distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2017

Toz


Toz - Dust: Wool -3-
Hugh Howey
Çeviren: M. Rasim Emirosmanoğlu
MonoKL Yayınları
Eylül 2017 (1. basım)
405 sayfa


Bitti. Son kitabını iki sene beklediğim, okumaya kıyamadığım güzel seri bitti. Kendimi boşlukta hissediyorum. Ama güzel bitti. Şahane bitmedi ama güzel bitti. Kitap biter bitmez o duygusallıkla gidip Goodreads'de beş yıldızı bastım ama aslında dört yıldızla bitti. Bitmeseydi iyiydi ama bitti.

Neyse... Kitabı iki sene bekledim çünkü çevirisini okumak istedim. Çeviri yine şahane, sayın MİT Bey ile Rasim'in iş birliğinde pırıl pırıl bir Türkçesi var kitabın. Kitap piyasaya çıktı, ben Rasim'i "Hediye edeceksin di mi, yoksa gideyim alayım mı?" diye darlamaya başladım, o da "TÜYAP'ta vereyim işte yeaa," dedi. Ben de uslu uslu fuarı bekledim. Fuardan döndüm, serinin İngilizcesini okuyan ve fakat "HAYIR BENDEN ÖNCE OKUYAMAZSIN!!!" diye inatla son kitabı okutmadığım için bu arada başka bir kitap okuyan Can'a, "Hadi başlayalım," dedim. Elindeki kitabı bitirip başlamak istedi, bana "Sen de beni bekle," dedi, ben de bütün minnoşluğum ve söz dinleyen halimle, Can Yıldız Gemisi'ni bitirene kadar gizli gizli seksen sayfa okudum. Yine olsa yine okurum. Zaten öne geçti, benden bir gün önce bitirdi kitabı.

Araya iki sene girince, ilk iki kitaptaki bazı detayları unutmuşum ama sanırım ikinci kitabın bıraktığı yerden başlıyor Toz. Tanıdığımız üç silo (17, 18 ve 1) yine karşımızda, Juliette geri döndüğü Silo 18'in başkanı olmuş ve ne kendi silosundakileri ne de Silo 1'i mutlu eden işler peşinde. Bir yandan dünyaya ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan 17'ye yer altından ulaşmaya çalışıyor, bir yandan da yönetmesi gereken bir silo var.

Silo 1'de Donald yine karşımıza çıkıyor, gizli gizli ortalığı birbirine katmakla meşgul. Yanında Charlotte, ellerinde bir kaçak telsiz; diğer siloları dinliyorlar, telsize bir mikrofon eklemeye çalışıyorlar, dronları kurcalıyorlar ve başlarına çok büyük işler açıyorlar.
Aklından neler geçiyordu sahi? Bu sorunu çözebileceğini mi düşünmüştü? Yok oluşuna yardım ettiği bu dünyayı düzeltebileceğini mi? Dünya onarılamayacak bir hâle geleli çok uzun zaman olmuştu. Yeşil arazileri ve masmavi gökyüzünü bir dron vasıtasıyla çok kısa bir anlığına gördüğünde beyni taklalar atmıştı. Ama o ânın üzerinden o kadar çok aman geçmişti ki gördüklerinden şüphe eder olmuştu. Temizlik cezasının nasıl işlediğini, makinelerin sağladığı görüntülere güvenmemesi gerektiğini iyi biliyordu.
İlk iki kitaptaki neredeyse her şeyi toparlamış, birleştirmiş ve açıklamış Hugh Howey. Üstelik bunu yaparken yeni sorular ortaya atıyor, onları evirip çeviriyor ve sonra cevaplıyor. Konuya çok fazla girmek istemiyorum, hiç fark etmeden üç kitabı birden spoil edebilirim ya da en azından ilk kitaplarla ilgili ipucu verebilirim ve bunu yapmayı hiç istemem.

Kitabın sonlarında ortaya çıkan iki soru var, yani daha fazla soru var elbette ama bu iki soru aklıma takılıyor. Çünkü Howey bunları açıklamadan bırakmış. Adama mail atıp sorasım var, "N'oolur söyle şunu, ne oldu burada?" diye. Ama sormayacağım. Hayır, manyak değilim. Cevapsız sorular derken, finalin "Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar," sığlığında olduğunu söylemiyorum, aman ha. Ya da hepsi öldü, kurtuldular değil. Hızlı bir final bölümüyle birlikte, yeterince ucu açık ama aynı zamanda yeterince tatmin edici bir sonuca varıyor Toz. Benim sorularım finalden önce cevap bekliyordu.

