Arthur Charles Clarke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arthur Charles Clarke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2014

Son Nesil


Son Nesil - Childhood's End
Arthur C. Clarke
Çeviren: Kayhan Şentin
Cep Kitapları
Ağustos 1984 (1. basım)
248 sayfa

* Okuma Şenliği için sahaftan aldığım bir kitap.

İlk baskısı 1953'te yapılan romanımızın zaman çizgisi 1970'lerde başlıyor. Eski dostlar olan Hoffman ve Schneider adlı iki bilim insanı, uzun yıllar önce yollarını ayırmışlar ve biri ABD adına, biri Rusya adına; kalabalık ekipleri ile birlikte, uzaya açılan ilk gemiyi üretmek için harıl harıl çalışıyorlar. Fakat, iki ekip de sonuca çok yaklaşmışken, yıldızların arasından çıkıp gelen devasa gemiler Dünya göklerinde beliriyor. İnsan ırkı artık yalnız değil.

İlk temasın beş yıl sonrasına atlayan roman, New York'taki Birleşmiş Milletler binasına taşıyor okuyucuyu. Gökyüzüne park eden gemiler beş yıldır oradan ayrılmamışlar, içerideki varlıklar yüzlerini göstermemişler ama Dünya yönetimine hakim olmuşlar ve yalnızca BM Genel Sekreteri Stormgren ile doğrudan iletişim kuruyorlar. Bu hakimiyetle birlikte milletler arası savaşlar sona ermiş, dünya bir bolluk ve huzur dönemine girmiş, kim oldukları bilinmeyen bu yöneticilere Tanrısallar adı verilmiş. İnsanlar çoğunlukla bu durumdan memnunlar ve tepelerinde süzülen yabancı gemilere çoktan alışmışlar ama duruma karşı çıkan, özgürlüklerinin yok olduğunu savunan ve şiddetli protestolar düzenleyen bir azınlık var. Bu protestocuların büyük bir kısmını din adamları oluşturuyor, çünkü Tanrısalların gelişi ile birlikte inançlarının tehdit edildiğini düşünüyorlar:
"Bilim, aldırmazlıkla olduğu kadar, dogmalarını kabul etmemekle de dini yıkabilir. bildiğim kadarıyla Zeus veya Thor'un yokluğunu kimse ortaya koymadı, ama şimdi bunların çok az izleyicisi var. Wainwright ve taraftarları da, onların inançları konusundaki gerçeği bildiğimiz için korkuyor. Acaba ne kadar zamandır insanlığı gözlediğimizi düşünüyorlar? Muhammed'in hicreti başlattığını, ya da Musa'nın Yahudilere yasalar koyduğunu gördük mü? Onların inandıkları öykülerin tümüyle saçma olduğunu biliyor muyuz?"
Bu konuşmayı yapan kişi Karellen, Tanrısalların sözcüsü. Kendisini asla göstermese de, Genel Sekreter Stormgren'le düzenli toplantılar yapıyor, talimatlar iletiyor ve hatta bir çeşit arkadaşlık ilişkisi geliştiriyorlar. Görevi süresince Karellen'in neye benzediğini hiç öğrenemeyen Stormgren, emekli olmadan önceki son toplantılarında ufak bir oyun oynayıp Karellen'i görmeyi başarıyor. Gördüğü şeyi hiç kimseyle paylaşmıyor ve Tanrısalların sırrını hayatı boyunca saklıyor. Bu olaydan ancak elli yıl sonra Karellen yeryüzüne iniyor ve insanlara kendini gösteriyor.

