öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2018

Kibrit Ev


Kibrit Ev
Murat S. Dural
İthaki Yayınları
Kasım 2016 (1. basım)
233 sayfa

Neredeyse iki yıl boyunca kitaplığımda bekleyen Kibrit Ev'i ancak okuyabildim. Üstelik neredeyse yaz boyunca, yavaş yavaş okudum. Bitirir bitirmez de yorum yazmak için buraya koştum.

Öncelikle, çağdaş Türk yazarlara karşı çoğunlukla önyargılıyım, aslında okumam gerektiğini düşünürken okumuyorum. Murat Dural'ın kitabı bu tavrımı kırdı çünkü her türlü sosyal medya ortamında birbirimizi takip edip Kayıp Rıhtım'ın doğum gününde güzel güzel sohbet etmişken kitabını hâlâ okumamam bence çok ayıptı. Nihayet okudum ve pişman değilim! (Önereceğiniz çağdaş yazarlarımız varsa, özellikle bilimkurgu ve fantastikte, bir bakmak isterim.)

Murat'ın öykülerinde fantastik ögeler bol bol bulunuyor ama bu kitabı bir janra yerleştireceksek, bence "büyülü gerçekçilik" en uygunu. Tuhaf kurguya da göz kırpıyor, korkuya da. Öykülerinde tanıdığımız yazarlara, kitaplara göndermeler var. Kitaplara gönderme yapan kitapları çok seviyorum. <3 Özellikle Arthur C. Clarke'ı görünce sebepsizce mutlu oldum.

En sevdiğim hikâye, bir televizyon gurmesini konu alan Şikemperver oldu sanırım. İstanbul'un ortasında, aksiyon dolu bir fantastik öykü! Bir de kitabın açılış öyküsü Kâbus Kapan'ı epey sevdim, buram buram Anadolulu, Türk korku geleneğini takip eden, genç kuzenlere karanlıkta anlatılacak tatta, bence çok güzel bir öykü. öyküsünde kendine yer bulan, Doctor Who'ya koysak sırıtmayacak kötülerini sevdim. Bir de Arka Bahçe var ki, yıllar önce okuduğum Wilbur Smith romanlarını anımsattı; tekrar düzenlenip, geliştirip leziz bir kısa romana dönüşmeye çok müsait bir öykü.

Okumakta zorlandığım iki öykü kitapta peş peşeydi: Göze Göz Düşe Düş ve Ben Senden Gittim. Bu öykülere ben ısınamadım, ilginçtir, Kayıp Rıhtım'dan Türker Beşe iki öyküyü de çok sevmiş. Başka okurlar da benim sevdiğim öyküleri sevmeyip bambaşka öyküleri beğenmişlerdir eminim.

İşte böyle. Bütün öykülerden tek tek bahsetmedim ama olumlu ve olumsuz yönde gözüme çarpanları andım. Öykülerin hepsi birbirinden farklı ama aynı yazarın kaleminden çıktığı açıkça gözüküyor. İlk kitap olan bir öykü derlemesi için bence bu çok büyük bir başarı. Kitabın editörlüğü, düzeltisi tertemiz. Kapak adeta bir fanzin, adeta fotokopi. İthaki'den görmeye alıştığım kapaklardan farklı ama güzel.

Ufukta yeni bir Murat Dural kitabı var gibi gözüküyor ve bu seferki kitabın benim ilgi alanıma hiç girmeyeceği yönünde şüphelerim var. Murat'ın paylaşımlarını doğru değerlendiriyorsam eğer, futbol ve Fenerbahçe sevenler tetikte olsun! Fakat bu yeni kitabı çıkmadan önce, Türk fantastik yazınına bir şans vermek isterseniz Kibrit Ev'i gönül rahatlığıyla önerebilirim.

23 Temmuz 2018

Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri


Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri - The Best Science Fiction of the Century
Derleyen: Orson Scott Card
Çevirenler: Arzu Akbatur gözetiminde Ayşe Su Akaydın, Merve Akçay, Tuğçe Atacı, Büşra Çavundur, Handegül Demirhan, Ahmet Can Halat, Cem Önder, Pınar Uysal
İthaki Yayınları
Mart 2018 (1. basım)
709 sayfa

İthaki'nin bilimkurgu klasiklerini delilerce hevesle takip ediyorum. Hâlâ okumadığım çok kitap var dizide ama Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri'ni çabucak okudum çünkü bloga yazdığım her yazıdan sonra yorumlarını hevesle beklediğim "ankaralıkitapkurdu" ağabeyim bu kitabı okuyup yorumlamamı istedi. Üstelik iyi ki istemiş. Bir ara internetten toplu sipariş verdiğimde almayı planladığım kitabı Kadıköy Mephisto'da görünce, "Aa bunu okuyacaktım ben, görmüşken alayım bari," dedim ve aldım. İki gün sonra kitabın baskısı bitmiş, hiçbir yerde bulunmuyor diye küçük çaplı bir isyan çıktı! Yani, ankaralıkitapkurdu bana bu kitabı oku demeseydi ben alana kadar kitap tükenmiş olacaktı. Sağ olsun!

Tabii yine de kitabı alır almaz okuyamadım, üstelik çok da uzun zamanda okudum ve kitap sırt çantamda oradan oraya savrulmaktan epey zedelendi; ben de bu arada kol kası yaptım. Eh bir de oturup yazacak zaman bulmak için bekledim. Sonra kapak fotoğrafını çekebilmek için bütün gemilerin/araçların gittikleri gezegenlerden/yollardan dönmesini bekledim derken, neyse... Sonuç olarak ancak şimdi yazabiliyorum.

Kitabın özelliği malum, Orson Scott Card bilimkurgu yazınını üç döneme ayırmış ve her dönem içinden sevdiği ve geniş bir okur kitlesine hitap edeceğini düşündüğü öyküleri seçmiş. Kitabın sunuşunda hem bilimkurgunun gelişiminden ve bu dönemlerden (Altın Çağ, Yeni Dalga ve Medya Jenerasyonu) bahsetmiş hem de öyküleri nasıl seçtiğini anlatmış. Bizim okuduğumuz çevirinin ise bir özelliği daha var: Öyküleri öğrenciler çevirmiş. Boğaziçi Üniversitesinden Arzu Akbatur hocanın yol göstermesiyle, Çeviribilim lisans son sınıf öğrencilerinin çevirilerini okuyoruz. Boğaziçi ve İthaki'nin bu iş birliği gerçekten çok akıllıca ve çok güzel. Çeviriler de şahane. Elbette bazı öykülerin çevirisi daha zayıf, bazıları çok güzel ama tek tek öykülerin çevirisine yorum yapmak istemiyorum. Bütüne baktığımızda, elimizde çok güzel bir çeviri var.

Öyküleri tek tek anlatmayacağım. Çok sevdiğim ve hiç sevmediğim birkaç öyküden bahsedip gideceğim. Kitabı okurken bol bol post-it kullanıp Evernote'a küçük notlar yazdım. Oradan aktarıyorum şimdi. Bir de yazının sonuna kitapta öyküsü bulunan tüm yazarları sıralayacağım.

Heinlein'ın Siz Zombiler... adlı zaman yolculuğu öyküsüne bayıldım. Bir de güldüm çünkü bana Harry Potter'ı hatırlattı. Aramızdaki Potterhead'ler hatırlayacaktır; Rowling'in kurgusunda "cisimlenme" sırasında bir şeyler yanlış giderse vücudunuzun bir kısmını geride bırakabilirsiniz, yanlış hatırlamıyorsam "septirme" deniyordu. Neyse. İşte bu öyküde de, Rowling'den yıllar önce benzer bir sorun kurgulamış Heinlein.
"Bu işin bir yöntemi var: ağ, deneğin içgüdüsel olarak geri adım atıp, metal örgünün üzerine gelmesini sağlayacak şekilde atılmalı. Sonra ikiniz de tamamen içindeyken ağı kapatmak gerekiyor. Yoksa geride ayakkabı tabanı veya ayağın bir parçası kalabilir, ya da zeminden bir parça sizinle gelebilir."
Hemen ardından gelen öykü, Ezgibent, Lloyd Biggle Jr. imzalı ve bu öyküyü de çok sevdim. Öyküde bir reklam müziği yazarı var, müzik üretiminin de otomatikleştiği bir gelecekte doğaçlama müzik yapan bir adamı anlatıyor.

Yalnızlığın Uçan Dairesi'ni (Theodore Sturgeon) sevmedim, bence fazla romantik bir öykü. Edmond Hamilton imzalı Ters Evrim adlı öyküyü de sevmedim, kendime yazdığım nota bakılırsa "fazla çiğ" bulmuşum.

