Alfred Bester etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alfred Bester etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2013

Atılgan Bilimkurgu Öyküleri Seçkisi


Atılgan Bilimkurgu Öyküleri Seçkisi 1
Yayın Yönetmeni: Bülent Akkoç
Atılgan Yayınları
Ekim 1999 (1. basım)
199 sayfa


İç kapağındaki başlığı ile Atılgan Bilimkurgu Öyküleri Seçkisi 1 isimli bu kitap, on bir ayrı bilim kurgu öyküsünü bir araya getiriyor. Ekim 1999 tarihli bu kitabı yayımlayan Atılgan Yayınevi, belli ki adını Star Trek'ten almış ve en azından 1996'dan itibaren üç yıl boyunca aynı isimli bir de bilim kurgu dergisi çıkarmışlar. Türkiye'de bilim kurgu sevgisinin yükseldiği dönemde ortaya çıkan, ne yazık ki ayakta kalamayan yayınevlerinden biri sanırım Atılgan Yayınevi.

Bu öykü seçkisini çok sevdiğim sahafım Faruk Bey bulmuş; esas dikkatini çeken ise öykülerden çok, kitabın sonunda yer alan Türkçe Bilimkurgu Kitapları Kaynakçası olmuş. -Bu çok önemli kaynakça ile ilgili birtakım planlarım var, ilgilenen olursa seslenmekten hiç çekinmesin.-

Kitaba gelirsek, on bir öykünün her biri için küçük notlar aldım okudukça ama bu yazıyı yazarken hepsinden tek tek bahsetmemeye karar verdim, dikkatimi çeken birkaç öyküden bahsetsem yeter, değil mi? Öyküleri bulunan yazarlar -öykülerinin sırası ile- şöyle: Brian Aldiss, Alfred Bester, Arthur C. Clarke, Robert Sheckley, Cordwainer Smith, H.G. Wells, Paul Ernst, Gordon R. Dickson, Richard Matheson, Mack Raynolds ve Ban Jeapes. Adlarını ilk kez duyduğum yazarların yanında Bester, Clarke, Wells gibi çok sevdiğim yazarlar var. Her öyküden önce, yazarı ile ilgili 1-2 sayfalık bilgiler verilmiş. Tanımadığım yazarlar için bir şey diyemiyorum ama tanıdığım yazarların bilgilerinde bazı hatalar gözüme çarptı. Zaten kitabın genelinde (baskı kalitesi, dizgi...) bir amatörlük göze çarpıyor ama beni çok rahatsız etmedi. Öykülerin çevirileri de farklı imzalar taşıyor. Sadi Konuralp iki öykü çevirmiş. Kitabın yayın yönetmeni olan Bülent Akkoç'un bir çevirisi var. Diğer çevirmenler ise: Yüce Atıl, Ayşe Gorbon, Barış Emre Alkım, Savaş Murat Alkım, Zeynep Akkuş, Erol Tulay ve Emrah Göker.

Kitapta en sevdiğim öykü, Cordwainer Smith imzalı Güneşsiz Bir Denize Doğru oldu. 23 yaşındayken politika bilimi alanında doktorasını tamamlayan yazar, romantik bir atmosferde Xanadu gezegeninin güç sarhoşu yöneticisi Kuat ile, Vasıta Lordu Kemal bin Permaiswari arasındaki gergin ilişkiyi anlatıyor. Ve evet, öyküyü okurken "acaba karakterin adı gerçekten Kemal mi diye merak ettim, az önce İngilizce yazımından kontrol edip öğrendim, gerçekten Kemal.

Beni çok şaşırtan bir biçimde, kitaptaki en sevmediğim öykü Arthur C. Clarke'ın Uzay Yolculuğu Yasak adlı öyküsü oldu. Alfred Bester'in Muhammed'i Öldüren Adam'ı, yazardan bekleyeceğim üzere yine intikam güdüsü içeriyor. H.G. Wells, Olağanüstü Bir Olay: Davidson'un Gözleri adlı öyküsü ile uzay/mekan bükülme teorisine uzaklardan el sallamış. Kitapta nüfus kontolü, uzay yolculuğu, zaman yolculuğu, zaman paradoksları... Her şey var. Hatta Marksist bir yapay zeka bile var!

