Kurt Vonnegut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurt Vonnegut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2017

Daha Ne Olsun


Daha Ne Olsun: Mezuniyet Konuşmaları - If This Isn't Nice, What Is?: Advice for the Young
Kurt Vonnegut
Çeviren: Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık
Kasım 2014 (1. basım)
107 sayfa

"Yüzyılın" dedim, beğenmedim, "çağımızın" diye başladım, olmadı sildim, şöyle deneyelim: Yakın geçmişin ve 20. ile 21. yüzyılların en iyi yazarlarından biri Kurt Vonnegut diye düşünüyorum. Bunu, hangi kurumun bana verdiği yetkiye dayanarak yaptığımı sorabilirsiniz. Cevap veremem ama siz yine de sorabilirsiniz. Fikrimin arkasındayım, her kitabından ayrı ayrı keyif alıyorum ve Vonnegut okumaktan sıkılmak mümkün değil.

Kurt Vonnegut üniversite mezunu değilmiş, kitabın arka kapağı öyle diyor. Web sitesi de bu bilgiyi doğruluyor. 1940 yılında Cornell Üniversitesi'nde kimya eğitimine başlamış, 1943'te üniversiteden ayrılıp İkinci Dünya Savaşı'na gitmiş ve eğitimini hiçbir zaman tamamlamamış. Fakat kitaplarının başarısıyla (bazı kitapları zaman zaman okullarda yasaklansa da) üniversitelerin mezuniyet törenlerinde aranan bir konuşmacı olmuş. Bu kitap da, işte bu konuşmaların bazılarından oluşuyor.

Bir kere, Kurt Vonnegut büyük bir hümanist. Öylesine değil, bütün hayatıyla ve politik duruşuyla bir hümanist. Amerikan Hümanist Cemiyeti'nin de onursal başkanı. Vonnegut'tan önce Isaac Asimov da aynı topluluğun başkanlığını üstlenmiş; en sevdiğim yazarlardan ikisi hakkında böyle bilgiler edindikçe mutlu oluyorum. 2004 tarihli bir konuşmasında, bu durumu kendisi anlatıyor Vonnegut:
"Ezkaza Amerikan Hümanist Birliği'nin fahri başkanıyım; bu esasen işlevsiz makamda benden önce büyük bilimkurgu yazarı, müteveffa Isaac Asimov vardı. Biz hümanistler, ölümden soraki hayatla ilgili hiçbir ödül yahut ceza beklentisine girmeden, becerebildiğimizce onurlu davranırız. Bize herhangi bir aşinalığı bulunan tek soyut kavrama, toplumumuza elimizden geldiğince hizmet ederiz.
Asimov için bir cenaze töreni düzenlemiştik ve törenin bir yerinde, 'Isaac artık Cennet'te,' demiştim. Hümanist bir topluluğa hitaben söylenecek en komik laftı bu. Kahkahadan yerlerde yuvarlanmıştı herkes. Ortalığın sakinleşmesi epey sürmüştü."
Aynı dönemde yaşamadığım için, tanışıp iki cümle sohbet edemediğim için üzüldüğüm çok az insan var. Tahmin edeceğiniz üzere Vonnegut ve Asimov bunlardan ikisi. O yüzden, yukarıda alıntıladığım anı bana öyle kıymetli geliyor ki anlatamam. Genellikle yavru kedi görünce kullandığım Küçük Emrah kaşlarım hemen devreye giriyor, çok keyif almakla çok üzülmek arasında bir yerde kalıyorum. Neyse... Bu alıntı aslında Vonnegut'un konuşmalarında anlattıklarının bir kısmını da özetliyor. Okuyunca hepimizin "evet lan!" diyeceği ama uygulamaya gelince yer yer teklediğimiz şeylerden bahsediyor yazar. Ödül beklemeden, cezadan korkmadan iyi insan olmak, insanları eşit görmek, güzel müziğin tadını çıkarmak, falan filan... Savaşa katılan, esir düşen ama savaş boyunca bir kişiyi bile öldürmeyen bir adamdan bahsediyoruz. Daha ne olsun!

Kitap hakkında söyleyebileceğim fazla bir şey yok. Kısa kısa konuşmalardan oluşuyor, kesinlikle çok güzel şeyler anlatıyor ve çok rahat okunuyor. Kitabın çevirisiyle ilgili hiç not almamışım, demek ki şikayet edecek bir şey bulamamışım. Hatırladığım kadarıyla gayet hatasız ve temiz bir baskı. Çevirenin, editörün ellerine sağlık. Vonnegut'un 1978 yılında gerçekleştirdiği bir konuşmadan sadece iki cümlesini daha alıntılayıp gidiyorum ben.
"Arthur C. Clarke'ın, Çocukluğun Sonu'nu okuyanınız vardır belki; bilimkurgu alanındaki birkaç başyapıttan biridir. Diğerlerinin hepsini ben yazdım."

