiş arabalar öylece duruyor, hatta at arabalarının bağlandığı birer direk olarak iş görüyor. Peter'ın süt almak için gittiği çiftliğin sahibi şöyle diyor:
"Bugünlerde burası kadınlar için fazla ıssız. Savaştan önce olduğu gibi arabayı alıp yirmi dakikada kasabaya inemiyor ki. Boğa arabasıyla gitmesi üç buçuk saat sürüyor. E üç buçuk saat de geri dönüşü. Yalnız başına seyahat etmesi yedi saat demek."
Ortam böyle. Petrol yok, kuzeyden gelen hiçbir şey, hiçbir insan, hiçbir radyo dalgası, hiçbir ses yok. Kuzeyde sadece radyasyon var ve o da Avustralya kıtasına doğru geliyor. İnsanlar birkaç ay içinde öleceklerini bilerek yaşıyorlar ve bu kitabı daha önce okusaydım büyük ihtimalle "Olur mu lan öyle şey," diyeceğim ama şimdi okuyunca çok doğal gelen biçimlerde tepki veriyorlar. Yarbay Towers, ABD'de bıraktığı ailesine hediyeler alıyor, Moira içkiden sıkılınca daktilo kursuna başlıyor, Mary asla gelmeyecek olan bir sonraki yaz için sebze bahçesi kurmak ve birkaç yıl içinde meyve verecek ağaçlar dikmek istiyor.
Moira, Amerikalıya baktı. "Birilerinin kafayı üşüttüğü muhakkak," dedi alçak sesle. "Ben mi yoksa onlar mı?"
"Neden öyle dedin?"
"Altı aya kalmadan burada olamayacaklar bile. Ben de olmayacağım. Sen de olmayacaksın. Yani gelecek sene sebze isteyemeyecekler."
Her iki dünya savaşını da yaşamış ve İkinci Dünya Savaşı'nda gizli silah projelerinde baş mühendis olarak çalışmış bir havacılık mühendisi Nevil Shute. Yani savaşa hiç yabancı değil, savaşın etkilerini kurgularken ne yaptığını çok iyi biliyormuş. Çeviri pırıl pırıl, son okuma biraz aceleye gelmiş ama sonraki baskılarda düzeliyor o da. Kitaba bayıldım, okurken içime kaçtım, bunaldım ama kitaptan sıkıldığım için değil, kitabı bu kadar gerçekçi bulmaktan bunaldım. Fakat kitaba bayıldım! Çernobil'deki yangın da her şeyi daha gerçek kıldı. Bu kitabı mutlaka okuyun. Ama tekrar ediyorum, bugünlerde yaşadığımız tuhaf dünyadan kötü etkileniyorsanız şimdi okumayın.

5 Mart 2020

Dünyanın Ötesindeki Orman (Unutulmuş Fantastik Klasikler 2)


Dünyanın Ötesindeki Orman - The Wood Beyond the World
William Morris
Çeviren: Melisa Pancar
İthaki Yayınları
Eylül 2019 (1. basım)
180 sayfa

Bu kitap benimle gezdi. Denize girdi (en azından sahilde oturdu), çöllere daldı, Kadıköy minibüslerinde sarsıldı... Fakat zihnimde çok da büyük bir yer edinmedi. Gerçekten bir masal gibi, uykudan önce okunacak/dinlenecek bir tadı var kitabın, keyifli ve içindeki erotizme rağmen çocuksu ve basit.

Olağanüstü güzelliğe sahip bir kadına körkütük âşık olup bu kadınla evlenen genç Golden Walter ve Bartholomew'la tanışıyoruz kitabın başında. Delilerce sevdiği karısı aslında Walter'dan nefret ediyor ve adamcağıza hayatı zindan ediyor. Walter yaşantısından kaçmak için babasının kocaman yük gemilerinden birine binip denize açılmaya karar veriyor. Tam da demir almadan bir gün önce, çok çirkin bir cüce, çok güzel bir genç kız ve çok göz alıcı bir kadından oluşan tuhaf bir grupla karşılaşıyor. Gruptaki iki kadın birden Walter'ın aklında öyle bir yer ediyorlar ki gittiği her limanda bu kadınları arıyor gözleri. Sonra babasının ölüm haberi geliyor. Karısıın ailesiyle çıkan bir kavgada öldürülmüş! İntikam için geri dönerken fırtınada kayboluyorlar, bilmedikleri bir yerde karaya çıkıyorlar ve sonra işler çok karışıyor. İntikam falan yalan oluyor, adeta bir peri masalına dönüşüyor roman.
Walter ellerini ona uzatarak heyecanla konuştu: "Evet, evet! Aramıza nasıl bir kötülük girerse girsin ikimiz de iki şeyden eminiz. Sen beni seviyorsun, ben de seni. Şimdi bu tarafa gelsen de kollarımı sana sarsam, dudaklarını, o cana yakın yüzünü öpemesem de ellerini öpsem, en azından sana dokunsam olmaz mı?"
Çeviri ve editörlük tertemiz, hatta Goodreads'deki bazı yorumlara bakılırsa, sanırım kitabın Türkçesi, İngilizcesinden daha akıcı. (Yalnız, içimden bir ses, kitabın adı Dünyanın Ötesindeki Odun olsaydı keşke diyor, onu dinlemiyoruz.) Anlatım olsun, konu olsun, bu roman çağdaş fantazya okuru için çok da çekici olamıyor bence. Karmaşık büyü sistemlerine, çeşit çeşit yaratığa, heyecanlandıran "plotlara" alışığız, Dünyanın Ötesindeki Orman çerez gibi geliyor. Fakat William Morris'in hem Tolkien'e hem C.S. Lewis'e ilham verdiğini de unutmamak gerek. Boş değil!

19 Şubat 2020

Gulyabani


Gulyabani
Hüseyin Rahmi Gürpınar
Günümüz Türkçesi: Selçuk Aylar
Müptela Yayınları
Eylül 2019 (1. basım)
172 sayfa

Gulyabani'yi gençken, öğrenciyken okuyup okumadığımı hatırlamıyorum ama galiba okumamıştım. Ne çok şey kaybetmişim! Çok eğlenerek okudum, çok sevdim. Kitap bittikten birkaç gün sonra da oturup Süt Kardeşler'i izledim ki eksik kalmasın. (Sonra Şaban Oğlu Şaban, Tosun Paşa... Bu filmleri izlerken bize ev sahipliği yapan kuzenim Burcu, Hababam Sınıfı'yla devam ediyormuş seriye.)

Kitabı benden başka herkes okumuştur diye tahmin ediyorum. Yine de konuyu kısaca anlatayım. Yaşı altmışı geçkin Muhsine Hanım'ı tanıyoruz önce.
"Bu saf, muhterem kadın, kınalı saçlarının üzerine bağladığı yeşil dantel oyalı, koyu şarap rengi yemenisiyle; parmak dikişli laciver Lahor işi kumaştan geniş hırkasıyla; etrafı kırmızı kaytan çevrili aba mestleriyle hâlâ gözümün önündedir."
Muhsine Hanım, dili pek tatlı bir kadınmış, komşularıyla toplanınca pek güzel hikâyeler anlatırmış. Sonra bir gün, gençliğinde yaşadığı gulyabani olayını anlatmış, biz de olayı Muhsine Hanım'dan aktarıldığı şekliyle okuyoruz.

Muhsine o zamanlar kimsesiz bir genç kız, evlendirilmiş, koca dayağından bezince kaçmış boşanmış. Sonunda bir yakınları, güzel bir yere hizmetçi yerleştireceğim diye Muhsine'yi alıp at arabasıyla yola çıkıyor. Bulgurlu yakınlarındaki (yani İstanbul'un taaaaaa ötesinde, çok uzaklarda!) Yedi Çobanlar Çiftliği'ne kadar gün boyu gidiyorlar.Çiftlikte Çeşm-i Felek Kalfa (ki kendisinin Çerkes olduğu belirtiliyor) ve Ruşen adlı (ki kendisinin Arap olduğu belirtiliyor) bir aşçı var. Bu iki kadıncağız, bir de evin hanımı, ihtiyar Hanımefendi koca köşkün içinde davullar çalan, sınav yapan, öte taraftan haberler getiren gürültücü perilerin cinlerin arasında delirmenin eşiğinde yaşayıp gidiyorlar. Bir de Muhsine katılıyor yanlarına ama Muhsine korkak olduğu kadar meraklı da olduğundan konuyu kurcalamaya başlıyor ve neler neler oluyor! Kitabı okumasanız bile sonunda ne olduğunu Süt Kardeşler'den öğrenmiş olabilirsiniz. Hüseyin Rahmi tam bir akılcılıkla, bir Cumhuriyet dönemi yazarından bekleyeceğimiz gibi, bütün doğa üstü olayları açıklayıp usa ve mantığa oturtarak kapatıyor romanı. Ama bu, romanda tasvir edilen tuhaf cinler ve bir garip çalgı çengi yüzünden trende, tramvayda kıkırdamamı engelleyemiyor tabii.
"Çorba pişirmek için bir havuza pirinç atsak ateşi nereye yakmalı?"
Abla meselenin zorluğundan iskemlesinin üzerinde birkaç defa kalkıp oturarak birçok kez yutkundu. Nihayet şu cevabı buldu:
"Efendim testi kebabı gibi kor'u havuzun etrafına dizerim..."
Derhal çiftenağra, çığırtma bu opera topluluğunun inceli kalınlı sesleriyle başladı:
Bilemedi Ruşen hah hah hah
Bilemedi Ruşen hah hah hah
Hanımefendi'nin işareti üzerine hepimiz kalktık, bu hava eşliğinde göbek atmaya başladık.
Çalgı sustu, yine oturduk. Arap sıkıntısından terliyordu.

