Wool etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Wool etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2017

Toz


Toz - Dust: Wool -3-
Hugh Howey
Çeviren: M. Rasim Emirosmanoğlu
MonoKL Yayınları
Eylül 2017 (1. basım)
405 sayfa


Bitti. Son kitabını iki sene beklediğim, okumaya kıyamadığım güzel seri bitti. Kendimi boşlukta hissediyorum. Ama güzel bitti. Şahane bitmedi ama güzel bitti. Kitap biter bitmez o duygusallıkla gidip Goodreads'de beş yıldızı bastım ama aslında dört yıldızla bitti. Bitmeseydi iyiydi ama bitti.

Neyse... Kitabı iki sene bekledim çünkü çevirisini okumak istedim. Çeviri yine şahane, sayın MİT Bey ile Rasim'in iş birliğinde pırıl pırıl bir Türkçesi var kitabın. Kitap piyasaya çıktı, ben Rasim'i "Hediye edeceksin di mi, yoksa gideyim alayım mı?" diye darlamaya başladım, o da "TÜYAP'ta vereyim işte yeaa," dedi. Ben de uslu uslu fuarı bekledim. Fuardan döndüm, serinin İngilizcesini okuyan ve fakat "HAYIR BENDEN ÖNCE OKUYAMAZSIN!!!" diye inatla son kitabı okutmadığım için bu arada başka bir kitap okuyan Can'a, "Hadi başlayalım," dedim. Elindeki kitabı bitirip başlamak istedi, bana "Sen de beni bekle," dedi, ben de bütün minnoşluğum ve söz dinleyen halimle, Can Yıldız Gemisi'ni bitirene kadar gizli gizli seksen sayfa okudum. Yine olsa yine okurum. Zaten öne geçti, benden bir gün önce bitirdi kitabı.

Araya iki sene girince, ilk iki kitaptaki bazı detayları unutmuşum ama sanırım ikinci kitabın bıraktığı yerden başlıyor Toz. Tanıdığımız üç silo (17, 18 ve 1) yine karşımızda, Juliette geri döndüğü Silo 18'in başkanı olmuş ve ne kendi silosundakileri ne de Silo 1'i mutlu eden işler peşinde. Bir yandan dünyaya ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan 17'ye yer altından ulaşmaya çalışıyor, bir yandan da yönetmesi gereken bir silo var.

Silo 1'de Donald yine karşımıza çıkıyor, gizli gizli ortalığı birbirine katmakla meşgul. Yanında Charlotte, ellerinde bir kaçak telsiz; diğer siloları dinliyorlar, telsize bir mikrofon eklemeye çalışıyorlar, dronları kurcalıyorlar ve başlarına çok büyük işler açıyorlar.
Aklından neler geçiyordu sahi? Bu sorunu çözebileceğini mi düşünmüştü? Yok oluşuna yardım ettiği bu dünyayı düzeltebileceğini mi? Dünya onarılamayacak bir hâle geleli çok uzun zaman olmuştu. Yeşil arazileri ve masmavi gökyüzünü bir dron vasıtasıyla çok kısa bir anlığına gördüğünde beyni taklalar atmıştı. Ama o ânın üzerinden o kadar çok aman geçmişti ki gördüklerinden şüphe eder olmuştu. Temizlik cezasının nasıl işlediğini, makinelerin sağladığı görüntülere güvenmemesi gerektiğini iyi biliyordu.
İlk iki kitaptaki neredeyse her şeyi toparlamış, birleştirmiş ve açıklamış Hugh Howey. Üstelik bunu yaparken yeni sorular ortaya atıyor, onları evirip çeviriyor ve sonra cevaplıyor. Konuya çok fazla girmek istemiyorum, hiç fark etmeden üç kitabı birden spoil edebilirim ya da en azından ilk kitaplarla ilgili ipucu verebilirim ve bunu yapmayı hiç istemem.

Kitabın sonlarında ortaya çıkan iki soru var, yani daha fazla soru var elbette ama bu iki soru aklıma takılıyor. Çünkü Howey bunları açıklamadan bırakmış. Adama mail atıp sorasım var, "N'oolur söyle şunu, ne oldu burada?" diye. Ama sormayacağım. Hayır, manyak değilim. Cevapsız sorular derken, finalin "Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar," sığlığında olduğunu söylemiyorum, aman ha. Ya da hepsi öldü, kurtuldular değil. Hızlı bir final bölümüyle birlikte, yeterince ucu açık ama aynı zamanda yeterince tatmin edici bir sonuca varıyor Toz. Benim sorularım finalden önce cevap bekliyordu.