5 Eylül 2015

Hokus Pokus



Hokus Pokus - Hocus Pocus
Kurt Vonnegut
Çeviren: Ali Öktem
Dost Kitabevi Yayınları
Haziran 2001 (1. basım)
268 sayfa

Yine, gereğinden fazla uzun zamanda okuduğum ve bir türlü oturup hakkında iki satır yazamadığım bir kitapla karşınızdayım sevgili seyirciler. (İçimdeki TRT spikeri de karşınızda galiba...)

Hokus Pokus'u okudum bitirdim, arkasından koca bir romanı okudum (ama hakkında bir şeyler yazmayı -kitap piyasaya çıkana kadar- erteliyorum) sonra da yine bir Agatha Christie romanına başladım. Bir oturuşta bitecek bir Miss Marple macerası olmasına rağmen o kitabı da okuyamıyorum. Yaz bitiyor diye yas tutuyor olabilirim, emin değilim. Fakat bu arada, hiç olmazsa, parmağımdaki dev sargıdan kurtuldum; sürekli sağa sola çarptığım için minik yara bantları ile sarıyorum ve tamamen düzelmesini bekliyorum. Ne zaman mutfakta elime bıçak almaya kalksam biri (genellikle benden 11 yaş küçük olan yeğenim) yetişip "sen dur, biz yapalım" diyor. Şımartılıyorum ya da 5 yaşındaymışım gibi muamele görüyorum, çok eğlenceli!

Son iki gündür de, Hokus Pokus'u karşıma alıyorum, boş boş bakışıyoruz. "Ne yazayım senin hakkında?" diyorum, cevap vermiyor. Bir Vietnam gazisinin, akademisyenin, hapishane öğretmeninin ve mahkumun hikayesini anlatıyor roman. Hepsi aynı kişi. 1940 yılında doğan Eugene Debs Hartke, sosyalist lider Eugene Debs'in anısına bu ismi almış ve daha ilk sayfada, Debs'in sözlerini alıntılıyor:
"Bir alt-sınıf olduğu sürece ben de onlardan biriyim. Bir suç unsuru var olduğu sürece ben de içindeyim. Hapse atılmış bir tek kişi bile varsa özgür değilim."
Hartke, anılarını yazmaya 2001 yılında başlamış; eline geçen her kağıda -ne kadar küçük bir parça olursa olsun- yazıyor, yazdıklarını sıralayıp devam ediyor. West Point Askeri Akademisine girişi, Vietnam savaşı, eşi, eşinin akıl hastası annesi, Tarkington Üniversitesi... bu sonuncusu, zengin ailelerin aptal çocukları üniversite diploması alabilsin diye kurulmuş bir okul. Bazı vakıf üniversitelerimizi hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim. Hartke, nüfuzlu ailelerin çocukları hakkında çok karamsar:
"Böylece Yönetim Kurulu, Egemen Sınıfla derdimin ne olduğunu öğrenmek istedi.
O zaman söylemedim, ama şu anda büyük bir mutlulukla söyleyebilirim ki, Egemen Sınıfın sorunu, o sınıfta olanların çoğunun Kimberley gibi kuşbeyinli olmasıdır."
Savaş, atom bombası, üniversite, hapishane, delilik, askerlik, din, aile, ahlak... hakkında söyleyecek çok şeyi olan Vonnegut, laf kalabalığının arasına saklayıp anlatıyor her şeyi. (Bu klişeyi söylemezsem olmaz...) Güldürürken düşündürüyor. (Söyledim, rahatladım.) Alıntı yapmak üzere birkaç tane post-it yapıştırmışım kitaba; alıntıları peş peşe sıralasam, bu yazı da böyle olsa olur, değil mi?
"Her hayvan türü, kendi türünden hayvanların çok güzel olduğunu düşünür. Bu yüzden evlenen insanlar da çok güzel olduklarını ve bebeklerinin de çok güzel olacağını düşünürler, ama aslında gergedanlar kadar çirkinler. Çok güzel olduğumuzu düşünmemiz aslında öyle olduğumuz anlamına gelmez. Belki de korkunç çirkin hayvanlarız ve bunu kendimize itiraf edemiyoruz, çünkü bu bizi felaket hayal kırıklığına uğratır."
---
"Eğer insanların doğasında tanımadığı ve tanımak da istemediği başkalarına ve onların çektikleri acılara karşı kayıtsız kalmak olmasaydı, Vietnam Savaşı bu kadar uzun sürmezdi. Bazı insanlar, bu en doğal eğilimle başa çıkmaya çalışmış ve mutsuz yabancılar için duydukları üzüntüyü dile getirmişlerdi. Ama Tarih'in gösterdiği, Tarih'in haykırdığı gibi: 'Sayıları hiçbir zaman çok olmadı!'"
---
"Yaşlı Bilgeler buradakilerin kendileriyle ilgili her şeye, ne kadar saçma olursa olsun, gururlarını okşadığı sürece inanabileceklerini gördüler. Bunun doğruluğundan emin olmak için bir deney yaptılar. Kafalarına bütün evrenin kendilerine benzeyen büyük bir erkek hayvan tarafından yaratıldığı fikrini soktular. O, bir tahtta oturuyordu ve çevresinde de daha  az gösterişli bir sürü taht daha vardı. İnsanlar öldüklerinde gidip o tahtlarda oturuyorlardı, çünkü onlar yaratıcının yakın akrabalarıydılar."
---
"Bir hiç kimse olan Sosyalist büyükbabam Ben Wills'in aksine, önerecek hiçbir reform planım yok. Bence yalnızca Kapitalizm değil, her yönetim şekli, paramıza sahip olan insanlar sarhoşken ya da değilken, deliyken ya da akıllıyken ne yapmaya karar verirlerse odur."