14 Aralık 2013

24. Yüzyılda Cinayet (Yıkıma Giden Adam)


24. Yüzyılda Cinayet - The Demolished Man
Alfred Bester
Çeviren: Selma Mine
Deniz Kitaplar Yayınevi
Aralık 1983 (1. basım)
246 sayfa

Aralık ayının ilk yarısı çok verimsiz geçti benim için. Sıfırın altında süregiden sıcaklık, can sıkıcı hava derken kitap okuma hevesim kaçtı biraz. Böyle zamanlarda okumak için inat etmeyip kendi haline bırakınca daha çabuk geçtiğini düşündüğüm için çok üstelemedim ben de. Yavaş yavaş okuyorum, olduğu kadar. Varlığını uzun zamandır bildiğim, geçenlerde kitapçımda görünce "aa bu kitabı okumak istiyordum" diye aldığım bir kitap var, Kaybolan Sesler - Dünya Dillerinin Yok Oluş Süreci. Bu kitaba başladım, konu çok ilgimi çektiği halde bir türlü ilerleyemediğimi fark edince şimdilik bir kenara bırakıp daha sürükleyici kitaplara yönelmek istedim. Kaplan! Kaplan! ile tanıyıp çok sevdiğim Alfred Bester'in 24. Yüzyılda Cinayet'i ile denedim şansımı. Normalde bir oturuşta bitirmem gereken bu kitabı da ancak üç günde okudum, ama hiç yoktan iyidir!

24. Yüzyılda Cinayet (Orijinal ismi ile The Demolished Man, Türkçe çevirilerindeki diğer isimleri ile Anarşist ya da Yıkıma Giden Adam) Bester'in yayımlanan ilk romanı. Roman, ilk kez 1953 tarihinde yayımlanmış. Benim kitaplığımdaki baskısı ise 1983 tarihli, Selma Mine çevirisi ile Deniz Kitaplar Yayınevi tarafından yayımlanmış. -Çevirmen Selma Mine, çok değişik bir insana benziyor. Bkz: Kişisel web sitesi- Eski kitaplardaki çeviri dilini çok sevdiğim halde, bu kitabın çevirisini başarısız buldum, dizgi hatası olamayacak kadar bozuk cümleler var ve bunlar kitabın akışını bozuyor bence. Deniz Kitaplar ise, bir süre güzel kitaplar yayımladıktan sonra ortadan kaybolan onlarca yayınevinden biri olmuş anladığım kadarıyla. Kitabın sonundaki listede çok iyi kitaplar var, elbette çevirilerinin başarısı konusunda bir fikrim yok.

24. Yüzyılda Cinayet, insanların güneş sistemine yayıldığı bir gelecekte, 24. yüzyılda geçiyor. (A-aa?!) Zihin okuyabilen telepatların (Esperler) her kademede -çoğunlukla önemli alanlarda- görev aldığı, suçun çok azaldığı bir toplum oluşmuş. Yeteneklerine göre üç seviyeye ayrılan Esperler, polis teşkilatında, devletin çeşitli kademelerinde, büyük şirketlerde çalışıyorlar ama öncelikle Esper Loncası adlı birliğe bağlılar ve zihin okuma yeteneklerinin kullanımı için Hipokrat Yemini gibi bir yemin etmeleri gereken, katı kurallara tabi tutulan, birbirine çok bağlı bir topluluklar.