Kitapta müzikle ilgili ikinci bir öykü daha var, James Blish'in Sanat Eseri öyküsünün başrolünde Strauss'u okuyoruz. Evet Mavi Tuna. Bu öyküyü de sevdim ama bu işte bir tuhaflık var. Aynı döneme ait iki yazar, neredeyse aynı tarihte (Sanat Eseri ilk kez Temmuz 1956'da yayımlanmış, Ezgibent ise Ağustos 1957'de) müziğin geleceğini kafalarına takmışlar. Müzik bilgim daha fazla olsaydı o yıllarda müzik dünyasında ne olduğunu araştırmaya koyulurdum ama nereden başlayacağımı bile bilmiyorum. 1956-57'nin müziğine dair tek fikrim, Rock 'n' Roll çağının yükseliş dönemi olduğu. Belki de bu yazarlar, benim son yıllarda dubstep'e verdiğim tepkiyi rock müziğe karşı verip "MÜZİĞE NELER OLUYOR! BÖYLE MÜZİK Mİ OLUR!!!" diye paniklemişlerdir. Gayet mümkün. (Bence haklıyım.)

Buraya kadar bahsettiklerim "Altın Çağ" yazarlarıydı. "Yeni Dalga" bölümüne geçince Dünyanın Altındaki Tünel dikkatimi çekmiş, Frederik Pohl'un öyküsü. Öykü, her an her yerde maruz kaldığımız reklamlarla ilgili. Ama tam olarak değil. Yani evet, reklamlarla ilgili ama konu o değil. Okuyunca anlarsınız.

Notlarım buradan doğruca "Medya Jenerasyonu"na atlıyor. Galiba Yeni Dalga beni çok çekmemiş. Hâlâ en çok Altın Çağ yazarlarını seviyorum. Asimov ve Clarke da oradalar üstelik! Medya Jenerasyonu'na Karen Joy Fowler'ın Görünen Yüz öyküsüyle başlayalım. Öyküde yabancı bir gezegende yaşayıp oradaki yerli hayatı gözlemleyen bir karı koca var. Bu çiftten kadın olanın pasif agresifliğini kendime benzettim. Ne olduğunu anlatmak istemiyorum ama öyküde onun başına gelen şey bana olsaydı hiç kimse anlamadan önce çok uzun bir zaman geçebilirdi.

Bir öyküde (C.J. Cherryh'in Çömlekler öyküsü) şöyle iki cümle geçiyor: "Çünkü her iki tarafta bulunan raflarda, koyu karanlık çukurların altında sırıtan ağızlarıyla sonsuz sayıda sarı kafatası vardı. Bazılarının burnu uzun, bazılarınınki kısaydı." Üşenmedim, öykünün İngilizcesini bulup baktım; çeviri hatası yok. Ama bir sorun var, KAFATASLARININ BURNU OLMAZ! Buna neden bu kadar takıldığımı ben de bilmiyorum.

Kitaptaki son öykü olan Bir ise (George Alec Effinger) aklıma bir soru düşürdü. Yaşam olmayan ve atmosferi oksijensiz bir gezegene inip orada ölürsek ve biri bizi gömerse yer altında çürür müyüz? Evet, oturdum bunu düşündüm. Sonra Can'a sordum. Çürümeyeceğimize, mumyalaşacağımıza karar verdik. Çünkü dışarıda bakteri yok, bedendeki bakteriler de konak canlı ölünce çok uzun süre hayatta kalamazlar. Bize böylesi mantıklı geldi, siz ne diyorsunuz?

Bu kadar uzun yazmaya niyetim yoktu ama galiba buraya bir şeyler yazmayı özlemişim. Daha da uzatmadan, şuraya yazarların isimlerini ekleyip gidiyorum ben.

*
Altın Çağ: Poul Anderson, Robert A. Heinlein, Lloyd Biggle Jr., Theodore Sturgeon, Isaac Asimov, Edmond Hamilton, Arthur C. Clarke, James Blish, Ray Bradbury.
Yeni Dalga: Harlan Ellison, R.A. Lafferty, Robert Silverberg, Frederik Pohl, Brian W. Aldiss, Ursula K. Le Guin, Larry Niven.
Medya Jenerasyonu: George R. R. Martin, Harry Turtledove, William Gibson & Michael Swanwick, Karen Joy Fowler, C.J. Cherryh, John Crowley, James Patrick Kelly, Terry Bison, John Kessel, Lisa Goldstein, George Alec Effinger.

27 Ekim 2017

Ölü Zaman Gezginleri


Ölü Zaman Gezginleri
Hasan Ali Toptaş
İletişim Yayınları
2015 (6. basım)
137 sayfa

Ben yine buralardan çok uzak kaldım. Çünkü şehir değiştirdim, uzuuun bir aradan sonra tekrar tam zamanlı çalışmaya başladım, ev aradım, ev taşıdım, yeni şehre alışmaya çalıştım (ama henüz alışamadım) derken hem az okudum hem de okuduklarımı yazacak zamanı ayıramadım. Arada okuduğum ama henüz bahsedemediğim birkaç kitap var, geri dönüp yazacağımı umuyorum ama şimdilik son okuduğum kitaba atlıyorum.

Ölü Zaman Gezginleri, Hasan Ali Toptaş'ın öykü derlemesi. İlk kez 2001 yılında Adam Yayınları tarafından basılmış, sonra Doğan Kitap, sonra İletişim'den altı baskı. Demek ki herkes okumuş, ben okumakta geç kalmışım. Olsun. Toptaş'ın yazınını sevdiğimi zaten daha önce söyledim. Gölgesizler gibi ağır bir giriş yaptıktan sonra yavaş yavaş diğer kitaplarını da okuyorum. Ölü Zaman Gezginleri'ni de sevdim ama deliler gibi çok sevmedim. Sonuna doğru iyice ivme kaybedip bir öyküyü üç günde okumaya başladım. Kitaptaki öykülerin beklenmedik finalleri var. Ama öyküler peş peşe aynı beklenmedikliği yineledikçe o şaşkınlık ve beklememe hali yok oldu, "beklenmediği beklemeye" başladım. Bu çok iyi bir şey değil, sanırım.

Kitaptaki öyküler iki başlığa ayrılmış: Biri Ölü Zaman Gezginleri, diğeri Yoklar Fısıltısı. Yoklar Fısıltısı'ndaki öyküler daha karanlık ve bence daha zor okunuyor. Zaman Kimi Zaman, Karanlık Beyaz ve Yabu en sevdiğim öyküleri oldu.
"Ağlamak, bir tür işaretmiş Yabu için. Kimsesiz bir ihtiyarmış; her gece dam başında oturur, gözlerini Resulayn'ın ışıklarına diker, sonra da şafak sökene dek sigara içermiş. Sigarası kalmadığında, ya da yıllardır çektiği yalnızlık birdenbire büyüyüp boğazına düğümlendiğinde de, birisi yanına gelsin diye ağlamaya başlarmış böyle."
Ben zaman zaman dağılıp zor okusam da çok güzel bir kitap Ölü Zaman Gezginleri. Toptaş'ın o şiirsel karanlığı her öyküde hissediliyor. Sonbaharın şu gri günlerinde okumak için şahane bir tercih olabilir.

20 Haziran 2017

Geliş


Geliş, Hayatının Hikâyeleri ve Diğer Öyküler - The Stories of Your Life and Others
Ted Chiang
Çeviren: M. İhsan Tatari
MonoKL Yayınları
Ocak 2017 (1. basım)
287 sayfa

Bu kitabın künyesinde sevgili İhsan'la beraber adım geçiyor ve ben bundan dolayı çok mutluyum! Çünkü İhsan, çok iyi bir arkadaş olmasının yanı sıra çok iyi bir çevirmen. Onun elinden çıkan kitaplara ancak kozmetik düzeltmeler önerebiliyorum ya da çok minik yazım hataları bulup çıkarıyorum. Gerçi, kendisinin de itiraf ettiği üzere, dört kişi bir olup göremediğimiz bir küçücük hata var kitapta. Ona da nazar boncuğu diyoruz.

Malumunuz, Geliş (Arrival) filmi epey konuşuldu, yayınevi de kitabın esas adını iç kapağa saklayıp kitaptaki şahane öykülerin birinden esinlenen Geliş'i başlık olarak kullanmış. Bence olur, hiç sıkıntı yok. Sıkıntı şu: Ben bu filmi hâlâ izlemedim. İzleyeceğim bir ara. Umarım. Konusu açılınca kitaptan bildiğim kadarıyla konuşuyorum, o da olur bence.