Çağdaş bilim kurguya çok şüpheli yaklaştığım halde, sevdiğim eski yazarların tadını veren bir seriydi Silo. Ayakları yere basan, mantıklı fakat aynı zamanda yeterince duygusal. Karakterleri çok yönlü ve gerçekçi. Olay akıcı, mevzu sürükleyici, bir sonraki bölümü merak ettiriyor. Hatta bazen bir sonraki paragrafı merak ettiriyor. Anlatım güzel, çeviri daha güzel. Öhm... Neyse yani işte, anladınız siz beni. Wool serisiyle aramda duygusal bir bağ var. Bence herkes bu seriyi okumalı, büyük keyif.

8 Kasım 2015

Vardiya


Vardiya - Shift: Wool -2-
Hugh Howey
Çeviren: M. İhsan Tatari, Rasim Emirosmanoğlu
MonoKL Yayınları
Kasım 2015 (1. basım)
506 sayfa

Bugün Ekim'in 31'i, az önce Rasim (yani hem Hugh Howey'nin hem de Knausgaard'ın editörü) Vardiya'nın kapak çalışmasını gönderdi bana; ben de yine heyecandan kıpır kıpır oldum. Silo'nun ardından aylaaarca bekledikten sonra Vardiya'nın neredeyse hazır olması beni çok sevindiriyor. Kitabı çoktan okumuş olmam ise (üç kez, baştan sonra) (ehe he) çok daha fazla sevindiriyor.

Yazının başında tarih belirtmemin nedeni de tam olarak bu. Kitabın matbaadan gelip piyasaya çıkmasını beklerken yazıyı yazıp hazırlayayım dedim, "Çıktı!" haberini aldığım gün yayınlanmak üzere bekleyecek. Peki, ben neden Vardiya'yı önceden okudum, hem de bir kere okumakla yetinmedim? Çünkü Rasim, MonoKL'dan çıkan kitaplarda nadiren de olsa karşılaştığım yazım hatalarının fotoğrafını çekip göndermemden bıktı sanırım. "Al, baskıdan önce oku madem" dedi, kitabın düzeltmesine katkım olmasını sağladı. ^_^ Yani, kitapta çıkabilecek yazım hataları için doğruca bana çemkirebilirsiniz, "her kitaba ukalalık yapıyordun, bu ne şimdi?" diye. (Gözümden kaçan hatalar çıkacak diye çok korkuyorum, öyle böyle değil.) Neyse, kitaba geçeyim ben.

Silo'da, var olan bir dünyayı ve oradaki insanları tanıdık. Vardiya ise bu dünyanın nasıl bu hale geldiğini anlatıyor. Silolar neden yapıldı, bu fikir kimin aklına geldi, insanları dev beton boruların içinde yaşamaya nasıl ikna ettiler? Siloların idaresi nasıl sağlanıyor? Bütün soruların cevabı bu romanda.

Roman 2110 yılında başlıyor, Troy'un birinci vardiyasına uyanması ile. Ardından 2049'a geri dönüyoruz, mekân Washington DC. Genç meclis üyesi Donald Keene, senatör Thurman'la görüşmek üzere bekliyor. Sonra bu Thurman'ın başının altından neler neler çıkıyor...

Böyle böyle, bir Troy'un neler yaşadığına bakıyoruz, bir geri dönüp Donald'ın başındaki dertlere bakıyoruz. Başka insanların hikayeleri ekleniyor. Olaylar dallanıp budaklanıyor... Troy, Silo 1'in üst düzey çalışanlarından biri. Uzun vardiyaları boyunca diğer siloları takip ediyor, yaşananları sorguluyor, hatta biraz fazla sorguluyor. Troy sayesinde silolardaki işleyişi, merkez yönetimin neyi nasıl yaptığını öğreniyoruz. Troy bir yandan kendisine yüklenen görevleri yerine getirirken bir yandan da bu yeni dünyanın bilmediği yönlerini keşfetmeye çalışıyor.