Esperlerin zihin okuma gücünün yaygın kullanıldığı toplumda uzun yıllardır cinayet gibi büyük bir suç işlenmemişken, Dünya gezegeninin en zengin insanlarından biri olan Ben Reich bir cinayet işlemeye karar veriyor. Sürekli tekrarlayan kabusları nedeniyle 2. sınıf bir Esper'den destek alan Reich, kabuslarından kurtulamayınca bilinçaltını da okuyabilecek 1. sınıf bir Esper'e gidiyor. Bu sırada rüşvet verdiği, şantaj yaptığı çeşitli insanların da yardımı ile birlikte cinayet hazırlığı yapmaya başlıyor ve roman hareketleniyor!

Ben Reich'ın işlediği cinayet, psikotik polis bölüm başkanı Lincoln Powell'ın katili yakalama çabası ve birçok karakterin dahil olduğu kocaman bir kurgu ile ilerliyor roman. Telepat polis Powell, aman vermez katılığı ile Ben Reich'ı yakalamak için uç fikirler uyguluyor; suçlu yakalandığında ne olacağı hakkında ise ipucu verilmiyor uzun süre. (Ne olacağını elbette size söylemeyeceğim!) Bilinç ve bilinçaltı araştırmaları, telepatik diyaloglar, ilgi çekici bir gelecek kurgusu ile çok güzel bir roman 24. Yüzyılda Cinayet. Bir Philip K. Dick kurgusu olan (ve film uyarlaması da yapılan) The Minority Report ile benzer bir temaya sahip, fakat PKD'in kısa öyküsünden üç yıl önce yayımlanmış. Çeviri nedeniyle biraz sıkıntı verse de severek okudum bu kitabı; yine de Kaplan! Kaplan! daha çok heyecanlandırmıştı beni. Bu romanı Kaplan! Kaplan!'dan önce okusam çok daha fazla beğenirdim sanırım.

24. Yüzyılda Cinayet'in baş karakteri Ben Reich da, Gully Foyle (Kaplan! Kaplan!) gibi çok hırslı bir karakter ve güdüleyen nedenleri farklı olsa da bir intikam peşinde koşuyor. Ben Reich'ın görünür tepkileri ile birlikte bilinçaltını da işlemiş Bester ve kitap boyunca gölgesini hissettiğimiz Suratı Olmayan Adam'ı ancak kitabın sonunda görebiliyoruz. Reich'ın kazanma, öldürme, kendini koruma çabaları kitabın iskeletini oluşturmuş; bu iskeletin etrafındaki karmaşık kurguda bütün bir toplumsal sistemi, suç ve ceza yaklaşımını; telepati kullanımının sosyal sonuçlarını ince ince işlemiş Bester.

Son olarak, kitaptan bir alıntı:
- Başlayın, Bay Reich.
- Yine Suratı Olmayan Adam.
- Karabasan mı?
- Sen, kan emici sülük herif, düşüncelerimi oku ve kendin bul! Evet, yine karabasan! Bir bankayı soymaya çalışıyordum. Sonra bir trene yetişmeye uğraştım. Birisi şarkı söylüyordu. Ben olduğumu sanıyorum. Elimden geldiği kadar bilgi vermeye çalışıyorum. Bir şey unuttuğumu sanmam...

2 Nisan 2013

Kaplan! Kaplan!


Kaplan! Kaplan! - Tiger! Tiger! / The Stars My Destination
Alfred Bester
Çeviren: Serap Şenkul Tezcan
Altıkırkbeş Yayın
Kasım 1996 (1. basım)
268 sayfa

Çok uzun zamandır hiçbir kitabı okurken bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum! Bunu söyleyerek başlamasam çatlardım. Kitabın sonuna geldiğimde (finale yaklaşık otuz sayfa kaldığında) kitabı kapattım, neler olacağını deli gibi merak ederken kitap bitmesin istedim. Sonraki neredeyse iki saati, kitabı açıp bir paragraf okuyup tekrar kapatarak geçirdim. Bu saçma sapan davranışım yeğenim Selin'in de dikkatini çekti ("Abla n'apıyorsun sen öyle ya?") ve sonuç olarak kitabı o kadar merak etti ki, şu an okuduğu Resimli Adam bitince bu kitabı da okumaya karar verdi.