Kitapta dokuz öykü var. Hepsi birbirinden farklı, hepsi ayrı bir tür deli. Kitabı okuyalı epey zaman geçti (eh, çünkü matbaaya gitmeden önce okudum) dolayısıyla detaylı anlatabilecek kadar hatırlamıyorum sanki. Fakat kitabın başlangıç öyküsü olan Babil Kulesi'ne bayıldım, hatırlıyorum. Kitabın geneline göre daha mistik bir öykü ve ilk sırada yer aldığı için bende epey yanlış bir beklenti oluşturdu. Daha mistikli, fantastikli öyküler beklerken ileride çatır çatır hard bilim kurguyla karşılaştım. Ama sonra yine mistik öğeler usulca katıldı öykülere, bilimin yanına büyüyü kattı.

Geliş filminin esin kaynağı olan Hayatının Hikâyesi de bence şahane bir öyküydü. Film için beklentimi yükselttiğini ise söyleyemeyeceğim. Bu şahane öyküden, durağan ve sıkıcı bir film çıkmış olabilir, hiç bilmiyorum. Fakat elbette izleyeceğim. Bir ara. Umarım.

Sıfıra Bölünme diye bir öykü var, içimizdeki matematikçileri fazlasıyla keyiflendirebilir. Matematikte hiçbir zaman çok iyi olmadığım halde ben bile sevdim.

Sanırım en sevdiğim öykü kitabın en sonundaki oldu. Gördüğünüzü Beğenmek: Bir Belgesel. Chiang estetik algısı üzerine düşünmüş, tartışmış, çok keyifli bir öykü halinde bize uzatmış tartışmasını. Bayıldım!

Geliş'i okumanızı şiddetle öneriyorum. Omuzlarınızdan sarsarak, gözlerimi pörtletip yüzünüze çok yakından bakarken "Okusana!" diye ısrar ederek öneriyorum. Ama benim gibi birkaç günde hızlıca bitirmeyin, zaten uzun öyküler var kitapta; tek tek, tadını çıkara çıkara okuyun.

3 Mayıs 2017

Cthulhu'nun Çağrısı


Cthulhu'nun Çağrısı
Howard Phillips Lovecraft
Çeviren: Dost Körpe
İthaki Yayınları
Ekim 2008 (2. basım)
229 sayfa

Selam. Ben geldim. Evet, yaşıyorum. Hayır, blogla hiç ilgilenemedim. Farkındayım. Bir anda çok şey oldu, bir sürü şey üst üste geldi, bloga elimi bile süremedim. Bir kere, güzel telefonum ve güzel masaüstü bilgisayarım peş peşe bozuldular. Telefon servisten dönecek umarım, bilgisayar ise bütün donanımı kurcalayıp sorunu çözemediğim için öylece bekliyor. Bu nedenle, neredeyse iki aydır minnak netbook, tablet ve arkadaştan ödünç eski telefon üçlüsüyle idare ediyorum. Şu yukarıdaki fotoğrafı tabletle çekip düzenledim, büyük ekranda neye benzediği hakkında hiçbir fikrim yok ama elimden daha fazlası gelmiyor. Bir yandan birtakım minik sağlık sorunları, bir yandan düzeltilecek kitaplar, bir yandan sosyal hayatımı sürdürme çabası derken... Blogla ilgilenmek bir yana, kitap bile okuyamadım.

Cthulhu'nun Çağrısı'na, Goodreads'deki kayıt doğruysa Eylül 2016'da başlamışım. (NE?!) Sonra yarım kaldı, sonra bir gayret bitirmeye çalışıp yine haftalarca elimde süründürdüm. Şimdi... Aramızdaki Cthulhu müritleri ve Lovecraft sevenler bana çok kızacak ama bu kitabı okurken sıkıldım, bir türlü ilerleyemedim. Poe okurken gözlerim büyürdü, geceleri kâbus görürdüm fakat bu kitaptaki öyküleri okurken esnememi bastıramadım. Gerçekten sıkıldım. :( Eğer Lovecraft ve Poe arasında bir rekabet varsa tarafımı seçtim. POE <3

Kitaba başlayalı yarım sene geçtiği için ilk öyküleri çok net hatırladığımı söyleyemeyeceğim. (Bu arada, yukarıdaki künyede kitabın orijinal adı yok çünkü kitabın künye sayfasında da yok.) Erich Zann'ın Müziği, uluyan kemanlar, vahşi sesler, gizemli bir müzisyenle keyifli öykülerden biriydi. Herbert West - Diriltici adlı öyküyü ise resmen öfleyip pöfleyerek okudum çünkü gerçekten şeytani ve korkutucu bir şeylerden bahsetse de dönüp dönüp aynı şeyi anlatıyor ve çok gereksiz uzun. Pickman'ın Modeli, bir gotik ressamı anlattığı için biraz ilgimi çekti fakat yine korkutmadı. -_- Ama öyküde betimlenen bir tabloyu Goya'nın Saturn'üne benzetip mutlu oldum. 

Kitap ilerledikçe açılmaya başladı aslında. Cthulhu'nun Çağrısı ününü hak ediyor ve Innsmouth Üzerindeki Gölge de kitap için görkemli bir kapanış olmuş, kesinlikle en sevdiğim ve beni ürkütebilen öykü oldu. Fakat buralara gelene kadar çok daraldığım için bir önyargı ve hoşnutsuzlukla okudum yine. Lovecraft seven sevgili arkadaşlarım, ne olur bana kızmayın, ben sevemedim. Yazarın üslubunu mu sevmedim, çeviriye mi ısınamadım, bilmiyorum. Bu sefer böyle oldu. Fakat elbette siz bana bakmayın, koskoca Lovecraft'ı kendiniz okumadan karar vermeyin. İyi okumalar!

24 Aralık 2016

Hayaller Kâhyası


Hayaller Kâhyası
Atilla Atalay
İletişim Yayınları
2013 (6. basım)
141 sayfa

Ne zamandır yeni bir Atilla Atalay kitabı okumuyordum. Arada sırada eski kitaplarından rastgele 2-3 Sıdıka öyküsü okuyorum ama daha önce okumadığım yazılarını okumak da çok keyifli oldu. Hâlâ Yüzüklerin Efendisi okurken (kitabı dışarı çıkaramadığım için okuma sürem kısıtlanıyor, insan okuyacak demeden dev gibi cilt almasaymışım iyiymiş aslında) Hayaller Kâhyası'nı da kısaca yazayım istedim.

Kitap ilk kez 2000 yılında yayımlandıktan sonra 2006'ya kadar beş baskı yapmış, sonra 2013'te tekrar basılmış. Atilla Atalay'ın baskısı bulunan çoğu kitabını aldım ama bu kitabı bir şekilde atlamışım. Daha önce okuduğum kitaplarının bir kısmı tamamen mizah yazıları, bir kısmı daha duygusallı yazılardan oluşuyordu. Bu kitap baştan sona duygusal. Altı öykü var, her biri Atilla Atalay'ın o kendine özgü, içten hüznünü taşıyor. "Çok çok duygusalım, çok romantiğim, çok hisliyim" diye bağıran yazıları ne kadar sevmiyorsam, bu kendi halindeki duygusallığı da o kadar çok seviyorum.

İlk öykünün adı Sebebim. Bir mola yerinde, "Pavurya kıskaçları, yavru mikiler, parti ve takım amblemleri, araba markaları, başka bir boyutta asla bir araya gelemeyecek çeşitli zincir boncuk kombinasyonları; bin türlü manyak şeklin ucunda sallandığı anahtarlıklar..." ile başlıyor, otobüsünü kaybeden bir yaşlı teyzeyle devam ediyor.
 - Yavrum, Allah rızası için şöyle bir bakın bana. Ben bu otobüste miydim?
Hep birlikte teyzeye bakıp ister istemez güldük. Teyze de, ön koltuklarda oturanların gülen yüzlerine tek tek bakıp yine sordu.
- Ön sıralarda bi yerde oturuyodum. Karıştırdım işte otobüsleri bi daha bir bakın bakalım, gördünüz mü beni bu arabada...
Kaybolmuş işte teyze... Hem ne kaybolmak. Gecelerin ortasında şehirlerin arasında, birbirine benzeyen otobüslerde... Fena bozuk teyze. Dokunsak ağlıycak.
Böyle tatlı, böyle güzel anlatıyor. Yolculuk, yazarın köyünde, halasının evinde bitiyor. Karşıdaki evde bir teyze var, evin bahçesinde bir otobüs koltuğu, üzerinde oturup boşluğa bakan bir teyze.
- Sebebim Deeze o...
- Nası Sebebim Teyze... Adı öyle mi...
- Hayriye ismi... Sebebim deye gocası derdi ona ööle... Bu genç gızkene içip içiip baaçalarda "Sebebiim" deye bağurudu buna.
Sebebim de, kocası Mustafa'ya Mis dermiş, Mistafa'nın gısası. Uzun uzun anlatmayacağım, Sebebim'le Mis'in öyküsü işte. 