Elli yıllık bir atlama yapan romanda Clarke, Tanrısalların yönettiği dünyada adeta bir ütopya kurmuş. İnsanlık uzaya açılma hayalini bir kenara bırakmış, günlük işlerin çoğunu robotlara devretmiş, yalnızca keyif için çalışıyorlar, çalışmak istemezlerse okula dönüp yeni bir alanda eğitim görüyorlar; nadir bulunan nesneler dışında hemen her şey bedava sağlanıyor ya da çok ucuz fiyatlara satılıyor. Bu huzurlu, zengin, sağlıklı dünya tanımı, kurgu bir gelecek için bile çok fazla iyimser. Bütün bu iyimser tablonun ardında, din ile birlikte bilim ve sanat da bir gerileme sürecine girmiş. Bilimle uğraşan (oyalanan) birçok insan olmasına karşılık, ilerlemeyi sürdürecek nitelikte bilim insanları kalmamış.
"Evet, pek çok teknolog vardı; fakat bunların pek azı insan bilgisinin sınırlarını genişletecek özgünlüğe sahipti. Merak vardı, buna ayıracak boş zaman da; ama temel nitelikte bilimsel araştırmaya girecek yürek yoktu insanlarda. (...) Hiçbir çağda, sırf eğlence için birtakım gerçekleri toplamaya koyulan böylesine çok sayıda amatör bilimci görülmemişti; ne yazık ki, bu gerçekler arasında ilişki kuracak kuramcıların sayısı çok azdı. (...) Amatör ve profesyonel olmak üzere sürüyle icracı vardı, ama varlıkları bir nesil boyu sürecek, gerçek anlamda edebiyat, müzik, resim ve heykel ürünleri çıkmıyordu artık. Dünya, artık bir daha hiç dönmeyecek olan bir geçmişin parlaklığıyla yaşıyordu."
Bir de, Clarke'ın yönetime el koyan uzaylılar ile gerekçelendirdiği çöküşü biz şimdiden yaşıyoruz sanırım:
"Her gün radyo ve TV'nin çeşitli kanallarından beş yüz saat kadar bir yayın yapıldığının farkında mısınız? (...) İnsanların artık pasif süngerler haline gelmesine şaşmamalı; yalnızca emiyor ama herhangi bir şey yaratmıyorlar. Kişi başına ortalama program izleme süresinin günde üç saat olduğunu biliyor muydunuz?"
Düşünebiliyor musunuz?! Günde üç saat televizyon izlemek, nasıl da inanılmaz! Kesintisiz yayın yapan sadece yirmi kanal olsa, Clarke'ın "abartılı" bir süre olarak sunduğu beş yüz saatlik yayını yakalıyoruz. Yanılmıyorsam bizim evdeki televizyonda 120'den fazla kanal var. Hesabı tamamlamaya üşendim.

Tanrısalların Dünya'ya gelmelerinin ardından geçen yıllarda nesiller değişiyor, yeni doğan her nesil ile birlikte Tanrısalların varlığı ve yönetim biçimleri daha da kanıksanıyor; ancak neden buraya geldikleri, neden insan ırkının geleceğine müdahale ettikleri ancak kitabın sonlarında açıklanıyor. Bu kitabın büyük bir kısmını çok sevdim, finale yaklaştıkça sevgim biraz azalmaya başladı. (Bundan sonra yazacağım birkaç cümle, kitabın sonu ile ilgili yorum içerdiği için okumamayı tercih edebilirsiniz. Final ile ilgili kısmı okumak istemeyenler için kısa özet: İnsanın başka bir gezegenden gelen varlıklarla ilk temasını işleyen bu roman bence mutlaka okunmalı. 'Ben okurum, final hakkında bilgi almak okuma keyfimi kaçırmaz' diyorsanız, devam edelim.)

Galiba ben, aslında Arthur C. Clarke'ı pek o kadar sevmiyorum. Kullandığı dili seviyorum, romanlarındaki insan eleştirilerini seviyorum ama birden fazla romanında kullandığı, saf bilinçten oluşan bir varlığa doğru evrimleşme ya da bu bilincin iradesine bağlanan olayları sevmiyorum. Son Nesil'i okurken de aynı hayal kırıklığını yaşadım; oysa çok güzel gidiyordu roman. Görüyoruz ki, Karellen ve soydaşları Yücedimağ olarak adlandırdıkları bir varlığın emri ile dünyaya gelmişler. Yücedimağ'ın insan evriminin bir sonraki basamağı ile ilgili öngörüleri doğrultusunda insanları yönlendirmeleri gerekiyormuş. Bu evrimin ne olduğunu, nasıl olduğunu ise elbette anlatmayacağım, fakat kitapta oldukça görkemli betimlemeler var. Yücedimağ kurgusunu sevmesem de, kitabı büyük bir keyifle okudum.

30 Nisan 2014

İmparator Dünya


İmparator Dünya - Imperial Earth
Arthur C. Clarke
Çeviren: Nilgün Özcan
İthaki Yayınları
2002 (1. basım)
493 sayfa

* Okuma Şenliği için kütüphanemde en uzun süredir okunmayı bekleyen o kitap.

En sevdiğim bilim kurgu yazarları listesi yapsam mutlaka ilk beş arasında yer alacak olan Arthur C. Clarke'ı uzun zamandır okumuyordum. Okuma Şenliği bahane oldu, aylar yıllar önce alıp henüz okumadığım İmparator Dünya'yı okudum. ...ve sevmedim! Bir Clarke kitabını sevmediğim için hayret ettim kendime. O kadar hayret ettim ki, "Ya ben bu kitabı neden sevmedim şimdi? Hiç anlamadım, blogda nasıl anlatsam ki?" diye kara kara düşünüyorum.