8 Ocak 2020

Ben, Kirke


Ben, Kirke - Circe
Madeline Miller
Çeviren: Seda Çıngay Mellor
İthaki Yayınları
Eylül 2019 (1. basım)
404 sayfa

Kirke. Azra Erhat'a göre, "Büyücü tanrıça Kirke tıpkı Kalypso gibi Odysseus'un serüvenlerinde başlıca rol oynayan kişilerdendir. Güneş Tanrısı Helios'la Okeanos kızı Perseis'ten doğmadır denir kimi efsanelerde, kimine göre de Hekate'nin kızıdır ve büyücülüğü ondan almıştır."*

Mitolojiyi çok severim. Sadece Yunan da değil; Kafkas mitolojisi, Türk mitolojisi, Çingene mitolojisi gibi kitaplar bulunca onları da alıp okurdum eskiden. (Türk mitolojisi kitabımı, nereden baksan 15 sene kadar önce, bir ödev için ödünç alıp geri vermeyen arkadaşım, seni de unutmadım ve kitabımı hâlâ özlüyorum.) Sonra üniversite öğrencisiyken bir yaz Mitologya'yı okudum, sonraki dönem de okulda mitoloji dersi aldım. Uzuuuun öğrencilik hayatımın en sevdiğim derslerinden biri oldu. Sorun şu ki, hafızam çok iyi değil. Gayet iyi tanıdığım isimlerin ne tanrısı olduğunu, kimin kiminle evlendiğini ama aynı zamanda onun yeğeni olduğunu, hangi yarı-ölümlünün hangi tanrıyla fingirdediğini sorsanız söyleyemem. O yüzden evimde iki tane mitoloji sözlüğü var, biri Azra Erhat, biri Pierre Grimal. Şimdi de Kirke'nin yanına bu sözlükleri koydum, adeta çok ciddi bir inceleme yazacakmış gibi oturdum klavyenin başına.

Goodreads kullanıcıları tarafından 2018'in en iyi fantastik romanı seçilen Ben, Kirke bildiğimiz kahramanların daha önce okuduğumuz öykülerini iç içe örüyor ve Kirke'nin tarafından anlatıyor. Titan Helios'la, Okeanos'un kızı nympha Perseis'in çocuklarından en büyüğü olan Kirke'nin sesi ölümlüler gibi zayıfmış, hiçbir tanrısal gücü de yokmuş. O yüzden annesi hor görür, babası umursamaz, kardeşleri ise bütün acımasızlıklarıyla dalga geçerlermiş Kirke'yle.

Sonra, yüzyıllar sonra, Kirke'nin aslında göründüğü kadar güçsüz olmadığı ortaya çıkıyor. Yeni bulduğu gücüne alışmaya çalışan Kirke hem babasını hem de Zeus'u o kadar korkutuyor ki, Aiaie adasına sürgüne gönderiliyor ve orada güçleri gelişirken yeni yaşamına ve yalnızlığa alışıyor. Bazen Hermes ziyaretine geliyor. Bir kez kız kardeşi Pasiphae'nin talebiyle Girit'e gidip Minotauros'un doğumuna yardımcı oluyor. Olymposlu babalar kızlarını cezalandırmak için yanına gönderiyorlar. Bu adada Kirke büyüyor, gelişiyor, Aiaie'nin Cadısı olarak tanınmaya başlıyor.
"O kusursuz, boş odaların arasında kendimi öyle hissettim ki... ne bileyim. Hayal kırıklığına uğramış hissediyordum. Sanırım içimde hâlâ Kafkaslar'da yalçın bir kayalığı ve karaciğerime doğru dalan bir kartalı umut eden bir yer vardı. Ama Skylla, Zeus olmadığı gibi ben de Prometheus değildim. Nympha'ydık biz, zahmete değmezdik."
Mitoloji seviyorsanız ve Ben, Kirke'yi henüz okumadıysanız kesinlikle okumanızı öneririm. Su gibi akıp gidiyor. Ben öyle keyif aldım ki, mitolojiye doyamadım diye hemen arkasından Neil Gaiman'ın İskandinav Mitolojisi kitabına geçtim.

* Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi

29 Aralık 2019

Su Adamı


Su Adamı - Человек-амфибия (Çelovek-amfibiya)
Aleksandr Belyaev
Rusçadan çeviren: Hazal Yalın
İthaki Yayınları
Mayıs 2017 (1. basım)
243 sayfa

Bu kitap beni çok heyecanlandırdı! Çocukken okuduğum Jules Verne romanlarının tadını verdi; çok severek, çok keyifle okudum.

Bunu söyledikten sonra... Aleksandr Belyaev, 1884'te, halen monarşiyle yönetilen Rusya'da doğmuş; 1942'de Sovyet Rusya'da ölmüş. AÇLIKTAN ÖLMÜŞ! Bu konu beni çok sinirlendiriyor ve üzüyor. Romana başlamadan önce kitabın başındaki kısa biyografiyi okuyunca dakikalarca, Ne demek açlıktan ölmüş? Sovyetlerin Jules Verne'ü denen adam nasıl açlıktan ölebilir? diye homurdandım, etrafımdaki insanlara bunu söyleyip homurdanmaya devam ederken benimle aynı şiddette tepki vermedikleri için de daha çok kızdım. Bu konuda çok öfkeliyim.

Belyaev'in Ket Yıldızı ve Profesör Dowell'in Başı adlı iki kitabı daha önce Türkçeye çevrilmiş, her ikisi de Ekim 2013'te Doruk Yayınları imzasıyla yayımlanmış. Üstelik tıpkı Su Adamı gibi, Hazal Yalın tarafından Rusça asıllarından çevrilmişler. Bu iki kitap da 2013'ten beri bende var, bir türlü sıra gelmemişti. Su Adamı'ndan sonra bunları da okumak için çok heveslendim, kitaplara ulaşınca hemen okuyacağım sanırım. (Kitaplara hemen ulaşamıyorum çünkü 2,5 yıldır kitaplığımın büyük bir kısmı Eskişehir'de, ben İstanbul'dayım. Eskişehir'e her gittiğimde bavul ticareti yapar gibi sinsice 8-10 kitap dolduruyorum valizime, öyle dönüyorum. Ama İstanbul'da yeterli yerimiz olmadığı için kendimi dizginlemem gerekiyor. Keşke burada kocaman bir eve geçsek de kocaman kitaplık yapsak.) (Buraya kadar olan kısmı 2-3 ay önce yazmıştım, sonra bu yazıyı bir türlü bitiremedim. Belyaev'in diğer kitaplarını İstanbul'a getirdim, bakalım ne zaman okuyacağım.)

Yazarımız Rus ama olaylar Güney Amerika'nın sıcak sularında geçiyor. İnci avcılarını taşıyan bir tekne, gecenin sessizliğinde güvertede uyuyan avcılar, açgözlü patron Zurita, ünlü inci avcısı Baltasar ve "deniz şeytanı." Geceleri uzaktan sesi duyulan, birilerine zarar verip saldıran, başka birilerini tehlikeli kazalardan kurtaran bir yaratık. Yaşlı yerlilere göre deniz tanrısı, Katolik rahiplere göre ise halk dinden uzaklaştığı için ortaya çıkan Şeytan'ın ta kendisi.

Bu deniz şeytanı meselesi öyle büyüyor ki, işin içine hükümet giriyor, emniyet giriyor, bir bilim heyeti kuruluyor ve bu heyet laf kalabalığı dolu bir açıklama yaparak insanları sakinleştirmeye çalışıyor. Zurita ise bu yaratığı ele geçirmek ve inci toplamak üzere evcilleştirmek için karmaşık planlar yapmaya başlıyor. Sonra, işte, olaylar gelişiyor... Su Adamı, Jules Verne tadı verdiği kadar Doktor Moreau'nun Adası'nı da çağrıştırıyor. Salvator adlı, gizemli bir doktor çıkıyor ortaya. Kalın duvarlarla çevrili arazisinden çıkmadan yaşayan bu doktor, her türlü musibeti iyileştirebiliyor.
"Diyorlar ki, her şeye kudreti yetiyormuş. Mucizeler yaratabiliyormuş. Ölümü ve yaşamı parmaklarının ucunda tutuyormuş. Topallar için yeni, canlı bacaklar yapıyormuş, körlere kartal gibi keskin gözler veriyormuş, hatta ölüleri bile canlandırabiliyormuş!"
Kitapta dinle ve yaradılışla ilgili, evrimle ilgili şahane kısımlar var. Burada aktarırsam spoiler olur, o yüzden bu kadarını söyleyip geçiyorum. Su Adamı'nı çok sevdim, henüz okumadıysanız şiddetle öneriyorum. Daha detaylı bir değerlendirme ve yorum, benim yapabileceğimden çok daha başarılı bir biçimde Kayıp Rıhtım'da yapılmıştı zaten.

* Kitaba başladığımda bir dalış teknesinde, Ayvalık açıklarında bir yerlerdeydik. Yol arkadaşlarım deniz altında gezinirken ben ayaklarımı uzatıp bu deniz romanını okuyordum. Bu keyfe aracılık ettikleri için Yoma Dalış'a ve tam da bu seyahat sırasında çektiği fotoğrafları benimle paylaşan Murat Cantaş'a teşekkür etmem lazım. Yazının başında gördüğünüz su altı fotoğrafı ona ait, kitabımı deniz altına göndermeye kıyamadığım için (ve Murat'a, "Şu kitabı su geçirmez torbaya koyup aşağıda birkaç fotoğrafını çeker misin?" demeye utandığım için) kapağın fotoğrafını sonradan çekip Photoshop'ta ekledim.

