Sisler İçindeki Lut - Lud-in-the-Mist Hope Mirrlees Çeviren: Damla Göl İthaki Yayınları Mayıs 2020 (1. basım) 312 sayfa
Bu kitabı Damlacığım çevirdi, ben yayıma hazırladım. Böylece, zaman zaman konuştuğumuz "belki bir gün bir kitabı beraber yaparız" hayalimiz gerçek oldu. Ha tabii, kitabın çevrilmesi ile bana gelmesi arasında geçen zaman boyunca Alican'ı ve Emre'yi, "O kitabı ben yapayım mı? Damla'nın çevirisini bana versenize," diye zaman zaman taciz etmiş olabilirim. What can I do sometimes? ¯\_(ツ)_/¯
Sisler İçindeki Lut, ilk kez 1926'da yayımlanmış. Şahane mekân ve karakter isimleriyle çizgi film gibi, sevimli bir masal. Nathaniel Chanticleer, Endymion Leer, Willy Wisp, Primrose Crabapple...
Özgür Dorimare Devleti'nin başkenti Sisler-İçindeki-Lut'ta başlıyor roman. Bir de ülkenin batı sınırındaki Tartışmalı Tepeler ve bu tepelerin ötesindeki Periler Diyarı var. Periler Diyarı yasak, orayla hiçbir münasebet kurulmuyor. Ama Dorimare'de yasaklanmış olan peri meyvesi hâlâ kaçak yollardan ülkeye sokuluyor.
"Kanunlar Periler Diyarı'nın ve o topraklarla ilgili her şeyin hiç var olmadığını iddia ediyor ve peri meyveleri artık o yerleşik ritüellerin şatafatıyla ülkeye getirilmiyor olsa da Sisler-İçindeki-Lut'ta isteyen herkesin bu meyveyi tedarik edebileceği, herkes tarafından bilinen bir sırdı."
Burada tıkanıp kalıyorum, hatta galiba bir buçuk aydır tıkanmış ve bu yazıyı bitiremez durumdayım çünkü ben bu kitabı okuyalı aylar oldu, basımından da bir süre önce okudum, malum. O yüzden taze taze yorumlayamıyorum, zaten tarafsız da yorumlayamıyorum. Nasıl tarafsız yorumlayayım ki? O yüzden kendimi zorlamayı bırakayım, "Bakın, biz ne güzel kitap yaptık!" deyip gideyim, bu da yılın son yazısı olsun.
Koralin - Coraline Neil Gaiman İllüstrasyonlar: Dave McKean Çeviren: Niran Elçi İthaki Yayınları Temmuz 2019 (1. baskı) 147 sayfa
Bu sıralar yeni bir alışkanlık edinmeye çalışıyorum. Bir kitaba başladığımda 1-2 hafta sonra hâlâ ilerlemiyorsa, canım okumak istemiyorsa inat etmeyip başka bir kitaba geçiyorum. Normalde o kitap bitene kadar (ya da beni aylarca canımdan bezdirene kadar) zorlarım ama galiba bu yeni yöntem daha verimli olacak. Sorun şu, çoğu kitaptan sıkılıyorum. Son zamanlarda Kör Suikastçı ve Çataldili Konuşan Son İnsan'a başladım, birini haftalarca diğerini 2-3 hafta boyunca yastığımın yanında tuttuktan sonra pes ettim. Sonra işte Oz Büyücüsü, Koralin gibi daha hızlı bitirebileceğim kitaplara geçmeye başladım. Bence iyi oldu. Fakat Margaret Atwood'dan ne okusam çok sararken bu kitabı niye okuyamadım, onu bilmiyorum.
Koralin'in filmini hâlâ izlemedim. Yıllar önce bir kere izlemeye başladım, geç vakitti, uyudum, filme dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Geçenlerde (geçen yıl) Can izleyelim dedi, "Dur, ben kitabı okumadan olmaz!" dedim, o günden beri bekliyor ki okuyayım da sonra filmini izleyelim. Artık izleyebiliriz!
Koralin, Gaiman'ın masal gibi çocuk kitaplarından biri, azıcık gerilimli, çokça heyecanlı. Ailesiyle yeni taşındığı eski bir evde keşfe çıkan ve aslında arkasında duvardan başka hiçbir şey olmayan bir kapıdan geçince diğer annesiyle karşılaşan Koralin'in macerasını anlatıyor. Çok eğlenceli! Çok bir şey anlatmayacağım, ben bu yazıyı yazmayı planlarken Instagram'a girdiğim anda karşımda bulduğum alıntıyı (ama kitabın bendeki baskısını esas alarak) buraya da ekleyerek bitireceğim.
"Lütfen. Adın ne?" diye sordu Koralin kediye. "Bak, benim adım Koralin. Tamam mı?" Kedi yavaşça, dikkatle esnedi ve şaşırtıcı pembelikte bir ağız ve dil sergiledi. "Kedilerin isimleri olmaz," dedi. "Olmaz mı?" dedi Koralin. "Olmaz," dedi kedi. "Siz insanların isimleri vardır. Çünkü siz kim olduğunuzu bilmezsiniz. Biz kim olduğumuzu biliriz, bu yüzden isimlere ihtiyacımız yoktur."
Dünyanın Ötesindeki Orman - The Wood Beyond the World
William Morris
Çeviren: Melisa Pancar
İthaki Yayınları
Eylül 2019 (1. basım)
180 sayfa
Bu kitap benimle gezdi. Denize girdi (en azından sahilde oturdu), çöllere daldı, Kadıköy minibüslerinde sarsıldı... Fakat zihnimde çok da büyük bir yer edinmedi. Gerçekten bir masal gibi, uykudan önce okunacak/dinlenecek bir tadı var kitabın, keyifli ve içindeki erotizme rağmen çocuksu ve basit.
Olağanüstü güzelliğe sahip bir kadına körkütük âşık olup bu kadınla evlenen genç Golden Walter ve Bartholomew'la tanışıyoruz kitabın başında. Delilerce sevdiği karısı aslında Walter'dan nefret ediyor ve adamcağıza hayatı zindan ediyor. Walter yaşantısından kaçmak için babasının kocaman yük gemilerinden birine binip denize açılmaya karar veriyor. Tam da demir almadan bir gün önce, çok çirkin bir cüce, çok güzel bir genç kız ve çok göz alıcı bir kadından oluşan tuhaf bir grupla karşılaşıyor. Gruptaki iki kadın birden Walter'ın aklında öyle bir yer ediyorlar ki gittiği her limanda bu kadınları arıyor gözleri. Sonra babasının ölüm haberi geliyor. Karısıın ailesiyle çıkan bir kavgada öldürülmüş! İntikam için geri dönerken fırtınada kayboluyorlar, bilmedikleri bir yerde karaya çıkıyorlar ve sonra işler çok karışıyor. İntikam falan yalan oluyor, adeta bir peri masalına dönüşüyor roman.
Walter ellerini ona uzatarak heyecanla konuştu: "Evet, evet! Aramıza nasıl bir kötülük girerse girsin ikimiz de iki şeyden eminiz. Sen beni seviyorsun, ben de seni. Şimdi bu tarafa gelsen de kollarımı sana sarsam, dudaklarını, o cana yakın yüzünü öpemesem de ellerini öpsem, en azından sana dokunsam olmaz mı?"
Çeviri ve editörlük tertemiz, hatta Goodreads'deki bazı yorumlara bakılırsa, sanırım kitabın Türkçesi, İngilizcesinden daha akıcı. (Yalnız, içimden bir ses, kitabın adı Dünyanın Ötesindeki Odun olsaydı keşke diyor, onu dinlemiyoruz.) Anlatım olsun, konu olsun, bu roman çağdaş fantazya okuru için çok da çekici olamıyor bence. Karmaşık büyü sistemlerine, çeşit çeşit yaratığa, heyecanlandıran "plotlara" alışığız, Dünyanın Ötesindeki Orman çerez gibi geliyor. Fakat William Morris'in hem Tolkien'e hem C.S. Lewis'e ilham verdiğini de unutmamak gerek. Boş değil!
Diskdünya'dan bahsedilince elim ayağım titriyor, tansiyonum hafifçe yükseliyor, ehem hem diye konuyu değiştirmeye çalışıyorum. Çünkü, hadi daha önce okumadım, Delidolu 2015'ten beri kitapları sıra sıra basıyor, ben hâlâ okumuyorum. Resmen terbiyesizlik... Bir de kırktan fazla roman var, bu romanların hangi sırayla okunacağı var. Yayımlanma sırasıyla mı okuyalım, alt serileri mi takip edelim, ne yapalım biz? Bir yandan Caner, "Okuyun şunları da hakkında konuşalım," diye dürtüyor, okumadım deyince üzülüyor. Caner selam, bak, ilk kitabı bitirdim!
Delidolu seriyi yayımlamaya devam ediyor bu arada, son iki yıldır biriktirip 7-8 Diskdünya kitabını bir anda alıyorum, çok keyifli. Geçen hafta Eganba'da güzel indirim yakaladım, bütün eksiklerimi tamamladım yine. Büyünün Rengi'nin çevirisi de, sevgili Yosun'un elinden çıkan editörlüğü de gayet güzeldi, bütün seri böyle devam etmiştir umarım.
Büyünün Rengi hem Pratchett'in yazdığı ilk Diskdünya romanı, hem de her türlü okuma listesinde önerilen başlangıç kitabı. Ve benim bu kitabı bitirmem AYLAR sürdü. Bir ara pes ettim, başka başka kitaplar okudum, sonra artık aklımın bir köşesinde kalmasın diye alıp devam ettim ve kitabın son yarısının başından çok daha rahat aktığını fark ettim. Söylentilere bakılırsa bu kitap akmıyor diye seriye devam etmemek büyük hata olurmuş, sonrası çok daha güzelmiş. Ben de buna güvenip seriye devam edeceğim elbette. Yavaş yavaş. Zamanla. Olur elbet. Bir gün.
Büyünün Rengi, büyük kaplumbağa A'Tuin'i anlatarak başlıyor. Çünkü biliyorsunuz, A'Tuin sırtında dört fil taşıyor, bu filler de sırtlarında Diskdünya'yı taşıyorlar; uzay boşluğunda böyle süzülüp gidiyorlar.