Öncelikle, İthaki tarafından yayımlanan ve alıp okuduğum onlarca kitap arasında çevirisi ve redaksiyonu en kötü olan kitap bu kesinlikle. Anlatım bozukluğu, yazım hatası, ne ararsanız var! Bazı yayınevlerinde bu durumla karşılaşınca şaşırmıyorum ama İthaki'den hiç beklemediğim bu özensizlik koca roman boyunca canımı sıktı. Öyle ki, 
"Isı nedir?" diye sordu biri.
"Sıcak. Sadece eksi elli. Tek katlı giysiler yeter."
diyalogunu okuyunca "Lisedeki fizik dersinde kafama işledikleri 'ısı ve sıcaklık aynı şey değil!' gerçeğini ben bile hatırlıyorum." diye homurdandım kendi kendime. Arthur C. Clarke'ın üzerinde düşünmeden yapabileceği ısı/sıcaklık ayrımı, tahminimce çeviriden/düzenlemeden kaynaklı bir karışıklığa kurban gitmiş. Kitapta buna benzer (kimileri daha beter) biçimsiz cümleler epeyce var. Galiba kötü bir zamanlarına denk gelmiş; İthaki standartlarının bu kadar altında bir iş olmasını başka türlü açıklayamıyorum. Bu terim kargaşası dışında, kitap bilimsel doğrulara bağlı kalıyor; Clarke, bahsettiği gezegenlerin ve uyduların atmosfer koşullarını, uzay gemilerini, bir bilim kurgu romanında olabileceği kadar bilimsel gerçeklikle anlatıyor.

Romanımız 2200'lü yılların son yarısında, Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'da başlıyor. İnsanlar Güneş sistemine yayılmışlar, Ay, Mars, Merkür ve Titan'da yerleşik koloniler kurulmuş; insan yerleşimine uygun büyük uydularda çalışmalar sürüyor ve kitapta oldukça ütopik bir toplum kurgusu var. Din ayrılıkları, ırkçılık, yoksulluk kalmamış; hem Dünya'da hem de kolonileşen diğer gezegen ve uydularda her şey yolunda! Eşcinsellik normal, geleneksel evlilikler sürse de serbest cinsel ilişki ve biseksüellik sıradan, (eski dönemlerde beyaz tene atfedilen) elitizm artık az bulunan siyah tene yönlenmiş; politika bir çıkar ve kavga alanı olmaktan uzaklaşmış.
"Dünya üzerindeki hemen tüm politik atamalar, gerekli niteliklere sahip kişilerin bulunduğu bir havuz içinden, bilgisayarın rasgele seçimiyle yapılmıştı. Bazı işlerin onları yapmaya gönüllü insanlara, hele bir de bu insanlar fazlasıyla hevesli olduklarını gösteriyorsa, asla verilmemesi gerektiğini, insan ırkı binlerce yılda ancak idrak edebilmişti."
(Bu alıntıdaki "rasgele" kitapta yazıldığı şekli ile aktarıldı.)
Ayrıca, Dünya'da konuşulan İngilizceye gittikçe daha fazla Çince sözcüğün karıştığı söyleniyor kitapta; bu da sinirlendikleri zaman çatır çatır Çince küfürler sıralayan mürettebatı ile Serenity'yi, dolayısıyla Firefly adlı güzide diziyi aklıma düşürdü okurken. (Bir on dakika kadar dizinin jenerik müziğini dinleyip yas tutup geleceğim ben; bu arada Firefly'a bakıp izlemeye başlayabilirsiniz belki, sonra Fox'a Çince küfür edenler kervanına katılırız beraber.)