Alfred Bester bol ödüllü bir bilim kurgu yazarı; bu benim okuduğum ilk kitabı oldu (bir de Asker Kaçağı'ndaki öyküsü var.) ve diğerleri de bu kadar iyidir umuduyla bulduğum bütün Bester kitaplarını toplayacağımı düşünüyorum. Bu kitabın baskı bilgilerine gelirsek, 6.45 tarafından 1996 yılında yayımlanmış ve bütün 6.45 sempatime rağmen özensiz bir baskı olduğunu söylemek zorundayım. Arka kapakta esas karakterin adının yanlış yazması ile başlayıp, birkaç dizgi hatası ile devam eden ve rahatsız eden ayrıntılar var. En fenası ise (bu yazıyı yazarken fark ettim) kitabın başında yazarın kısa biyografisi verilmiş, yazarın doğum tarihi var ama ölüm tarihi (kitabın basımından 9 yıl önce) yazılmamış. Belki (Selin'in dediği gibi) kalplerinde yaşıyordur, ondandır...

Kaplan! Kaplan! bir intikam hikayesi. Distopya değil, dünyanın sonu ya da kıyamet senaryosu değil, uzay savaşları değil; salt bir intikam hikayesinin ardında tüm insanlığın zaaflarını ve zayıflıklarını anlatıyor. Sıradan bir adamın öfke ve intikam arzusuna tutunarak hayatta kalmasını anlatıyor. Bester'in kurduğu gelecekte insanlar tüm güneş sistemine yayılmış; iç gezegenler ile dış gezegenler arasında politik gerilimler, savaş tehlikesi var. Buna rağmen uçuk bir gelecek tasviri yok romanda, gereksiz detaylara yer verilmemiş ve ben bunu çok sevdim. Roman, konuya katkısı olmayan betimlemelere hiç yer vermeden ilerliyor; dolayısıyla öyle bir akıp gidiyor ki, yeterince zamanım olsaydı bir oturuşta bitirirdim.

24. yüzyılda geçen roman; Jaunte adında bir biliminsanının laboratuvarında başlıyor, bir kazanın ardından gelişen olaylar insan zihninin bilinmeyenlerini ortaya çıkarıyor ve uzun bir süreç sonunda insanların yalnız zihin gücü ile bir noktadan diğerine ulaşması, ışınlanma sağlanıyor. Teknik, elbette araştırmacı Jaunte'nin adını alıyor ve "Jauntelemek" neredeyse standart bir seyahat biçimine dönüşüyor. Bu değişim, kaçınılmaz olarak toplumu etkiliyor; istenmeyen Jaunteleri engellemek için metotlar geliştiriliyor, kadınlar (ve namusları) kör odalarda korunur hale geliyor.

Jauntelemeyi, Harry Potter'ın "cisimlenme"si ile karşılaştırmadan edemedim ve Rowling bu kitabı okumuş muydu diye çok merak ettim. Kaplan! Kaplan!'da insanlar (aynen sürücü kursuna gider gibi) Jaunteleme kurslarına gidiyorlar; Rowling'in de cisimlenme eğitimi ve sınavı vardı. Hatta Hogwarts'a gelen cisimlenme hocası, tekniği şöyle özetliyordu: "Konum, kararlılık, kontrol." Bester ise "Konum, yükseklik, durum." diye özetliyor jauntelemeyi; elbette bir bilim kurgu kitabından açıklamasını beklediğimiz prensipleri var Jauntelemenin, ancak daha önce gördüğünüz yerlere Jaunteleyebiliyorsunuz, uzay boşluğunda Jaunteleyemiyorsunuz ve (yeteneğinize göre) bir seferde ancak belli bir mesafeyi aşabiliyorsunuz. Jauntelemenin yaygınlaşması ile, sosyal sınıflar bunu farklı kullanıyor; burjuvazi jauntelemekten uzak duruyor ve ne kadar eski/yavaş taşıma biçimleri kullanırlarsa o kadar değerli sayılıyorlar.