** Geleneksel yıl sonu yazımı yazma zamanı geldi ama hiç canım istemiyor. Yazmayacağım.

31 Ekim 2019

Büyünün Rengi (Diskdünya 1, Rincewind 1)


Büyünün Rengi - The Colour of Magic
Terry Pratchett
Çeviren: Niran Elçi
Delidolu Yayınları
Mart 2015 (1. basım)
237 sayfa

Diskdünya'dan bahsedilince elim ayağım titriyor, tansiyonum hafifçe yükseliyor, ehem hem diye konuyu değiştirmeye çalışıyorum. Çünkü, hadi daha önce okumadım, Delidolu 2015'ten beri kitapları sıra sıra basıyor, ben hâlâ okumuyorum. Resmen terbiyesizlik... Bir de kırktan fazla roman var, bu romanların hangi sırayla okunacağı var. Yayımlanma sırasıyla mı okuyalım, alt serileri mi takip edelim, ne yapalım biz? Bir yandan Caner, "Okuyun şunları da hakkında konuşalım," diye dürtüyor, okumadım deyince üzülüyor. Caner selam, bak, ilk kitabı bitirdim!

Delidolu seriyi yayımlamaya devam ediyor bu arada, son iki yıldır biriktirip 7-8 Diskdünya kitabını bir anda alıyorum, çok keyifli. Geçen hafta Eganba'da güzel indirim yakaladım, bütün eksiklerimi tamamladım yine. Büyünün Rengi'nin çevirisi de, sevgili Yosun'un elinden çıkan editörlüğü de gayet güzeldi, bütün seri böyle devam etmiştir umarım.

Büyünün Rengi hem Pratchett'in yazdığı ilk Diskdünya romanı, hem de her türlü okuma listesinde önerilen başlangıç kitabı. Ve benim bu kitabı bitirmem AYLAR sürdü. Bir ara pes ettim, başka başka kitaplar okudum, sonra artık aklımın bir köşesinde kalmasın diye alıp devam ettim ve kitabın son yarısının başından çok daha rahat aktığını fark ettim. Söylentilere bakılırsa bu kitap akmıyor diye seriye devam etmemek büyük hata olurmuş, sonrası çok daha güzelmiş. Ben de buna güvenip seriye devam edeceğim elbette. Yavaş yavaş. Zamanla. Olur elbet. Bir gün.

Kaynak: Discworld By Nicolsche

Büyünün Rengi, büyük kaplumbağa A'Tuin'i anlatarak başlıyor. Çünkü biliyorsunuz, A'Tuin sırtında dört fil taşıyor, bu filler de sırtlarında Diskdünya'yı taşıyorlar; uzay boşluğunda böyle süzülüp gidiyorlar.

Bir yangın çıkıyor, beceriksiz bir büyücü yangından canını zor kurtarıyor, sonra tuhaf bir turiste rehberlik yapmaya başlıyor ve... Sonra işte bu ikisinin maceralarını okuyoruz. Pratchett'in alabildiğine İngiliz olan mizahı çok da ortada değil, bir kısmı da çeviride kayboluyor sanırım ama yine de olmadık yerlerde "Pıhı!" diye güldürüyor. Fark ettiğiniz üzere kitabı çok sevdiğim söylenemez, bir de bitirmem aylar aldığı için başını hatırlamıyorum, o yüzden daha ne yazsam diye lafı geveleyip duruyorum. Eğer sonraki kitaplarda da aynı hissi alırsam çok kızacağım!

25 Ekim 2019

Fantastes (Unutulmuş Fantastik Klasikler 1)



Fantastes - Phantastes
George MacDonald
Çeviren: Melisa Pancar
Şiir ve şarkı çevirileri: Alican Saygı Ortanca
İthaki Yayınları
Eylül 2019 (1. basım)
256 sayfa

İthaki, Bilimkurgu Klasikleri'nden sonra çok daha idealist bir işe kalkıştı: Unutulmuş Fantastik Klasikler. Tolkien öncülü fantastik kurgu yazarlarının eserlerinden oluşan seri toplam on kitap, kısıtlı bir zaman dilimini içerdiği için seri ilk planlandığı hâliyle basılıp bitecekmiş. Bütün bunları Alican kitabın öncesinde yer verdikleri Editörün Sunuşu'nda anlatıyor. Sonra da C. S. Lewis'in önsözü geliyor, "bu kitabın hayal gücünü dönüştürdüğünü hatta vaftiz ettiğini" söylüyor.

Fantastes ilk kez 1850'lerde yayımlanmış bir masal, yetişkinler için yazılmış. 21 yaşını doldurup babasından kalan mirasa erişebilince eski bir yazı masasının anahtarına sahip olan ve bu masayı kurcalarken bir peri ile karşılaşan Anodos'un anlatımından okuyoruz bütün kitabı.
Ben, unutulmanın kanununa sessizce tanıklık eden bu eşyalara dokunmaya neredeyse korkarak, sandalyemde arkaya yaslanmış bir şekilde dikkatle bölmeyi incelerken; küçücük bir kadının, bir anda canlanan küçük bir Yunan heykeline benzeyen mükemmel sureti, derinliklerinden fırlayıp çıkmış gibi küçük bölmenin eşiğinde belirdi. Boynu örgüden bir şeritle çevrilmiş, beline bir kemer iliştirilmiş, ayaklarına kadar uzanan elbisesi hiçbir zaman demode olmayacak türden, sıradan bir elbiseydi. Ancak elbisesini fark ettikten sonra şaşkınlığımın, gözlerimin önünde küçük bir kadının cisimlenmesine verilmesi beklenen tepkinin yakınından bile geçmediğinin farkına varabildim.
Bu küçük kadın, Anodos'a Periler Diyarı'na giden yolu bulacağını söylüyor ve ortadan kayboluyor. Anodos ertesi sabah yatağından kalkınca kendini bu büyülü diyarda buluyor ve şiirlerle şarkılarla süslü, karmakarışık bir maceraya atılıyor. Çiçeklerde yaşayan periler, konuşan ağaçlar, gizemli insanlar...

Kitabın bence en güzel yanı şu, bazı diğer masallar, fantazyalar gibi kör kör parmağım gözüne bir alegori yok, daha üstü kapalı, daha minnoş bir sembolizmle, ara sıra biraz dağılıp sonra tekrar toparlanarak ilerliyor kitap. (Evet, sembolizme minnoş dedim, what can i do sometimes?) Çok ilginç bir seri için, çok güzel bir başlangıç olmuş bu kitap. "İnanılmaz bir edebiyat zevki" olduğunu iddia demem ama çok keyifle okunuyor.

13 Ekim 2019

Kadınlar Ülkesi

 
Kadınlar Ülkesi - Herland
Charlotte Perkins Gilman
Çeviren: Sevda Deniz Karali
İthaki Yayınları
Kasım 2018 (1. basım)
209 sayfa

Kadınlar Ülkesi, Bilimkurgu Klasikleri serisinin otuz dokuzuncu kitabı. İlk kez 1915'te yayımlanmış ve hemen başta belirtmek gerekir, toplumsal açıdan geçerliğini (ne mutlu ki) epeyce yitirmiş ancak feminist yazının nerelerden geldiğini hatırlamak için okunması gerekir diye düşünüyorum.

Adından belli, elimizde bir kadın ülkesi var ama bu, bizim bildiğimiz Amazonlar gibi anaerkil bir toplum falan değil, her nasılsa eşeysiz üremeyi başarmış ve aralarında hiç erkek bulunmayan bir toplum. Yani, bence de çok sıkıcı evet... Ama bu kadınlar da bunu keyiflerinden yapmamışlar, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki ülkelerine düşmanlar saldırıp erkekleri savaşa gidince, ülkelerine açılan doğal geçit de bu arada kapanınca kadın başlarına kalmışlar. Yavaş yavaş ölmeye ve sayıları azalmaya başlamışken içlerinden biri bir mucize eseri hamile kalmış (yok vallahi, kıyıda köşede saklı bir erkek yok ülkede) ve bir kız doğurmuş. Partenogenez (yani döllenmesiz) üreyen bu tek kadının kızları da aynı yolla çoğalmaya başlamışlar ve böylece Kadınlar Ülkesi, tamamı birbirinin akrabası olan sakinleriyle, kendi küçük ve gizli dünyasında yaşamaya devam etmiş. Fakat bu gizli ülke hakkında bazı söylentiler, yakın coğrafyalardaki yerli halklar arasında gezinirmiş.

Böylece, bir gün bir keşif gezisine çıkan Terry O. Nicholson (parasını nereye harcayacağını şaşırmış, zengin bir genç), Jeff Margrave (bilim aşkı hiç sönmeyen bir doktor) ve anlatıcımız Vandyck Jennings (bilime meraklı bir sosyolog) sadece kadınların yaşadığı bu gizemli ülke ile ilgili söylentileri duyunca "Hadi lan!" diyerek işin aslını öğrenmeye karar veriyorlar. (Ve olaylar gelişir...)
 
Gerçek bir Casanova olan Terry, elbette erkek hasreti çeken bu kadınların arasında çok mutlu zamanlar geçireceğine eminmiş ama o iş öyle değil tabii. Kadınlar Ülkesi'ni bulduklarında bir grup kadın da bunları buluyor ve erkeklerimiz önce bir odada tutsak ediliyorlar, kadınların dilini öğrenmeye başlayınca da hem bu ülke ve yaşamları hakkında eğitiliyorlar hem de kadınlara kendi hayatlarını anlatıp öğretiyorlar.
Onlara yaklaşımımızda bizi en çok şaşırtan şey ise herhangi bir cinsiyet gelenekleri olmamasıydı, neyin "erkeksi" neyin "kadınsı" olduğuna dair kabul edilmiş hiçbir standartları yoktu.