Ehm... Kitabın ana karakterleri Malcolm, Colin ve Duncan Makenzie'den ibaret üç nesillik bir aile. En büyükleri olan Malcolm, Titan'a yerleşen ilk kolonicilerden biri ve Titan siyasetinin tepesinde sağlam bir yer edinmiş. Genetik bir bozukluk nedeniyle doğal yollarla sağlıklı çocuklara sahip olması mümkün olmayan Malcolm, klonlama yoluyla edindiği ve genetik kopyası olan çocuğunu (Colin'i) varisi ve iş ortağı olarak yetiştirmiş. Colin de, 40'lı yaşlarına gelince babasının yolunu izlemiş ve üçüncü klon olan Duncan doğmuş. Titan'da başlayan romanda Makenzieleri ve bazı akrabalarını, arkadaşlarını tanıyoruz, uydudaki işleyişi öğreniyoruz. Sonra Duncan ile birlikte, ABD'nin beş yüzüncü Kurtuluş Günü kutlamalarına (4 Temmuz 2276) katılmak üzere Dünya'ya doğru yola çıkıyoruz. Duncan Dünya'nın yer çekimine alışmaya çalışıyor, Titan'daki yeraltı yaşamından sonra açık gökyüzü karşısında dehşete kapılıyor, yağmurun zararsız olduğunu algılamaya çalışıyor. Bizim için sıradan olan pek çok şeye tamamen yabancı olan bir Titanlının gözünden gezegenimize bakmak epey ilginç. Bir çeşit cep bilgisayarı ya da akıllı telefon olan minisek'i kullanıyor bol bol. Yine global (hatta gezegenler arası) bir iletişim ağı öngörüsü var kitapta ve yine kablosuz veri iletimi yok; minisek'in hafızasında kayıtlı olmayan bilgilere ulaşabilmek için genel ağa kablo ile bağlanması gerekiyor.

Bütün bunlar aslında ilginç ve keyifli; uzayda kolonileşme, farklı gezegenlerde yaşayan insanların bir araya gelmesi ve Dünya'yı onların gözünden izlemek, Clarke'ın bilimsel öngörüleri... Fakat kitabın geneline hakim olan iyimserlik o kadar naif ki, bir yerden sonra rahatsız etmeye başlıyor. Bir de, kitabın ancak sonlarında ortaya çıkan ve Duncan'ın çözmeye çalıştığı bir gizem var ama konuya heyecan kattığı, kitabın sonunu merak ettirdiği söylenemez. Sanırım en çok bu yüzden "tam olmamış" gibi geldi bana.

Kitabın kendisinden çok, bu yazıyı yazmaktan keyif aldım. Evet, bence de biraz tuhaf. Beğenmediğim kitaplar hakkında yazmak daha zor geliyor genellikle. Ama, bu sefer ilgimi çeken bir şey öğrendim, o yüzden daha keyifli oldu. Her zamanki gibi Google'da kitabı araştırırken İngilizce bir blogda bu kitapla ilgili bir değerlendirme buldum. Kitabı çok beğenen biri tarafından yazıldığı belli olan yazı epey hoşuma gitti, güzel yazmış diyerek okudum, okudum... Yazının sonuna gelince Jo Walton adını gördüm, "Ben bu ismi biliyorum!" diyerek kitaplığıma doğru döndüm, kitaplarımı şöyle bir taradım; sonra tekrar bloga bakıp sayfanın en üstüne kadar çıktım, tekrar Jo Walton adını gördüm. Sonra, dev bir kalabalığın ortasında bir arkadaşımla karşılaşmış gibi sevindim. Ötekiler Arasında'nın yazarı Jo Walton "Aa evet, ben de okudum o kitabı; çok da sevdim aslında, sen niye sevmedin ki?" diye karşıma geçmiş, kitap hakkındaki fikirlerini anlatıyor bana! Okumak isterseniz şuraya buyurun. (Özellikle yorumlarda bolca spoiler var, uyarmadı demeyin!)

Şimdi, hoşgörünüze sığınarak, laf arasında Firefly dediğim andan beri peş peşe dinlediğim müziği de buraya bırakıyorum.

20 Aralık 2013

Atılgan Bilimkurgu Öyküleri Seçkisi


Atılgan Bilimkurgu Öyküleri Seçkisi 1
Yayın Yönetmeni: Bülent Akkoç
Atılgan Yayınları
Ekim 1999 (1. basım)
199 sayfa


İç kapağındaki başlığı ile Atılgan Bilimkurgu Öyküleri Seçkisi 1 isimli bu kitap, on bir ayrı bilim kurgu öyküsünü bir araya getiriyor. Ekim 1999 tarihli bu kitabı yayımlayan Atılgan Yayınevi, belli ki adını Star Trek'ten almış ve en azından 1996'dan itibaren üç yıl boyunca aynı isimli bir de bilim kurgu dergisi çıkarmışlar. Türkiye'de bilim kurgu sevgisinin yükseldiği dönemde ortaya çıkan, ne yazık ki ayakta kalamayan yayınevlerinden biri sanırım Atılgan Yayınevi.