Sonra eski bir sinema salonu, bir ayrılık hikâyesi, Atilla Atalay'ın hem okula gidip hem mizah dergilerinde çalıştığı zamanlardan kalan anıları, bir aşk hikâyesi; en sonda da kitaba adını veren Hayaller Kâhyası,  kitabın en uzun öyküsü. Varol ve Murtaza kardeşleri, en çok da Murtaza'yı anlatan, yine hüzünlü bir öykü. Anneleri, Varol'dan sonra ikinci çocuğu erkek olursa adını Mertol koymak isterken, bir rüya görmüş ve o yüzden çocuğun adını Murtaza koymuş.
Nevin Hanım dört tabak yoğurtlu mantı yiyip de yattığında ya da kocası Necdet Bey'le beraber "Görünmeyeni görünür kılan alaca mantarlar"dan toplayıp pişirdiklerinde hep böyle tuhaf rüyalarla uyanırdı. Murtaza, bu acaip ismi Bulutlar Meleği Kuzah'a filan değil, dört tabak mantıya borçlu olduğunu düşünmeden edemiyordu.
Okulunda çıkan yangından sonra bir türlü eğitim hayatına dönemeyen, orada burada çıraklık derken önce uzun süre kuaför çıraklığı yapıp sonra "dövüş sanatları"a merak saran ve bir lüks gece kulübünde güvenlikçi olan Murtaza ve abisinin işlerini, hayatlarını o tatlı anlatımıyla yazmış Atalay. Bütün kitabı çok severek okudum, zaten Atilla Atalay'ı hep çok severek okurum. Eh, dolayısıyla, şiddetle öneririm. :)

26 Ocak 2016

1002. Gece Masalları


1002. Gece Masalları
Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
Yazarlar: Barış Müstecaplıoğlu, Giovanni Scognamillo, Nazlı Eray, Ümit Kireççi, Kadir Aydemir, Altay Öktem, Arzu Çur, Ferhan Ertürk, Yiğit Değer Bengi, Gündüz Öğüt, Orhan Duru, İzzet Yasar, Evren İmre, Levent Şenyürek, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer Yüksel, İhsan Oktay Anar
Kapak Resmi: Kenan Yarar
Metis Yayınları
Ekim 2015 (2. basım)
236 sayfa

* Beni Kayıp Rıhtım'a transfer ettiler! Bu yazı da Rıhtım'da yazdığım ilk kitap tanıtımı oldu. Dolayısıyla: Bu yazı önce Kayıp Rıhtım'da yayımlandı.

Türk yazarlardan fantastik öykü seçkisi varmış, haberim yok. Üstelik ilk baskısı 2005 yılında yapılmış, neyse ki on yıl sonra bir baskı daha yapmışlar da haberdar olup okuyabildim. (İtiraf geliyor, hazır mıyız?) İdefix'in kitap fuarında, Metis'ten kitap alana ajanda hediyesi vardı. Ben de ajandaya 3-4 lira vereceğime kitap alayım daha iyi dedim, Metis'in bütün kitaplarına göz atarken bu kitabı gördüm. Adı güzel, kapak resmi fazlasıyla ilgi çekici. Açıklamasını da okuyunca hemen alışveriş listeme ekledim. İyi ki de öyle yapmışım, kitaba bayıldım!

Herhangi bir okurun, herhangi bir öykü derlemesindeki bütün eserleri çok sevmesi mümkün değil. (Diye düşünüyorum.) Ben de bu kitaptaki bütün öyküleri çok sevmedim, hatta hiç sevmediklerim de oldu. Öyküleri bir bir anlatmak yerine çok beğendiklerimi anlatacağım, bir de Bülent Somay'ın sunuşunu.

Hepsinden önce kitabın kapağından bahsetmek gerek. Kapaktaki ürkütücü güzellik Kenan Yarar'a ait. En güzel kısa fantastik çizgileri Psikoz Hikâyeleri adıyla yayımlanan, yıllarca karikatür dergisi almamın en büyük nedeni olan Yarar'ın bu çizimini de çok sevdim. Yiğit Değer Bengi de -önsözde- kapak için "adeta seçkinin yirminci öyküsü" diyor. Çok da doğru söylüyor. Uzuuun uzun bakılacak bir kapak resmi olmuş.

Bülent Somay'ın sunuşu, bu derlemenin Türkiye'de bir ilk olduğunu belirterek başlıyor. Başka dillerde de sık rastlanan bir şey değilmiş. Çünkü fantastik öykü yazmak kolay bir iş değil. Koskoca Orta Dünya'yı bir öyküde tanıtın, anlatın, içine bir de macera sıkıştırın bakalım oluyor mu? Yok, olmuyor değil mi? Hah işte, Bülent Somay da onu diyor:
"... çünkü fantazi (kapı komşusu bilimkurgudan farklı olarak), öyküden ziyade romana yatkındır; koca bir dünya kurmak için yere ve zamana ihtiyaç vardır ne de olsa."
Sonra o akıcı üslubuyla, fantazi edebiyati nedir, buna dahil olmayıp fantastik öğeler içeren eserler nelerdir gibi güzel şeyler anlatıyor. Bu derlemedeki öykülerin hepsinin fantazi edebiyatı kategorisine dahil olmadığını ama hepsinin çekirdeğinde fantastik bir nokta olduğunu söylüyor. Bülent Somay'ın yazdığı en minicik yazıyı bile okusam, öğrencisi olamadığım için çok üzülüyorum. Bak yine üzüldüm. Neyse.

Kitabı okurken, bitirdiğim her öyküden sonra defterime kısa notlar aldım, böylece bu yazıyı yazarken dönüp bakmak kolay olacaktı. Pek de umduğum gibi olmadı bu iş, çünkü notları o kadar kısaltmışım ki, ne demek istediğimi anlamıyorum. Bundan sonra, okuduğum şeyler için "meh, eh, lol, lololol, woohoo" gibi açıklamalar yazmasam iyi olacak sanırım.

Notlarımdan çıkarabildiğim kadarıyla, Barış Müstecaplıoğlu'nun öyküsünü -İksir Ustaları- beğenmişim ama kullandığı dilin "çeviri gibi" olduğunu düşünmüşüm. Epeyce uzun, detaylı ve gerçekten güzel bir öykü yazmış Müstecaplıoğlu. Neredeyse, bir roman dizisindeki karakterlerin geçmişini anlatan bölüm gibi. Bayıldım! Altay Öktem ne yazsa seviyorum, bu kitaptaki öyküsü Oyun'u da çok sevdim. Ferhan Ertürk'ün Helena'sı çok üzücü bir probleme değiniyor, yine de okurken sırıttığımı (gülümseme değil, hayır) inkâr edemem. Sadık Yemni imzalı Bekleme Odası harika bir öykü, defterime yazdığım notu aynen aktarıyorum: Mistik politik fantastik. Levent Mete'nin Sınırsız Düşünce Özgürlüğü adlı öyküsü ise bilim kurguya yaklaşıyor ve yine çok güzel.

Diğer öyküler içinde beğendiklerim, az beğendiklerim, sevmediklerim, hatta "aşırı ırkçı" diye yaftaladıklarım var. Eminim, bu kitabı okuduğunuzda benim sevdiğim bazı öyküleri hiç beğenmeyeceksiniz ve burada bahsetmediğim bazılarını çok seveceksiniz. Bu da öykü derlemelerinin güzelliği işte, herkes için bir şeyler var. Yeni nesil yazarlarımızdan fantastik eserler veren birçok isim var, ben sanırım hiçbirini okumadım. Bu kitap, Türk fantastiğini biraz tanımak için çok iyi bir başlangıç oldu. Fantastik edebiyat sevenlerin, bir de öykü sevenlerin keyifle okuyacaklarını düşünüyorum.

12 Aralık 2015

Üç Harfli Kelime: Aşk


Üç Harfli Kelime: Aşk - Four Letter Word
Kolektif
Hazırlayan: Joshua Knelman, Rosalind Porter
Çeviren: H. Sıla Okur
Siren Yayınları
Şubat 2008 (1. basım)
239 sayfa

Bir dakika. Ya bir durun, dinleyin. "Setenay, aşk falan hayırdır?" diye cıvıklık yapmaya gerek yok. Ben hepsini önceden yaptım. Kitabı satın aldıktan sonra eve getirip okumak için beklettiğim süre boyunca yaptım o cıvıklığı. Üstelik aylar önce okuduğum ve aşk öyküleri ile dolu olan kitap bana daha uzuuuun yıllar yeter diyordum. Sonra gittim bu kitabı aldım. Ama bakın, neden aldığımı anlatayım. Önce Sweet Leaf'in yorumunu okudum, sonra yazarların isimlerini. Neil Gaiman! Margaret Atwood! Ursula K. Le Guin! Leonard Cohen! Leonard Cohen mi? A aa, meğer adamın kitapları varmış! Alkışlarla kendisini sahneye çağırıyoruz!