Bir yangın çıkıyor, beceriksiz bir büyücü yangından canını zor kurtarıyor, sonra tuhaf bir turiste rehberlik yapmaya başlıyor ve... Sonra işte bu ikisinin maceralarını okuyoruz. Pratchett'in alabildiğine İngiliz olan mizahı çok da ortada değil, bir kısmı da çeviride kayboluyor sanırım ama yine de olmadık yerlerde "Pıhı!" diye güldürüyor. Fark ettiğiniz üzere kitabı çok sevdiğim söylenemez, bir de bitirmem aylar aldığı için başını hatırlamıyorum, o yüzden daha ne yazsam diye lafı geveleyip duruyorum. Eğer sonraki kitaplarda da aynı hissi alırsam çok kızacağım!
İthaki, Bilimkurgu Klasikleri'nden sonra çok daha idealist bir işe kalkıştı: Unutulmuş Fantastik Klasikler. Tolkien öncülü fantastik kurgu yazarlarının eserlerinden oluşan seri toplam on kitap, kısıtlı bir zaman dilimini içerdiği için seri ilk planlandığı hâliyle basılıp bitecekmiş. Bütün bunları Alican kitabın öncesinde yer verdikleri Editörün Sunuşu'nda anlatıyor. Sonra da C. S. Lewis'in önsözü geliyor, "bu kitabın hayal gücünü dönüştürdüğünü hatta vaftiz ettiğini" söylüyor.
Fantastes ilk kez 1850'lerde yayımlanmış bir masal, yetişkinler için yazılmış. 21 yaşını doldurup babasından kalan mirasa erişebilince eski bir yazı masasının anahtarına sahip olan ve bu masayı kurcalarken bir peri ile karşılaşan Anodos'un anlatımından okuyoruz bütün kitabı.
Ben, unutulmanın kanununa sessizce tanıklık eden bu eşyalara dokunmaya neredeyse korkarak, sandalyemde arkaya yaslanmış bir şekilde dikkatle bölmeyi incelerken; küçücük bir kadının, bir anda canlanan küçük bir Yunan heykeline benzeyen mükemmel sureti, derinliklerinden fırlayıp çıkmış gibi küçük bölmenin eşiğinde belirdi. Boynu örgüden bir şeritle çevrilmiş, beline bir kemer iliştirilmiş, ayaklarına kadar uzanan elbisesi hiçbir zaman demode olmayacak türden, sıradan bir elbiseydi. Ancak elbisesini fark ettikten sonra şaşkınlığımın, gözlerimin önünde küçük bir kadının cisimlenmesine verilmesi beklenen tepkinin yakınından bile geçmediğinin farkına varabildim.
Bu küçük kadın, Anodos'a Periler Diyarı'na giden yolu bulacağını söylüyor ve ortadan kayboluyor. Anodos ertesi sabah yatağından kalkınca kendini bu büyülü diyarda buluyor ve şiirlerle şarkılarla süslü, karmakarışık bir maceraya atılıyor. Çiçeklerde yaşayan periler, konuşan ağaçlar, gizemli insanlar...
Kitabın bence en güzel yanı şu, bazı diğer masallar, fantazyalar gibi kör kör parmağım gözüne bir alegori yok, daha üstü kapalı, daha minnoş bir sembolizmle, ara sıra biraz dağılıp sonra tekrar toparlanarak ilerliyor kitap. (Evet, sembolizme minnoş dedim, what can i do sometimes?) Çok ilginç bir seri için, çok güzel bir başlangıç olmuş bu kitap. "İnanılmaz bir edebiyat zevki" olduğunu iddia demem ama çok keyifle okunuyor.
Harry Potter ve Lanetli Çocuk - Harry Potter and the Cursed Child
J.K. Rowling, John Tiffany, Jack Thorne
Çevirenler: Sevin Okyay, Kutlukhan Kutlu
Yapı Kredi Yayınları
Kasım 2016 (1. basım)
359 sayfa
Uzun zamandır bir oturuşta 15-20 sayfadan fazla okuduğum olmamıştı. Lanetli Çocuk bu laneti kırdı, köyde geçirdiğim bir bayram akşamında neredeyse 150 sayfa okudum. Ertesi gün de kitap bitti zaten. Harry Potter'a ihtiyacım varmış. (Bu vesileyle, bana Harry Potter temalı doğum günü hediyeleri alan ve iki yıllık tanışıklığımız boyunca ilk kez çocuk gibi kıkırdayıp el çırparak sevinmeme şahit olan Hande ve Tunç'u anmak isterim. Fotoğrafta gördüğünüz harita ve asa onların hediyesi.)
Ön not: Bu yazı minik minik spoilerlar içerebilir.
Bu kitabı çok beğenen pek kimse yok sanırım. Potterhead olarak andığımız grubun bir kısmı Lanetli Çocuk'u canon'a dahil saymıyorlar. Kitabı sevenler azınlıkta kalmış gibi geliyor bana. Ben tam ortada kaldım. Kitabı çok sevdim çünkü Potter evrenini özlemişim, çünkü zaman yolculuğu konusunu hep severim, çünkü ergenliklerini onlarla beraber yaşadığım karakterlerin yetişkin hâllerini okumak keyifliydi. Ama kitabı pek sevmedim çünkü bu bir tiyatro metni, tamamen diyaloglarla ilerliyor ve dolayısıyla (normal olarak) bir romanın verebileceği derinlikten yoksun ve sanki bir şeyler eksik, serinin popülaritesini sağmak için üretilmiş gibi ("Zaten öyle!" diyenler olacak, biliyorum).
Sahne, Ölüm Yadigârları'nın bittiği yerde açılıyor. Harry ve Ginny üç çocuklarıyla, Hermione ve Ron da kızlarıyla King's Cross'talar ve çocuklar Hogwarts Ekspresi'ne binmek üzereler. Harry'nin küçük oğlu Albus Severus, "ya Slytherin'e seçilirsem" diye korkuyor, Harry, "senin adını aldığın iki büyük büyücü..." diye bik bik ediyor. (Takıntılı âşık ve gerçek bir bully olan Snape'in bu kadar sevilmesini hiç anlamıyorum, Harry'nin oğlunun adını Albus Severus koymasından da hiç hoşnut değilim.) Trene binip okula giderken Albus, Draco Malfoy'un oğlu Scorpius'la tanışıyor ve ikisi çok iyi anlaşıyorlar (adeta Ron ve Harry gibi).
Albus ve Harry anlaşamıyorlar. Albus kimsenin kendisini anlamadığını, çok yalnız olduğunu, hayattaki tek dostunun Scorpius olduğunu düşünürken Harry de iyi bir baba olamadığını ve oğluyla birbirlerini asla anlamayacaklarını düşünüyor. Derken... Amos Diggory ortaya çıkıyor, Cedric'in ölümü için Harry'yi suçluyor; bunu gizlice dinleyen Albus, yasadışı bir zaman döndürücüyü ele geçirip Cedric'in ölümünü engellemeye kalkışıyor.
ALBUS
Güzel. Üçüncü soru. Cedric'in ölmesine gerek var mıydı? Kolay soru, kolay cevap: Hayır. Voldemort'un ağzından çıkan sözler, "fazlalığı öldürün" idi. Fazlalık. Sırf babamla beraber olduğu için ve babam onu kurtaramadığı için öldü. Ama biz kurtarabiliriz. Bir yanlışlık yapıldı ve biz onu düzelteceğiz. Bir Zaman Döndürücü kullanacağız. Onu geri getireceğiz.
SCORPIUS
Albus, çok bariz nedenlerden dolayı, Zaman Döndürücü'lere pek bayılmıyorum...
Olaylar bundan sonra çok karışıyor, yeni ve şaşırtıcı karakterler mevzuya dahil oluyor. Zaman yolculuğunun (daha önce birçok yazar ve senarist tarafından kurcalanan) sorunları Rowling tarafından kurcalanıyor, olaylar karışıyor, her şey birbirine giriyor, sonra güzelce çözülüyor.
Tekrar edeceğim, kitapta bir Harry Potter romanı tadı yok. Ama bu evreni özlediyseniz okumaktan çekinmeyin. Ben keyifle okudum ve bir gün mümkün olursa sahnede izlemeyi de çok isterim.
Yeni Crobuzon üçlemesini yıllardır bitirmedim diye içime dert olmuştu. Miéville okumayı da özledim. Dedim ki, artık Demir Konsey'i okuyayım.
Okuyamadım.
28 Eylül'de kitabı okumaya başlamışım, 4 Kasım'a kadar ancak 114 sayfa okuyabildim, onu da kendimi zorlaya zorlaya okudum. Kitaba neden ısınamadığımı hiç bilmiyorum, serinin ilk iki kitabını çok sevmiştim aslında. Şu yüz küsur sayfada hiçbir karaktere karşı bir şey hissedemedim, hiçbir sahnenin sonunda ne olacağını merak etmedim. Bugün artık pes ediyorum, bu kitabı bir kenara bırakmazsam başka bir romana geçemeyeceğim ve omuzlarımda sürekli bir yük hissediyorum.
Bu da "Pes ediyorum," güncellemesi. Belki bir süre sonra tekrar denerim.
Neredeyse iki yıl boyunca kitaplığımda bekleyen Kibrit Ev'i ancak okuyabildim. Üstelik neredeyse yaz boyunca, yavaş yavaş okudum. Bitirir bitirmez de yorum yazmak için buraya koştum.
Öncelikle, çağdaş Türk yazarlara karşı çoğunlukla önyargılıyım, aslında okumam gerektiğini düşünürken okumuyorum. Murat Dural'ın kitabı bu tavrımı kırdı çünkü her türlü sosyal medya ortamında birbirimizi takip edip Kayıp Rıhtım'ın doğum gününde güzel güzel sohbet etmişken kitabını hâlâ okumamam bence çok ayıptı. Nihayet okudum ve pişman değilim! (Önereceğiniz çağdaş yazarlarımız varsa, özellikle bilimkurgu ve fantastikte, bir bakmak isterim.)
Murat'ın öykülerinde fantastik ögeler bol bol bulunuyor ama bu kitabı bir janra yerleştireceksek, bence "büyülü gerçekçilik" en uygunu. Tuhaf kurguya da göz kırpıyor, korkuya da. Öykülerinde tanıdığımız yazarlara, kitaplara göndermeler var. Kitaplara gönderme yapan kitapları çok seviyorum. <3 Özellikle Arthur C. Clarke'ı görünce sebepsizce mutlu oldum.