Bu öykü seçkisini çok sevdiğim sahafım Faruk Bey bulmuş; esas dikkatini çeken ise öykülerden çok, kitabın sonunda yer alan Türkçe Bilimkurgu Kitapları Kaynakçası olmuş. -Bu çok önemli kaynakça ile ilgili birtakım planlarım var, ilgilenen olursa seslenmekten hiç çekinmesin.-

Kitaba gelirsek, on bir öykünün her biri için küçük notlar aldım okudukça ama bu yazıyı yazarken hepsinden tek tek bahsetmemeye karar verdim, dikkatimi çeken birkaç öyküden bahsetsem yeter, değil mi? Öyküleri bulunan yazarlar -öykülerinin sırası ile- şöyle: Brian Aldiss, Alfred Bester, Arthur C. Clarke, Robert Sheckley, Cordwainer Smith, H.G. Wells, Paul Ernst, Gordon R. Dickson, Richard Matheson, Mack Raynolds ve Ban Jeapes. Adlarını ilk kez duyduğum yazarların yanında Bester, Clarke, Wells gibi çok sevdiğim yazarlar var. Her öyküden önce, yazarı ile ilgili 1-2 sayfalık bilgiler verilmiş. Tanımadığım yazarlar için bir şey diyemiyorum ama tanıdığım yazarların bilgilerinde bazı hatalar gözüme çarptı. Zaten kitabın genelinde (baskı kalitesi, dizgi...) bir amatörlük göze çarpıyor ama beni çok rahatsız etmedi. Öykülerin çevirileri de farklı imzalar taşıyor. Sadi Konuralp iki öykü çevirmiş. Kitabın yayın yönetmeni olan Bülent Akkoç'un bir çevirisi var. Diğer çevirmenler ise: Yüce Atıl, Ayşe Gorbon, Barış Emre Alkım, Savaş Murat Alkım, Zeynep Akkuş, Erol Tulay ve Emrah Göker.

Kitapta en sevdiğim öykü, Cordwainer Smith imzalı Güneşsiz Bir Denize Doğru oldu. 23 yaşındayken politika bilimi alanında doktorasını tamamlayan yazar, romantik bir atmosferde Xanadu gezegeninin güç sarhoşu yöneticisi Kuat ile, Vasıta Lordu Kemal bin Permaiswari arasındaki gergin ilişkiyi anlatıyor. Ve evet, öyküyü okurken "acaba karakterin adı gerçekten Kemal mi diye merak ettim, az önce İngilizce yazımından kontrol edip öğrendim, gerçekten Kemal.

Beni çok şaşırtan bir biçimde, kitaptaki en sevmediğim öykü Arthur C. Clarke'ın Uzay Yolculuğu Yasak adlı öyküsü oldu. Alfred Bester'in Muhammed'i Öldüren Adam'ı, yazardan bekleyeceğim üzere yine intikam güdüsü içeriyor. H.G. Wells, Olağanüstü Bir Olay: Davidson'un Gözleri adlı öyküsü ile uzay/mekan bükülme teorisine uzaklardan el sallamış. Kitapta nüfus kontolü, uzay yolculuğu, zaman yolculuğu, zaman paradoksları... Her şey var. Hatta Marksist bir yapay zeka bile var!

13 Mart 2013

Yamuk Bakan Öyküler


Yamuk Bakan Öyküler
Yayıma Hazırlayanlar: Volkan Çelebi, Murat Erşen
Çeviren: Fatoş Akkoyunlu
MonoKL Yayınları
Kasım 2011 (1. basım)
127 sayfa

Yamuk Bakan Öyküler, dört öykü içeren minik bir derleme; tuhaf da bir derleme aslında çünkü üç bilimkurgu öyküsünün ardından Sir A. C. Doyle'un Sherlock Holmes öykülerinden biri geliyor. MonoKL niye böyle bir seçki yapmış, öyküleri neye göre seçmiş hiç bilmiyorum. Bu kitabı ilk kez gördüğümde hevesle elime aldım; sonra satın almamaya karar verdim; çünkü içindeki dört öyküden üçünü içeren kitaplar zaten kitaplığımda var. Fakat geçen haftasonu -uzun bir aradan sonra- Aşiyan Sahaf'a uğrayıp Faruk Bey'le sohbet ederken tekrar görünce, okumadığım tek öykü için bu kitabı almaya karar verdim. Bilimkurgu kitaplarını okuma/satın alma hevesim çığırından çıkmak üzere, farkındayım. Neyse...