İşte bu yazarlar nedeniyle kitabı okumam gerekiyordu. Bu arada, kitapta tam kırk bir yazarın öyküsü var, yazarlardan biri "İsimsiz." Diğerlerinin isimlerini ise yazının en sonunda tek tek sıralayacağım, çünkü kitaba ekleyebileceğim etiket sayısı sınırlı ve ben bütün yazarların adının burada bulunmasını istiyorum. Kitabın çevirisine bayıldım. Kitabın sonunda yazarların kısa biyografileri var ve çevirmenin ismini de eklemiş Siren Yayınları. Baktım ki, Sıla Okur Kierkegaard, Burgess, Saramago gibi yazarları da çevirmiş. Harika! Fakat başlığın çevirisini -ve kapağı- sevemedim. "Üç Harfli Kelime"nin sonuna aşk diye eklemeselerdi, kitaptan cin çıkacak zannedebilirdik değil mi? Kapağı da, özellikle kocaman kırmızı harflerle yazılmış AŞK sözcüğü yüzünden sevmedim. İngilizce baskının üç farklı kapağını buldum internette, hepsi daha zarif gözüktü bana.




Kitap, yazarların kurgusal aşk mektuplarından oluşuyor. Her yazarın farklı yaklaşımları var, hepsi birbirinden güzel ve kitabı okumak gerçekten çok keyifliydi. Tamam, mektupların hepsini çok severek okumadım, hatta bir tanesini neredeyse atlaya atlaya okudum ki bitsin de kurtulayım. Ama çoğu öykü/mektup çok güzeldi. Cevapsız kalan e-postalar, Felice Bauer'in Kafka'ya mektubu, bir anneye mektup, bir dağa hitaben yazılmış bir aşk mektubu, küçük bir çocuğun öğretmenine mektubu, bir maymunun primatolog bayana mektubu... Karşılıksız aşk, ihanet, poligami, hatta cinayet. Her şey var!

Benim en sevdiğim mektup Mandy Sayer'in mektubu oldu, öğretmene yazılmış olan. Küçük çocuğun felaket imlası yüzünden okumak zor olsa da, ba-yıl-dım. (Bakın o kadar çok sevmişim ki, vurgulamak için heceler halinde yazmaya başladım.) Neil Gaiman'ın mektubunu da çok sevdim. Le Guin ve Atwood'un mektupları ise kendilerinden bekleneceği üzere farklı, hatta fantastik!

Zaten mektupların her biri kısacık, detay vermek çok zor. O yüzden böyle kısacık anlatmış olayım bu sefer. Özetle, kitabın başlığına bakıp burun kıvırmayın, çok güzel kitap. Bir önceki yazıda anlattığım gerekçeler dolayısıyla biraz fazla uzun zamanda okuyabildim ve hemen arkasından (İhsan'ın önerisi ile) Adalet'e başladım. Bakalım onu ne zaman bitirebileceğim.

*
Yazarlar: Jonathan Lethem, Chimamanda Ngozi Adichie, Adam Thorpe, Lionel Shriver, David Bezmozgis, Chris Bachelder, A.L. Kennedy, Jeff Parker, Francine Prose, Graham Roumieu, Gautam Malkani, Miriam Toews, James Robertson, Etgar Keret, Mandy Sayer, Jeanette Winterson, Michel Faber, Hisham Matar, Geoff Dyer, Matthew Zapruder, Carl-Johan Vallgren, Joseph Boyden, Neil Gaiman, Valerie Martin, Peter Behrens, Ursula K. Le Guin, Nick Laird, Sam Lipsyte, Panos Karnezis, Jan Morris, Hari Kunzru, Margaret Atwood, Damon Galgut, Audrey Niffenegger, Juli Zeh, Leonard Cohen, Phil LaMarche, M.G. Vassanji, Tessa Brown, Douglas Coupland.

30 Temmuz 2015

Doctor Who: Trenzalore Öyküleri


Trenzalore Öyküleri - Tales of Trenzalore
Justin Richards, George Mann, Paul Finch, Mark Morris
Çeviren: Ekin Odabaş
İthaki Yayınları
Temmuz 2015 (1. basım)
216 sayfa

Vakit temmuzun ortası, hava o kadar sıcak ki hiçbir sosyal aktiviteye enerjim yok, oturup kitap okuyorum, dizi izliyorum, kitaplarla ilgili bir şeyler karalıyorum. Üç kitabı hızla peş peşe bitirince diyorum ki, "Ben bu yazıları blogda birer gün arayla yayımlamayayım, 6-7 gün arayla çıksınlar." Bakın ne kadar mantıklı ve ileriye yönelik bir yayın planı. Kitaplar biter bitmez yazıları yazıyorum, taslak olarak bırakıyorum; okuduğum sırayla yayınlanacakları için rahatım, mesela yazıda diyorum ki "Bir Dune serisi, bir seri dışı kitap." Çünkü gayet kararlıyım. Sonra hooop, İthaki yeni bir Doctor Who kitabı yayımlıyor! Kitabın piyasaya çıktığı gün koşa koşa kitapçıya gidiyorum, hem daha önce sipariş verip almayı unuttuğum bir kitabı, hem de Trenzalore Öyküleri'ni alıyorum. Hatta normal koşullarda bütün raflara bir göz atmam gerekirken, kitapçıda çalışan arkadaşa yalvaran gözlerle bakıp "Trenzalore Öyküleri geldi mi???" diye soruyorum ki zaman kaybetmeyeyim. Doğal olarak, o sırada okumakta olduğum kitabı bir kenara bırakıp (çok da tatlı kitap aslında) kendimi Trenzalore'a attım. Sonra da hemencecik bu yazıyı paylaşmak istedim. Yani, kısaca demek istiyorum ki, bundan sonraki birkaç yazıda bazı zaman hataları olabilir, üstüme gelmeyin. Çok üşeniyorum hepsini değiştirmeye.

* Kitapla ilgili bir şeyler yazarken, Doctor Who yedinci sezon finali ve 2013 Noel özel bölümü ile ilgili şeyler söyleyebilirim. İzlemediyseniz ve izlemeyi planlıyorsanız pek okumayın bence. Kitabı da okumayın zaten, alıp kitaplığınızda bekletin. Sonra okursunuz.

The Time of The Doctor'da (yani 2013 Noel bölümü) Doktor ve Clara Trenzalore gezegenindeki Christmas isimli kasabaya gidiyorlar; Doktor, TARDIS'i Clara'yı Dünya'ya bırakıp geri dönmesi için ayarlıyor ama burada açıklamayı beceremeyeceğim nedenlerle TARDIS doğru zamanda dönmeyi başaramıyor. Doktor, TARDIS'in yokluğunda, yüzyıllarca Christmas'ta yaşıyor ve bölümde, Doktor'un yaşlanmış halini görüyoruz. Ancak, TARDIS'in geri gelmediği yüzyıllar boyunca Doktor'un bu minik, tuhaf kasabada neler yaptığını bilmiyoruz. İşte bu kitap, o zamanlara ait dört öyküyü içeriyor.


Öyküler boyunca Doktor git gide yaşlanıyor; yıllarca yoldaşı olan Handles yine yanında ve neyse ki Clara çooook uzaklarda. (Clara go home!) Gezegenin etrafında bir güvenlik çemberi var, buna rağmen Doktor'un bazı inatçı düşmanları dikkat çekmeden iniş yapmayı başarıyorlar ve Christmas sakinleri, Doktor sayesinde güvenliğe kavuşuyor. Fakat, sürekli karlar altındaki bu sevimli kasabanın böyle tehlikelerle karşılaşmasının nedeni de Doktor. Gittiği her yere yıkım ve ölüm götürdüğünü söyleyenler, Doktor'a "The Oncoming Storm" diyenler haklı. Kasabanın güvenliğini tehlikeye atan her düşmanın esas hedefi Doktor olduğundan, çok sevdiği bu insanları korumak için her şeyi yapıyor Doktor. Mars'tan gelen Buz Savaşçılarıyla, bir Krynoid'le, yeni serinin ilk bölümünde tanıştığımız Autonlarla karşı karşıya geliyor.

Öyküleri okurken Matt Smith'in sesi, tavırları canlandı zihnimde. Kitabın çevirisi çok iyi olsa da, ben kafamın içinde tekrar İngilizce'ye çevirip Doktor'un aksanıyla canlandırdım cümleleri. Diziyi izlemeyen okurların bu kitaptan ne kadar keyif alabileceklerini bilmiyorum ama Doctor Who seyircileri mutlaka çok sevecektir. Aldığım bir duyuma göre, sırada iki Doctor Who kitabı daha varmış. Özellikle birini büyük bir hevesle bekliyor olacağım. Teşekkürler İthaki!