İşte esas olaylar böyle bir ortamda başlıyor, kaza yapmış bir uzay gemisi olan Göçebe'de hayatta kalan tek kişi olan Gully Foyle'un hayata tutunma mücadelesini izliyoruz. Geminin hava yalıtımı zarar görmeyen tek odasında aylarca yalnız başına yaşayan ve her saatini zorlukla geçiren Gully Foyle, yakından geçen bir uzay gemisini görünce kurtulacağını zanneder, gemi Foyle'un olduğu yere yaklaşırken ümitle bekler ama gemi bir manevrayla uzaklaşır. Geminin sadece ismini gören Foyle için bu gemiyi bulmak ve intikam almak arzusu yeni bir motivasyon kaynağıdır. İçinde bulunduğu enkazı uzaydaki amaçsız yörüngesinden koparıp herhangi bir gezegene yönlendirme çabasına girişir ama ancak bir asteroide ulaşabilir. Bu asteroidin üzerinde kendilerine Bilimsel İnsanlar diyen küçük bir topluluk vardır.

Bilimsel İnsanlar'dan özellikle bahsediyorum, çünkü bu bölümü okuduğumda aklıma hemen Yıldız Gemisi geldi. O kitapta olduğu gibi, Sargasso asteroidinde yaşayan insanlar da birkaç nesildir uygarlıktan kopmuşlar ve atalarından kalan bilim, kökeni belirsiz bir inanç biçimine dönüşmüş. Bilimsel İnsanlar, asteroitlerine gelen Gully Foyle'u tedavi ettikten sonra karşısına üç kadın çıkarıyorlar ve şöyle diyorlar: "Seç.  Bilimsel insanlar doğal ayırım uygular. Seçiminde bilimsel ol. Genetik ol."

Bilimsel İnsanlar'ın küçük asteroidinde ele geçirdiği kırık dökük bir gemiyle tekrar yola çıkan Foyle'u, bu sefer Mars'ın açıklarında bir yörüngede İç Gezegenler donanması bulur ve tedavi ederek Dünya'ya ulaşmasını sağlarlar. İşte bundan sonra, yaklaşık 230 sayfalık bir intikam, kovalama, kaçış ve olgunlaşma hikayesi var. Esas konuyu anlatan hiçbir detay vermek istemiyorum ki, okurken siz de benim gibi her sayfada şaşırın, heyecanla okuyun. Birçok karakter, birçok mekan içinde olabildiğince sıradan bir adamın av peşinde koşan bir kaplana dönüşmesini, intikam arzusunun yönlendirmesiyle güdülenerek neler yapabileceğini anlatan roman o kadar sürükleyici ki, iki gün önce bitirdiğim halde (pek sık başıma gelmeyen bir şey bu) kitabın etkisini atamadım üzerimden.
"Topluma emretmemelisiniz, öğretmelisiniz."
"Hayat bir hilkat garibesidir. Onun umudu ve zaferi budur."
Google'da kitaba bakarken çok beğendiğim iki ayrı kapak tasarımını da paylaşmak istiyorum:

22 Kasım 2012

Asker Kaçağı


Asker Kaçağı
Derleyen: Bülent Somay
Çevirenler: Nesrin Kasap, Bülent Somay, Şencan Topaloğlu
Metis Yayınları
Ocak 2011 (2. basım)
180 sayfa

"Savaşa Karşı Bilimkurgu Öyküleri"

Metis Yayınları'nın seçkisi, hayranı olduğum Stanislaw Lem ve Philip K. Dick'in yanında, Türk bilimkurgu yazınından Müfit Özdeş'in bir öyküsüne de yer veriyor. Öyküleri derleyen Bülent Somay'ın sunuşu bilimkurguyu tanıtırken neden başka bir alandan değil, özellikle bilimkurgudan antimiliter öyküler seçtiklerini de anlatıyor ve bilimkurguyu neden sevdiğimi (benim asla toparlayamayacağım netlikte) bana özetliyor. "İyi bilimkurgu iyi edebiyattır." diyor.