Kitaptaki ilk öykü Robert Sheckley'e ait, daha önce okumadığım bir yazar ve bana bu kitabı aldıran da Sheckley'nin Dünyalar Deposu (Store of the Worlds) adlı öyküsü oldu. "Dünyalar Deposu" kereste parçalarından, araba aksamlarından, bir parça çinko kaplı demirden ve hepsi soluk mavi bir boyayla beceriksizce boyanmış birkaç sıra ufalanan tuğladan yapılmış küçük, derme çatma bir kulübe. Bu kulübeye doğru yürüyen Bay Wayne ile başlıyor öykü, kulübenin sahibi olan yaşlı Tompkins'le konuşuyorlar: "bedeninden kurtulan aklın, varlığının her anında yeryüzünün şekil verdiği sayısız olasılıktaki dünyalardan birini seçebilecek." Açıklanmayan bir metodla, geçici olarak alternatif bir gerçekliğe geçmek mümkün öyküde. Kitabı sadece bu öykü için almıştım ya, iyi ki almışım!

İkinci öykünün adı Şakacı (Jokester) daha önce okuduğum (ama hangi kitapta olduğunu hatırlamadığım) bir Isaac Asimov öyküsü. Noel Meyerhof (bilgisayarlara nasıl soru sorulacağını içgüdüsel olarak bilen bir Büyük Üstat) çalışma odalarından birinde Multivac'la, yani şimdiye kadar kurulmuş en karmaşık bilgisayarla konuşuyor; şakalar ve fıkralar anlatıyor. Bunu Büyük Üstat'ın zihinsel dengesizliğine yoran bir analist ve bir politikacı, Meyerhof'un kalbini kırmadan sorunu anlamaya ve çözmeye çalışıyorlar. Her zamanki gibi çok severek okuduğum bir Asimov öyküsü.

Tanrı'nın Dokuz Milyar İsmi (The Nine Billions Names of God) yıllar önce Sarmal'ın yayımladığı bir Arthur C. Clarke kitabına adını veren (Tanrının Dokuz Milyar Adı) öykü. Bir Tibet manastırındaki rahiplerin, üç yüz yıldır sürdürdükleri işi hızlandırmak için Mark V modeli bir bilgisayar sipariş etmeleri ile başlıyor. Tanrı'nın sahip olduğu dokuz milyar isim olduğuna inanıyorlar ve bu isimlerin tamamını listelemek için nesillerce çalışmışlar. Bir bilgisayarın yardımı olmadan bu işi tamamlamalarının on beş bin yıl alacağını tahmin eden rahipler, işi hızlandırmak için bir bilgisayar ediniyorlar; bilgisayar ile birlikte manastıra iki teknisyen de geliyor. Arthur C. Clarke'ın mistik ve güzel öykülerinden biri. (Bu arada, edinebilirseniz Tanrının Dokuz Milyar Adı, okunması gereken bilimkurgu kitaplarından!)

Son öykü ise, gayet alakasız biçimde bir Arthur Conan Doyle öyküsü; Kızıl Saçlılar Derneği (The Red-Headed League). Bu öykü de, Martı Yayınları tarafından Kızıl Saçlılar Kulübü adıyla yayımlanmıştı, ve evet, kitaplığımda var. Başına gelen bazı şeylere anlam veremeyen Bay Wilson'ın hikayesindeki gizemi çözüyor Sherlock Holmes.

Yamuk Bakan Öyküler, içindeki öyküleri okumadıysanız almanızı önereceğim kitaplardan. Robert Sheckley'nin başka öyküsünü okumadığım için emin değilim; ama diğer öykülere bakarak diyebilirim ki, her yazarın en iyi öykülerinden seçilmiş ve güzel bir derleme olmuş. Tek eksiği, bu öykülerin neden seçildiğini, neden böyle bir derleme yapıldığını anlatan bir önsöz.

1 Ağustos 2012

Gelsin kitaplar!

Aslında şu günlerde Ankara'ya gitmeyi umuyor ve orada keyifli keyifli para harcarım diye, kitapçılara pek yaklaşmamaya çalışıyordum. Çünkü bir kitapçıya girersem boş çıkmayacağımı çok iyi biliyorum. Ankara planını ileri bir tarihe atmak zorunda kaldım; işin kötüsü, bu arada bütün iradem eridi gitti!

