Selam. Ben geldim. Evet, yaşıyorum. Hayır, blogla hiç ilgilenemedim. Farkındayım. Bir anda çok şey oldu, bir sürü şey üst üste geldi, bloga elimi bile süremedim. Bir kere, güzel telefonum ve güzel masaüstü bilgisayarım peş peşe bozuldular. Telefon servisten dönecek umarım, bilgisayar ise bütün donanımı kurcalayıp sorunu çözemediğim için öylece bekliyor. Bu nedenle, neredeyse iki aydır minnak netbook, tablet ve arkadaştan ödünç eski telefon üçlüsüyle idare ediyorum. Şu yukarıdaki fotoğrafı tabletle çekip düzenledim, büyük ekranda neye benzediği hakkında hiçbir fikrim yok ama elimden daha fazlası gelmiyor. Bir yandan birtakım minik sağlık sorunları, bir yandan düzeltilecek kitaplar, bir yandan sosyal hayatımı sürdürme çabası derken... Blogla ilgilenmek bir yana, kitap bile okuyamadım.
Cthulhu'nun Çağrısı'na, Goodreads'deki kayıt doğruysa Eylül 2016'da başlamışım. (NE?!) Sonra yarım kaldı, sonra bir gayret bitirmeye çalışıp yine haftalarca elimde süründürdüm. Şimdi... Aramızdaki Cthulhu müritleri ve Lovecraft sevenler bana çok kızacak ama bu kitabı okurken sıkıldım, bir türlü ilerleyemedim. Poe okurken gözlerim büyürdü, geceleri kâbus görürdüm fakat bu kitaptaki öyküleri okurken esnememi bastıramadım. Gerçekten sıkıldım. :( Eğer Lovecraft ve Poe arasında bir rekabet varsa tarafımı seçtim. POE <3
Kitaba başlayalı yarım sene geçtiği için ilk öyküleri çok net hatırladığımı söyleyemeyeceğim. (Bu arada, yukarıdaki künyede kitabın orijinal adı yok çünkü kitabın künye sayfasında da yok.) Erich Zann'ın Müziği, uluyan kemanlar, vahşi sesler, gizemli bir müzisyenle keyifli öykülerden biriydi. Herbert West - Diriltici adlı öyküyü ise resmen öfleyip pöfleyerek okudum çünkü gerçekten şeytani ve korkutucu bir şeylerden bahsetse de dönüp dönüp aynı şeyi anlatıyor ve çok gereksiz uzun. Pickman'ın Modeli, bir gotik ressamı anlattığı için biraz ilgimi çekti fakat yine korkutmadı. -_- Ama öyküde betimlenen bir tabloyu Goya'nın Saturn'üne benzetip mutlu oldum.
Kitap ilerledikçe açılmaya başladı aslında. Cthulhu'nun Çağrısı ününü hak ediyor ve Innsmouth Üzerindeki Gölge de kitap için görkemli bir kapanış olmuş, kesinlikle en sevdiğim ve beni ürkütebilen öykü oldu. Fakat buralara gelene kadar çok daraldığım için bir önyargı ve hoşnutsuzlukla okudum yine. Lovecraft seven sevgili arkadaşlarım, ne olur bana kızmayın, ben sevemedim. Yazarın üslubunu mu sevmedim, çeviriye mi ısınamadım, bilmiyorum. Bu sefer böyle oldu. Fakat elbette siz bana bakmayın, koskoca Lovecraft'ı kendiniz okumadan karar vermeyin. İyi okumalar!
Geçen ay tembellik yapmasaydım ve okuma şenliğine yetiştirebilseydim, bu kitabı "sinemaya uyarlanan kitap" kategorisinde okuyacaktım. Çeşit çeşit uyarlamaları var; üstelik tema müziğini bilmeyeni de dövüyorlarmış, öyle duydum. Operadaki Hayalet'in 2004 yapımı filmini koca bir sinema salonunda tek başıma izlemiştim; çok da keyifliydi. Müzikaller popüler kültür tarafından sıklıkla alay konusu edilse de, itiraf ediyorum, ben müzikalleri çok seviyorum. Singin' in the Rain, Grease, The Phantom of the Opera, Rock of Ages, hatta Glee... Hiç sıkılmadan tekrar tekrar izlerim, izlerken şarkılara ve danslara eşlik ederim, bu da benim guilty pleasure'ım, n'apayım. (Guilty pleasure için iyi bir Türkçe karşılık var mı? Ben bulamadım.) Bence gayet sıradan bir anda insanların hop diye ayaklanıp şarkı söylemeye başlaması çok eğlenceli bir şey. Ehm... Neyse, yani işte müzikal seviyorum ben. Müzikal sevenleri sevin, yazık onlara.