Jeff, Celis'in elindeki meyve sepetini alırken "Bir kadın ağır şeyler taşımamalıdır," deyince kız yüzünde gerçek bir şaşkınlık ifadesiyle "Neden?" diye sormuştu. Tabii ki Jeff bu çevik, iri yapılı genç ormancının yüzüne bakıp da, "Çünkü kadınlar daha güçsüzdür," diyememişti, zira bu kız güçsüz falan değildi. Bir yarış atına, sırf yük atına benzemiyor diye güçsüz denir mi?
Kitap âdeta Gulliver'ın Gezileri. Gilman, döneminin kocaman cinsiyet ayrımcılığı ile ilgili rahatsız olduğu ne varsa, Kadınlar Ülkesi'nin coğrafyasına sığınarak hepsini sırayla anlatmış. Dinden bahsetmiş, sonsuzluktan bahsetmiş, geleneklerden bahsetmiş.
"Geçmişe hiç saygınız yok mu? Ata annelerinizin düşündüklerine ya da inandıklarına?"
"Elbette hayır," dedi. "Neden olsun ki? Onlar çoktan gitti. Ayrıca bizim bildiğimizden daha az şey biliyorlardı. Eğer geçmişimizin ötesine geçememişsek ona layık değilizdir; ve bizleri geçmesi gereken çocuklarımıza da layık olamayız."
Adamlardan biri, iki sayfa boyunca bir zavallı kadıncağıza ölümden sonraki "sonsuz yaşam"ı anlatıyor, ölümsüzlüğün ne kadar da şahane olduğuna ikna etmeye çalışıyor ama kadın ikna olmuyor. Sanırım kitapta en çok burayı okurken eğlendim. Tamamını tabii ki burada alıntılamayacağım, kendiniz okuyun!

Kitapla ilgili en rahatsız olduğum nokta ise, böyle bir eşitlik, cinsiyetsizlik savunusunun ortasında hâlâ anneliğin kutsal tutulması oldu. Bir de kitabın çevirisinde Türkçenin eksik kaldığı bir yer var. Orijinalinde "ancestors" olduğunu tahmin ettiğim sözcük kitap boyunca "ata" hatta "ata anne" diye çevrilmiş ve ben bu sözcüğü gördükçe Türkçede bunun cinsiyetsiz bir karşılığı yok diye çok üzüldüm. Çeviren ben olsaydım "ninelerimiz" diye kullanmaya kalkışırdım, belki Alican'ı ve Emre'yi bile ikna ederdim, kim bilir.

16 Haziran 2019

Doctor Who: Dehşet Ağı


Doctor Who: Dehşet Ağı - The Crawling Terror
Mike Tucker
Çeviren: Nazlı Saltan
İthaki Yayınları
Aralık 2015 (1. basım)
192 sayfa

Dehşet Ağı'nın kapağında TARDIS'e dolanmış örümcek ağları ve kocaman bir örümcek var. O yüzden bu kitabı okumayı sürekli erteliyordum çünkü örümceklerle karşılaşınca verdiğim tepki zavallı Ron Weasley'ye epey benziyor. Sonunda geçenlerde cesaretimi topladım, trende okumak üzere yanıma aldım. Sonra da şuncacık kitabı on beş günde bitirdim. Gerçi yine iyi, hiç olmazsa bitirdim. Başlayıp başlayıp yarım bıraktığım kitaplar giderek çoğalıyor, bakalım sonum ne olacak.

Dehşet Ağı'nda, kapağında da gördüğünüz üzere 12. Doktor ve Clara var. Clara her zamanki ebleh bakışlarıyla kapağın köşesinde yerini almış. Çok özür dilerim, Clara nefretim dışıma taşıyor ama bir dizideki bir karakteri ancak bu kadar sevmeyebilirim sanırım. Öyle böyle değil, hiç sevmiyorum. Neyse ki kitabı okurken sürekli gözümün önünde canlanmıyor, daha katlanılabilir bir hâl alıyor böylece. Neyse.

Doktor ve Clara, kendilerini İngiltere'nin kırlarında, Wiltshire denen ufacık bir kasabada buluyorlar. Bir ley hattı bozulmuş, kasabada haddinden fazla büyümüş börtü böcekler görünür olmuş; bir de taş çember var, Stonehenge gibi ama daha küçük, yerel. Böcekler insanları öldürmeye başlıyor, Opera'nın Hayaleti gibi maskeyle gezen gizemli bir biliminsanı tuhaf işler yapıyor, İkinci Dünya Savaşı gazisi bir adamcağız bir şeylerden çok korkuyor, ordu desteğe geliyor; Doktor (12. Doktor'dan bekleneceği üzere) askerlerden hiç hoşlanmıyor. Elbette, mevzuyu yerinde görmek lazım diye TARDIS'e atladığı gibi İkinci Dünya Savaşı'na gidiyor, geçmişte neler olduğunu öğreniyor. Böcekler var, uzaylılar var. Hareketli bir Doctor Who bölümünden beklediğiniz ne varsa hepsi var.
Bir kadın ve bir erkeğin ona doğru yürüdüğünü fark ettiğinde tepsiyi arabasının bagajına yüklüyordu.
"Günaydın." Adamın sesinde İskoç bir tını vardı.
Angela dikkatlice yığının üstüne bir örtü serdi.
"Günaydın."
"Köyde bir polis merkezi var mı?"
"Hayır. En yakındaki Wyndham'da. Ama Charlie Bevan, yerel polis memuru, bu yeşilliğin karşısında yaşıyor." Angela kaşlarını çattı. "Her şey yolunda mı? Bir kaza mı oldu?"
"Tam olarak değil..." Adamla kadın birbirine baktılar. "Küçük bir böcek probleminiz olabilir."
Angela yüzündeki kanın çekildiğini hissetti. "Ah, hayır. Lütfen onlardan daha fazla olduğunu söyleme."
Adamın gür kaşları sorgular biçimde kalktı. "Daha fazla mı?"
"Şuna bir baksanız iyi olur." Angela çelik tepsi üzerinden örtüyü kaldırdı. "Daha büyük bir böcek göreceğinizi hiç sanmıyorum."
Mevzu geniş, konu yer yer üçe bölünüyor, karakterler çok kalabalık ama sonunda her şey güzelce birbirine bağlanıp çözülüyor.Çeviri ve editörlük çok özenli değil, yine de okunuyor. Şahane bir kitap mı? Pek değil. Tatilde ayaklarını uzatıp okunacak bir kitap mı? Kesinlikle. Doctor Who özlediyseniz ve bu kitabı henüz okumadıysanız tam da şu sıralar okunur bence.

16 Ağustos 2018

Flowers for Algernon


Flowers for Algernon
Daniel Keyes
SF Masterworks
March 1966

Şu kitabı okumayı çook uzun zamandır istiyordum. Ağustos'ta tatil yapacak zamanı bulunca yanımda basılı kitap taşımak yerine Kindle'a bir şeyler yükledim. Aslında sevgili Murat Dural'ın Kibrit Ev'ini okuyordum, denize kuma rüzgâra maruz kalmasın diye kitabı evde bıraktım. Önce "Tatil dediğinde Agatha Christie okunur," diye ufacık bir Miss Marple kitabı (Miss Marple'ın Son Maceraları) okudum, baktım ki kesmiyor, Flowers for Algernon'la devam ettim. Bendeki e-kitapta künye olmadığı için de yukarıya ilk basım tarihini eklemeyi uygun gördüm.

Nebula ödüllü romanı Charlie Gordon'un kaleminden okuyoruz. Charlie bir fırında çalışıyor, otuz iki yaşında, arkadaş edinmeyi ve yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyor ve (kitapta kendini tanımladığı şekliyle) bir "moron." Özel eğitim sayesinde okuma yazma öğrenmiş, daha fazla şey öğrenmeyi ve öğrendiklerini unutmamayı çok istiyor. Daha akıllı olursa insanların onu daha çok seveceğini düşünüyor ve herkesi memnun etmeye çabalıyor. Deneysel bir çalışmaya katıldığı için, günlük tadında "progress report"lar yazmaya başlıyor ve kitabın tamamı bu raporlardan oluşuyor.
"I tolld him because all my life I wantid to be smart and not dumb and my mom always tolld me to try and lern just like Miss Kinnian tells me but its very hard to be smart and even when I lern something in Miss Kinnians class at the school I ferget alot."
Kitap bu yukarıdaki alıntıdaki gibi bol bol yazım hatasıyla başlıyor çünkü Charlie ancak bu kadar yazabiliyor. İnternetteki yorumlara biraz baktım da, Türkçe çeviride de aynı üslubu korumuşlar anladığım kadarıyla. Fakat deneyle beraber Charlie'nin raporları da ilerledikçe önce imlası düzeliyor, sonra uzun ve karmaşık cümleler geliyor. Çünkü Charlie'nin denek olduğu çalışma, beyin cerrahisiyle zekâyı ilerletmek üzerine. Elbette operasyon önce hayvanlar üzerinde denenmiş ve en başarılı sonucu Algernon adlı farede yakalamışlar. Charlie ve Algernon'un labirent çözme testlerinde kazanan hep Algernon oluyor. Mevzu bu işte, 68 IQ'lu, şans için yanında hep tavşan ayağı taşıyan Charlie'nin yavaş yavaş bir dahiye dönüşmesi...
"He wished me luk. I hope I have luk. I got my rabits foot and my luky penny and my horshoe. Dr Strauss said dont be so superstishus Charlie. This is sience. I dont no what sience is but they all keep saying it so mabye its something that helps you have good luk."
Charlie zekâsı geliştikçe daha karmaşık cümleler kurabiliyor, bilimin ne olduğunu çok iyi anlıyor ve hatta zihninin derinliklerine gömülü çocukluk anıları bile yüzeye çıkıyor ve Charlie artık akıllı olmasının daha iyi arkadaşlıklar için yeterli olmadığını görüyor.
"Strauss again brought up my need to speak and write simply and directly so that people will understand me. He reminds me that language is sometimes a barrier instead of a pathway. Ironic to find myself on the other side of the intellectual fence."
Konuyu daha fazla anlatmayacağım. Kitabı çok sevdim, Charlie'yi çok sevdim, olmadık yerlerde Charlie için gözlerim doldu. Charlie gerçekten yaşıyormuş gibi, başından geçenlere dertlendim. Ve kitap şahane bir bilimkurgu. Ortam tam da kitabın yazıldığı dönemin içinde kurgulanmış. Gece yarısı biten televizyon yayınları, tebeşir ve kara tahtalar, kumaş mendiller gibi küçük detaylar her şeyin sıradan, bildiğimiz dünyada yaşandığını gösteriyor. Lazerler, yüksek teknoloji ürünü bilgisayarlar, yapay zekâ falan yok; kitabın tüm odağı insan zekâsı ve duyguları. Şahane!