30 Haziran 2015

Poirot Araştırıyor


Poirot Araştırıyor - Poirot Investigates
Agatha Christie
Çeviren: Çiğdem Öztekin
Altın Kitaplar Yayınevi
Mart 2015 (1. basım)
208 sayfa

Yaz gelmişken ve yapılması gereken birdolu şeyin yoğunluğu azalmışken uzun zamandır beklettiğim serilerden birine başlamaya karar verdim. Yerdeniz, Yüzüklerin Efendisi ya da Dune okumaya girişeceğim ve bu arada uzun süre sessiz kalabilirim. O yüzden, araya hafif bir kitap sıkıştırmak istedim, bir süre önce aldığım Poirot Araştırıyor'u okudum; biraz da bahsedeyim dedim.

Poirot Araştırıyor, çoğu Poirot kitabının aksine on bir kısa öyküden oluşuyor. Her bir öykü Poirot'nun maceralarını anlatan sadık dostu Hastings'in kaleminden anlatılıyor ve Poirot'nun hızla çözümlediği olayları konu alıyor. Çözümler hızlı olsa da, bazı olaylar -İngiltere başbakanının kaçırılması ya da uluslararası casusluk gibi- epeyce önemli ve büyük sonuçlar doğurabilir. Elbette yüce dedektif Poirot, küçük gri hücrelerini kullanarak her şeyi ortaya çıkarıyor, polislerin zekasıyla alay ediyor. Tüm Agatha Christie kitapları gibi, bu da bir çırpıda okunabilecek, keyifli bir kitap.
"Ne düşündüğünüzü anlıyorum, baylar. İyi bir dedektifin harekete geçmesi gerekirdi, değil mi? Enerjik olmalı, sağa sola koşmalı, tozlu yollara yatmalı, elinde büyüteç lastik izlerini incelemeli. Sigara izmaritlerini ve yanmış kibritleri toplamalı. Kafanızdaki iyi dedektif profili bu değil mi? Bunu bekliyorsunuz?"

25 Haziran 2015

Sonbahar Ülkesi


Sonbahar Ülkesi - The October Country
Ray Bradbury
Çeviren: Mehmet Moralı
İthaki Yayınları
Şubat 2015 (1. basım)
406 sayfa

Son okuduğum Bradbury kitabı olan Papa ile Papağan'dan nedense pek keyif almamıştım. Sonbahar Ülkesi sayesinde Bradbury okumayı ne kadar çok sevdiğimi hatırladım. Kitaptaki on dokuz öykünün her biri ölümle ilgili ve bence hepsi çok keyifli öyküler.

Bradbury'nin ölüm öykülerinin kendine has bir melodisi, akışı var. Korkunç değil ama rahatsız edici, gerilimli. Zaman zaman absürt. Fakat (benim çok sevdiğim) bir okuma keyfi veriyor. Yara kabuğunu kaşır gibi, ya da yorganın altına saklanıp gerilim filmi izler gibi; bayıldım!
"Anne? Mezarlıkta ne yaparlar, anne, toprağın altında? Öylece yatarlar mı?"
"Öylece yatarlar."
"Öylece yatarlar mı? Bütün yaptıkları bu mu? Pek eğlenceli gibi gözükmüyor."
"Tanrı aşkına, eğlenceli olsun diye olmuyor ki."
"Orada yatmaktan sıkılırlarsa, neden dışarı zıplayıp ara sıra etrafta koşmuyorlar? Tanrı çok saçma..."
Çeviriyi çok beğendim, gözüme çarpan büyük dizgi hataları da yok. Harika bir iş çıkarmış İthaki. Bir de, daha önce okuduğum resimli Eve Dönüş'ün kısaltılmış versiyon olmasına çok üzülmüştüm, bu derlemede öykünün tam metni var. Görür görmez çok mutlu oldum, sırıtarak okudum. Özetle, mutlaka okunması gereken bir öykü kitabı bu. Bradbury'ye birkaç kitaplık bir ara verdikten sonra Karahindiba Şarabı ile devam edeceğim, şimdiden sabırsızlanıyorum.

9 Haziran 2015

Doctor Who: 11 Doktor 11 Öykü


Doctor Who: 11 Doktor 11 Öykü - Doctor Who: 11 Doctors 11 Stories
Eoin Colfer, Michael Scott, Marcus Sedgwick, Philip Reeve, Patrick Ness, Richelle Mead, Malorie Blackman, Alex Scarrow, Charlie Higson, Derek Landy, Neil Gaiman
Çeviren: Emirhan Burak Aydın
İthaki Yayınları
Nisan 2015 (1. basım)
503 sayfa

Ne zaman Doctor Who ile ilgili bir şeyler okusam evdeki bütün TARDIS, Doktor, Dalek temalı eşyaları bir araya toplayıp fotoğraf çekesim geliyor; sonra "saçmalama" deyip kendimi durduruyorum. Bu sefer de makul bir noktada durmayı başardım galiba ama Dalekim Mers'i susturamıyorum, EXTEERMINAATEE diye bağırıyor bana hep. Oysa ben onu çok seviyorum.

Doktor'un her rejenerasyonu için (Capaldi kim ki zaten?) her biri diğerinden daha acayip olan on bir yazarı bir araya toplamışlar, bu gördüğünüz güzel kitabı ortaya çıkarmışlar. İthaki de güzel bir çeviri (ama azıcık özensiz bir son okuma) ile yayımladı ve beni çok sevindirdi. Kitabı yavaş yavaş okumak için elimden geleni yaptım, günde bir öykü okuyup on bir güne dağıtabildim.

Öyküleri tek tek anlatmak istemiyorum, hepsi birbirinden güzel! Klasik seriden yalnızca ilk iki doktoru izlediğim için diğer doktorları ve öykülerde yer alan yol arkadaşlarını arayıp fotoğraflarına baktım, böylece doktor dışındaki karakterleri de zihnimde canlandırabildim. Son üç öyküyü, yani yeni serinin doktorlarını daha da severek okudum çünkü Doktor'un sesi, aksanı, hareketleri tek tek gözümün önüne geldi. Dokuzuncu Doktor'un öyküsü olan Babil Canavarı'nı ise, özellikle finali yüzünden çok fazla sevdim. Bu öykünün final kısmını defalarca okuyacağıma eminim.

Özetle, Doctor Who sevenlere mutlaka tavsiye edeceğim bir kitap bu. Çok başarılı yazarların, Doktor'u çok iyi yansıtan öykülerini o kadar keyifle okudum ki, kitap bittiğinde üzüldüm. Kitabın İngilizce versiyonu için bir tanıtım videosu yapmışlar, onu da paylaşıp gideyim ben.

30 Nisan 2015

Papa ile Papağan


Papa ile Papağan - The Parrot Who Met Papa
Ray Bradbury
Çeviren: Kemal Bek
Yılmaz Yayınları
1992 (1. basım)
140 sayfa

Ray Bradbury'nin Sonbahar Ülkesi adlı derlemesi iki ay önce İthaki etiketi ile basıldı, ben de kitabı aldım, okunacaklar yığınıma ekledim. Sonra fark ettim ki, sahaflarda bulup henüz okumadığım iki Bradbury kitabım daha varmış benim! Hemen onları da okunacaklar yığınıma aktardım ve Papa ile Papağan'dan başlayayım dedim. Yine de, öykülerini çok sevdiğim Bradbury'nin bu incecik kitabını çok uzun zamanda okudum. Aklım dağınıkken okumaya ayırdığım süre çok azalıyor. Olsun, yavaş yavaş toparlıyorum.

Kitaba adını veren öykünün orijinali  ilk kez Playboy dergisinde yayımlanmış; daha sonra David Aronovitz imzalı  "The Parrot Who Met Papa (Concluded)" adlı kısa öykü ile birlikte sırt sırta (dos-à-dos) basılmış. Bu baskıyı Abebooks'ta buldum, fiyatına baktıktan sonra sayfayı hüzünle kapattım. Benim elimdeki derlemenin orijinali ise Long After Midnight adıyla yayımlanmış. Orijinal baskıdaki 22 öyküden 10 tanesini yayımlamış Yılmaz Yayınları. Diğer 12 öykü nereye kayboldu, onları niye okuyamıyoruz bilmem.