Operadaki Hayalet'i kitapçımda görünce hemen aldım; o kadar izlemişim, şarkılarını ezberlemişim, kitabını okumamam büyük ayıp! Roman, 1909-1910 arasında Le Gaulois adlı bir gazetede tefrika olarak yayımlanmış; 1910'da ilk kez kitap baskısı yapılmış. Yazar hayattayken fazla dikkat çekmeyen bu roman; sahne, sinema ve televizyon uyarlamaları, farklı yazarların kaleminden çıkan devam kitapları, çizgi romanları ve hatta bilgisayar oyunları ile kocaman bir kültüre dönüşmüş durumda ama bu haliyle bile şöhretinin büyük kısmını sahne ve sinema versiyonlarına borçlu. Gotik edebiyatın bu güzel örneği çok okunmuyor diye üzüleyim mi, yoksa hiç olmazsa müzikal olarak tanınıyor diye sevineyim mi bilemedim.
Kitap, Gaston Leroux'nun öndeyişi ile başlıyor ve diyor ki: "Opera hayaleti gerçekten vardı." Ulusal Müzik Akademisinin arşivlerini karıştırıp, tanıklarla konuşup, belgeleri derleyip toparlayıp Hayalet'in gerçek öyküsünü bir araya getirdiğini söylüyor. Malumunuz, olaylar Paris Opera Binasında yaşanıyor ve kitabın sonunda yer alan Yayıncının Notu, romandaki mimari detayların Opera Binası ile uyumlu olduğunu, Leroux'nun romanı yazarken hayalî bir mekanı değil, yapımı 1875'te tamamlanan Le Palais Garnier binasını kullandığını açıklıyor.
(Romanın detaylarına geçmeden önce, belki okurken dinlersiniz diye bir Phantom of the Opera eklemek istedim. Bu müziği Sarah Brightman'dan dinlememek ayıp olacak ama kendisinin göz süzmeleri içimi bayıyor. Onun yerine, izlemeyi ve dinlemeyi çok sevdiğim Nightwish yorumunu paylaşıyorum. İyi ki Fin metal grupları var.) \m/
Paris Operası'nın görkemli koridorlarında koşturan genç dansçıların "Hortlak!" bağırtıları ile başlıyor roman; batıl inançlı balerinler opera binasında yaşayan bir hayalet olduğuna inanıyorlar. Kimseyle konuşmayan, yürürken hiç ses çıkarmayan ama bir beyefendi gibi frak giyen, çok zayıf, çok çirkin hayalet hakkındaki söylentiler birkaç ay içinde tüm operaya yayılmış ve yalnızca batıl inançlı genç kızlar değil, yıllarca operada çalışan sahne şefleri, ateşçiler, çok cesur ve gerçekçi insanlar da hayaleti gördüklerini iddia ediyorlar. Operanın idarecileri Mösyö Debienne ve Mösyö Poligny'nin emeklilikleri için düzenlenen temsilin akşamında sahne düzenleme şefi Joseph Buquet'nin beklenmedik ölümü ile birlikte, hayalet söylentileri katlanarak artıyor ve fısıltıların yanına bir de dehşet hissi ekleniyor. Emekli idarecilerin ardından göreve başlayan Mösyö Moncharmin ve Mösyö Richard ise, hayaletin büyük ve sinir bozucu bir şaka olduğunu düşünüyorlar. Opera hayaletinden geldiği iddia edilen mektuplar ve talimatlar alsalar da, uzun bir süre durumu ciddiye almamakta direniyorlar ama sonunda büyük tartışmalar, sinir savaşları ve sıkıntılarla hayalete boyun eğiyorlar.