Charly adında 1968 yapımı bir film uyarlaması ve Charlie and Algernon adında bir de sahne müzikali varmış. Ayrıca birkaç televizyon filmi ve dizi uyarlaması da var ama ben en çok müzikali merak ettim. Galiba bulup izlemem mümkün değil. Neyse. Kitabın Türkçesi Koridor Yayıncılıktan çıkmış, çevirisi nasıldır hiç bilmiyorum. Okuduysanız Türkçe çeviriyle ilgili yorumunuzu bekliyorum, okumadıysanız mutlaka okuyun!

1 Mayıs 2018

Dune Sapkınları (#5)



Dune Sapkınları - Heretics of Dune
Frank Herbert
Çeviren: Dost Körpe
Kabalcı Yayınevi
Nisan 2011 (1. basım)
538 sayfa

Geçenlerde fark ettim, ben Dune okumaya ara vereli iki buçuk sene olmuş. NASIL?! Gerçekten o kadar uzun zaman geçtiğinin farkında değildim, aklım almadı. Bu kadar da ayıp edilmez diyerek kaldığım yerden, yani beşinci kitaptan devam ettim. Böylece geriye bir kitap kaldı: Rahibeler Meclisi. Bu sefer araya bu kadar uzun zaman girmez, seriyi bitiririm diye umuyorum. Kısmet.

(Önceki kitaplarla ilgili ne kadar spoiler vereceğimi bilmiyorum, spoiler olabileceğini bilerek okuyun.)

Dune Sapkınları, önceki kitaptan binlerce yıl sonrasını anlatıyor. Tanrı İmparator Leto ölüp ortadan kaybolalı 1500 yıl olmuş, yine de Altın Yol planı sürüyor ve Tanrı İmparator'un bilincinin küçücük parçalarının solucanlarda yaşadığına inanılıyor. Aradan geçen zamanda Arrakis'in adı Rakis'e dönüşmüş, Harkonnenler ortadan kaybolmuş, Atreides soyu ise Bene Gesserit'in üreme planları ve dikkatli kayıtları sayesinde sürüyor, doğan bütün Atreides çocukları biliniyor.

Bene Gesserit rahibeleri her zamanki gibi güçlü, her zamanki gibi amaçlarına ulaşmak için karmaşık planlar yapıyorlar, binlerce yıl sonra bile Duncan Idaho gulâmlarını yetiştiriyorlar ve Bene Tleilax'a kesinlikle güvenmiyorlar. Karşılarındaki en büyük tehdit ise Dağılış'tan dönen Saygın Analar. Kitap menfaatlerin, politikanın, çatışmaların ve çok katmanlı planların iç içe geçtiği bir iktidar kavgası aslında. Ve açıkçası, yarısını geçene kadar gayet sıkıcı ilerliyor. Temelde, gulâm Duncan'ın ve solucanlara hükmedebilen, Siona'nın soyundan gelen vahşi bir kızın etrafında şekilleniyor olaylar. Sonra aksiyon biraz artıyor, Atreides soyundan gelen Başar Miles Teg üstün yetenekleri ve askerî dehasıyla öne çıkıyor, Saygın Analar (ya da Bene Gesserit'in deyişiyle, orospular) enteresan becerilerini sergiliyorlar, bir yüz dansçısı efendilerine itaat etmiyor. Böylece olaylar biraz daha ilgi çekici hâle geliyor.
Duncan, Teg'i süzdü. Bu yaşlı Başar, Dük Leto'ya sadece görünüş itibarıyla benzemekle kalmıyordu. Tıpkı o Atreides gibi karizmatikti ve eski düşmanlarının gözünde bile bir efsaneydi. Teg, Atreideslerden Ganimet'in soyundan geldiğini söylemişti, ama hepsi bu olamazdı. Bene Gesseritlerin insanları dölleme konusundaki ustalıkları karşısında hayrete kapılıyordu.
Duna Sapkınları güzel bir kitap ama çok fazla sürükleyici olmadığını söylemem lazım. Çevirisi Dost Körpe'den bekleyeceğimiz gibi başarılı. Son okuma ve yayına hazırlık içinse aynı şeyi söyleyemiyorum. Korkunç yazım hataları, kitabın çeviriden sonra dikkatlice okunmadığını gösteren hatalı cümleler dolu. O yüzden, Dune'u nereden okuyalım diye soran arkadaşlarıma söylediğim şeyi buradan da tekrar edeyim. Dune serisinin Kabalcı baskısını bulmak için çabalamanıza hiç gerek yok; İthaki'den alın, gözden geçirilmiş çeviriyi okuyun.

31 Mart 2018

Taş Kavşak

 

Taş Kavşak - Stone Junction
Jim Dodge
Çeviren: Ayşe Ünal
MonoKL Yayınları
Mart 2017 (1. basım)
436 sayfa

Kitabın arka kapağında diyor ki: "Harry Potter'dan önce Taş Kavşak vardı." Görüyor ve arttırıyorum; Geliş'ten önce Taş Kavşak vardı, Toz'dan önce Taş Kavşak vardı, Antilop ve Flurya'dan önce Taş Kavşak vardı. Yani, demek istediğim şu ki, birçok kitaptan önce Taş Kavşak vardı ama özellikle Harry Potter'la karşılaştırılması çok da mantıklı değil. Evet doğaüstü birtakım ögeler var, evet bir çocuk var, eee? Benzerlik burada bitiyor. Harry Potter serisini sevip sevmememizden ya da özgünlük tartışmalarından bağımsız olarak; kurgulanmış koskoca bir evren, kurallı ve sınırlı büyüler, en az üç neslin çocukluğunu/gençliğini şekillendiren bir seri var bir yanda. Diğer yanda güzel bir roman ama karşılaştırıldığı şeyle alakası yok. Öf bilemedim, Harry Potter ile karşılaştırılması o kadar anlamsız geldi ki bana, bu konuya takıldım kaldım.

Önemli not: Kitabın önsözünde spoiler var, bayağı kitabın finaline dair hem de. Önsözü okumayı sona bırakın.

Bekâr, genç ve hamile bir kadınla başlıyor roman. Annalee isimli kadın, karnındaki çocuğun babasının kim olduğunu bilmiyor; yedi adamdan biri olduğunu tahmin ediyor. Rahibelerin idare ettiği bir yetimhanede kalıyor ve burada doğum yapıyor.
"Tecavüze uğradın," dedi Rahibe Bernadette neredeyse fısıltıyla. "Çocuk evlatlık verilecek."
Annalee başını salladı. "Tecavüze uğramadım. Sevdiğim bir adam beni becerdi. Bu da hoşuma gitti. Bebeği istiyorum."
Doğumdan on dokuz saat sonra bebeği Daniel'ı kucağına aldığı gibi yetimhaneden çıkıp gidiyor ve kenara çeken bir kamyona binmesiyle Güleç Jack'i tanıyoruz. Güleç Jack, Annalee ve Daniel'in bütün hayatlarını değiştiriyor. Kendisi yollarda gezerken Annalee'nin San Francisco yakınlarındaki bakımsız çiftlik evine göz kulak olmasını teklif ediyor. Böylece Annalee çiftliğe yerleşiyor, Daniel kocaman bir arazinin ortasındaki evde büyüyor ve Güleç Jack ancak üç yıl sonra geri dönüyor. Evi bir güvenli yer olarak kullanacaklarını, ara sıra arkadaşlarının gelip kalacağını söylüyor ve Annalee'nin evi işletmesini öneriyor.

Böylece, hızla büyüyen Daniel, okula gitmeden ve yaşıtlarıyla bir araya gelmeden annesi ve bazıları evde uzun süre kalan tuhaf ama iyi insanlar tarafından eğitiliyor. Bu tuhaf insanlar Büyücüler ve Kanun Kaçakları Birliği'nin (kısaca AMO) üyeleri.

---
Bakın ben bu kitabı okumaya Ağustos 2017'de başlamışım, Eylül'de bitirmişim. O günden beri bana musallat olmuş bir hortlak gibi peşimi bırakmıyor, aklımın bir kenarını sürekli işgal ediyor, ne zaman Blogger'ı açsam TAŞ KAVŞAK (DRAFT) diye bir başlık gözüme gözüme sokuluyor. 2018 Mart'ının sonundayız ve ben artık bu kitap hakkında yazmaya çalıştıklarımı bitirip kurtulmak istiyorum! Winchester kardeşleri çağırın bana!!!
---

Büyücüler ve Kanun Kaçakları Birliği gizli bir oluşum, uzuuuun yıllardır var. "Esasen, simyacılığı pagan olarak damgalayan ve yeraltına iten tek tanrılı dinlerin özellikle de Hristiyanlık'ın ölümcül etkilerine karşı direnmek üzere kurulduğu söylenir." Sıkı bir merkezin etrafındaki gevşek şubelerden oluşuyor ve uluslararası kolları var. Bir nevi mason, bir çeşit illuminati, bilemedin rotary club... ama bunların itlik serserilik peşinde olanı.