En sevdiğim hikâye, bir televizyon gurmesini konu alan Şikemperver oldu sanırım. İstanbul'un ortasında, aksiyon dolu bir fantastik öykü! Bir de kitabın açılış öyküsü Kâbus Kapan'ı epey sevdim, buram buram Anadolulu, Türk korku geleneğini takip eden, genç kuzenlere karanlıkta anlatılacak tatta, bence çok güzel bir öykü. Ağ öyküsünde kendine yer bulan, Doctor Who'ya koysak sırıtmayacak kötülerini sevdim. Bir de Arka Bahçe var ki, yıllar önce okuduğum Wilbur Smith romanlarını anımsattı; tekrar düzenlenip, geliştirip leziz bir kısa romana dönüşmeye çok müsait bir öykü.
Okumakta zorlandığım iki öykü kitapta peş peşeydi: Göze Göz Düşe Düş ve Ben Senden Gittim. Bu öykülere ben ısınamadım, ilginçtir, Kayıp Rıhtım'dan Türker Beşe iki öyküyü de çok sevmiş. Başka okurlar da benim sevdiğim öyküleri sevmeyip bambaşka öyküleri beğenmişlerdir eminim.
İşte böyle. Bütün öykülerden tek tek bahsetmedim ama olumlu ve olumsuz yönde gözüme çarpanları andım. Öykülerin hepsi birbirinden farklı ama aynı yazarın kaleminden çıktığı açıkça gözüküyor. İlk kitap olan bir öykü derlemesi için bence bu çok büyük bir başarı. Kitabın editörlüğü, düzeltisi tertemiz. Kapak adeta bir fanzin, adeta fotokopi. İthaki'den görmeye alıştığım kapaklardan farklı ama güzel.
Ufukta yeni bir Murat Dural kitabı var gibi gözüküyor ve bu seferki kitabın benim ilgi alanıma hiç girmeyeceği yönünde şüphelerim var. Murat'ın paylaşımlarını doğru değerlendiriyorsam eğer, futbol ve Fenerbahçe sevenler tetikte olsun! Fakat bu yeni kitabı çıkmadan önce, Türk fantastik yazınına bir şans vermek isterseniz Kibrit Ev'i gönül rahatlığıyla önerebilirim.
Kitabın arka kapağında diyor ki: "Harry Potter'dan önce Taş Kavşak vardı." Görüyor ve arttırıyorum; Geliş'ten önce Taş Kavşak vardı, Toz'dan önce Taş Kavşak vardı, Antilop ve Flurya'dan önce Taş Kavşak vardı. Yani, demek istediğim şu ki, birçok kitaptan önce Taş Kavşak vardı ama özellikle Harry Potter'la karşılaştırılması çok da mantıklı değil. Evet doğaüstü birtakım ögeler var, evet bir çocuk var, eee? Benzerlik burada bitiyor. Harry Potter serisini sevip sevmememizden ya da özgünlük tartışmalarından bağımsız olarak; kurgulanmış koskoca bir evren, kurallı ve sınırlı büyüler, en az üç neslin çocukluğunu/gençliğini şekillendiren bir seri var bir yanda. Diğer yanda güzel bir roman ama karşılaştırıldığı şeyle alakası yok. Öf bilemedim, Harry Potter ile karşılaştırılması o kadar anlamsız geldi ki bana, bu konuya takıldım kaldım.
Önemli not: Kitabın önsözünde spoiler var, bayağı kitabın finaline dair hem de. Önsözü okumayı sona bırakın.
Bekâr, genç ve hamile bir kadınla başlıyor roman. Annalee isimli kadın, karnındaki çocuğun babasının kim olduğunu bilmiyor; yedi adamdan biri olduğunu tahmin ediyor. Rahibelerin idare ettiği bir yetimhanede kalıyor ve burada doğum yapıyor.
"Tecavüze uğradın," dedi Rahibe Bernadette neredeyse fısıltıyla. "Çocuk evlatlık verilecek." Annalee başını salladı. "Tecavüze uğramadım. Sevdiğim bir adam beni becerdi. Bu da hoşuma gitti. Bebeği istiyorum."
Doğumdan on dokuz saat sonra bebeği Daniel'ı kucağına aldığı gibi yetimhaneden çıkıp gidiyor ve kenara çeken bir kamyona binmesiyle Güleç Jack'i tanıyoruz. Güleç Jack, Annalee ve Daniel'in bütün hayatlarını değiştiriyor. Kendisi yollarda gezerken Annalee'nin San Francisco yakınlarındaki bakımsız çiftlik evine göz kulak olmasını teklif ediyor. Böylece Annalee çiftliğe yerleşiyor, Daniel kocaman bir arazinin ortasındaki evde büyüyor ve Güleç Jack ancak üç yıl sonra geri dönüyor. Evi bir güvenli yer olarak kullanacaklarını, ara sıra arkadaşlarının gelip kalacağını söylüyor ve Annalee'nin evi işletmesini öneriyor.
Böylece, hızla büyüyen Daniel, okula gitmeden ve yaşıtlarıyla bir araya gelmeden annesi ve bazıları evde uzun süre kalan tuhaf ama iyi insanlar tarafından eğitiliyor. Bu tuhaf insanlar Büyücüler ve Kanun Kaçakları Birliği'nin (kısaca AMO)üyeleri.
---
Bakın ben bu kitabı okumaya Ağustos 2017'de başlamışım, Eylül'de bitirmişim. O günden beri bana musallat olmuş bir hortlak gibi peşimi bırakmıyor, aklımın bir kenarını sürekli işgal ediyor, ne zaman Blogger'ı açsam TAŞ KAVŞAK (DRAFT) diye bir başlık gözüme gözüme sokuluyor. 2018 Mart'ının sonundayız ve ben artık bu kitap hakkında yazmaya çalıştıklarımı bitirip kurtulmak istiyorum! Winchester kardeşleri çağırın bana!!!
---
Büyücüler ve Kanun Kaçakları Birliği gizli bir oluşum, uzuuuun yıllardır var. "Esasen, simyacılığı pagan olarak damgalayan ve yeraltına iten tek tanrılı dinlerin özellikle de Hristiyanlık'ın ölümcül etkilerine karşı direnmek üzere kurulduğu söylenir." Sıkı bir merkezin etrafındaki gevşek şubelerden oluşuyor ve uluslararası kolları var. Bir nevi mason, bir çeşit illuminati, bilemedin rotary club... ama bunların itlik serserilik peşinde olanı.
Daniel AMO üyesi olan çeşitli insanlardan çıraklık usulü ile eğitim alıyor. Birinden ne olduğunu tam bilemediği birtakım varsayımsal derslerin yanında çiftlik hayatını, meditasyonu, doğada hayatta kalmayı öğreniyor. Başka birinden kilit ve kasa açmayı öğreniyor, birinden kumarbazlığı, bir diğerinden kılık değiştirmenin inceliklerini... Yeni yeni beceriler edinirken Birlik'te de yükseliyor, bu arada kendi geçmişiyle ilgili bazı olayları (spoiler olmasın diye ne olduğunu yazmıyorum) çözmeye çalışıyor. Elbette çok daha büyük gizemlerle, pozitif bilimlerle açıklanamayacak bazı olgularla karşılaşıyor ve roman, önce Birlik başkanı olan Volta'nın, sonra da Daniel'in peşine düştükleri efsanevi bir elmasın etrafında toparlanıyor.
"Bu gerçek bir hikâyedir, millet. Bazı davranışların hataların ötesine geçeceğini anımsatması amacıyla bunu, siz gerçekçilere adıyorum. Yılanı saksıya diktim, çiçeklere yakıt olsun diye. Çünkü eğer nefesini onun paramparça merkezine kadar çekersen, ay ışığıyla aydınlanmış dağ geçidi boyunca hayaletinle dans edersen, yüreğini demir ocağına ruhunu da nehire savurursan, taşın çözünen ve pıhtılaşan, ayrılıp birleşen canlı bir memba olduğunu hissedebilirsin ve işte o zaman yılanın bir alevin hayalî belirtisi gibi, yüksek ilkbahar çimenleri arasında sürünerek ilerleyişini hayal edebilirsin ve yeterince cesursan, yeterince çılgınsan, aptalsan, ümitsizsen, gözüpeksen, açsan, budalaysan onu takip edebilirsin. Yaralarına gir. İyileş. Kaç."
Üzerinden aylar geçtiği için epey yarım yamalak ve tuhaf bir yazı oldu bu. Ama elimizde bu var. Harry Potter'la karşılaştırılmasına hâlâ anlam veremesem de güzel bir roman Taş Kavşak. Hatırladığım kadarıyla çevirisi ve editörlüğü de temizdi. Keyifle okunacağını düşünüyorum.
Bir sabah uyandım, daha hava aydınlanmamıştı ve kalkıp işe gitmem gerekiyordu. Kendime gelene kadar beş dakika Facebook'a bakacak zamanım vardı. Telefonu aldım, alarmı susturdum, Facebook'u açtım ve en üstte Kayıp Rıhtım'ın "Ursula K. Le Guin Aramızdan Ayrıldı" başlıklı haberini gördüm. Kalktım. Elektrikler kesikti. Kafam karanlık, ev karanlık, dışarısı karanlık; nasıl hazırlandım, işe nasıl gittim, dışarıdan nasıl gözüküyordum hiçbir fikrim yok. Çantamda günlerdir benimle her yere gelen Anlatış vardı. Keşke Ulu Ursula daha uzun yıllar sağlıkla yaşasaydı; daha çok romanlar, öyküler yazsaydı ve biz de hepsini okusaydık. Ama nedense, öldüğü sırada bir Ursula kitabını okuyor olmak kendimi daha iyi hissetmeme neden oldu. Hazal'ın söylediği gibi, onun yaşadığı bu döneme denk gelebilmiş olmak büyük lütuf.
Anlatış, Hainish Cycle/Hainli Döngüsü kitaplarından biri. Bu kitapları hangi sırada okumak gerektiğini, birbirleriyle olan bağlantılarını falan hiç araştırmadım, hep bu tembelliğim yüzünden. Goodreads'e baktım, okuduğum Ursula kitapları arasında Mülksüzler, Dünyaya Orman Denir ve Rocannon'un Dünyası da aynı diziye ait kitaplarmış. Hepsini başka başka zamanlarda okudum, hepsi (belli ki) bir şekilde bağlantılı ama kafamda bu konuda hiçbir şey yok. Bomboş. Sadece bütün bu kitapları severek okuduğumu hatırlıyorum. O yüzden, doğruluğundan emin olmadığım bağlantılar kurmaya çalışmadan, tek başına bir kitap olarak Anlatış'tan bahsedeceğim.