Öte yandan, operadaki şarkıcılardan biri olan Christine Daaé, Romeo ve Juliet'ten birkaç bölüm okuyor ve kendisinden beklenmeyen bir performans sergileyerek herkesi şaşırtıyor; bu sırada gösteriyi izleyen Chagny Vikontu Raoul, çocukluk arkadaşı olan Christine'e aşık oluyor. Film uyarlamaları da, hatırladığım kadarıyla operadaki diğer olayların üzerinde pek durmuyor ve bu aşk üzerinden gelişiyor. Raoul, Christine'e aşık oluyor olmasına; Christine de bu genç, yakışıklı ve soylu adama karşı benzer hisler besliyor ama açıklamak istemediği bir şeylerden çok korkuyor ve Raoul'a karşı çekingen davranıyor. Christine'in soyunma odasından gelen bir erkek sesi ile çılgına dönen Raoul, bu sesin kime ait olduğunu sorduğunda "Müzik Meleği" cevabını alıyor. Christine'in çok iyi bir müzisyen olan babası, kızı ile keman çalıp şarkı söylediklerine Müzik Meleğinden bahsedermiş ve kendisi öldüğünde meleği Christine'e göndereceğini söylermiş. Christine, soyunma odasında yalnız kaldığı zamanlarda Müzik Meleğini duyuyor ve onu kızdırmaktan korktuğu için Raoul'a yaklaşmıyor.
"Christine nişanlı mı?" diye sordu biçare Raoul, boğuk bir sesle. "Yo hayır! Hayır! Christine istese de evlenemez, bunu siz de benim kadar iyi biliyorsunuz!" "Ama hiçbir şey bilmiyorum bunun hakkında! Peki neden evlenemezmiş Christine?" "Müzik Meleği yüzünden tabii ki!" "Anlamıyorum..." "Evet, o buna müsaade etmiyor!"
Raoul, Christine'in gizemli meleği hakkında her şeyi öğrenmek ve Christine'e kavuşmak için çabalarken, Müzik Meleğinin aslında Opera Hayaleti olarak bilinen kişi olduğunu ve opera binasının altındaki dehlizlerde yaşadığını öğreniyor. Genelgeçer ahlaka tamamen uzak olan doğası hiçbir zaman kaybolmasa da, bir eş sahibi olmayı ve gizlenmeden yaşamayı isteyen Hayalet, Christine Daaé'ye şarkı söylemeyi öğretirken genç kızın ilgisini ve merhametini kazanıyor. Christine'in Raoul'a aşık olduğunu fark ettiğinde ise vahşi yönü tamamen ortaya çıkıyor ve olaylara dahil olan herkesi dehşet dolu bir maceraya sürüklüyor.
Adının Erik olduğunu söyleyen ve yüzünü görenleri korkutacak kadar çirkin olan bu adam, küçük bir kasabada doğmuş ama çirkinliği ailesi için bile katlanılmaz olduğundan babasının evinden kaçmış. Panayırlarda, fuarlarda, sirklerde çalışarak ülke ülke gezmiş ve birçok tuhaf yetenek kazanmış; hatta Anadolu'yu da ziyaret etmiş ve Yıldız Sarayı'na gizli odalar, gizemli kapılar yapmış. Sonunda, Paris Opera Binası inşaatında çalışırken binayı kimsenin bilmediği arka koridorlar, merdivenler, gizli geçitlerle donatmış. Kitabı araştırırken karşılaştığım bazı web sitelerinde Erik ve Christine'in gerçek kişilerden esinlenerek yaratılan karakterler olduğu yazıyor. Doğru olup olmadığını bilemem. Operadaki Hayalet'i çok keyifle okudum, karanlık koridorlarda Erik'i bulmaya çalışırlarken gerildim, Erik'e acıdım ama Christine'in aptal olduğuna karar verdim. Bir de, yazar romanın sonunu doğaüstü açıklamalara bağlamadığı için sevindim. Pek fazla gotik roman okumadım ama bu kitabı (Christine'in katlanılmaz saflığı dışında) çok sevdim; türünün okunması gereken eserlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.