30 Eylül 2014

Hacıyatmaz


Hacıyatmaz - Slapstick or Lonesome No More
Kurt Vonnegut
Çeviren: Ekin Uşşaklı
April Yayıncılık
Ağustos 2012 (1. basım)
232 sayfa

Kurt Vonnegut, Hacıyatmaz'ı Laurel ve Hardy'ye ithaf etmiş. Kitabın orijinal ismi olan Slapstick, hem basit bir ritm aleti, hem de Laurel ile Hardy'nin de dahil olduğu, fiziksel mizaha dayalı bir tarzmış. Acaba hacıyatmazın İngilizcesi slapstick mi diye düşündüm, baktım değilmiş. Bir de tersten gideyim dedim, slapstick türü mizaha Türkçede hacıyatmaz deniyor olabilir mi diye araştırdım, öyle bir şey de bulamadım. Sinemacı arkadaşlara bir sormak lazım. Kitabın Türkçe başlığını anlamlandıramadım, öyle boş boş baktım. Fakat, başlık bir yana, çeviri çok başarılı. Hem tüm cümleler hatasız, hem de Vonnegut'un tarzına yakışan bir üslup roman boyunca korunmuş. Bir ya da iki tane ufak dizgi hatasından başka hiçbir eksik/yanlış göremedim. Ekin Uşşaklı'nın eline sağlık.

"Bir otobiyografi yazmaya en fazla yaklaştığım durum budur." cümlesiyle başlıyor Hacıyatmaz. Kitabı Laurel ile Hardy'nin eski filmlerine benzeten Vonnegut, kendi hayatında da -bu filmlerde olduğu gibi- aşk ve sevginin yer kaplamadığını söylüyor. Yaklaşık 15 sayfalık giriş bölümünde, Indianapolis'te yaşayan kalabalık ailesini, bilim adamı olan ağabeyini, alkolik Alex amcasını, ardında dört çocuk bırakarak ölen ablasını anlatıyor kısaca. Amcasının ölüm haberini Manhattan'ın 'Kaplumbağa Koyu' olarak bilinen bölgesinde aldığını söylüyor. Bu kitaptaki hikayeyi, amcasının cenazesine giderken hayal ettiğini söyleyip "kitabın böyle olması gayet doğal" diyor.

Merhum Alex Amca, dine kuşkuyla yaklaşanların akşam dualarında prelüt niyetine kullanmaları gereken bir söz söylermiş. Roman da o sözle başlıyor: "İlgili Makama:"

Ölüm Adası'nda, ağaçların arasındaki bir açıklıkta oturan iki metre boyunda ve yüz yaşında bir adamın kaleminden okuyoruz romanı. ABD'nin son Başkanı olan bu adamın adı Dr. Wilbur Nergis-11 Swain. Medeniyet çökmüş, Birleşik Devletler fiilen dağılmış ve Dr. Swain, torunu ve torununun sevgilisi ile birlikte Empire State Binasında yaşıyor. Ah evet, Ölüm Adası, Manhattan'ın yeni lakabı çünkü Yeşil Ölüm adlı, adaya özgü bir veba türü gelişmiş ve adada yaşayan çok az insan kalmış. Swain bir yandan gündelik hayatını, bir yandan da geçmişe dönüp çocukluğunu ve anılarını anlatıyor.