Dün, kuzenimi beklerken sevdiğim kitapçılardan biri olan Adımlar Kitabevi'ne girdim. Küçücük dükkanda dakikalar harcadım ve çok tuhaf bir biçimde, gerçekten almak istediğim hiçbir kitap bulamadım! Oradan çıkıp, aslında hiç sevmediğim ama daha büyük bir kitapçıya girdim; sanki sahipleri ve çalışanları da artık sevmiyorlar mekanı, yalnızca çoksatan kitaplar en ortalık yerdeki raflara düzenli yerleştirilmiş, geri kalan kitaplar bir kargaşa içinde rastgele dizilmiş. Tam hatırlamıyorum ama galiba "müzik" olarak etiketlenmiş bir bölümde, yoksa "tarih" miydi, emin değilim. Her neyse... Alakasız bir rafta İthaki Yayınları'nın kitapları gözüme çarptı, belki bir daha bulamam diye iki tane kitap aldım: Arthur C. Clarke'tan İmparator Dünya ve Robert Silverberg'den Gece Kanatları. Clarke'ı zaten çok severim, Silverberg de daha önce okuduğum yazarlardan. (Bkz: Dünyalı İstilacılar)

"Bu iki kitap beni bir süre idare eder, fazla kitap almam" derken... Bugün Aşiyan Sahaf'a gitmem gerektiğini düşündüm ve tabii ki, gittim! Faruk Bey bu sefer beni Asimov kitaplarıyla karşılamadı ama "hah, Setenay Hanım, on dakika sonra kargo gelecek, çok güzel iki bilim kurgu kitabı geliyor!" dedi. Bugün ben uğramasam, telefonla haber verecekmiş zaten. Böylece çay ve güzel sohbet eşliğinde orada bolca oturdum, Faruk Bey'in müjdelediği iki kitabı aldım: Aleksandr Bogdanov'un Kızıl Yıldız ve Mühendis Menni isimli kitapları. Bu arada tam karşımdaki raftan bana bakan Deliler Mezarlığı'nı (Ray Bradbury) görmezden gelemedim, onu da aldım! Faruk Bey'in daha önce de bahsettiği polisiye yazarı Georges Simenon'un Kaçak'ını da listeye ekleyince, toplamda dört kitabı ve kitapçımın hediyesi SabitFikir dergisini yüklendim geldim.

Kitapçılardan bir şey almadan çıkacak irade istiyorum. Lütfen, çok şey mi istiyorum?

Bu arada, okuma günceme gelirsek... Tess Gerritsen maratonum devam ediyor. Şimdilik The Surgeon, The Apprentice ve The Sinner'ı bitirdim; aynı karakterleri işleyen dördüncü kitaba, Body Double'a başladım. En azından, akademik makalelerde zorlanan İngilizcemin, polisiye kurgu için gayet yeterli olduğunu anladım; keyifle okumaya devam ediyorum.

20 Ocak 2012

Suikastçı


Suikastçı - Solar Lottery
Philip K. Dick
Çeviren: M. Alper Çopur
Sarmal Yayınevi
Ağustos 1999 (1. basım)
274 sayfa

Arthur C. Clarke'ın Suikastçı kitabını, itiraf ediyorum, çok beğenmedim. Clarke'ın kitaplarını okurken beklentimi fazla yüksek tutuyor olabilirim ama bu kitabı (bir günde bitirsem de) "çok güzel" kitaplar arasında sıralayamam.

Hikaye tahminen 2200'lü yıllarda geçiyor. İnsanlar güneş sistemindeki dokuz gezegene yayılmışlar -güneş sisteminde dokuz gezegen yok diyorsanız, bunu yazara iletin!- detayları pek anlatılmayan bir kölelik sistemi dahilinde yaşıyorlar. Sanırım kitabı fazla sevmememin nedeni bu, Clarke yeni bir dünya düzeni yaratmış fakat bu sistemin ayrıntılarını neredeyse hiç anlatmadan geçiştirmiş ve maceraya ağırlık vermiş. Farklı sınıflardan insanların nasılını bilmediğimizi bir şekilde sınıf atlama çabaları var, en alt tabaka haricindeki insanların birer yetenek kartı var ve işlerini, hayatlarını bu kart sayesinde yürütüyorlar. Yetenek kartları arasında yapılan piyango ile "quizmaster" unvanını taşıyacak kişi seçiliyor.

Maceramızda bolca öge var: Eski quizmaster, yeni quizmaster, bu adamların yandaşları, sentetik bir adam, kayıp gezegeni bulmaya çalışan birtakım başka adamlar... Konu sürükleyici ve keyifli olsa da, arka planı o kadar boş kalmış ki; ciddi bir bilimkurgu değil, bir macera yazarının bilimkurgu denemesi gibi geliyor okurken. Yine de, Clarke ...