Kitap Sutty ile başlıyor, Dünya'ya dönüyor (bunun çeviri hatası olup olmadığından emin değilim ama Sutty dünyaya fiziksel olarak dönmüyor aslında, manevi dönüş burada bahsedilen) ve Teyzecik'i, Hurree Amca'yı, Vancouver'ı hatırlıyor. Bir elçi ve tarihçi olan Sutty, Aka adlı gezegende görevlendirilmiş; gezegenin geçmişini, geleneklerini, tarihini kaydetmesi gerekiyor fakat bu gezegende geçmiş yok. Tamamen şirketleşen ve kapitalizmin hüküm sürdüğü gezegende kitaplar, masallar, tapınaklar... bütün geçmiş yok edilmiş. Sutty dinin yok edildiği, despotluğun teknoloji ve üretimle geldiği bu tuhaf yerde, belgelemek ve kaydetmek üzere eski inançları, eski kültürü arıyor. Ve Sutty'nin kendi geçmişi, Aka'nın geçmişinin hem zıddı hem paraleli. Tekçi, homofobik ve baskıcı bir dinin yönetime el koyduğu dünyasından kaçıp buralara kadar gelmiş. Ve bu iki ucu güzelce açıklıyor:
"Oysa hepsi samimi anlamda inanç sahibiydi, iki taraf da. Din tanımayan teröristler ile tapınmadan duramayan teröristler; aralarında ne fark vardı ki?"
Şirket kontrolü altında yaşadığı ve araştırmasında ilerleyemediği Dovza kentinden ayrılıp Okzat-Ozkat (yoksa Ozkat-Okzat mıydı?) adlı küçük bir şehre gitmesine izin verildiğinde kitap da esas konuya hızla giriyor. Okzat-Ozkat, bir söylentiye göre "bağnaz bir mezhebin" yaşadığı yer. "Yasaklanmış bir dinin gizli saklı bir yaşam süren kalıntıları olmaları kuvvetle muhtemel." Sutty, peşinde şirket-devletin bir İzlemcisi ile birlikte, uzun bir nehir yolculuğunun ardından buraya gidiyor. İnsanlarla konuşmaya, yasaklanmış ve yok edilmiş ne varsa onları aramaya başlıyor.
Burada Mazları buluyor, Okzat-Ozkatlıların hikâye anlatıcıları, bilgeleri. Her Maz'ın kendine özgü bir uzmanlığı, en iyi anlattığı hikâyeleri var. Mazların en önemli amacı da bu zaten, tamamına "Anlatış" dedikleri bir felsefeyi (ya da inancı, inanışı) bıkmadan usanmadan, tekrar tekrar anlatmak ve aktarmak. Bu anlatışın bir tanrısı da yok.
"Kullarını mükâfatlandıracak ya da cezalandıracak, haksızlığı haklı çıkaracak, gaddarlığı emretmekle kalmayıp üstüne bir de takdir edecek, tebaasına kurtuluş yolu sunacak ebedi bir baba figürüne rastlanmaz. Sonsuzluk onların gözünde bir son nokta değil, bir sürekliliktir. Maddesellik ya da ruhsallık arasındaki temel ayrım, iki ayrı şeyin tekmiş gibi algılanabilmesi veya bir şeyin iki farklı görünüş taşıyabilmesi kadardır."
Sutty Anlatış'ı anlama ve kaydetme çabasıyla, öğrendikçe daha da meraklanarak uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğu anlatmayacağım, kitabı okuyun bence.
Fahrenheit 451'de kitaplar eğlence ve mutluluk için yasaklanmıştı. Damızlık Kızın Öyküsü'nde, totaliter dinci yönetim tarafından yasaklanmıştı. Anlatış'ta ise kitaplar üretim ve verimliliği arttırmak için yasaklanıyor. Çok sevdiğim üç kitapta, bu kadar farklı ama yine de aynı olan yasaklar aslında tam da Anlatış'ın anlattığı şey. Anlatış'ı okumak yer yer zor çünkü dümdüz bir roman değil. Yazarın siyasi bakışı, feminizmi, felsefesi her bir satıra işlemiş. Başta demiştim ya, bu kitabın Hainish Cycle'ın neresinde durduğunu bilmiyorum ama Ursula'nın kitapları okudukça içimize öyle işliyor ki, bilincimin hemen kenarında birleşiyor hepsi. Dünyaya Orman Denir ve Anlatış'ın aynı felsefeyi paylaştıklarını ve bende benzer etki bıraktıklarını hatırlıyorum. Bazen yorulsam da severek okudum Anlatış'ı. Bence siz de okuyun.
Yüzüklerin Efendisi (Tek cilt özel basım) - The Lord of The Rings (The Fellowship of The Ring, The Two Towers, The Return of The King)
John Ronald Reuel Tolkien
Çeviren: Çiğdem Erkal İpek
Şiir çevirileri: Bülent Somay
Metis Yayınları
Ekim 2013 (Yedinci basım)
1015 sayfa
Bitti, bitti! Vallahi bitti! Yaklaşık 1300 gram ağırlığındaki (az önce tarttım, cidden) kaldırım taşı cüsseli Yüzüklerin Efendisi cildini aylarca baş ucumda tuttuktan sonra nihayet bitirdim! Okuduğu kitabın ağırlığını merak eden tek manyak ben değilimdir, değil mi? Yok yok, değilimdir.
Neyse, bir münasebetsizlik edip Yüzüklerin Efendisi'ni eleştirecek, yorumlamaya kalkışacak değilim. Sadece kitabı bitirdiğimi haber vermek istedim. Aslında bu kitabı çok daha hızlı bitirirdim ama takdir edersiniz ki çantada taşımaya uygun bir kitap değil, tramvay durağında çıkarıp okumaya başlasam deli derler adama. Gerçi yine de bir süre yanımda taşıdım, hastanede refakatçi kalıp saatler geçirdiğim yaklaşık on gün boyunca yollarda ağırlık çalışması yaptık kendisiyle.
Daha önce okusam daha çok sever miydim bilmiyorum, kitabın büyük bir kısmını severek okudum. Filmleri doğru düzgün hatırlamadığım için bayağı da heyecanla okudum. Fakat bir yandan da, kitaptan yer yer sıkıldığımı itiraf etmem lazım, uzuuun betimlemeler, uzuuun ve düz yolculuklar kitaptaki yolcular gibi beni de bunalttı, yordu. Bir de, nihayet, "Filmde neden Tom Bombadil yok?!" diye isyan eden insanları anlıyorum. Gerçekten, filmde neden Tom Bombadil yok?! Ayrıca neden Tom Bombadil'in adı adeta Türkçeye çevrilmiş gibi?
Yüzüklerin Efendisi'nden her bahsedildiğinde yüzüme yerleşen mahcup ifadeyi ve "Ya ben daha okumadım..." itirafımı geride bıraktığım için çok memnunum. Böylece fantastik edebiyat alanındaki bir eksiğimi gidermiş oldum. Hobbit'i ya da Orta Dünya'ya ait diğer kitapları okur muyum, ne zaman okurum, elimdeki okunmamış kitap yığınları arasından sıra gelir mi bilmiyorum. Şimdilik bu dev kitap beni epey götürür. Ha bir de, her zaman olduğu gibi, KİTABI DAHA GÜZEL!
Amerikan Tanrıları, Onuncu Yıl Edisyonu - American Gods The Tenth Anniversary Edition
Neil Gaiman
Çeviren: Niran Elçi
Çeviren: Alican Saygı Ortanca (Onuncu yıl edisyonu ekleme ve ek metinler)
İthaki Yayınları
Kasım 2015 (1. basım)
708 sayfa
Amerikan Tanrıları neredeyse iki ay boyunca elimde süründü. Tuğla ebadında bir kitap olduğundan yanımda taşımam mümkün değildi, birkaç kez denedim ama büyük hata ettiğimi anladım. Bir bilgisayar masamda, bir komodinde, bir mutfak masasında dolandı durdu, sandalyede koltukta insan gibi oturup kitap okumayı beceremediğim için kol kaslarımı çalıştırdı, kahvaltılarıma eşlik etti ve bitmek bilmedi. Kitap için diyorlar ki, "ya çok seversin ya nefret edersin." Ben her ikisini de diyemiyorum çünkü kitaptan nefret etmedim ama çok sevdiğimi de söyleyemem. Yalnız, uzadıkça uzadı ve sıkıldım.
Kitabın nesnesinden bahsedeyim önce. Kalın ciltli baskı kitabın cüssesine cüsse katıyor ama aynı zamanda kitaplıkta da çok güzel gözüküyor. Bayılıyorum kalın ciltlere. Bu inanılmaz güzel tasarlanmış olan cildi, çok da güzel olmayan bir şömizle kaplamışlar. Kitap cildindeki baskın renk beyaz olduğu için, aman kirlenmesin diye giysili gezdirdim kitabı. Fakat o kapak! <3
(Danse Macabre, kitapta bahsi geçen eserlerden biri. Ben yazıyı yazarken biraz dinledim, siz de dinlemek istersiniz belki.)
Kitabımız kısa bir önsöz ve not ile başlıyor, Amerikan Tanrıları'nın nasıl kısaltıldığını, sonra 10. yıl edisyonu için nasıl tekrar uzadığını anlatıyor. Sonra birinci bölümle beraber, üç yıl hapis yatan Gölge ile tanışıyoruz. Hapisteyken vakit öldürmek için bozuk para numaraları öğreniyor, cezası bitip hapisten çıkmasına iki gün kalmışken, karısı Laura'nın bir trafik kazasında öldüğü ve bu yüzden erken tahliye edileceği haberini alıyor. Evine gitmek için bindiği uçakta yanına oturan adam, Gölge'ye bir iş teklif ediyor, Gölge işi reddediyor, adam bir yerlerde tekrar karşısına çıkıp teklifini yineliyor. Sonunda Gölge, adının Bay Çarşamba olduğunu söyleyen adamın iş teklifini kabul ediyor ve kendisini akıl almaz olayların içinde buluyor.