Donald Keene ise, ülkenin en önemli senatörünü çocukluğundan beri tanıyan, onun desteği sayesinde meclis üyeliğine seçilen bir mimar. Senatör Thurman, çok önemsediği nükleer atık tesisi projesi için gereken acil durum sığınaklarını Donald'ın tasarlamasını istiyor. Donald, yeni dahil olduğu projenin dosyasında, henüz öğrenciyken aceleyle çizdiği toplu konut tasarımıyla karşılaşıyor:
"Çizimi hatırlıyordu. Son sınıfta aldığı biyo-mimari dersine son dakikada yetiştirdiği bir projeydi. Hiçbir alışılmadık ya da olağanüstü yanı yoktu; yalnızca beton ve camla donatılmış, yüz küsur kat uzunluğundaki silindirik bir yapıydı. Bahçe olarak kullanılacak balkonları vardı. Silindirin bir yanının kesiti alınmış, böylece evlere, iş yerlerine ve dükkânlara ayrılan kısımlar gözler önüne serilmişti. Yapıda sınıf arkadaşlarının bol keseden malzeme kullandıklarını hatırladığı kısımlarda cimri, risk alabildiği noktalarda ise faydacı bir yöntem izlemişti. Yassı çatısından yeşil ot öbekleri çıkıntı yapıyordu; karbon nötralitesine göz kırpan korkunç bir klişeydi bu."
Bu tasarımı geliştirmesi, gökyüzüne değil yeraltına doğru uzatması ve nükleer sızıntıya karşı korunaklı hale getirmesi bekleniyor. Proje süresince yoğun çalışma saatleri, endişeli eşi, beraber çalışmak zorunda kaldığı eski sevgilisi, anlam veremediği tasarım tercihleri... Donald, projede tuhaf bir şeyler olduğunu fark etse de, yoğun gizliliğin içinde cevaplar bulmakta zorlanıyor. Büyük ideallerle geldiği konumunda Senatör'ün isteklerine karşı gelemeyen, üstelik sevmediği mimarlık işine geri dönmek zorunda kalan adamcağız, antidepresanlarla ayakta kalıyor. Tasarladığı sığınağın hiçbir zaman kullanılması gerekmeyeceğini umuyor, Senatör de bunun yalnızca proje onayı almak için gerekli bir adım olduğunda ısrarcı.

Biraz da Senatör Thurman'dan bahsetmek gerek. Romanın akışı Donald ve Troy üzerinden ilerlese de, Thurman'ın kurgudaki yeri çok önemli. İlerlemiş yaşına rağmen sağlıklı, dinç ve olduğundan çok daha genç gözüken bu adam, ülkenin en önemli kişilerinden biri. Bir dolu senatör var fakat Senatör dendiğinde kimden bahsedildiğini herkes biliyor. Sağlığını, yeni bir teknoloji olan nanobiyotik tedaviye, bedeninin içinde dolanan minicik robotlara borçlu. Kitle manipülasyonu konusunda bir dâhi ve nanoteknolojinin çok da masum olmayan amaçlara hizmet edebileceğinden emin:
Gözlerini kapsülün karşısındaki Donald’a dikti. “İran’a ilk kez neden girdik biliyor musun? Sebebi nükleer silahlar değildi, o kadarını söyleyebilirim; çünkü o kum tepelerine kazılmış her deliğe girip çıktım. O fareler atom bombalarından çok daha büyük bir ödülün peşindeydiler. Bize görünmeden, kendilerini tehlikeye atmadan ve hiçbir tepki almadan saldırmanın yöntemini keşfetmişlerdi, anlıyorsun ya?”
Şimdi tekrar Troy'a dönüyorum çünkü vardiyaların işleyişini henüz anlatamadım. Troy'un Silo 1'de çalıştığını söylemiştim, burası tüm siloların merkezi. Serinin ilk kitabını okuyanlar hatırlayacaktır, silo yöneticilerine telefonla ulaşan, yeni yönetici seçileceği zaman sınav yapan gizemli adamlar vardı. İşte tüm bu adamlar, Silo 1'de çalışıyorlar. Diğer silolarda rutinleşen bir hayat -iş, eş, okul...- varken, Silo 1'de altı aylık vardiyalar ve kriyopodlarda geçen uzun uykular var. Buradaki kadınlar, on yıllarca sürecek uykuları için kriyopodlara kapatılmışlar, erkekler ise vardiyaları boyunca çalışıp bir sonrakine kadar uzun yıllar uyuyorlar.

Kitap dünyanın nasıl değiştiğini, siloların arka planını anlatıyor ve bu arada kitle kontrolü hakkında -epey gerçekçi- bir örnek sunuyor. Yöneticilerin ve basının yarattığı bilgi karmaşası içinde gerçeklerle yalanların nasıl birbirinden ayrılmaz hale geldiği, karar verme yetkisine sahip olanların bunu nasıl kullanabileceği romana başarıyla yerleştirilmiş. Vardiya'yı da en az Silo kadar heyecanla okudum ve serinin son kitabı Dust'ı da aynı heyecanla bekleyeceğim. Kitap, şimdilik İstanbul Kitap Fuarı'ndaki MonoKL standında satışta, fuar sonrasında ise kitapçılardaki yerini alacak.

10 Nisan 2014

Damızlık Kızın Öyküsü



Damızlık Kızın Öyküsü - The Handmaid's Tale
Margaret Atwood
Çevirenler: Sevinç Kabakçıoğlu, Özcan Kabakçıoğlu
Afa Yayınları
Ekim 1992
352 sayfa

* Okuma Şenliği için, şimdiye kadar okumadığım bir kadın yazarın kitabı.