Çağdaş bilim kurguya çok şüpheli yaklaştığım halde, sevdiğim eski yazarların tadını veren bir seriydi Silo. Ayakları yere basan, mantıklı fakat aynı zamanda yeterince duygusal. Karakterleri çok yönlü ve gerçekçi. Olay akıcı, mevzu sürükleyici, bir sonraki bölümü merak ettiriyor. Hatta bazen bir sonraki paragrafı merak ettiriyor. Anlatım güzel, çeviri daha güzel. Öhm... Neyse yani işte, anladınız siz beni. Wool serisiyle aramda duygusal bir bağ var. Bence herkes bu seriyi okumalı, büyük keyif.

8 Kasım 2015

Vardiya


Vardiya - Shift: Wool -2-
Hugh Howey
Çeviren: M. İhsan Tatari, Rasim Emirosmanoğlu
MonoKL Yayınları
Kasım 2015 (1. basım)
506 sayfa

Bugün Ekim'in 31'i, az önce Rasim (yani hem Hugh Howey'nin hem de Knausgaard'ın editörü) Vardiya'nın kapak çalışmasını gönderdi bana; ben de yine heyecandan kıpır kıpır oldum. Silo'nun ardından aylaaarca bekledikten sonra Vardiya'nın neredeyse hazır olması beni çok sevindiriyor. Kitabı çoktan okumuş olmam ise (üç kez, baştan sonra) (ehe he) çok daha fazla sevindiriyor.

Yazının başında tarih belirtmemin nedeni de tam olarak bu. Kitabın matbaadan gelip piyasaya çıkmasını beklerken yazıyı yazıp hazırlayayım dedim, "Çıktı!" haberini aldığım gün yayınlanmak üzere bekleyecek. Peki, ben neden Vardiya'yı önceden okudum, hem de bir kere okumakla yetinmedim? Çünkü Rasim, MonoKL'dan çıkan kitaplarda nadiren de olsa karşılaştığım yazım hatalarının fotoğrafını çekip göndermemden bıktı sanırım. "Al, baskıdan önce oku madem" dedi, kitabın düzeltmesine katkım olmasını sağladı. ^_^ Yani, kitapta çıkabilecek yazım hataları için doğruca bana çemkirebilirsiniz, "her kitaba ukalalık yapıyordun, bu ne şimdi?" diye. (Gözümden kaçan hatalar çıkacak diye çok korkuyorum, öyle böyle değil.) Neyse, kitaba geçeyim ben.

Silo'da, var olan bir dünyayı ve oradaki insanları tanıdık. Vardiya ise bu dünyanın nasıl bu hale geldiğini anlatıyor. Silolar neden yapıldı, bu fikir kimin aklına geldi, insanları dev beton boruların içinde yaşamaya nasıl ikna ettiler? Siloların idaresi nasıl sağlanıyor? Bütün soruların cevabı bu romanda.

Roman 2110 yılında başlıyor, Troy'un birinci vardiyasına uyanması ile. Ardından 2049'a geri dönüyoruz, mekân Washington DC. Genç meclis üyesi Donald Keene, senatör Thurman'la görüşmek üzere bekliyor. Sonra bu Thurman'ın başının altından neler neler çıkıyor...

Böyle böyle, bir Troy'un neler yaşadığına bakıyoruz, bir geri dönüp Donald'ın başındaki dertlere bakıyoruz. Başka insanların hikayeleri ekleniyor. Olaylar dallanıp budaklanıyor... Troy, Silo 1'in üst düzey çalışanlarından biri. Uzun vardiyaları boyunca diğer siloları takip ediyor, yaşananları sorguluyor, hatta biraz fazla sorguluyor. Troy sayesinde silolardaki işleyişi, merkez yönetimin neyi nasıl yaptığını öğreniyoruz. Troy bir yandan kendisine yüklenen görevleri yerine getirirken bir yandan da bu yeni dünyanın bilmediği yönlerini keşfetmeye çalışıyor.