Başlıktaki Papa Vatikan'dan değil, Hemingway'den geliyor; Hemingway'in yazılmamış son romanını ezberleyen papağanın öyküsü. Thomas Wolfe'un konuk olduğu öyküde, Wolfe'un yazınından çok etkilenen Bradbury kahramanını geleceğe gönderiyor. Bir öyküde ise Bernard Shaw'la karşılaşıyoruz. Kitaptaki öyküler bildik, çarpıcı, karanlık Bradbury öyküleri olmasına rağmen, nedense ben çok fazla keyif alamadım okurken. Kısacık öyküleri uzun zamana bölüp okuduğum içindir belki, bilemedim. Yine de, Bradbury sevenlerin bir sahafta denk gelirlerse kaçırmamaları gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

7 Mart 2015

Başka Dünyalar


Başka Dünyalar, Bilimkurgu ve Hayal Gücü - In Other Worlds: SF and the Human Imagination
Margaret Atwood
Çeviren: Selin Siral
Kolektif Kitap
Haziran 2014 (1. basım)
263 sayfa

"Bilim kurgu" mu yoksa "bilimkurgu" mu doğru, emin değilim. TDK sözlüğünde ayrı yazımı var; bileşik yazımı için ise 1974 tarihli bir girdi eklemişler. Nişanyan Sözlük'te her iki hali ile de geçiyor. Ben ayrı yazmayı tercih ediyorum, hatta aslında eskide kalan kurgu-bilim deyişi de pek güzeldi. Neyse; bence bilim kurgu, kitabın editörüne göre ise bilimkurgu hakkındaki bu kitap Margaret Atwood'un "bir edebi tür veya türler ya da alt türlerle hem okur hem de yazar olarak hayatı boyunca sürdürdüğü ilişkiyi keşfe çıktığı bir yolculuk" ve ben çok büyük keyifle okudum.

Çocukken okuduğu kitaplardan ve "bilim kurgu" teriminden bahsederek başlıyor yazar; kendi kitaplarını bilim kurgu edebiyatına dahil etmeme nedenini açıklıyor. Atwood'un bilim kurgu tanımı ile bizimki tam olarak birbirini tutmuyormuş meğer. Edebiyatın bulanık sınırlı janrları arasında,  gerçeklikten uzak eserlere bilim kurgu; Jules Verne gibi öngörülü yazarların eserlerine ise varsayımsal kurgu demeyi tercih ediyormuş.
"Fakat Ursula Le Guin'le 2010 yılının sonbaharında gerçekleştirdiğimiz bir açık oturumda onun "bilimkurgu" dediği şeyin, gerçekten olabilecek şeylerin söz konusu olduğu varsayımsal kurgu olduğunu ve gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerin yer aldığı eserleri de "fantastik edebiyat" olarak sınıflandırdığını anladım."
Çocukluğu, üniversite hayatı ve tecrübelerini edebiyatla, özellikle de bilim kurgu ile birleştirip çok güzel şeyler anlatıyor Atwood. Mitlerin, Olimpos Dağının tepesinden uzak galaksilere nasıl taşındığını, kriyojeni ile ilgili olası senaryoları ve daha pek çok bilim kurgu konusu ile ilgili görüşlerini anlattığı bölümden sonra, çeşitli kitaplar ve yazarlarla ilgili yazıları geliyor. Bu bölümü okurken sık sık durup "Bu kitabın Türkçesi var mı acaba?" diye internette bakındım, alınacaklar listeme eklemeler yaptım. Le Guin, Lewis, Orwell, Huxley, Swift, Shelley, Bradbury gibi yazarların kitaplarını anlatıyor, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü defalarca okuduğunu söylüyor. Distopyaların çoğunun erkekler tarafından ve erkek bakışıyla yazıldığını ve kadın bakış açısından bir distopya olarak Damızlık Kızın Öyküsü'nü yazdığını söylüyor. Ben de; bu kadın saatlerce anlatsa, karşısına oturup dinlesem istiyorum.

Kitabın üçüncü ve son bölümünün adı Beş Hediye. Atwood'un kaleminden çıkan beş öykü var burada, hepsini ayrı ayrı çok sevdim, bitmesinler istedim. En sonda ise ekler var ve buradaki ilk metin olan "Özel Judson Okulları İdaresine Açık Mektup"un ilk iki cümlesine epeyce güldüm:
"Öncelikle, Damızlık Kızın Öyküsü kitabımın yasaklanması için emek sarf eden herkese teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Yazılı eserlerin halen ciddiye alındığını görmek insanı cesaretlendiriyor."
Başka Dünyalar'ı okurken gerçekten çok keyif aldım, bilim kurgunun kökleri hakkında bilgilendim, düşündüm, meraklandım, öğrendim. Bilim kurgu edebiyatı ve distopyalarla ilgilenen birçok kişinin de aynı keyfi alacağını tahmin ediyorum.

9 Ocak 2015

Siberya


Siberya - Cyberiada
Stanislaw Lem
Çevirenler: Mehmet Can Uğur, Tamer Çetin
Cem Yayınevi
Nisan 2014 (1. basım)
271 sayfa

Şuncağız kitabı oradan oraya sürükleyerek ancak iki ayda bitirebildim, benimle birlikte gezmediği yer kalmadı zavallının. Kitap 271 sayfa, bunun dört katı sayfa sayısına sahip kitapları bir oturuşta bitirdiğim olurdu eskiden -o zamanlar tabi gençtik, uykusuz kalınca fazla etkisi olmuyordu.- Bir de, kitabın içinde bir dolu kısa öykü olunca, parça parça okumaya gayet uygundu. Başı neydi, bu kimdi, ay niye öyle oldu şimdi diye şaşırmadan, unutmadan okuyabildim.

İletişim Yayınlarının yıllaaaar önce bastığı Lem kitaplarından bulabildiklerimi toplayıp peş peşe hatmettim zamanında, artık bu kitaplar piyasada bulunamadığı için eksiklerimi tamamlayamıyorum. Sağ olsunlar, Solaris ve Aden'in yeni baskılarını yaptılar geçtiğimiz yıl. Darısı diğer kitapların başına diyorum, 14 kitaplık seride 6 tane eksiğim var. Lütfen ya, yeni baskılarını yapsanız ya. Hatta mümkünse yeni baskıları, eski kapaklarla yapsanız ya. Çünkü o kapaklar çok güzeldi. ^_^ Ya da belki, Cem Yayınevi daha çok Lem kitabı yayımlayacaktır, o da olur, çok güzel olur. Koşarak gider eksik kitaplarımı alırım.

Öhöm... Yayınevlerine yalvarma seansımdan sonra, Siberya ve Mükemmel Boşluk için Cem Yayınevine, Hayali Büyüklük için de Pinhan Yayıncılığa teşekkür etmeliyim. İçimizdeki Lem özlemini birazcık gidermemizi sağladılar bu üç kitapla. Mükemmel Boşluk ve Hayali Büyüklük henüz okunmadılar, zor zamanlar için saklıyorum ama Siberya'yı büyük keyifle, uzata uzata, sindire sindire okudum. Fakat, kitabın çevirisini çok beğendiğimi söyleyemem. Çok büyük kusurlar olmasa da imla hatalarıyla karşılaşıyoruz kitapta. Bir de "yok artık" dediğim iki yer var: "... üçüncü polis eğildi, göbek düğmesini açtı ve aniden kolları ince saplara dönüştü." Şimdi... İngilizce konuşanların belly button dediği şeye biz düğme demiyoruz; bu polis bir robot olduğu için diyelim ki göbek deliğinin yerinde bir düğme var, o zaman da o düğmeyi açmıyoruz, basabiliriz, çevirebiliriz falan ama açmayız. İkinci büyük sorun ise, göbek düğmesinin hemen sonrasındaki sayfada karşıma çıktı: "... gibi ağır suçlardan dolayı parça parça kesileceksiniz, kazığa oturtulup boyunduruk taktırılacaksınız, karnınız deşilecek, canlı canlı gömülecek, haça asılacak, asılmışken yakılacaksınız; ..." Hayır, cümle zaten çok uzun ve karmaşık ama çarmıha gerilmek gibi bir deyiş varken, haça asılmak olmuş mu, bilemedim pek. Özetle, çeviriyi pek sevmedim; editörün gözünden kaçan hatalar buldum ve onları da sevmedim. Ama kitabı çok sevdim.