Olay, en basit hali ile, tanrıların iktidar kavgası. Bir tarafta, göçmenlerin Yeni Dünya'ya yanlarında getirdikleri eski tanrılar (Nordik tanrılar, Slav tanrıları, Hint tanrıları, İslam dünyasından bir cin...) var; diğer yanda ise modern dünyanın tanrıları (televizyon, para falan.) Bay Çarşamba, yeni tanrılarla olan mücadelesine yandaş arıyor, kendisi gibi arkaik tanrıları tehlikenin gerçek olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Gölge ise Bay Çarşamba'nın maaşlı elemanı, getir götür işlerine bakıyor, yeni tanrıların tehditleri ve şiddeti ile karşılaşıyor ve ölen karısının neden ölü olarak kalmadığını merak ediyor.
Leprikonlar, Odin, Loki, Anansi (evet Anansi Çocukları'ndaki), Anubis, Brahma ve az bildiğim, sadece adını duyduğum, hiç bilmediğim onlarca tanrı, tanrıça, mistik yaratık var. Para illüzyonları, bahisler, kaybolan çocuklar, bir atlıkarınca... Hayır, kitabı okumak bu kadar uzun sürünce derli toplu anlatamıyorum da, böyle tonlarca değişik değişik şey var.
Kitabın içinde çok ilgimi çeken hikâyeler buldum aslında. Gölge'nin gizlendiği Lakeside kasabasını anlatan bir kitabı severdim mesela; alabildiğine sıradan ve sakin kasabada her yıl ortadan kaybolan çocuklar? Mükemmel olay.
Yarım milyon dolar değerindeki kitapları çalan hırsızı okumak da isteyebilirdim. Üstelik hırsız hapishanede ölüyor ve çaldığı kitapları nereye sakladığı bilinmiyor.
"Gary, revirdekiler ona hasta taklidi yaptığını söylediği sırada hapishanede öldü. Kendini halsiz hissederek geçirdiği bir gün, apandisitinin patlamasıyla son bulmuştu. Tam şu anda, Lakeside Kütüphanesi'ndeyken Göle, San Clemente'de sıra sıra kutuların, içindeki az bulunan, sıradışı, güzel kitaplarla birlikte çürüdüğünü, karanlıkta karardığını, solduğunu, küf ve böcekler tarafından yendiğini ve onları özgür bırakmak için asla gelmeyecek birini beklediklerini düşünürken buldu kendini."
Gaiman, kitapta zaman zaman olay örgüsünü bırakıp eski tanrılar ve onları ABD'ye getiren ilk göçmenlerle ilgili kısa bölümler yazmış. Hepsini çok sevdim.
Kitabın sonuna doğru bir yerde, "bir VW araba büyüklüğünde, bedensiz bir başa benzeyen bir şey"den bahsediyor Gaiman. Adam İngiliz, adam Doctor Who seviyor, adam Doctor Who için senaryo bile yazdı. Hiç kimse, Gaiman'ın bahsettiği bu şeyin Face of Boe olmadığına beni ikna edemez.
Şu kitap yorumunun dağınıklığına ne deseniz haklısınız. Fakat işte, kitap da böyle. Şu anda masamda açık duruyor, not aldığım yerlere bakıyorum, parça parça bakınca çok güzel. Ama hepsi bir arada çok karışık, çok uzun, dağınık. Bolca mitoloji var, Gaiman'ın tatlı mizahı var, zengin karakterler var...Yine de, kitabın bütününü çok sevemedim ve neden sevmediğimi de anlatamıyorum. Çok acayip. Kitabı önermek konusunda da aynı çekimser tavrı sürdüreceğim, okuyun/okumayın diyemiyorum. Onun yerine, kedi tanrıçadan bir alıntı yapıp gideyim.
"Bizi semboller olarak düşün. Biz insanlığın, mağara duvarlarındaki gölgelerin mantıklı hale gelmesi için yarattığı düşleriz."
* Beni Kayıp Rıhtım'a transfer ettiler! Bu yazı da Rıhtım'da yazdığım ilk kitap tanıtımı oldu. Dolayısıyla: Bu yazı önce Kayıp Rıhtım'da yayımlandı.
Türk yazarlardan fantastik öykü seçkisi varmış, haberim yok. Üstelik ilk baskısı 2005 yılında yapılmış, neyse ki on yıl sonra bir baskı daha yapmışlar da haberdar olup okuyabildim. (İtiraf geliyor, hazır mıyız?) İdefix'in kitap fuarında, Metis'ten kitap alana ajanda hediyesi vardı. Ben de ajandaya 3-4 lira vereceğime kitap alayım daha iyi dedim, Metis'in bütün kitaplarına göz atarken bu kitabı gördüm. Adı güzel, kapak resmi fazlasıyla ilgi çekici. Açıklamasını da okuyunca hemen alışveriş listeme ekledim. İyi ki de öyle yapmışım, kitaba bayıldım!
Herhangi bir okurun, herhangi bir öykü derlemesindeki bütün eserleri çok sevmesi mümkün değil. (Diye düşünüyorum.) Ben de bu kitaptaki bütün öyküleri çok sevmedim, hatta hiç sevmediklerim de oldu. Öyküleri bir bir anlatmak yerine çok beğendiklerimi anlatacağım, bir de Bülent Somay'ın sunuşunu.
Hepsinden önce kitabın kapağından bahsetmek gerek. Kapaktaki ürkütücü güzellik Kenan Yarar'a ait. En güzel kısa fantastik
çizgileri Psikoz Hikâyeleri adıyla yayımlanan, yıllarca karikatür
dergisi almamın en büyük nedeni olan Yarar'ın bu çizimini de çok sevdim.
Yiğit Değer Bengi de -önsözde- kapak için "adeta seçkinin yirminci
öyküsü" diyor. Çok da doğru söylüyor. Uzuuun uzun bakılacak bir kapak
resmi olmuş.
Bülent Somay'ın sunuşu, bu derlemenin Türkiye'de bir ilk olduğunu belirterek başlıyor. Başka dillerde de sık rastlanan bir şey değilmiş. Çünkü fantastik öykü yazmak kolay bir iş değil. Koskoca Orta Dünya'yı bir öyküde tanıtın, anlatın, içine bir de macera sıkıştırın bakalım oluyor mu? Yok, olmuyor değil mi? Hah işte, Bülent Somay da onu diyor:
"... çünkü fantazi (kapı komşusu bilimkurgudan farklı olarak), öyküden ziyade romana yatkındır; koca bir dünya kurmak için yere ve zamana ihtiyaç vardır ne de olsa."
Sonra o akıcı üslubuyla, fantazi edebiyati nedir, buna dahil olmayıp fantastik öğeler içeren eserler nelerdir gibi güzel şeyler anlatıyor. Bu derlemedeki öykülerin hepsinin fantazi edebiyatı kategorisine dahil olmadığını ama hepsinin çekirdeğinde fantastik bir nokta olduğunu söylüyor. Bülent Somay'ın yazdığı en minicik yazıyı bile okusam, öğrencisi olamadığım için çok üzülüyorum. Bak yine üzüldüm. Neyse.
Kitabı okurken, bitirdiğim her öyküden sonra defterime kısa notlar aldım, böylece bu yazıyı yazarken dönüp bakmak kolay olacaktı. Pek de umduğum gibi olmadı bu iş, çünkü notları o kadar kısaltmışım ki, ne demek istediğimi anlamıyorum. Bundan sonra, okuduğum şeyler için "meh, eh, lol, lololol, woohoo" gibi açıklamalar yazmasam iyi olacak sanırım.
Notlarımdan çıkarabildiğim kadarıyla, Barış Müstecaplıoğlu'nun öyküsünü -İksir Ustaları- beğenmişim ama kullandığı dilin "çeviri gibi" olduğunu düşünmüşüm. Epeyce uzun, detaylı ve gerçekten güzel bir öykü yazmış Müstecaplıoğlu. Neredeyse, bir roman dizisindeki karakterlerin geçmişini anlatan bölüm gibi. Bayıldım! Altay Öktem ne yazsa seviyorum, bu kitaptaki öyküsü Oyun'u da çok sevdim. Ferhan Ertürk'ün Helena'sı çok üzücü bir probleme değiniyor, yine de okurken sırıttığımı (gülümseme değil, hayır) inkâr edemem. Sadık Yemni imzalı Bekleme Odası harika bir öykü, defterime yazdığım notu aynen aktarıyorum: Mistik politik fantastik. Levent Mete'nin Sınırsız Düşünce Özgürlüğü adlı öyküsü ise bilim kurguya yaklaşıyor ve yine çok güzel.
Diğer öyküler içinde beğendiklerim, az beğendiklerim, sevmediklerim, hatta "aşırı ırkçı" diye yaftaladıklarım var. Eminim, bu kitabı okuduğunuzda benim sevdiğim bazı öyküleri hiç beğenmeyeceksiniz ve burada bahsetmediğim bazılarını çok seveceksiniz. Bu da öykü derlemelerinin güzelliği işte, herkes için bir şeyler var. Yeni nesil yazarlarımızdan fantastik eserler veren birçok isim var, ben sanırım hiçbirini okumadım. Bu kitap, Türk fantastiğini biraz tanımak için çok iyi bir başlangıç oldu. Fantastik edebiyat sevenlerin, bir de öykü sevenlerin keyifle okuyacaklarını düşünüyorum.
Perdido Sokağı İstasyonu'nu okumamın üzerinden neredeyse iki yıl geçmiş, sonunda Yeni Crobuzon'a dönebildim ve serinin ikinci kitabı olan Yara'yı da çok sevdim. Kitabın Türkçe'ye çevrilmesi için epey beklemişiz, çünkü Yara 2003 yılı Arthur C. Clarke ödülü adayı ve aynı yıl The British Fantasy ödülünü kazanmış. Geç de olsa alıp Türkçe okuyabildiğim için çok mutluyum bu kitabı. İngilizce okumak muhtemelen epey zor olurdu, çünkü Miéville'in kurguladığı çeşit çeşit canlının tuhaf isimleri var. Güler Siper, bu isimleri Türkçeleştirirken çok iyi bir iş çıkarmış. Örneğin, "scabmettler" diye bir tür var, çok güçlüler, çok iyi birer dövüşçüler ve kendi kanlarını akıtıp kuşandıkları birer zırhları var. Bu yaratıkları "yüreklikabuk" olarak çevirmiş. Benzer bir sürü örnek var ve bence çeviri genel olarak çok başarılı. Ama (her kitapta bu "ama" geliyor biliyorum...) çeşitli yazım hatalarının yanında, anlam karmaşası yaratan cümleler de bulunuyor kitapta.