Donald Keene ise, ülkenin en önemli senatörünü çocukluğundan beri tanıyan, onun desteği sayesinde meclis üyeliğine seçilen bir mimar. Senatör Thurman, çok önemsediği nükleer atık tesisi projesi için gereken acil durum sığınaklarını Donald'ın tasarlamasını istiyor. Donald, yeni dahil olduğu projenin dosyasında, henüz öğrenciyken aceleyle çizdiği toplu konut tasarımıyla karşılaşıyor:
"Çizimi hatırlıyordu. Son sınıfta aldığı biyo-mimari dersine son dakikada yetiştirdiği bir projeydi. Hiçbir alışılmadık ya da olağanüstü yanı yoktu; yalnızca beton ve camla donatılmış, yüz küsur kat uzunluğundaki silindirik bir yapıydı. Bahçe olarak kullanılacak balkonları vardı. Silindirin bir yanının kesiti alınmış, böylece evlere, iş yerlerine ve dükkânlara ayrılan kısımlar gözler önüne serilmişti. Yapıda sınıf arkadaşlarının bol keseden malzeme kullandıklarını hatırladığı kısımlarda cimri, risk alabildiği noktalarda ise faydacı bir yöntem izlemişti. Yassı çatısından yeşil ot öbekleri çıkıntı yapıyordu; karbon nötralitesine göz kırpan korkunç bir klişeydi bu."
Bu tasarımı geliştirmesi, gökyüzüne değil yeraltına doğru uzatması ve nükleer sızıntıya karşı korunaklı hale getirmesi bekleniyor. Proje süresince yoğun çalışma saatleri, endişeli eşi, beraber çalışmak zorunda kaldığı eski sevgilisi, anlam veremediği tasarım tercihleri... Donald, projede tuhaf bir şeyler olduğunu fark etse de, yoğun gizliliğin içinde cevaplar bulmakta zorlanıyor. Büyük ideallerle geldiği konumunda Senatör'ün isteklerine karşı gelemeyen, üstelik sevmediği mimarlık işine geri dönmek zorunda kalan adamcağız, antidepresanlarla ayakta kalıyor. Tasarladığı sığınağın hiçbir zaman kullanılması gerekmeyeceğini umuyor, Senatör de bunun yalnızca proje onayı almak için gerekli bir adım olduğunda ısrarcı.

Biraz da Senatör Thurman'dan bahsetmek gerek. Romanın akışı Donald ve Troy üzerinden ilerlese de, Thurman'ın kurgudaki yeri çok önemli. İlerlemiş yaşına rağmen sağlıklı, dinç ve olduğundan çok daha genç gözüken bu adam, ülkenin en önemli kişilerinden biri. Bir dolu senatör var fakat Senatör dendiğinde kimden bahsedildiğini herkes biliyor. Sağlığını, yeni bir teknoloji olan nanobiyotik tedaviye, bedeninin içinde dolanan minicik robotlara borçlu. Kitle manipülasyonu konusunda bir dâhi ve nanoteknolojinin çok da masum olmayan amaçlara hizmet edebileceğinden emin:
Gözlerini kapsülün karşısındaki Donald’a dikti. “İran’a ilk kez neden girdik biliyor musun? Sebebi nükleer silahlar değildi, o kadarını söyleyebilirim; çünkü o kum tepelerine kazılmış her deliğe girip çıktım. O fareler atom bombalarından çok daha büyük bir ödülün peşindeydiler. Bize görünmeden, kendilerini tehlikeye atmadan ve hiçbir tepki almadan saldırmanın yöntemini keşfetmişlerdi, anlıyorsun ya?”
Şimdi tekrar Troy'a dönüyorum çünkü vardiyaların işleyişini henüz anlatamadım. Troy'un Silo 1'de çalıştığını söylemiştim, burası tüm siloların merkezi. Serinin ilk kitabını okuyanlar hatırlayacaktır, silo yöneticilerine telefonla ulaşan, yeni yönetici seçileceği zaman sınav yapan gizemli adamlar vardı. İşte tüm bu adamlar, Silo 1'de çalışıyorlar. Diğer silolarda rutinleşen bir hayat -iş, eş, okul...- varken, Silo 1'de altı aylık vardiyalar ve kriyopodlarda geçen uzun uykular var. Buradaki kadınlar, on yıllarca sürecek uykuları için kriyopodlara kapatılmışlar, erkekler ise vardiyaları boyunca çalışıp bir sonrakine kadar uzun yıllar uyuyorlar.