New York'ta doğan kahramanımızın adı o zamanlar Wilbur Rockefeller Swain imiş ve bir de ikiz kız kardeşi (Eliza Mellon Swain) varmış. Fakat bu iki kardeş o kadar çirkinmiş ki, ebeveynleri çocuklarından utanıyormuş. Normal bir zekaya sahip olmadıkları ve 14 yaşlarına gelmeden ölecekleri düşünülen ikizlerin, çok zengin olan aileleri eski bir malikaneyi kapalı bir cennete dönüştürmüşler ve çocukları buraya getirip düzenli testler yapan bir doktor ile hizmetkarların bakımına bırakmışlar. Evin çalışanları, doktor ve ebeveynleri Wilbur ve Eliza'nın zekadan tamamen yoksun olduklarına inanırken, ikizler dört yaşına geldiklerinde gizlice okuma yazma öğrenmişler; yedi yaşında ise İngilizcenin yanında Almanca, İtalyanca ve eski Yunanca okuyup yazabiliyorlarmış.Yine de, etraflarında yetişkinler varken tamamen anlamsız davranışlar sergilemeye devam etmişler. Herkesten gizledikleri zekaları, iki kardeş yan yana olduklarında -özellikle fiziksel temas varsa- neredeyse deha seviyesinde ortaya çıkıyor ama aralarındaki mesafe arttıkça bu kolektif zeka zayıflamaya başlıyormuş.

On beşinci doğum günlerine kadar oyunu sürdüren ikizler sırlarını açığa çıkarıp aslında çok zeki olduklarını, normal insanlar gibi konuşabildiklerini, malikane kütüphanesindeki eski kitapları gizli gizli okuduklarını itiraf edince özel cennetleri alt üst oluyor elbette. Pediyatri uzmanlarının, psikiyatristlerin onlarca ziyaretinden sonra, Wilbur'un ortalama bir zekaya sahip olduğuna ve temel eğitim aldıktan sonra basit bir işte çalışarak mutlu olabileceğine ama Eliza'nın eğitilmeye uygun olmadığına karar veriliyor ve kardeşler ayrılıyor. Sonra da Vonnegut'un ustalığı ile, birbirinden tuhaf olaylar birbirini takip ediyor. Ortalama zekalı Wilbur önce tıp doktoru oluyor, ardından ABD Başkanı. Bu sırada Dünya'da büyük değişiklikler oluyor. Gezegenin yerçekimi zaman zaman değişiyor; çekim gücü arttığında insanlar yürümekte bile zorlanırken, azaldığında hem tüy gibi hafifliyorlar, hem de bütün erkekler erekte oluyorlar. Çinliler teknoloji alanında çok ilerlemişler ama sırlarını kimseyle paylaşmıyorlar; üstelik bir de, daha az tüketerek yaşayabilmek için kendilerini küçültmeye başlamışlar ve yıllar boyunca tekniklerini geliştirerek karınca kadar kalmışlar.

Daha önce söylediğim bir şeyi aynen tekrar ediyorum: Okuduğum hiçbir Vonnegut romanı, diğerlerine benzemiyor. Bu kitap da tamamen kendine özgü ve tuhaf. Ama güzel bir şekilde tuhaf. Ortak zekaya sahip ikizler, gizemli bir hastalık, minik Çinliler, neredeyse post-apokaliptik bir gezegen, hatta ensest var kitabın içinde. Vonnegut'un karanlık mizah anlayışı kitabın her satırına sinmiş. Modern hayatla gelen yalnızlaşma, büyük ailelerin dağılması ve insanın köklerinden uzaklaşması gibi kaygılarını bu romana sığdırmış yazar. Romanın konusunu toparlayıp bir sonuca bağlayamadığım için anlatmayı orta yerde bıraktım fakat Hacıyatmaz, kaçırılmaması gereken bir Vonnegut romanı.
"Belki bazı insanlar gerçekten doğuştan mutsuzdur. Kalpten umarım ki değillerdir.
Kız kardeşim ve bana gelecek olursak: Biz her zaman son derece mutlu olma kapasitesi ve kararlılığıyla doğmuştuk.
Belki de bu konuda bile birer ucubeydik.
Bak hele."
Son olarak, kitabı Google'da ararken karşıma çıkan bir kaydı paylaşayım, sonra gideyim. Hacıyatmaz'ın ilk kez yayımlandığı 1976 yılında, WNYC radyosunda gerçekleştirilen Kurt Vonnegut söyleşisi:

26 Aralık 2013

Ölümlüler Uyurken


Ölümlüler Uyurken - While Mortals Sleep
Kurt Vonnegut
Çeviren: Kıvanç Güney
April Yayıncılık
Mayıs 2011 (1. basım)
310 sayfa

Ölümlüler Uyurken, Kurt Vonnegut'un yazarlık hayatının başlarında yazdığı on altı öyküyü bir araya getiren bir kitap. Dave Eggers, yazdığı önsözde Vonnegut'un öykücülüğünden, bu kitaptaki öyküleri nasıl bir ortamda yazdığından ve Vonnegut ile çağdaşlarının öykülerinin günümüz yazarlarına göre nasıl farklı olduğundan bahsediyor. Ray Bradbury öykülerinin bende bıraktığı dayak yeme hissini Vonnegut öykülerinden almış Dave Eggers. Bu kitaptaki öyküler, Vonnegut'un kariyerinin başlarında, çeşitli dergilerde yayımlanmak üzere yazdığı  ve (Eggers'ın dediği üzere) "fare kapanı" denebilecek öyküler. Yani, her bir öykünün kurgusu, karakterleri sadece sonuca ulaşmak için birer araç olarak kullanılmışlar; günümüzün fotogerçekçi öykü yaklaşımında bu tarz öykülere çok rastlanmıyormuş. Ayrıca Vonnegut, bu öyküleri yazdığı sırada bir şirketin halkla ilişkiler bölümünde çalışıyormuş; öykülerinde para kazanma, zengin olma, maddi başarı temalarını bol bol kullanmasının nedeni budur belki.

Bu kitapta da ufak dizgi hataları var, imla hataları var (de edatı ile -de ekinin karıştığı bir sayfa bile var) hatta kimi anlatım bozuklukları da bulunuyor. Ama artık derin bir nefes alıp görmezden geliyorum böyle şeyleri.

Kitaptaki öyküler genel olarak çok keyifli. Vonnegut'un yarattığı renkli karakterler arasında bir buzdolabı ile şehir şehir gezen bir adam, model trenlerinden kopamayan bir adam, oğluna çok bağlı bir kadın, çok zengin bir kadın, zenginlerden nefret eden bir kadın, Noel'den nefret eden bir adam... var. Öykülerin hatrı için abartılmış özellikleri var elbette ama bütün karakterler çok gerçek, hep gördüğümüz insanlar gibiler. Ve bütün bu gerçek karakterlerin içinde en çok şu ikisini sevdim:
"Fabrika sokağından ana kapıya, dışarıdaki Acme Grille'ye doğru salına salına yürüyen adamların ikisi de gamsız, hırsa yenik düşmemiş adamlardı. Üst düzey yöneticilerin yapıldığı o paha biçilmez malzemeden onlarda olmadığı ikisine de gayet net olarak gösterilmişti. Bu yüzden, etraflarındaki gözlerini kocaman açmış didişip duran bir sürü adamın aksine, onlar rahat ve pahalı olmayan şeyler giymekte, istedikleri zaman kahve içmeye gitmekte özgürdü."

25 Mart 2013

Kedi Beşiği


Kedi Beşiği - Cat's Cradle
Kurt Vonnegut
Çeviren: Serkan Göktaş
April Yayıncılık
Şubat 2012 (1. basım)
255 sayfa

Okuduğum hiçbir Vonnegut kitabı diğerine benzemiyor. Şampiyonların Kahvaltısı, Gece Ana, Kedi Beşiği... Hepsi çok farklı şeylerden bahsediyor ama keyifle okunuyor. Kedi Beşiği'ni (aynen Gece Ana'da olduğu gibi) "Kurt Vonnegut yazdıysa okunur." diyerek aldım, kitapların arka kapağını okuma alışkanlığı edinemedim henüz!