"Derken, sonunda, görkemli bir gök gürültüsü şimşeklerin sonuncusunu haber verdi." cümlesini okuduğumda, Miéville'in Bas-Lag dünyasında ışığın sesten daha yavaş olduğu şüphesine kapılıyorum. Fakat aslında değil... Tüm roman boyunca adı doğru yazılan Silas Fennec, aniden karşıma Silac Fennes olarak çıkınca irkiliyorum. Özellikle de, bir cümlenin birazını çevirmeyi unuttuklarını görünce çok fena irkiliyorum. Bakınız, yeşil etiketin ortasındaki cümle:
Fakat yine de, özel isimlerin Türkçeleştirilmesi başta olmak üzere, çok güzel bir çeviri olduğunu tekrar etmek isterim. Dalgınlıkla yapılan hatalar var, onlar da sonraki baskılarda düzelmiştir/düzelecektir mutlaka.
Jules Verne'in Yüzen Şehir adlı bir kitabı var, devasa bir yolcu gemisini anlatır. Hah, işte o devasa gemiyi alın, etrafına birkaç tane daha devasa gemi ve büyüklü küçüklü onlarca gemi daha bağlayın. Gemilerin arasından halatlar, zincirler, asma köprüler, ip merdivenler sarksın. Bir de petrol sondaj kulesi ekleyin. Oldu mu? Armada'yı zihninizde canlandırdınız, tebrik ederim! Şimdi bu kocaman gemi karmaşasına insanlar, kepriler (bir tür insansı böcek), kaktüs insanlar, tekraryapımlar, yüreklikabuklar, vampirler, kerevitler yerleştirin; orada yaşasınlar. Armada'nın yerleşik halkını da böylece hallettik. İşte, romanın büyük bir kısmı burada geçiyor.
Bellis Coldwine, bir nedenle Yeni Crobuzon'dan ayrılmak zorunda kalan bir dilbilimci. Önce Salkrikaltor'a, oradan da Nova Esperium kolonisine doğru yola çıkan Terpsikor adlı geminin ekibine katılıyor; Salkrikaltor kerevitleri hakkındaki -var olduğunu iddia ettiği- derin bilgisi sayesinde bu işe kabul edilmiş ve olanca suratsızlığı, huysuzluğu, içe dönüklüğü ile, yolculuğun büyük kısmını kamarasında oturup mektup yazarak geçiriyor. Salkrikaltor'a ulaşıyorlar, su altında yaşayan kerevitlerle görüşüp yola devam edeceklerken Silas Fennec ortaya çıkıyor, Yeni Crobuzon hükümetinden aldığı yetki ile, geminin yola çıktığı limana geri dönmesini emrediyor.
Bütün bu yolculuk boyunca, romanın devamında yakından tanıyacağımız karakterlerle de karşılaşmaya başlıyoruz. Su altı biyoloğu Johannes Tearfly, tutuklu tekraryapım Tanner Sack, genç miço Şekel... Geri dönüş yolculuğu yüzünden huzursuzluğun arttığı gemide, Kaptan Myzovic yolcuları sakinleştirmeye çalışıyor fakat ani bir korsan saldırısı ile her şey birbirine giriyor. Saldıran korsanlar, Armada adlı yüzen, gizli şehrin sakinleri. Gemideki insanları Armada'ya götürüyorlar, fazla sorun çıkaranları ayırdıktan sonra herkese birer daire veriyor, uygun işler buluyor ve burada yaşamaya alışmalarını söylüyorlar. Sonrası sürekli artan bir gerilim, entrika içinde entrika, politik oyunlar... (Bu detayların bir kısmı arka kapakta yazsa da, ben anlatmak istemiyorum.)
Armada bir yönüyle gerçek bir sosyal devlet. Yeni Crobuzon'da toplumdan dışlanan tekraryapımlar burada diğer herkesle eşit haklara sahip. Herkesin küçük de olsa bir evi var. Her mahallenin kendi yönetimi ve bir de büyük konsey var. Fakat bunların hepsinin üstünde, Sevgililer olarak adlandırılan tuhaf bir çift var. Bir de Sevgililer'in koruması, Armada'nın büyük savaşçısı Uther Doul. Armada'da günlük hayat dengeli ve neredeyse demokratik olsa da, Sevgililer'in büyük planları var ve yüzen şehrin sakinlerine ancak işlerine geldiği kadarını açıklıyorlar.
"Terpsikor'daki Tekraryapımlar artık evlerine dönemeyeceklerini çoktan anlamışlardı. Yirmi yılmış -hadi canım sen de, bunun müebbet hapis cezası, ölüm cezası anlamına geldiğini biliyorlar. Şimdi buradalar, işleri, paraları ve saygınlıkları var. Bu durumu kabullenmeleri şaşırtıcı mı sence?"
Yara, tıpkı Perdido Sokağı İstasyonu gibi görkemli, şaşırtıcı ve çok katmanlı bir kitap. Çok büyük keyifle okudum, çok sevdim ve serinin devamı olan Demir Konsey'i okumak için iki yıl beklemeyeceğime eminim.
Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? -Fantastic Beasts & Where to Find Them
Newt Scamander (J.K. Rowling)
Çevirenler: Sevin Okyay, Gül Sarıoğlu
Yapı Kredi Yayınları
Mart 2002 (1. basım)
42 sayfa
Albus Dumbledore'un önsözü ile özel baskı! Üstelik kendisi, biz mugglelar için, bu kitabın kurgu olduğunu özellikle belirtiyor. Akromantula denen yaratığın gerçek olmadığını bilmek beni gerçekten, içtenlikle rahatlatıyor. Ortalama boydaki örümcekler yeterince korkunç, devasa zeki örümceklere hiç gerek yok.
Kitap, büyücüler için bir rehber. Korkunç canavarlardan tüylü pofyumaklara kadar her türlü fantastik yaratığı, hangi coğrafyalarda yaşadıklarını anlatıyor ve seriyi severek okuyan her okur için de çok sevimli bir okuma sunuyor. Kitabın sayfalarında Harry'nin, Ron'un, hatta Hermione'nin karaladığı notlar var. Notların her biri, Harry Potter serisindeki bir yerlere gönderme yapmış; birden fazlasına yüksek sesle güldüğümü söylemeliyim.
Minicik bir kitap, hakkında söylenecek çok fazla şey bulamıyorum. Harry ve arkadaşları (benimle birlikte) 30 yaşlarını devirmişken, yıllar sonra dönüp bu kitabı okumak çok eğlenceli oldu. Üstelik yeni baskısı da bu yıl piyasaya çıkmış, yine de uygun fiyata bulup ilk baskısını edindiğim için mutluyum. Bir de, önümüzdeki yıl vizyona girecek bir filmi varmış ama Harry Potter filmlerini izlemediğim için (ön yargılı değilim, bir tanesini izledim berbattı) film hakkında beklentim ya da yorumum yok. Son olarak, kitabın geliri Comic Relief'e gidiyormuş. Çok güzel değil mi?
Okuma tutulmamı (Bu bir terim olsun mu? Okuma tutulması?) bu kitapla aştım sonunda. Ölümsüz'e başladıktan sonra "10 dakika boşluk bulsam da birkaç sayfa daha okusam" diye fırsat kollarken buldum kendimi, kitap boyunca bir sonraki sayfayı merakla bekledim. MonoKL'un diğer kitapları için de aynı şeyleri yazdım ama tekrar etmem gerekiyor; kitabın baskısı, kıpkırmızı iç kapağı çok güzel. Çeviri harika, hiç kusur bulamadım; gözden kaçan 1-2 ufak yazım hatası var ama o kadar da olur. MonoKL ekibi yine çok güzel bir iş çıkarmışlar ortaya, özenli çalışmaları için teşekkürler.
Daha önce Elif'ten bahsetmiştim; İslam mitolojisi ile bezenmiş, çok keyifli bir roman olan Elif, bir Mısırlı ile evlenmiş olan Wilson tarafından yazılmıştı. Ölümsüz'ün yazarı Valente ise bir Rus ile evli ve bizi Rusya mitleri ile tanıştırıyor. Sanırım insanlar içinde yaşadıkları kültürü tamamen doğal kabul ediyorlar ama dışarıdan bakan bir yazar bu mitleri ve karakterleri alıp güzel kurgu romanlara dönüştürebiliyor. Valente, Rus masallarındaki ve halk hikayelerindeki karakterleri kullanıp lirik bir roman yazmış. Kitabın türünü ise mythpunk olarak adlandırıyor yazar. Steampunk ve cyberpunk'tan sonra, sevilesi bir punk daha çıktı bana!
Ekim Devrimi sonrasında, St. Petersburg'da başlıyor roman; sonra şehrin adı Petrograd, Leningrad, tekrar St. Petersburg oluyor. Marya Morevna, bu şehirdeki evinin penceresinde oturup kocası olacak kuşu bekliyor. Marya altı yaşındayken, pencereden gördüğü bir ekin kargası ağaçtan atlamış, yere çarptığı anda yakışıklı bir genç adama dönüşmüş ve evlerinin kapısını çalmış. Bu olay bir yağmur kuşu ve bir örümcek kuşu ile de tekrarlanmış ve Marya'nın üç ablası da kuşlarla evlenmişler. İşte bu yüzden, on beş yaşına gelen Marya Morevna bir pencerenin önünde oturup kuşları izliyor.
Ülkesinde rejim değişmiş, bir tek aile için çok büyük olan evlerine on bir aile daha yerleştirilmiş, artık Marya'nın on iki annesi ve on iki babası var, Marya okula gidiyor, bol bol düşünüyor, Puşkin okuyor ve özellikle kocalara dönüşen kuşlar gibi sıra dışı şeyleri görmek, bilmek ve hazırlıklı olmak istiyor. Bir genç kızın düşünmesinin ve Puşkin okumasının tuhaf olduğunu düşünen anneleri, babaları ve okul arkadaşları olsa da Marya bilginin en önemli gücü olacağını düşünüyor:
"Bilmek zorundayım, zorundayım. Yoksa beni dünyanın sonuna kadar yöneteceksin, çünkü sen biliyorsun ve ben bilmiyorum."