Kitap dünyanın nasıl değiştiğini, siloların arka planını anlatıyor ve bu arada kitle kontrolü hakkında -epey gerçekçi- bir örnek sunuyor. Yöneticilerin ve basının yarattığı bilgi karmaşası içinde gerçeklerle yalanların nasıl birbirinden ayrılmaz hale geldiği, karar verme yetkisine sahip olanların bunu nasıl kullanabileceği romana başarıyla yerleştirilmiş. Vardiya'yı da en az Silo kadar heyecanla okudum ve serinin son kitabı Dust'ı da aynı heyecanla bekleyeceğim. Kitap, şimdilik İstanbul Kitap Fuarı'ndaki MonoKL standında satışta, fuar sonrasında ise kitapçılardaki yerini alacak.

22 Mart 2014

Silo


Silo - Silo: Wool -1-
Hugh Howey
Çevirenler: Mehmet Rasim Emirosmanoğlu, Gökhan Sarı
MonoKL Yayınları
Mart 2014 (1. basım)
517 sayfa

* Okuma Şenliği için tavsiyelerine güvendiğim birinin önerdiği kitap.

Wool serisini ve serinin Türkçe yayımlanacağını birkaç ay önce duymuş ve meraklanmıştım. Kitap bu ay piyasaya çıktı, serinin editörü ve çevirmenlerden biri olan Rasim Emirosmanoğlu kitabı bana gönderdi, sonra da "Biz bir yıldan çok uğraştık, bir gecede yarısını okuyanlar var." diye beni bütün Twitter'a şikayet etti. Ne var yani, 517 sayfanın yarısını bir gecede, diğer yarısını da ertesi gün bitirmişim, çok mu? Sabaha kadar uyumadan kitabı okurken aklımdan yaklaşık şöyle bir şey geçiyordu: "Bu bölüm çok heyecanlı, bırakamam. Biraz sakinleşsin bırakayım. Hah, sakinleşiyor. NEE?! Nasıl yani? Neyse, bu bölümü de bitireyim bari. Sakinleşiyor, az sonra uyurum. OHA! Devam edeyim ben." Böyle kendi kendime konuşurken önce etrafta hiç ses kalmadı, sonra sabah ezanını duydum, sonra baktım zaten hava aydınlanmış, devam ettim gitti.

Silo, yanlış anlamadıysam, aslında dokuz kısa romandan oluşan bir seri. İlk beş kitabın ana başlığı olan Wool, aynı zamanda bütün bir roman olarak da yayımlanmış ve bu şekli ile dilimize çevrilmiş. Ardından gelecek olan Shift ve Dust'ı şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum!

Silo, post-apokaliptik bir dünyada, kapalı ortam korkunuzu canlandırabilecek kadar karanlık ve boğucu bir ortamda geçen (ve okuma hızımdan anlaşılacağı gibi) epeyce sürükleyici bir roman. Dünya atmosferi zehirli gazlarla dolu ve hiçbir canlının yüzeyde yaşama şansı kalmamış; insanlar yer altına gömülü, 144 katlı bir siloda yaşıyorlar. Silindir biçimli silonun merkezindeki tek merdiven tüm katlara ulaşımı sağlıyor ve en alt kattan (En-Derin) üst katlara (En-Tepe) ulaşmak ara katlarda dinlenerek birkaç günlük bir yolculuğa çıkmayı gerektiriyor. Bu katlar arasında belirgin bir hiyerarşi var elbette; En-Tepe, başkan, şerif gibi üst düzey yöneticiler ve bu bölgelerde çalışan insanlarla dolu, orta katların büyük bir kısmı IT büroları ve elemanlarına ayrılmış, En-Derin'e yaklaştıkça ise çiftçiler, tedarik birimi, mekanikler ve madencilerle karşılaşıyoruz. Mekanik birimindekiler tüm siloya elektrik sağlıyor, bozulan aksamları tamir ediyorlar. Çiftlik katlarında hidrofonik tarım yapılıyor, besi hayvanları yetiştiriliyor. IT ise en imtiyazlı ve kendini beğenmiş birim. İşlerini gizli tutuyorlar, silonun elektrik üretiminin çoğunu kullanıyorlar, Başkan bile IT odalarına girerken kontrolden geçip giriyor. Siloda para birimi olarak jeton kullanılıyor, maaşlarını jeton olarak alan insanlar, yemek, iletişim gibi her türlü harcamayı bu jetonlarla gerçekleştiriyorlar. Bu kapalı sistemde iletişim olanakları sınırlı. Silonun çalışan tek telsiz sistemi başkan, şerif, şerif yardımcısı gibi önemli insanların kullanımına sunulmuş. Diğer insanlar bilgisayarları aracılığıyla mesaj gönderebiliyorlar ya da katlar arasında kuryelik yapan Taşıyıcılar ile mektup/not/mesaj gönderebiliyorlar. Tuhaftır, taşıyıcıların hizmeti, bilgisayar mesajlarından çok daha ucuz. Bilgisayar ile gönderilen mesajlarda her karakter çeyrek jeton olarak ücretlendiriliyor. Dolayısıyla bir tek smiley göndermek için bile yarım jeton harcamak gerekiyor.