Kedi Beşiği aslında bir apokalips romanı, dünyanın sonu hakkında tuhaf bir alternatif sunuyor. Kitaba adını veren kedi beşiği ise, muhtemelen adını bilmediğimiz ama çocukken hepimizin oynadığına emin olduğum bir oyun. İki ucu birbirine düğümlenmiş bir ip ile oluşturulan anlamsız şekillerden ibaret olan bu oyun; kitaptaki iddia doğruysa Eskimolar'a kadar herkes tarafından bilinirmiş ve çocuklar bu oyunda ne kedi, ne beşik göremediklerinden, delirirlermiş. Biz yeğenimle bir parça ip bulduk, denedik; hâlâ hatırlıyormuşuz oyunu. Kitabı okuduğum süre boyunca cebimde pembe bir ip parçasıyla gezmek de tuhaf oldu biraz... Bir de bu oyunun tek kişilik, şekilli bir versiyonu var ki, fotoğraflarla belgelemeden geçemedik. Tuhaf surat ifademin kusuruna bakmazsanız paylaşıyorum:


Kitabın baş karakteri, bir zamanlar Hristiyan olan (sonra Bokononcu olmuş) bir yazar, John. İlk atom bombasının Hiroşima'ya atıldığı gün ile ilgili bir roman yazmaya çalışan John, bu kitap için araştırma yaparken, atom bombasının mucitlerinden olan Dr. Felix Hoenniker'in ailesi ve iş arkadaşlarıyla tanışır; bu arada Dr. Hoenniker'in teorisi olduğu sanılan buz-dokuz molekülü ile karşılaşır. Derken, Hoenniker'in kayıp oğlu Frank'in peşinden San Lorenzo adasına doğru yola çıkar. Bu adada Bokonon ve Bokononculuk ile tanışır. Kurt Vonnegut'un kurgusu olan bu din epey hoşuma gitti. Bokonon dini ile ilgili en sevdiğim metinlerden biri şöyle:
Bir de aklıma önceki gece tümünü okuduğum Bokonon'un On Dördüncü Kitabı geldi. On Dördüncü Kitap'ın başlığı şöyledir: 'Son Bir Milyon Yılın Deneyimleri Göz Önüne Alındığında Düşünceli Bir İnsan İnsanlık İçin Ne Umut Besleyebilir?'
On Dördüncü Kitap'ı okumak pek uzun sürmez. Yalnızca bir kelime ve bir noktadan ibarettir.
Şöyle yazar:
'Hiç.'
San Lorenzo adasında doğan ve yayılan, bu arada adada karşılığı ölüm cezası olmak üzere yasaklanan bir din Bokononculuk, çok sayıdaki kitabı kalipsolar şeklinde yazılmış ve insanlığa bakışı epey ilgi çekici. Vonnegut dünyanın sonuna giden yolu bilim adamları, bir yazar ve tuhaf bir peygamber eşliğinde anlatmış. Modern dünyaya, dinlere, insanlığa dair okunması gereken bir kitap.

Bokonon'un kitaplarını okumak isterseniz, şurada hepsini buldum.

15 Aralık 2011

Gece Ana


Gece Ana - Mother Night
Kurt Vonnegut
Çeviren: Ekin Uşşaklı
April Yayıncılık
Şubat 2011 (1. basım)
260 sayfa

Yine, sadece yazarına güvenip aldığım kitaplardan biri olan Gece Ana'yı üç günde okudum. Kurt Vonnegut'un kendine özgü yazınını, bilim kurguda çok severim ben; bu kitabı da ne olduğuna bakmadan aldım. Arka kapağı okuyunca biraz pişman oldum aslında, çünkü şöyle diyordu: "Bilim-kurgu değil. Felsefe denilmez. Yergi mi? Ne alakası var? Komik? Hiç değil." Peki ne anlatıyor o zaman bu kitap? İkinci Dünya Savaşı ajanı Howard W. Campbell'ın savaş suçlusu olarak yargılanmasını anlatıyor. Tarih romanlarını pek sevmediğim halde, bu kitabın çok güzel olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Vonnegut'un ironisini, iyi ve kötünün karışımından oluşan karakterlerini okumak keyifli.

İkinci Dünya savaşında askerlik yapmış olan Vonnegut, romanı baş karakterin anlatımıyla yazmış; Campbell'dan dinliyoruz hikayesini. Doğuştan Amerikalı, Nazi olarak tanınan, kendisini "ulussuz" olarak niteleyen Campbell, Kudüs'teki bir cezaevinde anılarını yazıyor. Gardiyanlarından bahsediyor önce; sonra da kendi geçmişinden. Oyun yazarı, radyo programcısı, "tek eşli bir Casanova" savaşa sürükleniyor. Karısı Helga'yı çok seven Campbell, karısı ve kendisini "iki kişilik ulus" olarak niteliyor, karısının yokluğu için de şöyle diyor:
"Tek bir şeyin önemi vardı...
İki kişilik ulus. Ve o ulus yok olduğunda, ben de bugün olduğum ve hep olacağım adama dönüştüm,
ulussuz bir insan."
Nazi Almanyasıyla başlayıp Amerika'ya uzanıyor, İsrail'de bitiyor Campbell'ın öyküsü. Genellikle bitiremediğim (bitirmek için kıvrandığım) tarihi romanların aksine, konu akıp gidiyor. Karakterlerin hiçbiri "düz" değil, bu sayede, kitap bir kahramanlık romanı ya da aksine 'bakın Naziler ne kadar kötüydü' diyen bir roman olmaktan kurtulmuş, ilgi çekici bir hayat hikayesine dönüşmüş.