Kitapta sekiz öykü var, hepsinden kısaca söz edelim:

Aldatmaca Oyunu, Philip K. Dick. Yabancı bir gezegende yaşayan, sürekli saldırı tehdidi altında olan insanları ve askeri düzendeki kamplarını anlatıyor Dick. Bir türlü bitmeyen saldırıların nedenini, kampın geçmişini, kontrolsüzce yapılan saldırı/savunmanın sonucunu görüyoruz kısa öyküde.

Alfred Bester'in Kaybolma Numarası, savaşın içinde başlıyor. "Amerikan Düşü" için; daha güzel bir yaşam, müzik, sanat, şiir ve kültür düşü için savaşıyorlar. Bu sırada savaş yaralılarının bulunduğu bir hastanenin kayıtdışı T koğuşunda gizemli olaylar yaşanıyor ve bu gizemi çözerken epey ilginç bir sonuca ulaşıyoruz!

Asker Kaçağı, William Tenn'in öyküsü. Gezegenlerarası savaşta ele geçirilen Jüpiterli yaratık ile, sorguya çekilmesine yardım eden Binbaşı Mardin'i anlatıyor hikaye. Bütün gezegenin askeri düzenle yönetilip, bütün erişkinlerin asker olduğu Dünya'da yaşayan, zorunlu olarak asker olan Mardin, militarizmi eleştiriyor.

Yine Philip Dick'in yazdığı Alacakaranlıkta Kahvaltı biraz gizemli bir öykü. Bir sabah uyanıp, kendilerini savaşın ortasında bulan bir aileyi anlatıyor.

Katherine MacLean ve Tom Condit'in yazdıkları Anlaşmak Kolay Değil, bu kitaptaki en sevdiğim öykülerden biri oldu. Yayılmacı bir politika ile, karşılaştıkları her uygarlığı "düzene sokulacak" ve hükmedilecek yeni bir tür olarak gören Kadir-i Mutlak Erdig İmparatorluğu'nun bir gemisi; Plüton'dan kalkan, Dünya asıllı araştırma gemisi Kemal Atatürk ile karşılaşıyor. (Evet, yazarların gemiye verdiği isim bu.) Atatürk Gemisi'ndeki barışçıl telepatlar, karşılarına çıkan asker kafalılardan epey eğlenceli bir yolla kurtuluyorlar.

Devle Dövüşen Bilgisayarın Öyküsü, bir Stanislaw Lem hikayesi. Savaşmayı çok seven hükümdar Poleander Partobon'un çığırından çıkan silah sevgisini anlatıyor. Savunma sanayisine harcanan inanılmaz miktarlarda parayı hatırlatıyor bu arada.

Eric Frank Russell'ın Son Baskı öyküsü de çok beğendiklerimden biri. Yeni keşfettikleri gezegene inen ve "Huld adına" o gezegene hakim olduklarını ilan eden askeri birliğin, bu gezegendeki yerli halkla tanışmasını; kanının son damlasına kadar asker olan komutanın disiplini koruma çabasını anlatıyor Russell.

Kitaptaki son öykü Müfit Özdeş'e ait olan Krrçiysk. Hala Son Tiryaki'yi okumadığım için Özdeş'in öyküleri hakkında çok fikrim yok, ama bu öyküsünü çok sevdiğimi söyleyemiyorum. İlginç bir konu işlese de anlatımı benim için biraz yabancı.

Mutlaka okunması gereken bir derleme Asker Kaçağı, bulduğunuz yerde alınız, okuyunuz.