Dışarıya açılan hiçbir penceresi olmayan siloda, yalnızca en üst kattaki geniş ekranlardan yüzey görülebiliyor. Bu ekranlara görüntü sağlayan sensörlerin temizliği ise, siloda verilen en büyük ceza. Temizlik cezası alan kişi, dışarıdaki zehirli gazlardan koruyan bir giysi giydirildikten sonra dışarı çıkartılıyor ve sensörleri temizlemesi bekleniyor. Temizliği tamamlayan suçlular, görüş alanından bile çıkamadan zehirlenip yere yığılıyorlar. Tuhaf biçimde, silonun geçmiş yılları boyunca Temizlik cezası alan hiç kimse bunu yapmayı reddetmemiş, dışarı çıktığında arkasını dönüp oradan uzaklaşmak yerine tüm sensörleri temizlemiş.

Böyle bir ortamda, Şerif Holston'ın ofisine doğru yavaşça yürümesiyle başlıyor roman. Ofisine girip kendini bir nezarethaneye kapatan Holston, yardımcısına dönüp "Başkana dışarı çıkmak istediğimi söyle." diyor. Sadece bu cümle, yani dışarıdan bahsetmek bile Temizlik cezası gerektirdiğinden, yardımcısının yapabileceği bir şey yok ve Holston kendi arzusu ile temizliğe çıkıyor. Bundan sonra, roman zamanda bir ileri, bir geri atlıyor; Holston'ın ve karısının hikayesini anlatıyor, oradan Başkan Jahns'ın hikayesine geçiyor, yine zamanda geri dönüşler yapıyor, şerif adayı Juliette (ya da kendi tercihi ile Jules) ortaya çıkıyor. Birçok karakter ve birçok zaman dilimi birbirini takip ediyor ve bunu kafa karıştırmadan, kitabın temposunu düşürmeden yapıyor! Başta dedim ya, kitaba ara vermek için konunun biraz sakinleşmesini bekledikçe, daha heyecanlı bir şeyler oluyordu ve ben kitabı bir türlü bırakamadım.

Kitabı okurken aklımdan geçen ve sizin de cevabını merak edebileceğiniz bazı sorularım oldu ve ilerledikçe sorularımın çoğuna cevap buldum; cevapsız kalan sorularımı ise serinin devamı cevaplayacak diye düşünüyorum. Bu insanlar neden burada? Ne zamandır bu siloda yaşıyorlar? Tüm dünyada sadece bu silodaki insanlar mı sağ kalmış? Başka silolar var mı? Varsa, diğer silolarla iletişim kurma imkanı var mı? Değil bu soruları cevaplamak, yüksek sesle sormam bile beni Temizlik cezası ile karşı karşıya bırakabilir. Soruları sorarak büyük risk aldım, cevaplar için bana gelmeyin!

Aylar (belki yıllar) sonra bu kitaba gözüm ilişince aklıma gelecek en tuhaf şey ise Twitter. Çünkü, saatler boyunca kitaptan kafamı kaldırmadım, bilgisayarı bile açmadım; kitabı bitirip "Bakayım internetlerde ne varmış?" diye tableti elime alınca Twitter'ın kapatıldığını öğrendim. Sonra, nedense, kitap boyunca birden fazla kez bahsedilen ve bilgisayar mesajlarının çok pahalı olmasını sorgulayan teoriyi hatırladım:
"Peki ama ya başka bir nedeni varsa? Ya birisi bunu bilerek pahalı yaptıysa?"
"Ne gibi? Para kazanmak için mi?" Peter parmak şıklattı. "Taşıyıcılar not taşıyıp işsiz kalmasın diye!"
Juliette hayır dercesine kafa salladı. "Hayır, ya birisi birbirimizle iletişime geçmemizin zor olmasını istiyorsa? Ya da en azından masraflı. Bilirsin, bizi ayırmak ve düşüncelerimizi kendimize saklamamız için."