Kitaptan bir alıntıyla bitirelim bu sefer. Bir oyuncak üreticisinden gelen mektuba yazdığı cevapta, Campbell diyor ki:
"Bırakın çocuklarımızın oyuncakları arasında ahenk içinde hiçbir şey olmasın, barış ve düzen beklentisiyle büyüyüp canlı canlı yenmesinler."

29 Kasım 2011

Sahaflar


Kitapçıya girince boş çıkamayan, bütçesinin ciddi bir kısmını kitaplara ayıran bir insan olarak; en sevdiğim yerler sahaflar! Antalya'da yaşarken, çoğu aynı mahalde toplanmış bir sürü sahafı gezip saatler harcayabiliyor ve küçücük bir dükkanda hiç umulmayacak kitapları çok uygun fiyatlara alıyordum. Antalya'daki sahafların güzel bir yanı daha var, -antika denebilir mi bilmiyorum ama- eski eşyalar da bulunuyor oralarda, fotoğraf makinesi koleksiyonumun büyük kısmını Antalya'nın sahaflarına borçluyum!

Peki, neden sahaflardan bahsediyorum? Çünkü ben Eskişehir'de yaşıyorum ve "öğrenci kenti, kültürlü, keyifli" Eskişehir'de sahaf yok! (İnsancıl'ı pek sevmiyorum ve "sahaf"  denen ilk dükkanlarını gezerken nedense keyif almıyorum, dolayısıyla İnsancıl'ı saymıyorum.) Bir de yaklaşık iki ay önce keşfettiğim -ki açılmasından kısa bir süre sonra keşfetmişim- küçük bir sahaf var, yanlış hatırlamıyorsam Aşiyan adında bir yer. Bu küçük yer daha güzel, daha sıcak, sevimli... Fakat, Antalya ve Ankara'daki çeşitliliğe ve elbette fiyatlara çok uzak! (En çok sahaf gezisi yaptığım şehirler oldukları için Ankara ve Antalya'yı örnek verebiliyorum.)
Hafta sonu Ankara'ya gittim; genellikle yaptığım gibi Kızılay'da ve Zafer Çarşısı'nda sahafları gezip, elimdeki bütün parayı harcayıp güzel vakit geçirmeyi planlıyordum. Zafer Çarşısı'na gidemedim; Kızılay'da bir sene önce keşfedip bayıldığım sahafın ise duvarları kitapla kaplı bir kafeye dönüştüğünü görüp yıkıldım! Dost Kitabevi'nin kalabalığından nefret ettim, yine de bir tane kitap aldım. Kitapçı/kırtasiye karışımı bir yerden bir kitap daha aldım. Sonunda, Karanfil Sokak'ın girişinde, Kitapçılar Çarşısı diye bir yer dikkatimi çekti. Dışarıdan bakınca ÖSS kitaplarıyla dolu gibi gözüküyordu ama şansımı denemek isteyip içeri girdim, iyi ki girmişim! Bazıları büyükçe ve ferah, bazıları küçücük ve tıklım tıklım kitap dolu dükkanlar var; çoğunlukla güleryüzlü, ilgili sahipleri/çalışanları var. Üstelik fotoğraf çekmek için izin istediğimde itiraz eden bir kişi bile olmadı! -Fotoğrafları sayfaya yan yana yerleştirmeyi beceremedim, pes ettim.-


Cumartesi günü kitapçıları/sahafları tek başıma gezdim ve yedi tane kitap aldım. Carl Sagan'ın Mesaj'ını (Contact, evet, filmi de var.) buldum ve çok sevindim. Jules Verne'ün biyografisi var, iyi bir kitap olduğundan emin değilim ama olsun! Kütüphanemde yeterince yokmuş gibi, iki tane Agatha Christie romanı aldım, böyle giderse bütün bir rafa egemen olacak bu kitaplar. Ve okumak için en çok sabırsızlandıklarım: Bir Philip K. Dick, bir Kurt Vonnegut, bir de Aldous Huxley romanı!