Daniel AMO üyesi olan çeşitli insanlardan çıraklık usulü ile eğitim alıyor. Birinden ne olduğunu tam bilemediği birtakım varsayımsal derslerin yanında çiftlik hayatını, meditasyonu, doğada hayatta kalmayı öğreniyor. Başka birinden kilit ve kasa açmayı öğreniyor, birinden kumarbazlığı, bir diğerinden kılık değiştirmenin inceliklerini... Yeni yeni beceriler edinirken Birlik'te de yükseliyor, bu arada kendi geçmişiyle ilgili bazı olayları (spoiler olmasın diye ne olduğunu yazmıyorum) çözmeye çalışıyor. Elbette çok daha büyük gizemlerle, pozitif bilimlerle açıklanamayacak bazı olgularla karşılaşıyor ve roman, önce Birlik başkanı olan Volta'nın, sonra da Daniel'in peşine düştükleri efsanevi bir elmasın etrafında toparlanıyor.
"Bu gerçek bir hikâyedir, millet. Bazı davranışların hataların ötesine geçeceğini anımsatması amacıyla bunu, siz gerçekçilere adıyorum. Yılanı saksıya diktim, çiçeklere yakıt olsun diye. Çünkü eğer nefesini onun paramparça merkezine kadar çekersen, ay ışığıyla aydınlanmış dağ geçidi boyunca hayaletinle dans edersen, yüreğini demir ocağına ruhunu da nehire savurursan, taşın çözünen ve pıhtılaşan, ayrılıp birleşen canlı bir memba olduğunu hissedebilirsin ve işte o zaman yılanın bir alevin hayalî belirtisi gibi, yüksek ilkbahar çimenleri arasında sürünerek ilerleyişini hayal edebilirsin ve yeterince cesursan, yeterince çılgınsan, aptalsan, ümitsizsen, gözüpeksen, açsan, budalaysan onu takip edebilirsin. Yaralarına gir. İyileş. Kaç."
Üzerinden aylar geçtiği için epey yarım yamalak ve tuhaf bir yazı oldu bu. Ama elimizde bu var. Harry Potter'la karşılaştırılmasına hâlâ anlam veremesem de güzel bir roman Taş Kavşak. Hatırladığım kadarıyla çevirisi ve editörlüğü de temizdi. Keyifle okunacağını düşünüyorum.

24 Mart 2018

Çocukluk Adası (Kavgam 3)


Çocukluk Adası (Kavgam Serisi III) - Min Kamp III
Karl Ove Knausgaard
Çeviren: Haydar Şahin
MonoKL Yayınları
Kasım 2016 (1. basım)
455 sayfa

Serinin beşinci kitabı geldi gelecek, ben daha üçüncü kitabını yeni bitirdim. Üstelik, gördüğünüz gibi blogla da pek ilgilenemiyorum artık. Bir kitabı 2-3 ayda bitirince böyle oluyor işte. Okumak istediğim o kadar çok kitap var ki şu an, acaba beş kitabı birden okuyabilir miyim diye düşünüyorum zaman zaman. Dune'a devam etmek istiyorum, Yerdeniz okumak istiyorum, Ray Bradbury ve Altay Öktem okumak, China Mieville'in Yeni Crobuzon üçlemesini artık bitirmek istiyorum. Atwood romanlarımı ve İthaki'nin daha okuyamadığım bilim kurgu klasiklerini okumak istiyorum. Kuramsal çeviri kitaplarımı, Damlacığımın hediye ettiği Ütopya Edebiyatı'nı okumak, bilgilenmek istiyorum. Zaman yetiremiyorum. Şuracığa içimi döktüğüme göre Knausgaard'a döneyim.

İlk kitap için buraya, ikinci kitap için de tam şuraya tıklayıp daha önce yazdıklarıma göz atabilirsiniz. Serinin üçüncü kitabında Knausgaard çocukluğuna dönüyor. 1969 yılında, abisi Yngve 4,5 yaşındayken ve kendisi henüz sekiz aylık bir bebekken taşındıkları Tromøya'da geçen yıllarını anlatıyor. Okula başlaması, kimliğini oluşturma çabası, dersler, kitaplar, spor, deli gibi korktuğu babası, cinselliği ve kızları keşfi...

Yazar hakkında daha önce de benzer bir şey söylemiştim, aslında hiç ilginç olmayan şeyleri o kadar güzel anlatıyor ki sayfalar akıp gidiyor. Başka herhangi bir yazar çocukluk yıllarıyla ilgili 455 sayfa yazacak olsa okuyacağımı hiç sanmıyorum. Sıkılırım! Fakat Knausgaard okurken sıkılmıyorum.
"Arada sırada yakınlarda bir şeyler buluyorduk, çoğunlukla şişeler, araba dergileri veya porno dergilerle dolu torbalar, boş sigara paketleri, araba camı sıvısının boş plastik şişeleri, kondomlar; bir keresinde pislikle dolu bir iç çamaşırı bulmuştuk. Birinin altına sıçması ve iç çamaşırını atmak için oraya gitmesi bizi uzun süre kahkahalara boğmuştu."
Sanırım, hâlâ serinin dördüncü kitabına geçmediğim için emin değilim, şimdiye kadar otobiyografi diye okuduklarımızın kurgu olduğunu söylüyormuş Knausgaard, bir sonraki kitapta. Gerçekten öyleyse hayal kırıklığına uğrayacağım. Bir yandan da adama daha da hayran olacağım. Ama çok kızacağım. Üç cilt boyunca okuduğum her şey çok gerçek, kurgu olduklarını kabul etmek istemiyorum. Elimdeki kitabı bırakıp daha okumadığım başka bir kitaptan bahsetmeye başladığımı fark ettim, evet. Ama sonuçta bu bir seri, serinin devamı hakkında konuşabilirim bence; okuyunca da dönüp bakarım, ne beklemişim ne bulmuşum.

Galiba Çocukluk Adası'nı Âşık Bir Adam'dan daha çok sevdim. Böylece serinin tam ortasına geldim, henüz okumadığım bir kitap daha sırada beklediği için "Beşinci kitap ne oldu?!" diye ağlamama gerek kalmıyor. Bakalım dördüncü kitaba ne zaman sıra gelecek. (Çünkü bu yazıyı yazarken karar verdim, iki buçuk yıl aradan sonra Dune'a devam edeceğim.) Daha önce de söyledim, Knausgaard'ı okuyun, çok güzel!

29 Ocak 2018

Anlatış


Anlatış - The Telling
Ursula K. Le Guin
Çeviren: Kemal Baran Özbek
İthaki Yayınları
Eylül 2017 (1. basım)
282 sayfa

Bir sabah uyandım, daha hava aydınlanmamıştı ve kalkıp işe gitmem gerekiyordu. Kendime gelene kadar beş dakika Facebook'a bakacak zamanım vardı. Telefonu aldım, alarmı susturdum, Facebook'u açtım ve en üstte Kayıp Rıhtım'ın "Ursula K. Le Guin Aramızdan Ayrıldı" başlıklı haberini gördüm. Kalktım. Elektrikler kesikti. Kafam karanlık, ev karanlık, dışarısı karanlık; nasıl hazırlandım, işe nasıl gittim, dışarıdan nasıl gözüküyordum hiçbir fikrim yok. Çantamda günlerdir benimle her yere gelen Anlatış vardı. Keşke Ulu Ursula daha uzun yıllar sağlıkla yaşasaydı; daha çok romanlar, öyküler yazsaydı ve biz de hepsini okusaydık. Ama nedense, öldüğü sırada bir Ursula kitabını okuyor olmak kendimi daha iyi hissetmeme neden oldu. Hazal'ın söylediği gibi, onun yaşadığı bu döneme denk gelebilmiş olmak büyük lütuf.

Anlatış, Hainish Cycle/Hainli Döngüsü kitaplarından biri. Bu kitapları hangi sırada okumak gerektiğini, birbirleriyle olan bağlantılarını falan hiç araştırmadım, hep bu tembelliğim yüzünden. Goodreads'e baktım, okuduğum Ursula kitapları arasında Mülksüzler, Dünyaya Orman Denir ve Rocannon'un Dünyası da aynı diziye ait kitaplarmış. Hepsini başka başka zamanlarda okudum, hepsi (belli ki) bir şekilde bağlantılı ama kafamda bu konuda hiçbir şey yok. Bomboş. Sadece bütün bu kitapları severek okuduğumu hatırlıyorum. O yüzden, doğruluğundan emin olmadığım bağlantılar kurmaya çalışmadan, tek başına bir kitap olarak Anlatış'tan bahsedeceğim.