Marya henüz evinden ve komünal ailesinden ayrılmadan aylar önce, çocukluğunun masallarını süsleyen domovoy (ev cini) ile karşılaşıyor ve dünyanın gizli yüzü ile tanışıyor. Penceresinin önündeki kuşlar sayesinde küçücük bir parçasını görebildiği bu büyülü alemi anlamaya çalışırken, yeni komşuları nedeniyle kafası daha da karışıyor Marya'nın. Yanlarındaki eve taşınan yaşlı dul Liko, Marya'ya tarih öğreteceğini söylüyor ve bunun için ortaya çıkardığı büyük, siyah kitap şöyle başlıyor:
"Birinci Dünya Savaşı'nın Sebepleri birkaç tanedir. Öncelikle, hevesli öğrenci dünyanın gençken sadece yedi şeyi bildiğinden haberdar olmalıdır: su, yaşam, ölüm, tuz, gece, kuşlar ve bir saatin uzunluğu. Bunların her birinin Çarı ya da Çariçesi vardır ve Ölüm Çarı ile Yaşam Çarı bunların önde gelenleridir."
Bir gün Marya Morevna penceresinin önünde oturmuş ağlarken ve dışarı bakmazken; ağacın dalındaki büyük, siyah baykuş kendini yere bırakıyor, siyah palto giymiş, siyah saçlı hoş bir genç adama dönüşüyor ve kapıyı çalıyor. Kapıyı açan Marya'nın önünde diz çöküp kendini tanıtıyor: "Ben Yoldaş Koşey, soyadım Besmertni ve penceredeki kız için geldim." Bundan sonra, roman çok karışıyor, çok hareketleniyor; Ölümsüz Koşey ve Marya, uzun ve tuhaf bir yolculuğun sonunda Koşey'in ülkesi Buyan'a ulaşıyorlar. Cinlerin, iblislerin, su perilerinin yaşadığı ülkede kocaman, uzun bir macera başlıyor.
Olayların devamını anlatmasam daha iyi olacak sanırım. Onun yerine, kitap hakkındaki fikirlerimden biraz bahsedeyim. Kitapta çok fazla karakter var, doğaüstü karakterler tamamen yabancı mitlere ait olduğu için takip etmekte zaman zaman zorlandım; yine de bu kalabalığın fazla kafa karışıklığı yarattığını söyleyemem. Marya'nın roman boyunca süren değişimi başta olmak üzere, karakterlerin dinamikliğine bayıldım. Yazar işin kolayına kaçmamış; yan karakterler de dahil olmak üzere, saf iyi ya da saf kötüler yerine değişken, gerçek kişilikler yaratmış. Valente'nin masalsı anlatımı -ki bu üslubun aktarımında çevirinin payı büyük- kurguladığı dünyayı gözümün önünde canlandırıyor; bir yandan da komünist rejimi hafif hafif eleştirmeyi başarıyor. Büyü, iblisler, vahşet, şehvet, aşk, savaş... ne ararsanız var! Ölümsüz'ü çok büyük keyifle okudum, değişik bir şeyler okumak isteyen herkese rahatlıkla önerebilirim.
Kıyamet Gösterisi: Cadı Agnes Çatlak'ın Dakîk ve Kat'î Kehanetleri - Good Omens: The Nice and Accurate Prophecies of Agnes Nutter, Witch
Neil Gaiman, Terry Pratchett
Çeviren: Niran Elçi
İthaki Yayınları
Mayıs 2012 (2. basım) 410 sayfa
Yüksek lisansın okuma hızıma etkisi beklediğimden daha fena oldu. Gereksiz bir özgüvenle fazladan aldığım derslerin de etkisiyle, okumam gereken kitaplar ve makaleler giderek büyüyen bir yığına dönüşüyor; bu arada aklımı dağıtmak için romanlarıma da devam etmeye çalışıyorum, hatta utanmadan iki romanı bir arada okuyorum. Sonra ne oluyor, okuyamıyorum! Diyelim ki, kitap çok sürükleyici ve otobüste, ders arasında, uyku öncesinde okuyup hızla bitiriyorum; bu sefer de zaman bulup bloga yazamıyorum. Kıyamet Gösterisi'ni neredeyse iki hafta önce bitirdim ama ancak bugün oturup yazabildim.
Kıyamet Gösterisi, yazarlarının ismi ile yeterince ilgi çekiyor. Terry Pratchett henüz Terry Pratchett değilken ve Neil Gaiman henüz gazeteciyken; Gaiman, Pratchett'le röportaj yapmış. Pratchett'in bir yazar olarak ilk röportajı olan bu buluşmadan sonra iki yazar çok iyi anlaşmışlar, iletişimlerini sürdürmüşler ve Neil Gaiman'ın bir öykü taslağı üzerinde beraber çalışarak Kıyamet Gösterisi'ni yazmışlar; kitap ilk kez 1990 yılında yayımlanmış. Kitabın kapağındaki New York Times alıntısı kesinlikle doğru: "Otostopçunun Galaksi Rehberi'nin soyundan geliyor." Absürt İngiliz mizahının mükemmel bir örneği bu kitap. Şehirlerarası bir otobüste, geceyarısından sonra okurken bastıramadığım kıkırdamalara neden oldu. Ayrıca daha çok Neil Gaiman okumanın yanı sıra, Discworld serisini de okumam gerektiğine karar verdim. Hatta bütün seriyi orijinal baskısıyla alıp İngilizce okumayı denemek gibi fikirler var aklımda, kimbilir ne zaman alıp okuyabilirim.
Cennetin kapısında sohbet eden melek Aziraphale ve iblis Crawly (daha sonra Crowley olarak tanınır) ile başlıyor roman. Ardından, iki sayfalık bir oyuncu listesi var ki, Tanrı'dan Metatron'a, Beelzebub'dan Mahşerin Dört Atlısına kadar, yok yok. Sonra da esas olaylara hızla dalıyoruz. Bu oyunculardan Beelzebub, romanda ilk kez gözüktüğünde beynimde Bohemian Rhapsody çalmaya başladı. Birkaç sayfa sonra da, yazarların çok ilginç bir teorisiyle karşılaştım: "İki haftadan uzun süre arabada bıraktığınız bütün kasetler dönüşüm geçirerek Best of Queen albümü olur." O yüzden, şuraya bir Bohemian Rhapsody ekleyeyim, sonra da yazının geri kalanını Youtube'da bulduğum "Queen's Greatest Hits" listesini dinleyerek dinleyerek yazayım diyorum.
Melek Aziraphale ve iblis Crowley yeryüzüne inmişler ve çok uzun yıllardır insanların arasında yaşıyorlar. Crowley, insanların içindeki kötülüğü kıpırdatmak için küçük müdahaleler yaparken, Aziraphale de iyilik yaymak için çabalıyor ve bu arada hobi olarak sahaflık yapıyor. Aziraphale'in nasıl bir sahaf olduğunu anlatan satırlar, bir kitap dükkanı açsaydım neye benzeyeceğimi gösteren bir pencere oldu benim için:
"Aziraphale kitap koleksiyonu yapıyordu. Kendine karşı tamamen dürüst olsa, kitap dükkanının yalnızca koleksiyonunu saklamak için kullandığı bir yer olduğunu kabul ederdi. Bir yandan tipik sahaf imajını korurken, diğer yandan müşterilerin kitap satın almasını önlemek için, fiziksel şiddet dışında her yönteme başvuruyordu. Pis rutubet kokusu, dik dik bakmalar, gelişigüzel açılış saatleri... bu konuda oldukça başarılıydı."
Aziraphale ve Crowley, İngiltere'deki hayatlarından çok memnunlar; sık sık bir araya gelip öğle yemeği yiyorlar, ilahî güçler, iyilik ve kötülük hakkında tartışıyorlar; hatta ikisinden biri iş gereği uzak bir yere gidecekse, yol üstünde diğerinin kötü/iyi görevlerini de hallediyorlar. Biri koleksiyon kitapları ile, diğeri çok sevdiği antika arabasıyla sıradan (en azından yüce standartlara göre sıradan) hayatlarını yaşarken işler karışıyor. Cehennem'den gelen iki iblis, Crowley'e bir bebek teslim ediyorlar. Bu bebeğin, iyi bir ailenin yeni doğan çocuğunun yerini alması ve büyüdüğünde kıyameti koparması gerekiyor. Crowley bebeği alıyor ve Amerikan Kültür Ataşesinin doğmak üzere olan çocuğuyla değiştirmek üzere, satanist rahibelerin çalıştığı hastaneye yollanıyor. Bu bebek büyüyecek, benliğinin derinlerinde yatan Deccal uyanacak, böylece iyiler ve kötülerin nihai savaşı gerçekleşecek. Fakat bu büyük plan sırasında bir aksaklık oluyor ve bebek yanlış ailenin odasına bırakılıyor.
Bir yandan büyüyünce Deccal olacak bebeğin hayatını izliyoruz, bir yandan da başka başka birçok karakter romana dahil oluyor. Nereden başlayıp hangisini anlatacağımı şaşırıyorum! Benim yazma beceriksizliğime bakmayın; kitaptaki karakter çokluğu kafa karıştırmıyor, bütün karakterler ve bütün olaylar birbirlerine gayet güzel bağlanıyor. Kehanetleri tamamen gerçek çıktığı için, bir kâhin olarak çok başarısız olan Agnes Çatlak, bu kehanetlerin şifresini çözmeye çalışan torunu Anathema Araç, İngiltere'de kalan son cadı avcısı Çavuş Shadwell, hiç susmadan konuşan satanist rahibeler, dünyanın çeşitli yerlerinde ortalığı karıştıran Mahşerin Dört Atlısı, hiçbir inancı olmayan Newton Pulsifer...
"Newton Pulsifer'in daha önce hiç ülküsü olmamıştı. Bildiği kadarıyla, herhangi bir şeye inanmamıştı da. Utanç vericiydi bu, çünkü bir şeylere inanmayı istemişti. İnancın bazı insanlar için, onları Hayat'ın çalkantılı sularında hayatta tutan bir tür cankurtaran simidi olduğunu fark etmişti. Kendisi de bir yüce Tanrı'ya inanmak isterdi, ama kendini O'na adamadan önce, bir iki noktayı açıklığa kavuşturmak adına O'nunla yarım saat kadar konuşmayı tercih ederdi."