Ankara gezimin ikinci gününü yine Kitapçılar Çarşısı'nda geçirdim! Bu sefer yeğenimi de götürdüm (ki kendisi 11 yaşında bir hanım ve İpek Ongun'dan başka şeyler de okumasını istiyorum!) Kendim için üç tane Jules Verne kitabı aldım; aldığım kitaplardan 80 Günde Devr-i Alem bende zaten vardı ama benimki tamir edilip ciltlenmiş, bu kitap orijinal kapaklı! Balonla Beş Hafta'yı ise yıllar önce okudum ama kütüphanemde yoktu. Sonuç olarak, her kitap için yaptığım harcamayı -kendimce- haklı bir konuma getirebiliyorum!


Yeğenime de dört tane kitap aldık, çoğunlukla benim yönlendirmemle olsa da, birlikte seçtik kitaplarını. Gizli Bahçe'yi (F.H. Burnett) mutlaka okuması gerektiğini söyleyerek zorla aldım, Denizde Macera'yı tamamen Enid Blyton'a güvenerek önerdim. Çarli'nin Büyük Cam Asansörü'nü aslında Çikolata Fabrikası'yla (Roald Dahl) birlikte almalıydık ama bulamadık... Okuldaki Hayalet (Thomas Brezina) küçük hanımın bağımsız tercihi ile seçildi.



Eve dönüp kitaplarımıza sevgi gösterilerinde bulunduk ama kitapları çantalara sığdırıp Eskişehir'e dönmek konusunda zorlandık. On dört tane kitap, taşımamız gereken yükü epeyce artırdı, zorlandık ama yine de getirdik kitaplarımızı! Bu arada, benim okunmayı bekleyen kitap yığınım da iyice büyüdü!

5 Ağustos 2011

Korkunun Bütün Sesleri


Korkunun Bütün Sesleri
Hazırlayan ve çevirenler: Sedef Öztürk, Levent Mollamustafaoğlu
Metis Yayınları
Mayıs 2011 (3. basım)
128 sayfa

Bir buçuk aydır elimde sürünen bir kitapla karşınızdayım! Yedi tane bilimkurgu öyküsünden oluşan bir derleme yayınlamış Metis Yayınları. Asimov'un, Lem'in, Bradbury'nin, Vonnegut'un da öyküleri var kitapta, ki bu dört ismi bir arada gördüğümde (bilimkurgusal betimleme geliyor!) kitabın çekim gücüne kapılmışcasına önce kitaba, ardından kasaya sürüklenmem -ya da daha şık olacaksa- yerden birkaç santimetre yukarda süzülerek ilerlemem şaşırtıcı değildi! Öhöm... Kitap okumadığım, pek bir şey yazmadığım ve internetten uzak kaldığım süre içinde yazı üslubum da değişmiş sanki.

Korkunun Bütün Sesleri'nde, adı üzerinde, korkutan hikayeler var. Fiziksel korku değil, iyi ki de değil... Hayvan Mezarlığı'nı okuduktan sonra oyuncak kedisine bile yaklaşamamış biri için fazla gelebilirdi! (Ortaokuldaydım, yargılamayın!) Öykülerden tek tek bahsetmem anlamsız olacaktır, hiçbirinin bir diğerine benzemediğini ve herbirinin çok güzel olduğunu söylemeliyim! Benim en beğendiğim öykü, Kurt Vonnegut'un Harrison Bergeron'u oldu. Daha önce bahsettiğim Bir Yerlerde Bir Müzik Çalıyor'da olduğu gibi "huzursuz bir rüya" hissi veren öyküler de var kitapta, daha somut öyküler de; her beğeniye uyacak bir öyküye yer verilmiş yani. Ve öykülerden bağımsız olarak, kitabın 'sunuş'una bayıldım. Bilimkurgunun tarihini, ilerlemesini 4,5 sayfaya sığdırmış editorler, ellerine sağlık!

10 Şubat 2011

Bir zamanlar haftada 3-4 kitap okurken, artık iki haftada bir kitap bile bitiremiyor olmak bazen çok üzüyor beni. Bilgisayarın başından kalkıp kitap okumaya vakit ayırmıyorum, ya da daha önce defalarca okuduğum kitapları tekrar okumaya başlıyorum. Yeni kitaplara başlamak çok zor geliyor. Fakat şu aralar Kurt Vonnegut Jr.'ın Şampiyonların Kahvaltısı'nı okuyorum, hatta film uyarlamasını da izlenecek filmler arasına ekledim

Bu arada, iki yeni kitap da aldım. Şimdi ve Daima, Ray Bradbury'nin romanı. Bir de Nötralizör, Dost Körpe'nin kitabı. Özellikle Nötralizör'ü merak ediyorum, Türk edebiyatından bilimkurgu okumadım hiç. Bakalım...