Kitap Sutty ile başlıyor, Dünya'ya dönüyor (bunun çeviri hatası olup olmadığından emin değilim ama Sutty dünyaya fiziksel olarak dönmüyor aslında, manevi dönüş burada bahsedilen) ve Teyzecik'i, Hurree Amca'yı, Vancouver'ı hatırlıyor. Bir elçi ve tarihçi olan Sutty, Aka adlı gezegende görevlendirilmiş; gezegenin geçmişini, geleneklerini, tarihini kaydetmesi gerekiyor fakat bu gezegende geçmiş yok. Tamamen şirketleşen ve kapitalizmin hüküm sürdüğü gezegende kitaplar, masallar, tapınaklar... bütün geçmiş yok edilmiş. Sutty dinin yok edildiği, despotluğun teknoloji ve üretimle geldiği bu tuhaf yerde, belgelemek ve kaydetmek üzere eski inançları, eski kültürü arıyor. Ve Sutty'nin kendi geçmişi, Aka'nın geçmişinin hem zıddı hem paraleli. Tekçi, homofobik ve baskıcı bir dinin yönetime el koyduğu dünyasından kaçıp buralara kadar gelmiş. Ve bu iki ucu güzelce açıklıyor:
"Oysa hepsi samimi anlamda inanç sahibiydi, iki taraf da. Din tanımayan teröristler ile tapınmadan duramayan teröristler; aralarında ne fark vardı ki?"
Şirket kontrolü altında yaşadığı ve araştırmasında ilerleyemediği Dovza kentinden ayrılıp Okzat-Ozkat (yoksa Ozkat-Okzat mıydı?) adlı küçük bir şehre gitmesine izin verildiğinde kitap da esas konuya hızla giriyor. Okzat-Ozkat, bir söylentiye göre "bağnaz bir mezhebin" yaşadığı yer. "Yasaklanmış bir dinin gizli saklı bir yaşam süren kalıntıları olmaları kuvvetle muhtemel." Sutty, peşinde şirket-devletin bir İzlemcisi ile birlikte, uzun bir nehir yolculuğunun ardından buraya gidiyor. İnsanlarla konuşmaya, yasaklanmış ve yok edilmiş ne varsa onları aramaya başlıyor.

Burada Mazları buluyor, Okzat-Ozkatlıların hikâye anlatıcıları, bilgeleri. Her Maz'ın kendine özgü bir uzmanlığı, en iyi anlattığı hikâyeleri var. Mazların en önemli amacı da bu zaten, tamamına "Anlatış" dedikleri bir felsefeyi (ya da inancı, inanışı) bıkmadan usanmadan, tekrar tekrar anlatmak ve aktarmak. Bu anlatışın bir tanrısı da yok.
"Kullarını mükâfatlandıracak ya da cezalandıracak, haksızlığı haklı çıkaracak, gaddarlığı emretmekle kalmayıp üstüne bir de takdir edecek, tebaasına kurtuluş yolu sunacak ebedi bir baba figürüne rastlanmaz. Sonsuzluk onların gözünde bir son nokta değil, bir sürekliliktir. Maddesellik ya da ruhsallık arasındaki temel ayrım, iki ayrı şeyin tekmiş gibi algılanabilmesi veya bir şeyin iki farklı görünüş taşıyabilmesi kadardır."
Sutty Anlatış'ı anlama ve kaydetme çabasıyla, öğrendikçe daha da meraklanarak uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğu anlatmayacağım, kitabı okuyun bence.

Fahrenheit 451'de kitaplar eğlence ve mutluluk için yasaklanmıştı. Damızlık Kızın Öyküsü'nde, totaliter dinci yönetim tarafından yasaklanmıştı. Anlatış'ta ise kitaplar üretim ve verimliliği arttırmak için yasaklanıyor. Çok sevdiğim üç kitapta, bu kadar farklı ama yine de aynı olan yasaklar aslında tam da Anlatış'ın anlattığı şey. Anlatış'ı okumak yer yer zor çünkü dümdüz bir roman değil. Yazarın siyasi bakışı, feminizmi, felsefesi her bir satıra işlemiş. Başta demiştim ya, bu kitabın Hainish Cycle'ın neresinde durduğunu bilmiyorum ama Ursula'nın kitapları okudukça içimize öyle işliyor ki, bilincimin hemen kenarında birleşiyor hepsi. Dünyaya Orman Denir ve Anlatış'ın aynı felsefeyi paylaştıklarını ve bende benzer etki bıraktıklarını hatırlıyorum. Bazen yorulsam da severek okudum Anlatış'ı. Bence siz de okuyun.

24 Kasım 2017

Toz


Toz - Dust: Wool -3-
Hugh Howey
Çeviren: M. Rasim Emirosmanoğlu
MonoKL Yayınları
Eylül 2017 (1. basım)
405 sayfa


Bitti. Son kitabını iki sene beklediğim, okumaya kıyamadığım güzel seri bitti. Kendimi boşlukta hissediyorum. Ama güzel bitti. Şahane bitmedi ama güzel bitti. Kitap biter bitmez o duygusallıkla gidip Goodreads'de beş yıldızı bastım ama aslında dört yıldızla bitti. Bitmeseydi iyiydi ama bitti.

Neyse... Kitabı iki sene bekledim çünkü çevirisini okumak istedim. Çeviri yine şahane, sayın MİT Bey ile Rasim'in iş birliğinde pırıl pırıl bir Türkçesi var kitabın. Kitap piyasaya çıktı, ben Rasim'i "Hediye edeceksin di mi, yoksa gideyim alayım mı?" diye darlamaya başladım, o da "TÜYAP'ta vereyim işte yeaa," dedi. Ben de uslu uslu fuarı bekledim. Fuardan döndüm, serinin İngilizcesini okuyan ve fakat "HAYIR BENDEN ÖNCE OKUYAMAZSIN!!!" diye inatla son kitabı okutmadığım için bu arada başka bir kitap okuyan Can'a, "Hadi başlayalım," dedim. Elindeki kitabı bitirip başlamak istedi, bana "Sen de beni bekle," dedi, ben de bütün minnoşluğum ve söz dinleyen halimle, Can Yıldız Gemisi'ni bitirene kadar gizli gizli seksen sayfa okudum. Yine olsa yine okurum. Zaten öne geçti, benden bir gün önce bitirdi kitabı.

Araya iki sene girince, ilk iki kitaptaki bazı detayları unutmuşum ama sanırım ikinci kitabın bıraktığı yerden başlıyor Toz. Tanıdığımız üç silo (17, 18 ve 1) yine karşımızda, Juliette geri döndüğü Silo 18'in başkanı olmuş ve ne kendi silosundakileri ne de Silo 1'i mutlu eden işler peşinde. Bir yandan dünyaya ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan 17'ye yer altından ulaşmaya çalışıyor, bir yandan da yönetmesi gereken bir silo var.

Silo 1'de Donald yine karşımıza çıkıyor, gizli gizli ortalığı birbirine katmakla meşgul. Yanında Charlotte, ellerinde bir kaçak telsiz; diğer siloları dinliyorlar, telsize bir mikrofon eklemeye çalışıyorlar, dronları kurcalıyorlar ve başlarına çok büyük işler açıyorlar.
Aklından neler geçiyordu sahi? Bu sorunu çözebileceğini mi düşünmüştü? Yok oluşuna yardım ettiği bu dünyayı düzeltebileceğini mi? Dünya onarılamayacak bir hâle geleli çok uzun zaman olmuştu. Yeşil arazileri ve masmavi gökyüzünü bir dron vasıtasıyla çok kısa bir anlığına gördüğünde beyni taklalar atmıştı. Ama o ânın üzerinden o kadar çok aman geçmişti ki gördüklerinden şüphe eder olmuştu. Temizlik cezasının nasıl işlediğini, makinelerin sağladığı görüntülere güvenmemesi gerektiğini iyi biliyordu.
İlk iki kitaptaki neredeyse her şeyi toparlamış, birleştirmiş ve açıklamış Hugh Howey. Üstelik bunu yaparken yeni sorular ortaya atıyor, onları evirip çeviriyor ve sonra cevaplıyor. Konuya çok fazla girmek istemiyorum, hiç fark etmeden üç kitabı birden spoil edebilirim ya da en azından ilk kitaplarla ilgili ipucu verebilirim ve bunu yapmayı hiç istemem.

Kitabın sonlarında ortaya çıkan iki soru var, yani daha fazla soru var elbette ama bu iki soru aklıma takılıyor. Çünkü Howey bunları açıklamadan bırakmış. Adama mail atıp sorasım var, "N'oolur söyle şunu, ne oldu burada?" diye. Ama sormayacağım. Hayır, manyak değilim. Cevapsız sorular derken, finalin "Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar," sığlığında olduğunu söylemiyorum, aman ha. Ya da hepsi öldü, kurtuldular değil. Hızlı bir final bölümüyle birlikte, yeterince ucu açık ama aynı zamanda yeterince tatmin edici bir sonuca varıyor Toz. Benim sorularım finalden önce cevap bekliyordu.

Çağdaş bilim kurguya çok şüpheli yaklaştığım halde, sevdiğim eski yazarların tadını veren bir seriydi Silo. Ayakları yere basan, mantıklı fakat aynı zamanda yeterince duygusal. Karakterleri çok yönlü ve gerçekçi. Olay akıcı, mevzu sürükleyici, bir sonraki bölümü merak ettiriyor. Hatta bazen bir sonraki paragrafı merak ettiriyor. Anlatım güzel, çeviri daha güzel. Öhm... Neyse yani işte, anladınız siz beni. Wool serisiyle aramda duygusal bir bağ var. Bence herkes bu seriyi okumalı, büyük keyif.

31 Ağustos 2017

Soruşturma

Soruşturma - Śledztwo
Stanislaw Lem
Çeviren: Sevil Cerit
İletişim Yayıncılık
1998 (1. basım)
230 sayfa

Uzuuuun bir aradan sonra, İletişim'in Stanislaw Lem kitaplarından birini daha buldum. Gerçi kitabı bulalı aylar oldu, geçtiğimiz Mart'ta Ankara'nın pek şahane sahafı Devr-i Alem'den aldım. Bir süre bekledikten sonra okudum, bir süre daha bekledikten sonra ancak şimdi zaman bulup bloga yazabiliyorum.

Epeydir Lem romanı okumamıştım, Soruşturma iyi bir dönüş oldu mu emin değilim. Çünkü kitabı okurken daraldım, tamamen felsefi sorular ve istatistik bilimi etrafında dönen bir soruşturmayı okumak için doğru ruh halinde değildim belki de, bilmiyorum. Kitap ilginç başladı, duruldu, durakladı, çok da tatmin etmeden bitti.