Damızlık Kızın Öyküsü'nü üç gün önce bitirdim; üç gündür Blogger'a giriyorum, kitabı elime alıyorum, birkaç saniye boş boş baktıktan sonra bir oyuna dalıyorum, yeni bir dizi bulup izlemeye başlıyorum, aniden bulaşık yıkamaya karar veriyorum, hiçbirini yapamazsam Facebook üzerinden "yaaa ben bloga yazı yazamıyorum" diye mızıklanıyorum zavallı arkadaşlarıma. Sınav öncesi ders çalışmamak için her şeyi yapan öğrencilere döndüm. (Kendi öğrenciliğime de dönmüş olabilirim. Emin değilim.) Böyle başlayınca, kitabı sevmediğim izlenimi oluşturuyor olabilirim; hiç ilgisi yok, öyle değil. Kitabı çok sevdim, hakkında çok şey söylenecek bir kitap olduğunu düşünüyorum ve eli yüzü düzgün bir yazı çıkaramayacağımdan korktuğum için günlerdir oyalanıyorum. Sanırım bu oyalanma sürecini tamamladım; hemen bir kahve yapıp içsem, bir de ortalığı süpürsem, toz alsam, iki çeşit yemek yapıp gelsem; tüm ilgimi bu yazıyı tamamlamaya verebilirim!

(Aradan bir gün daha geçti. Üstelik bu yazıyı bitirip kitabı raftaki yerine koymadan önce başka bir kitabı okumaya başlayamıyorum.)

Atwood'un bu karanlık distopyası yakın gelecekte (hatta bize göre, belki geçmişte) ABD hükümetinin yerine geçen totaliter bir yapı (Gilead) içinde geçiyor. Topluma terörist saldırılar olarak sunulan olayların ardından ABD hükümeti dağılmış; kendilerine Yakup'un Oğulları diyen bir grup yönetime el koymuş ve çok kısa bir zaman içinde her şey değişmiş. Kadınların paralarına el konulmuş, çalışmaları yasaklanmış, sınıflandırılarak yeni toplumdaki yerlerine dağıtılmışlar. Sosyal piramidin tepesindeki grup olan eşler yüksek rütbeli erkeklerle evlenip, ev işlerini idare ediyorlar ve yalnızca mavi elbiseler giyiyorlar. Marthalar ev içi hizmetlerde kullanılan, çocuk doğurma yaşını geçmiş ya da kısır olan kadınlardan oluşan grup, yeşil giysiler giyiyorlar. Kırmızı uzun elbiseler, kırmızı eldivenler giyen, yüzlerini kırmızı peçeler ve beyaz kanatlarla kapatanlar ise damızlık kızlar. Yüksek rütbeli erkeklere ait olan bu kadınların öncelikli görevi çocuk doğurmak. Damızlık kızları eğiten, kahverengi elbiseli kadınlara teyze deniyor; Gilead yönetimini içtenlikle destekleyen bu yaşlıca kadınlar, kalabalık eğitim merkezlerinin yönetiminden sorumlu. Bir de ekonokadınlar var. Daha alt seviyedeki erkeklere ait olan; evin bütün işlerini ve çocuk doğurma sorumluluğunu üstlenen bu kadınlar birleşik görevlerine uygun olarak mavi, yeşil, kırmızı çizgili elbiseler giyiyorlar. Bunlardan herhangi birini beğenmediyseniz, kolonilere giden kadınlara katılabilirsiniz. Orada ağır işlerde çalıştırılır, kirlenmiş hava ve toprak yüzünden yavaş yavaş ölebilirsiniz. Ya da Jezebel olarak anılan kadınlardan biri olur, komutanların yasa dışı partilerinde fahişelik yapabilirsiniz.

Kadınların okuması, yazı yazması yasak. Öyle ki, mağaza tabelaları bile silinmiş; isimler ve sözcükler yerine, örneğin Bilumum Etler adlı dükkanın tabelasında tahtadan yapılmış bir pirzola var. Süt ve Bal diye bilinen dükkan ise üç yumurta, bir arı, bir inek resmi ile tanıtıyor kendisini. Kişilikleri, meslekleri, paraları, özgürlükleri yok edilen bu kadınların isimleri de ellerinden alınmış. Bir martha iseniz, size isminizle seslenebilirler; fakat bir damızlık kızın ismi, hizmet ettiği komutan ile birlikte değişiyor. Fredinki, Warreninki, Gleninki oluyor; kendi olmaktan tamamen sıyrılıyor.