Kıyamet vakti yaklaşırken, melekler ve iblisler büyük savaş için sabırsızlanıyor; bazıları kıyameti engellemeye, bazıları ise her şeyin planlandığı gibi yürümesini sağlamaya çalışıyorlar; olaya bir grup çocuk, bazı suratsız komşular, falcı kadınlar, polisler karışıyor. Kişiler ve olaylar karmaşası kocaman bir düğüm oluyor, çok eğlenceli bir biçimde çözülüyor.
Son olarak, kitabın çevirisi ve dizgisi hakkında birkaç şey söyleyip gideyim; okunmak için bekleyen çeşit çeşit iletişim kuramı araştırmaları var daha. Kitapta bilinçli olarak bozulmuş metinler var; çocuk konuşmaları, bozuk aksanlar... Bunları ayrı tutarsak, birkaç tane istemsiz yapılmış hata göze çarpıyor ama rahatsızlık verecek seviyede değil ve (çevirisinin zor olduğunu tahmin ettiğim) sözcük oyunları çok başarılı aktarılmış, metnin akıcılığı hiç bozulmadan ilerliyor.
Ay, bu seriyi bitirmek için ne uğraştım, ne azmettim! Fakat iyi ki bitirmişim. Serinin ilk kitabı fena değildi, ikinci kitabı bence çok sıkıcıydı fakat Korkunç Kale kesinlikle üçlemenin en iyi kitabı, Lewis'in aslında iyi bir yazar olduğunu hatırlattı. -Ama çevirisi ve dizgisi en kötü olan da bu kitap. Bol yazım hatasının yanında tuhaf çeviri hataları da içeriyor.-
Korkunç Kale de, ilk iki kitap gibi Güneş Sisteminin bir gezegeninde geçecek, bitmek bilmeyen gezintiler ve sohbetlerle dolu olacak diye düşündüğümden kitabı okumak bile istemedim. Ama seriyi yarım bırakırsam gece arkamdan kovayabilirdi, ağlayabilirdi; o yüzden okumaya başladım ve baktım ki, yeni evli bir genç kadın kendi kendine mırıldanıp evini temizliyor. Başka bir gezegen yok, İngiltere'nin küçük bir şehri var, bir üniversite var.
Romanın ilk sayfasında tanıştığımız Jane, akademisyen Mark Studdock'la evli. Evini toplayıp temizlemeyi bitiriyor, gazetedeki bir fotoğraf gözüne iliştiğinde, o gece gördüğü korkutucu rüyayı hatırlıyor: İdam edilen bir adam, adamın başını alıp götüren bir ziyaretçi, mezarından kaldırılan bir druid... (Druid sözcüğünü okudukça "These aren't the droids you're looking for" diye mırıldanıyorum. Sonra kendime geliyorum.)
Bu sırada Mark Studdock, Bracton Kolejine doğru yürüyor ve öğretim üyeleri arasındaki ilerici topluluğun lideri olan Curry ile sohbet ediyor. Kitabın ilk sayfaları çok sade bir biçimde, bu yeni evli çiftin günlük hayatını anlatıyor. Jane evde oturup hayatını ve evliliğini sorgularken, Mark üniversitede daha iyi bir konuma gelmesini sağlayacak adamların peşinde dolanıyor. Akademi üyelerinin toplantısında, UEDE (Ulusal Eşgüdümlü Deneyler Enstitüsü) adlı bir kurumun, Kolej'e ait bir araziyi satın almak istediği açıklanıyor. Bunu takip eden süreçte, kendilerine İlerici Unsur diyen grup ile tutucu üyeler arasında büyük bir tartışma yaşanıyor. İlerici Unsur'u destekleyen ve üniversiteyi perde ardından yöneten Lord Feverstone, Mark'ı karşısına alıp alttan alta övgüler sıraladıktan sonra bir iş teklifi yapıyor. Sosyoloji üzerine çalışan Mark'ın UEDE'ye katılmasını isterken, UEDE'nin geleceğe yönelik planlarının bir kısmını da anlatıyor:
"Önce oldukça basit ve anlaşılır şeyler - uyumsuzların kısırlaştırılması, geri kalmış ırkların tasfiyesi (hiçbir gereksiz yük istemeyiz), seçici üreme. Sonra doğum öncesi eğitim de dahil olmak üzere gerçek eğitim. (...) Ama sonunda biyokimyasal düzenlemeleri ve beynin doğrudan yönetilmesini sağlayacağız..."
Feverstone'un Hitlervari üstün ırk yaratma planları Mark'ı tereddüte düşürse de, çok prestijli olacağını umduğu yeni görevini reddetmek istemiyor ve Feverstone'la birlikte, UEDE'nin Belbury'deki merkezine doğru yola çıkıyor. Jane, devam eden kötü rüyalarını aklından uzaklaştırmak için alışveriş yaparken yine bir akademisyen olan Dr. Dimble ve eşi Bayan Dimble ile karşılaşıp onlara rüyasını anlatıyor. Bu olayların ardından roman iki ayrı konuya bölünerek ilerliyor; Jane, fazlasıyla gerçekçi ve korkutucu rüyaları devam ederken bir yandan da kocası için endişeleniyor, Mark ise UEDE'de neler olduğunu anlamaya ve aynı zamanda olaylara hakimmiş gibi davranıp görüntüyü kurtarmaya çalışıyor. Roman dönüşümlü olarak ilerlerken genç çiftimizin (ara sıra birbirleri ile kesişen) maceralarını okuyoruz. UEDE, toplumun ilerlemesi ile ilgili radikal fikirleri olan ve (son zamanlarda sıkça duyduğumuz tabirle) toplum mühendisliği yapan bir kurum. Suçla mücadele konusunda yeni teknikler üretiyorlar, yeni bir polis örgütütü kurmaya çalışıyorlar ve gazetelerde yayımlattıkları makaleler aracılığıyla halkın görüşünü yönlendiriyorlar.
"Seni aptal, asıl kandırılabilen eğitimli okuyucudur. Bizim bütün sıkıntımız diğerleriyle. Ne zaman gazetelere inanan bir işçi gördün? Her şeyin bir propaganda olduğunu baştan kabul eder ve baş makaleleri okumadan geçer. O gazetesini futbol sonuçlarını öğrenmek ve camdan düşen küçük kızlarla, Mayfair apartmanlarında bulunan cesetlerden bahseden kısa paragrafları okumak için alır. Bizim sorunumuz onunladır. Onu yeniden koşullandırmamız gerekir. Ama eğitimli kamuoyunu, haftalık entelektüel dergileri okuyan insanları yeniden koşullandırmaya gerek yoktur. Onlar zaten hazırdır. Her şeye inanırlar."
UEDE'nin yöneticilerini tanıyıp, gizli kapaklı yaptıkları görüşmelere ve deneylere tanık oldukça, serinin ilk iki kitabında büyük yer tutan Weston'ın da eskiden bu kurumda görev yaptığını ve dolayısıyla yöneticilerin Güneş Sistemi'ndeki diğer akıllı canlılardan ve Eldila'dan haberdar olduğunu öğreniyoruz. Dünya'nın kötü niyetli Eldil'i ile iletişim kurmuşlar ve onun kendilerine sunduğu üst-insan olma hedefine doğru ilerliyorlar. İmtiyazlı insanlar arasına girmek için çabalayan, hoşlanmadığı olayları bilincinin arka köşelerine iteleyen Mark, tam olarak neyle karşı karşıya olduğunu anlamıyor ama kişiliği roman boyunca gelişiyor ve kendini sorgulamaya başlıyor. Mark'ın UEDE'de gördüğü tuhaflıklara hiç ses çıkarmamasını iki cümle ile çok güzel anlatıyor Lewis:
"Eğer gaddarca davranacaksa bu, onun itibarını önemsemeyen kendinden üstün kişilere karşı değil, kendisine itibar gösteren altındaki kişilere ve yabancılara karşı olmalıydı. İçinde yaltaklanmayı çok seven bir yan vardı."
Jane ise devam eden rüyaları nedeniyle, Dr. Dimble'ın tanıdığı birisi ile görüşmek üzere yakınlardaki bir kasabaya gidiyor. Buradaki büyük malikanede tuhaf bir kadın olan Bayan Ironwood'la tanışıyor. Jane'e, rüyalarında gördüğü olayların gerçek olduğunu söyleyen Bayan Ironwood, bu rüyaların çok önemli olduğunu ve gelecekte daha kötü olayları görebileceğini düşünüyor. Bir süre sonra Jane, Başkan diye hitap ettikleri bir adamla daha tanışıyor; Başkan, UEDE'nin içyüzünü anlatıp Jane'den yardım istiyor ve artık kendi evinde güvende olmayacağı için malikaneye taşınmasını öneriyor.
Böylece Mark, Dünya'nın kötü Eldil'i ve UEDE'nin yanında iken, eşi Jane UEDE'ye karşı mücadele etmeye hazırlanan küçük gruba katılıyor. Başkan, elbette iki kitap boyunca gezegenlerde dolanan ve UEDE'nin ne yapmaya hazırlandığını çok iyi bilen Ransom'ın ta kendisi. Perelandra'dan döndükten sonra hiç yaşlanmamış, Eldila ile irtibatını koparmamış ve Dünya'nın kendi bildiği haliyle kalması için çabalıyor. Kitap, iyilerle kötülerin savaşını temel alırken, çok hoşuma gitmeyen bir şekilde kötücül bir abartıyla nitelenen teknolojik/bilimsel ilerlemeye karşı çıkıyormuş gibi gözüküyor ve yine üstün varlıkların gücünü -yer yer Hristiyan mitolojisinden beslenerek- kullanıyor. Ama hiç olmazsa, ilk iki kitabın aksine, Korkunç Kale'de epeyce heyecanlı ve sürükleyici bölümler var. Kozmik Üçleme'yi iyi bir seri olarak önerebileceğimden emin değilim. Kimin kim olduğunu, dertlerinin ne olduğunu öğrenmek için serinin ilk kitabını okuduktan sonra direkt Korkunç Kale'ye geçmek daha az sıkıcı bir tercih olabilir belki. Tabii, seriyi okumadan önce biri bana bu öneriyi yapsaydı ("Serinin ortasını okuma Setenay, gerek yok.") ve ben de aynen öyle yapsaydım, okumadığım ikinci kitap nedeniyle yüzüm gözüm kaşınırdı, uykularım kaçardı, Perelandra'yı takıntı haline getirip eninde sonunda okurdum. Bu benim tuhaflığım da olabilir tabii.