Kısa öykülerden oluşan Siberya'da, ilk önce Mühendis Trurl ile tanışıyoruz. Trurl, n harfi ile başlayan her şeyi yaratabilecek bir makine icat etmiş ve makinesini test ediyor. Bir süre sonra, bu becerikli makineyi gösterip hava atmak için, yakın arkadaşı Klapaucius'ı eve davet ediyor. (Bu arada ben hayretle, Klapaucius yazabilme hızımdan hiçbir şey kaybetmediğimi fark ediyorum. Sözcüğü bir yerlerden hatırlayıp tam çıkartamayanlar için açıklayayım, ilk Sims versiyonunda para şifresiydi.) Trurl ve Klapaucius iyi anlaşan fakat meslektaş oldukları için sıklıkla rekabet içinde olan iki arkadaş. Klapaucius, Trurl'un makinesini test edip hata bulmaya çalışırken olaylar karışıyor. Bu ilk öyküden sonra Trurl ve Klapaucius'ın çeşit çeşit maceralarını okuyoruz; Trurl bir düşünce makinesi üretiyor, Klapaucius kapısında bütün dilekleri gerçekleştiren makine buluyor, iki mühendis birlikte uzak galaksilere yolculuk ediyorlar, tuhaf gezegenlere gidip mühendislik hizmeti sunuyorlar, bir kralın avlaması için mükemmel bir makine tasarlıyorlar, umutsuzca aşık olan bir prens için meşumkadınmatik yapıyorlar (ama işe yaramıyor). Trurl'un kapısına gelen bir robot kendini tanıtıyor:
"Ey nazik ve asil beyefendi," diye cevapladı garip robot zırhı hâlâ titrerken, "benim adım Bonhomius ve ben münzevi bir keşişim, daha doğrusu eskiden öyleydim. Altmış yedi yıl boyunca bir mağarada yalnız başıma dindar bir şekilde, ta ki bir sabah üzerime şafak doğduğunda yalnız geçirdiğim hayatın boşa harcanmış olduğunu anlayana kadar derin düşüncelere dalarak yaşadım. Gerçekten de bütün o düşüncelere dalmak ve ruhsal mücadelelere tek başına girmek yanlıştı. Hem, kişinin ilk görevinin kendi selametini istemekten önce komşusuna yardım etmek olduğu yazılı değil midir?"
Lem, robotlarla ve acayip makinelerle doldurduğu öykülerinde derin konulara dokunmuş, mizahın arkasına büyük fikirler gizlemiş. Yazının başında dediğim gibi, yıllardır yeni bir Lem kitabı bulup okuyamıyordum, bu kitabı çok sevdim. Kaçırmamak lazım.

30 Temmuz 2014

Azazel


Azazel (Fantasy Stories)
Isaac Asimov
Bantam Spectra Books
February 1990 (Bantam 1st ed.)
221 sayfa

* Okuma Şenliği için yabancı dilde bir kitap.

(Kara kara düşündürenler)
Hello. This is a book. My name is... Ehhe.. Eee... Bu yukarıdaki kitap tam da şu yazdığım seviyede olsaydı, iki günde bitirirdim. Fakat, neyime güvenip Asimov'u orijinal dilinden okumaya kalkıştım bilmiyorum. Adam "lugubriously" diyor, ben "hımmm... tabi." deyip sözlük arıyorum. Sonuç olarak, yine nereden geldiğini bilmediğim bir "okurum ben ya" özgüveniyle alıp kitaplığa koyduğum diğer İngilizce baskı Asimov'lara bakıp kara kara düşünüyorum. En incesi ve küçüğü buydu!

Bu arada, merak eden olursa eğer, bu kitapların bir kısmını ve birkaç tane çok güzel sanat kitabını Abebooks'tan çok uygun fiyatlara aldım birkaç sene önce. Abebooks, Nadirkitap'ın global versiyonu; iyi durumda ve ucuz ikinci el kitaplar bulmak mümkün. Ben buradan çok sık kitap almasam bile arasıra girip bakınmayı seviyorum. (Reklamları dinlediniz.)

Kitap, Asimov'un yazdığı kısa bir giriş bölümüyle başlıyor. Eric Protter adlı bir beyefendinin, aylık bir dergi için gizemli hikayeler yazmasını teklif ettiğini; iyi insanlara hayır demekte zorlandığı için bu teklifi kabul ettiğini söylüyor Asimov. Diyor ki, tanıştığı tüm editörler iyi insanlarmış. Bu durum, adamın hayatı boyunca yüzlerce kitap yazmasını açıklıyor olabilir. Editörlere hayır diyemediği için hiç durup dinlenmeden yazmış adamcağız. Ne iyi etmiş! Ne diyorduk? Asimov'un bu dergi için yazdığı ilk öyküde Azazel ortaya çıkmış. Eric Protter'ın dergisinde yayımlanan öykünün ardından, Azazel öyküleri biraz değişerek başka bir dergide devam etmiş. Daha sonra Isaac Asimov's Science Fiction Magazine'de yayımlamak üzere yeni Azazel hikayeleri yazmış ama fantastik öyküleri bilim kurgu kılıfına uydurabilmek için yine bazı değişiklikler yapmış. Sonuç olarak, ilk yazdığı öyküden ilham alan iki farklı seri oluşmuş; ilk öykü, diğerlerine uymadığı için bu öykülerin derlemelerinde kendine yer bulamamış. Bu kitaptaki öyküler için ise, en başa dönüp bir başlangıç kurgusu yaratmış. Ayrıca, Asimov giriş bölümünün sonunda diyor ki, bu öykülerin mizah hicivleri olması ve Asimov tarzının dışında (kendi deyişiyle un-Asimovian) olması kasıtlı bir tavırmış, şaşırmamıza gerek yokmuş.

Öykülere adını veren Azazel da zaten tamamen un-Asimovian bir karakter, çünkü Azazel iki santimetre boyunda, çok becerikli bir iblis. Azazel'ı öte dünyadan (diğer boyuttan, ya da her nereden geliyorsa oradan) dünyaya çağıran kişi ise George Bitternut. Dedelerinden kalan mistik yöntemlerle yaktığı çeşitli otları kullanarak Azazel'ı çağırıyor ve (iblis doğrudan kendisine yardım etmeyi reddettiği için) çeşitli arkadaşlarının sıkıntılarını çözmek üzere iblisten yardım istiyor. George ve Azazel dışında, öykülerdeki sabit üçüncü karakter, Asimov'un ta kendisi. Asimov ve George, bir edebiyat kongresinde tanışıyorlar; George, Asimov'un öykülerini ve kitaplarını çok sevdiğini söyleyerek yazarın sevgisini kazanıyor ve kendisini pahalı bir restoranda yemeğe davet ettiriyor. Bu yemek sırasında, Azazel'la yaşadığı bir öyküyü anlatıyor. Bu tanışmanın ardından yazarımız ve Geroge arasıra buluşmaya devam ediyorlar, yemeklerin ve içkilerin parasını her zaman Asimov ödüyor. George ise bunun karşılığında Asimov'un ne kadar kötü bir yazar olduğu ile ilgili fikirlerini paylaşıyor, yemek yedikleri restoranı eleştiriyor, Asimov'u aşağılıyor, yeterince içki içtiğinde ise "O değil de..." diye lafa girip yeni bir Azazel anısı anlatıyor ve her seferinde "Sen Azazel'ı nereden biliyorsun? Hiç kimseye ondan bahsetmem ben." diye şaşırıyor. Yemeğin sonunda ise Asimov'un ödediği hesaptan dönen para üstünü çaktırmadan cebine atıp uzaklaşıyor. Anlayacağınız, George tamamen kendine özgü bir karakter; ne iş yaptığı belli değil, genellikle geniş çevresinin sırtından geçiniyor, kendisini çok iyi niyetli, çok hayırsever ve çok dost canlısı bir insan olarak görüyor, yaptığı iyiliklerin kıymetinin hiç bilinmediğini düşünüp dertleniyor. Yaptığı tüm iyilikler ise, Azazel'ı çağırıp sorunu anlatmaktan (ve elbette sonunda işleri daha beter etmekten) ibaret.

Asimov fantastik bir kurgu yaratsa da, içindeki bilim adamını tam olarak susturamamış. Azazel, "Bu istediğini yapmak için adamın DNA'sında kuantum seviyesinde değişiklikler yapmam gerekir!" diye isyan ediyor bazen. Ya da bir basketbolcuya yardımcı olmak için beynini kurcalayıp reflekslerinin gelişmesini sağlıyor. Bir yazarın bankada, hastanede, taksi beklerken... boşa geçirdiği zamanı kısaltmak için olasılık yasalarını kurcalıyor. Taştan yontulmuş bir heykeli canlandırması istendiğinde sinirden çırpınıyor:
He squawked with a shrillness that hurt my ears. "Bring silicate-based material to carbon-and-water life? Why don't you ask me to build you a planet out of excrement and be done with it? How can I turn stone to flesh?"
Öykülerin oturduğu kalıp böyle işte, George bir arkadaşının yaratıcı yazarlık yeteneğini artırıp zengin olması için, çirkin bir kadının güzelleşmesi için, insanlığı yok etmeye niyetlenen çılgın bir bilim adamını durdurmak için Azazel'dan yardım istiyor, Azazel isteneni yapıyor ve yardım edilen insan her seferinde daha beter bir duruma düşüyor. Asimov, "ne dilediğinize dikkat edin" diye başlayan (ve devamını tam olarak hatırlayamadığım) sözü evirip çevirip çok eğlenceli öykülere dönüştürmüş. Keşke bir yayınevi çıkıp bu kitabın çevirisini yapsa, ben de gönül rahatlığıyla herkese önerebilsem.