Gilead'daki erkeklere gelince, sıradan işleri yapan adamları bir yana bırakırsak, yönetim kademesine ait birkaç rütbe var. En üstte, elbette, komutanlar var. Göz olarak adlandırılan, kim olduklarını asla bilemeyeceğiniz gizli polisler; Gilead sınırlarını büyütmeye yönelik savaşta yer alan melekler ve rutin polis işerini yapan gardiyanlar var.

Kitap yok, gazete yok, televizyon tamamen Gilead yönetiminin kontrolünde, haberlerde yalnızca meleklerin yeni bir zaferi ya da yakalanan bir suçlu gösteriliyor. Gilead, askeri güçlerin yanında dini ögeleri de başarıyla kullanarak toplumu kontrol altında tutuyor. İşte bu keyifli, özgür, cıvıl cıvıl ortamda geçiyor romanımız. Birinci tekil şahıs kullanan anlatımda, olayları (ve anıları) Fredinki'nin gözünden görüyoruz, onun hafızasında geziyoruz. Roman düz bir zaman çizgisi üzerinde ilerlemiyor; Fredinki, teyzelerden eğitim aldığı yeri geçmiş zamana dönüşlerle anlatıyor; şimdiki zamana gelip hikayesini gün gün anlatırken bütün bu olayların öncesine dönüp annesini, kocasını, elinden alınan çocuğunu anlatıyor.

Genellikle okuduğum distopyalar bir şekilde, çok gerçek değildir; karanlık bir gelecek portresi çizseler de kurgu olduklarını unutturmazlar. Damızlık Kızın Öyküsü ise beni fazlasıyla korkutarak, hiç fark etmeden içine düşeceğim bir dünya gibi geldi. Bunun bir nedeni, Atwood'un anlatımında gizli sanırım. Hikaye anlatıcısı olan Fredinki, yaşadığı yeni dünyayı kanıksamış, olayları gereksiz dramatik tasvirlerle süslemiyor; tam aksine, sıradan bir günü anlatıyor ve geçmişten bahsettiğinde "Gerçekten öyle mi yaşıyorduk?" diye şaşırıyor.
"Çıplaklığım şimdiden garip geliyor bana. Bedenim modası geçmiş gibi görünüyor. Sahilde, mayo giyer miydim, gerçekten? Giyerdim, düşünmeden, erkekler arasında, bacaklarımı, kollarımı, kalçalarımı ve sırtımı sergileyerek, görülebildiğimi umursamadan."
Kitabın etkileyiciliğinin ikinci nedeni ise, bir geçiş aşamasını anlatması. İyi bilinen tüm diğer distopyalarda (1984, Biz, Fahrenheit 451...) kurgulanan dünya uzun süredir aynı durumda; kitapların kahramanları o dünyada doğmuşlar ve geçmişi, bizim için "normal" olan dünyayı bilmiyor ancak sezinliyorlar. Damızlık Kızın Öyküsü ise bir geçiş romanı. Fredinki, sıradan bir ABD demokrasisinde doğmuş, mini etek giyip eğlenmiş, aşık olmuş; alışık olduğu dünya gözlerinin önünde değişmiş ve bize her iki dünyayı da anlatıyor.

Nolite te bastardes carborundorum.

22 Mart 2014

Silo


Silo - Silo: Wool -1-
Hugh Howey
Çevirenler: Mehmet Rasim Emirosmanoğlu, Gökhan Sarı
MonoKL Yayınları
Mart 2014 (1. basım)
517 sayfa

* Okuma Şenliği için tavsiyelerine güvendiğim birinin önerdiği kitap.

Wool serisini ve serinin Türkçe yayımlanacağını birkaç ay önce duymuş ve meraklanmıştım. Kitap bu ay piyasaya çıktı, serinin editörü ve çevirmenlerden biri olan Rasim Emirosmanoğlu kitabı bana gönderdi, sonra da "Biz bir yıldan çok uğraştık, bir gecede yarısını okuyanlar var." diye beni bütün Twitter'a şikayet etti. Ne var yani, 517 sayfanın yarısını bir gecede, diğer yarısını da ertesi gün bitirmişim, çok mu? Sabaha kadar uyumadan kitabı okurken aklımdan yaklaşık şöyle bir şey geçiyordu: "Bu bölüm çok heyecanlı, bırakamam. Biraz sakinleşsin bırakayım. Hah, sakinleşiyor. NEE?! Nasıl yani? Neyse, bu bölümü de bitireyim bari. Sakinleşiyor, az sonra uyurum. OHA! Devam edeyim ben." Böyle kendi kendime konuşurken önce etrafta hiç ses kalmadı, sonra sabah ezanını duydum, sonra baktım zaten hava aydınlanmış, devam ettim gitti.