-bu cümleyi tamamlamadan önce kitabın iç kapağına baktım, kitabın orijinal ismini yazmamışlar. Clarke'ın bibliyografisini buldum, o kadar eserin arasında hangisi olduğunu bulamayacağımı fark ettim. Çözüm olarak, keywordlere kitaptan karakterlerin isimlerini ekledim veeee bakın ne buldum: kitabın orijinal ismi "Solar Lottery" ve bu kitap bir Philip K. Dick romanı! Hatta, şu bloga bakınca gördüm ki, blogun yazarı da kitabı Dick için yeterince iyi bulmamış.

Öyle bir şaşırdım ki durumun saçmalığına, kitabın kapağına bakıyorum durmadan "yanlış okumadım di mi lan?" diye. Sarmal yayınevi 1999 yılında (birinci baskıymış bu...) böyle absürd bir hatayı nasıl yapmış, çok merak ediyorum.

Kitap hakkında yazmak istediğim her şey de aklımdan uçtu gitti. Teşekkür ederim.
solar lottery

   1. sarmal yayınevinin türkçeye "suikastçi" adıyla çevirdiği philip k dick romanı. bu çeviriden öğrendiğimiz kadarıyla, philip'in türkçesi arthur, k'nın türkçesi c, dick'in türkçesi de clarke'mış.
(zlatan, 28.11.2003 15:01)

10 Eylül 2011

Beşik


Beşik - Cradle
Arthur C. Clarke, Gentry Lee
Çeviren: M. Alper Çopur
Sarmal Yayınevi
Aralık 1998 (1. basım)
519 sayfa

Sevgili Robinbook (bkz: robinbook @ekşi sözlük) sayesinde edindim Arthur C. Clarke'ın Gentry Lee ile birlikte yazdığı Beşik'i. Rama Serisinde de birlikte çalışan bu iki yazar çok başarılı kitaplara imza atıyorlar. (Ki zaten, Clarke, bilimkurgunun en tanınan ustalarından biridir.)

Bilinmeyen bir gezegendeki okyanusta yaşayan canlıların çiftleşme rituelleriyle başlıyor roman. İkinci bölümde ise ABD'nin güney sahillerine atlıyoruz, uzak bir zamanda değil, 1994 yılında geçiyor roman. Sonra yine aniden dış uzaydan, kim olduğu bilinmeyen yaşam formlarından bahseden bir bölüme atlıyoruz. Sonra yine Dünya'da buluyoruz kendimizi...

Romanın dünyada geçen bölümleri ortalama üstü bir macera romanı gibi ilerliyor. Zeki, başarılı, seksi gazeteci kadın; Harvard eğitimini yarıda bırakmış alkolik define avcısı; teknoloji delisi genç, kimlik bunalımı içinde bir yarbay... Macera romanları için çok uygun karakterler var! Askerlerin "kaybettiği" bir füze hakkında araştırma yapan gazetecimiz Carol ve kiraladığı teknenin iki kişilik mürettebatı anlam veremedikleri keşifler yapıyorlar, her şeyi birleştirmeye çalışırken bir yandan askerlerle, bir yandan başka define avcılarıyla uğraşıyorlar ve usta yazarlarımız gizemi koruma konusunda çok başarılı! Dünya ve uzay hikayeleri arasında bir onu bir diğerini okurken, biliyoruz ki bu iki konu bir yerde birbirine bağlanacak ama nerede, nasıl, hangi taraftan bağlanacağının ipuçlarını uzun süre bulamıyoruz.

Uzak uzayda geçen öykü ise, 'macera romanı'nın aksine daha masalsı bir anlatıma sahip. Haklarında pek fazla bilgi verilmeyen "koloniciler"den -ki, Asimov'un Vakıf'ındaki gibi geniş bir alana hükmeden merkezi bir otorite gibi gözüküyorlar.- ve uzaydaki çeşitli yaşam formlarından oluşan hayvanat bahçelerinden bahsediliyor. (Hayvanat bahçesi projesi, Rama'yı anımsatıyor bir yandan...) Koloniciler ve projeleri hakkında daha fazla okudukça bunun Dünya'ya nasıl yansıtılacağı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Sonunda iki konu birleşiyor ve epey heyecan verici bir şekilde yaklaşıyoruz romanın sonuna.

Baş karakterimiz Carol, nihayet yabancı bir medeniyetle karşılaştığında, "Alice kendini harikalar diyarında sanıyordu..." diyor ve daha yeni "Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri"yi okumuşken -bu kitaptan da kısaca bahsetmeyi planlıyorum bir ara- bu benzetme çok hoşuma gitti!