Roman, Başmüfettiş Sheppard'ın odasındaki toplantıyla başlıyor. Yerleri değişen, bırakıldığı yerden biraz ötede bulunan ya da tamamen ortadan kaybolan cesetler var ama zanlı yok. Birinin ya da birilerinin cesetlere bunu neden yaptığıyla ilgili bir ipucu da yok. Olaylar farklı bölgelerde, birbiriyle alakasız insanların başına geliyor ve Başmüfettiş bu meselenin bir an önce çözülmesini ve soruşturmayı Gregory adlı dedektifin üstlenmesini istiyor. Yetenekli olduğu için değil, yöntemleri çok düzenli olduğu için de değil ama olaya büyük ilgi duyduğu için işi ona veriyor. Gregory olayları incelemeye başlıyor, inceledikçe kafası karışıyor çünkü elle tutulur hiçbir veri yok.
"Evet, şüphesiz, eğer bunu, sinirli veya korkmuş olduğu için veya eğer yanında başka uygun alet olmadığı için, yapmış olsaydı... fakat siz de benim kadar bunu niçin yapmış olduğunu biliyorsunuz. Bütün bu olaylar zincirinde görmüş olduğumuz o başbelası tutarlılık yüzünden. Zaten her şeyi cesetlerin yeniden dirildiği sanılsın diye yaptı. Her şeyi bu etkiyi yaratmak için planladı, hatta hava raporlarını bile inceledi. Fakat polisin mucizelere inanmaya hazır olduğunu nasıl öngörmüş olabilir? Bütün her şeyi bu kadar çılgınca yapan da bu işte!"
Kitabı okuduktan sonra üzerine birkaç kitap daha bitirdiğim için, ne diyeceğimi çok da bilemeden yazmaya çalışıyorum şu an. Çünkü kitap ilerledikçe konunun toplanıp açıklığa kavuşması gerekirken her şey giderek daha da karışıyor ve kesinlikle alışıldık polisiye kitaplar gibi bir sona ulaşmıyor. Goodreads yorumlarına baktım da (benim gibi) "ilk kez bir Lem kitabını sevemedim" diyenler var, beş yıldız verip çok sevenler de var. Sanırım bu kitabı sevip sevmeyeceğinizi anlamak için okuyup görmeniz gerekiyor.

6 Ağustos 2017

Kumların Kadını


Kumların Kadını - 砂の女 (Suna no onna)
Kobo Abe
Japoncadan Çeviren: Barış Bayıksel
MonoKL Yayınları
Mayıs 2017 (1. basım)
174 sayfa

Kumların Kadını, okuduğum ilk Japon edebiyatı eseri olabilir, daha önce okumadım diye hatırlıyorum. (Hayır, hiç Murakami okumadım.) Kitabın Barış Bayıksel çevirisi ile İngilizce çevirisini eş zamanlı okudum, elimde Hüseyin Can Erkin çevirisi de vardı ama etkilenmemek için ona pek bakmadım. Barış Bayıksel'in çevirisi pırıl pırıl, ben bayıldım.

"Bir ağustos günü, bir adam ortadan kayboldu." Böyle başlıyor kitap. Adam kaçırıldı mı, kayıp mı oldu, kaza mı geçirdi, öldürüldü mü... bilinmiyor. İpucu yok, adamın bilinen bir derdi yok. Böcek koleksiyoncusu olan adam bir gün böcek toplamak için evden çıkıyor ve bir daha geri gelmiyor.

"Bir ağustos öğleden sonrasında, başında gri kepi, omzunda asılı büyük bir tahta kutu ile su matarası, pantolon paçaları, tırmanışa giden dağcılar gibi, çoraplarının içine tıkılı bir adam, trenden indiği S... istasyonunun peronunda dikiliyordu." Böyle başlıyor kitabın ikinci kısmı, birinci kısımdan iki sayfa sonra. Adam nadir böcekler bulabileceği bir yer arıyor, kum tepelerini tırmanıyor, nihayet bir yokuşu tırmanmaya başlıyor ama bir tuhaflık fark ediyor: Yol yükselirken evler düz zeminde uzanıyor. Adam yürüdükçe evlerin tepesi yolun altında kalıyor, arazi ve yol yükselirken evler kuma kazılmış çukurların içindeymiş gibi gözükmeye başlıyor.

Kumların içinde böcek ararken saatler geçiyor, yaşlı bir adam ne yaptığını sormak üzere gelip dönüş otobüslerinin saatinin geçtiğini ve gerekiyorsa onun için kalacak bir yer bulabileceğini söylüyor.
"Tabii ya, merdiven kullanmadan bu uçurum gibi yerden aşağıya inemezdi. Çatının yere uzaklığının neredeyse üç katı kadar yüksekteydiler, merdivenle inmek bile kolay iş değildi. Çukurun eğimi, gün ışığında gözüne daha hafif görünmüştü, şimdi baktığındaysa neredeyse dimdikti. Merdiven dedikleri, korkulacak derecede düzensiz basamakları olan bir halattan ibaretti. Dengesini kaybedecek olsa, inişin ortasında düğümlenip kalacak gibiydi. Doğal yollardan oluşmuş bir kalenin içinde yaşamaya benziyor olsa gerekti."
Dedim ya, kuma kazılmış çukurların içindeki evler diye, onlardan birinde ağırlıyorlar adamı. Fakat misafirlik beklediğinden çok uzun sürüyor. Adamı indirdikleri çukurda bir kadın yaşıyor, ev kumlar altında kalmasın diye her gün etrafı süpürmek, kumu temizlemek, kazmak, taşımak zorunda. Gerçeküstü ve tuhaf bir roman. Okurken kumlardan rahatsız oldum ben, daraldım. Ama yanlış anlaşılmasın, bu iyi bir şey. Yazarın (ve çevirmenin) aktardığı ortam bütün tuhaflığına rağmen çok gerçek. Çünkü karakterlerin psikolojisi çok gerçek.

Kısacık yazdım ama bence kesinlikle okunması gereken bir roman. 1964 yapımı bir de film uyarlaması varmış, henüz izlemedim.

14 Haziran 2017

Bir Yerde


Bir Yerde - Being There
Jerzy Kosinski
Çeviren: Aydil Balta
E Yayınları
Haziran 2012
115 sayfa

Kosinski adını duyunca hemen Boyalı Kuş geliyor aklıma, kitabı okuduğumdan değil, her yerde bahsi geçtiğinden. O kadar duymama rağmen (ya da belki o kadar çok duyduğum için) hiç merak edip bakmadım Kosinski kimmiş, Boyalı Kuş ne anlatıyormuş. Derken geçen hafta Bir Yerde elime tutuşturuldu, çok sevdiğim bir insan tarafından. Eh ben de hemen okudum, bir bildiği vardır diye. (Niye böyle devrik cümleler kurmaya başladığımı ben de pek bilemedim. İdare edin.) Bir bildiği varmış. En sonunda kendimi tramvay durağında kitaba bakıp kıkırdarken buldum; sağıma soluma bakıp toparlandım sonra, en ciddi ve asık suratlı yüz ifademi takındım.

Galiba uzun zamandır beni en çok eğlendiren kitap oldu bu. Doğru benzetmeler mi yapıyorum, bilmiyorum ama biraz Kurt Vonnegut tadı aldım, biraz da (aslında kitaptaki karakter hiç benzememesine rağmen) Ignatius J. Reilly'yi hatırladım. Yazarın İkinci Dünya Savaşı'nı atlattığını, Yahudilere yardım eden insanlar sayesinde soykırımdan kurtulduğunu okuyunca Vonnegut benzetmem biraz anlam kazandı kafamda. Ya da tamamen saçmalıyorum. Ben benzettim, gerisini bilmem.

Bir Yerde, Chance adlı bir adamı, doğumundan beri evden ve bahçeden dışarı adımını atmamış, okula gitmemiş, okuma yazma öğrenmemiş, sadece televizyon izleyip bahçeyle ilgilenmiş bir adamı anlatıyor. Chance'ın oturduğu evin sahibi olan Yaşlı Adam ölüyor, eve avukatlar geliyor ve Chance'ın hayatında ilk kez evden çıkması gerekiyor. Sonrası, bir kazayla başlayan ve yanlış anlaşılmalarla örülü bir zincir.
"E.E.'nin sözlerine büyük bir ilgi göstermesi gerektiğini düşünen Chance, televizyonda fark ettiği bir uygulamaya başvurdu ve söylediği cümlelerden bazılarını tekrarladı. Böylece, kadına devam etmesi ve ayrıntılara inmesi için cesaret vermiş oluyordu. Chance'ın sözlerini her tekrarlayışında, E.E. kendinden daha emin görünüyor ve yüzü aydınlanıyordu."
Çok detay vermeyeyim. Chance karşılaştığı herkesi ve her şeyi televizyondan gördükleriyle ve bahçesinde edindiği tecrübeleriyle değerlendiriyor. Kitap bir çeşit medya eleştirisi, bunu abartısız bir mizahla ama büyük bir alaycılıkla, çok tatlı yapıyor. Zaten küçücük, minicik bir kitap; bir hafta sonu çabucak okunur, pek de keyifli olur. Ha bir de, sesli kitap dinlemeyi seviyor ve İngilizce biliyorsanız, Dustin Hoffman tarafından seslendirilmiş bir audio book versiyonu mevcutmuş. Çeviriden de biraz bahsedelim, gayet güzel, akıcı bir çeviri var elimizde, sevdim ben; başta karakterin adı olmak üzere çeviriye kurban giden ses oyunları var ama bunları dipnotlarla açıklayıp çözmüşler. Son okumada gözden kaçan yazım hataları var ama kitabı okutmayacak kadar değil. Sonuç olarak, kitabı çok sevdim ve okumanızı gönül rahatlığıyla önerebilirim. Sanırım baskısı bulunmuyor ama denk gelirseniz kaçırmayın.