Silo, yanlış anlamadıysam, aslında dokuz kısa romandan oluşan bir seri. İlk beş kitabın ana başlığı olan Wool, aynı zamanda bütün bir roman olarak da yayımlanmış ve bu şekli ile dilimize çevrilmiş. Ardından gelecek olan Shift ve Dust'ı şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum!

Silo, post-apokaliptik bir dünyada, kapalı ortam korkunuzu canlandırabilecek kadar karanlık ve boğucu bir ortamda geçen (ve okuma hızımdan anlaşılacağı gibi) epeyce sürükleyici bir roman. Dünya atmosferi zehirli gazlarla dolu ve hiçbir canlının yüzeyde yaşama şansı kalmamış; insanlar yer altına gömülü, 144 katlı bir siloda yaşıyorlar. Silindir biçimli silonun merkezindeki tek merdiven tüm katlara ulaşımı sağlıyor ve en alt kattan (En-Derin) üst katlara (En-Tepe) ulaşmak ara katlarda dinlenerek birkaç günlük bir yolculuğa çıkmayı gerektiriyor. Bu katlar arasında belirgin bir hiyerarşi var elbette; En-Tepe, başkan, şerif gibi üst düzey yöneticiler ve bu bölgelerde çalışan insanlarla dolu, orta katların büyük bir kısmı IT büroları ve elemanlarına ayrılmış, En-Derin'e yaklaştıkça ise çiftçiler, tedarik birimi, mekanikler ve madencilerle karşılaşıyoruz. Mekanik birimindekiler tüm siloya elektrik sağlıyor, bozulan aksamları tamir ediyorlar. Çiftlik katlarında hidrofonik tarım yapılıyor, besi hayvanları yetiştiriliyor. IT ise en imtiyazlı ve kendini beğenmiş birim. İşlerini gizli tutuyorlar, silonun elektrik üretiminin çoğunu kullanıyorlar, Başkan bile IT odalarına girerken kontrolden geçip giriyor. Siloda para birimi olarak jeton kullanılıyor, maaşlarını jeton olarak alan insanlar, yemek, iletişim gibi her türlü harcamayı bu jetonlarla gerçekleştiriyorlar. Bu kapalı sistemde iletişim olanakları sınırlı. Silonun çalışan tek telsiz sistemi başkan, şerif, şerif yardımcısı gibi önemli insanların kullanımına sunulmuş. Diğer insanlar bilgisayarları aracılığıyla mesaj gönderebiliyorlar ya da katlar arasında kuryelik yapan Taşıyıcılar ile mektup/not/mesaj gönderebiliyorlar. Tuhaftır, taşıyıcıların hizmeti, bilgisayar mesajlarından çok daha ucuz. Bilgisayar ile gönderilen mesajlarda her karakter çeyrek jeton olarak ücretlendiriliyor. Dolayısıyla bir tek smiley göndermek için bile yarım jeton harcamak gerekiyor.

Dışarıya açılan hiçbir penceresi olmayan siloda, yalnızca en üst kattaki geniş ekranlardan yüzey görülebiliyor. Bu ekranlara görüntü sağlayan sensörlerin temizliği ise, siloda verilen en büyük ceza. Temizlik cezası alan kişi, dışarıdaki zehirli gazlardan koruyan bir giysi giydirildikten sonra dışarı çıkartılıyor ve sensörleri temizlemesi bekleniyor. Temizliği tamamlayan suçlular, görüş alanından bile çıkamadan zehirlenip yere yığılıyorlar. Tuhaf biçimde, silonun geçmiş yılları boyunca Temizlik cezası alan hiç kimse bunu yapmayı reddetmemiş, dışarı çıktığında arkasını dönüp oradan uzaklaşmak yerine tüm sensörleri temizlemiş.

Böyle bir ortamda, Şerif Holston'ın ofisine doğru yavaşça yürümesiyle başlıyor roman. Ofisine girip kendini bir nezarethaneye kapatan Holston, yardımcısına dönüp "Başkana dışarı çıkmak istediğimi söyle." diyor. Sadece bu cümle, yani dışarıdan bahsetmek bile Temizlik cezası gerektirdiğinden, yardımcısının yapabileceği bir şey yok ve Holston kendi arzusu ile temizliğe çıkıyor. Bundan sonra, roman zamanda bir ileri, bir geri atlıyor; Holston'ın ve karısının hikayesini anlatıyor, oradan Başkan Jahns'ın hikayesine geçiyor, yine zamanda geri dönüşler yapıyor, şerif adayı Juliette (ya da kendi tercihi ile Jules) ortaya çıkıyor. Birçok karakter ve birçok zaman dilimi birbirini takip ediyor ve bunu kafa karıştırmadan, kitabın temposunu düşürmeden yapıyor! Başta dedim ya, kitaba ara vermek için konunun biraz sakinleşmesini bekledikçe, daha heyecanlı bir şeyler oluyordu ve ben kitabı bir türlü bırakamadım.

Kitabı okurken aklımdan geçen ve sizin de cevabını merak edebileceğiniz bazı sorularım oldu ve ilerledikçe sorularımın çoğuna cevap buldum; cevapsız kalan sorularımı ise serinin devamı cevaplayacak diye düşünüyorum. Bu insanlar neden burada? Ne zamandır bu siloda yaşıyorlar? Tüm dünyada sadece bu silodaki insanlar mı sağ kalmış? Başka silolar var mı? Varsa, diğer silolarla iletişim kurma imkanı var mı? Değil bu soruları cevaplamak, yüksek sesle sormam bile beni Temizlik cezası ile karşı karşıya bırakabilir. Soruları sorarak büyük risk aldım, cevaplar için bana gelmeyin!

Aylar (belki yıllar) sonra bu kitaba gözüm ilişince aklıma gelecek en tuhaf şey ise Twitter. Çünkü, saatler boyunca kitaptan kafamı kaldırmadım, bilgisayarı bile açmadım; kitabı bitirip "Bakayım internetlerde ne varmış?" diye tableti elime alınca Twitter'ın kapatıldığını öğrendim. Sonra, nedense, kitap boyunca birden fazla kez bahsedilen ve bilgisayar mesajlarının çok pahalı olmasını sorgulayan teoriyi hatırladım:
"Peki ama ya başka bir nedeni varsa? Ya birisi bunu bilerek pahalı yaptıysa?"
"Ne gibi? Para kazanmak için mi?" Peter parmak şıklattı. "Taşıyıcılar not taşıyıp işsiz kalmasın diye!"
Juliette hayır dercesine kafa salladı. "Hayır, ya birisi birbirimizle iletişime geçmemizin zor olmasını istiyorsa? Ya da en azından masraflı. Bilirsin, bizi ayırmak ve düşüncelerimizi kendimize saklamamız için."

25 Ağustos 2013

Otomatik Portakal


Otomatik Portakal - A Clockwork Orange
Anthony Burgess
Çeviren: Aziz Üstel
Bilgi Yayınevi
Ekim 1982 (2. basım)
223 sayfa

Aziz Üstel çevirisi ile okuduğum Otomatik Portakal, çok acayip bir kitap! O kadar acayip ki, çok hacimli olmamasına rağmen ancak bir haftada bitirebildim.

Gündüz okula gidip, geceleri dört kişilik küçük çetesiyle sokaklara çıkan Alex'in cezalandırılma ve tedavi sürecini anlatan kitap birçok noktada çok rahatsız edici. Yalnız suçlunun değil, devletin (yetkililerin) psikolojisi ve davranışları da çok ağır biçimde eleştiriliyor -ki, kitabın (ve uyarlama filminin) çeşitli zamanlarda devlet organlarınca yasaklanmış olması hiç şaşırtıcı değil. Hatta, özgürlük için savaşan muhalifler de Anthony Burgess'in eleştirilerinden paylarına düşeni alıyorlar.

Benden çok daha yetkin kişilerin sayfalarca değerlendirmesini yaptığı bu kitap için çok fazla şey yazamıyorum. Yalnız, eski çete üyeleri olan iki kişinin, Aptalof ve Koca Göbek'in kitapta polis memuru olarak tekrar karşımıza çıkmaları ve otoriteyi temsil eden yeni halleri üzerine düşünülmeli. 
"Tanrının istediği iyilik mi yoksa iyiliği seçebilme şansına sahip olabilmek mi? Kötülüğü seçen biri gerçekte iyiliğe zorlanan birinden daha mı geçerli Tanrı'nın gözünde?"
"Benim için siyasi partiler önemli değildir. Nerede bir kötülük görürsem ona karşı çıkarım. Parti adlarının bir önemi yoktur. Özgürlüktür önemli olan. Halk, özgürlüğü için baş kaldırmaz, direnmez. Bir lokma ekmeğe, bir kaşık çorbaya değişir özgürlüğünü."
* 2013 yaz okuma etkinliği için, yasaklanmış bir kitap. 15 Puan!

26 Aralık 2012

Yer Açın! Yer Açın!


Yer Açın! Yer Açın! - Make Room! Make Room!
Harry Harrison
Çeviren: İrma Dolanoğlu
Metis Yayınları
Temmuz 1996 (1. basım)
218 sayfa

Isaac Asimov, gelecek öngörülerinden bahsettiği kimi makalelerinde, kontrolsüz nüfus artışının tehlikelerine de değinir. Doğal enerji kaynakları azalır ve fosil yakıtların yenilenme hızı, bizim tüketme hızımıza yetişemezken dünya nüfusunun sürekli çoğalması hiçbir senaryoda olumlu sonuç getiremez.

Idiocracy adlı film ise, nüfus artışına farklı bir yandan yaklaşıyordu. Ortalama zeka seviyesinin sürekli düşmesi sonucu (ki Asimov bundan da bahseder) ortaya çıkan toplumun parodisidir.

Bahsettiğim iki örnekten, Asimov'un makaleleri çok olası ve korkutucu gözükmüştü bana. Film ise eğlencelik diyelim, geçelim. "Yer Açın! Yer Açın!" da, kontrolsüz nüfus artışı sonucu oluşan bir geleceği anlatıyor. İlk kez 1966'da yayımlanan roman, 1999 yılının sonlarında geçiyor. Bizim için "geçmiş" olsa da henüz gerçekleşmeyen hikayeyi hala gelecekte yaşanacak sayabiliriz. Romandan bahsetmeye başlamadan önce şunu da söylemek istiyorum, kapakta Bosch'un tablolarını kullanmalarına bayıldım!
Harry Harrison'ın romanı, eski ABD başkanı Eisenhower'ın bir sözüyle başlıyor:
"Bu hükümetin programında... Ben burada olduğum sürece... Doğum kontrol problemiyle ilgili politik bir doktrin bulunmayacaktır. Bu bizim işimiz değildir."
Nüfus artışının kontrol edilmediği dünyada, çok kalabalık New York eyaletinde geçiyor roman. New York'un nüfusu 35 milyona ulaşmış. -Google'dan edindiğim bilgi diyor ki, Temmuz 2011 itibarı ile New York'un nüfusu 19.465.197 kişi imiş.- Su kısıtlı, petrol tükenmiş, tarım alanları yok denecek kadar azalmış, her yerde çok fazla insan var. 

Kalabalık ortamlardan bulduğu ilk fırsatta kaçan, başka insanlarla fazla vakit geçirince bir süre yalnız kalmak isteyen biri için (kendimden bahsediyorum tabii ki) kitapta oluşturulan atmosfer çok korkunç. Her yerde çok fazla insan var! Her neyse, işte böyle bir dünyayı okuyoruz romanda. Bir polis memuru, genç bir kadın, "dünyanın kalabalık olmadığı zamanlar"ı hatırlayan yaşlı bir adam, bir de 16 yaşındaki Billy etrafında kurgulanıyor olaylar.
"Hayatım, tıp tarihinin kendisi tabiat kanununu çiğnemek demek. Kilise -hem Protestan hem de Katolik Kilisesi- anestezi kullanımını durdurmaya çalıştı çünkü bir kadının doğum yaparken acı çekmesi tabiat kanunuydu. İnsanların hastalıktan ölmesi de tabiat kanunuydu. Vücudun kesilip açılmaması ve tamir edilmemesi de tabiat kanunu."
Dünyada hemen hemen her yerin, kaldırabileceğinden çok daha fazla insanla dolu olması bir yana; petrolün yokluğu, anormal iklim koşulları ve besin kıtlığı insanların taşınmasını da imkansız hale getiriyor ve neredeyse hiç kimse doğduğu şehirden pek uzağa gidemiyor. Yine de, bu karanlık distopyada aklı başında insanlar var:
"Hayır, ben insan ırkından umudu kesmedim. Onlara hiç anlatılmadı ki, çoğu hayvan gibi doğup hayvan gibi öldü. Ben eşşekkafalı politikacıları ve sözde halk liderlerini suçluyorum; bu konudan devamlı kaçındılar, örtbas ettiler çünkü tartışmalı bir konuydu - canı cehenneme dediler, etkisini gösterene kadar yıllar geçer, benden sonra gelecekler düşünsün. Böylece insanoğlu bir asır içinde, birikmesi milyonlarca yıl süren yeryüzü kaynaklarını sildi süpürdü ve üst kademede hiç kimse buna aldırış etmedi, onları uyarmaya çalışan sesleri dinlemedi, bıraktılar fazla üretelim ve fazla tüketelim; şimdi de petrol bitti, toprağın humus tabakası eridi gitti, ağaçlar kesildi, hayvanların soyu tükendi, yeryüzü zehirlendi, bütün bunların karşılığında elimizde ne var, geri kalan kırıntılar için savaş eden yedi milyar insan, sefil bir hayat süren ve hâlâ kontrolsüz bir şekilde üreyen insanlar. Onun için ayağa kalkıp bir şeyler söyleme zamanı geldi bence."
Sevgili bilimkurguseverler, bu kitabı okunacaklar listenize mutlaka ekleyin. Ben çok sevdim.