mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2018

Huysuz İhtiyar



Huysuz İhtiyar
Oğuz Aral
Kelebek Yayınları
Mart 1998 (1. basım)
159 sayfa

Oğuz Aral'ın üç tane Huysuz İhtiyar kitabı var, ikinci ve üçüncü kitapları olan Bana Bir Tarzanlığı Bile Çok Gördüler ve Her Rakının Bir Cini Vardır'ı yıllaaaar önce alıp defalarca okumuştum. Fakat gerçekten defalarca. Kitap okumaya daha fazla vakit ayırabildiğim o güzel yıllarda sevdiğim kitapları tekrar tekrar okuyordum. Oğuz Aral'ın kitapları da özellikle yemek yerken okumayı sevdiğim kitaplardandı. Neyse... Üç kitaplık dizinin ikisini bu kadar sevmeme rağmen ilk kitap olan Huysuz İhtiyar bende yoktu çünkü hiçbir yerde bulamıyordum. Geçenlerde Instagram'da Öykü Sahaf'ta (@oyku_sahaf) gördüm, hemen aldım!

Kitap, Oğuz Aral'ın Hürriyet Pazar'daki köşesinde yayımlanan yazılarının derlemesi, aralara karikatürlerinden de serpiştirmişler. Silivrili Erol Usta ve oğlu Mustafa, "Bekir'in itleri," kızı ve yabancı damadı... Gündelik hayatından olayları abartmalar ve süslemelerle anlatıyor.
Ben ırk, din, milliyet farkı gözetmeyen biriyimdir. Gözetenleri de sevmem. Sınırların kalkacağı, ulusların tek bir Dünya Devleti bayrağı altında birleşeceği bir yaşam düşlerim hep.

Ama neden ve nasıl oluyor bilemiyorum, yurt dışına çıktığımın 3. günü azılı bir milliyetçi kesiliyorum. Gittiğim ülkenin halkından "Bu gavur milleti!" diye söz etmeye başlıyorum. Neredeyse parmaklarımla kurt işareti yapıp öyle dolaşacağım sokaklarda... Bu nedenle kızımın Denver'deki düğünü epey kanlı geçmişti. Hatırladıkça hâlâ yüzüm kızarıyor.
Daha ne söylesem bilemiyorum, kitap hakkında anlatacak çok şey yok ama yazmadan geçmek de istemedim. Oğuz Aral'ı okuyanların bilenlerin aşina olduğunu düşündüğüm tarzı ve mizahıyla yazılmış bütün kitap. Cildi parçalanıyor, o kötü. Şimdi Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri'ni okuyorum ama epey yavaş ilerliyorum. Bitirebildiğimde hemen yazacağım :)

14 Haziran 2017

Bir Yerde


Bir Yerde - Being There
Jerzy Kosinski
Çeviren: Aydil Balta
E Yayınları
Haziran 2012
115 sayfa

Kosinski adını duyunca hemen Boyalı Kuş geliyor aklıma, kitabı okuduğumdan değil, her yerde bahsi geçtiğinden. O kadar duymama rağmen (ya da belki o kadar çok duyduğum için) hiç merak edip bakmadım Kosinski kimmiş, Boyalı Kuş ne anlatıyormuş. Derken geçen hafta Bir Yerde elime tutuşturuldu, çok sevdiğim bir insan tarafından. Eh ben de hemen okudum, bir bildiği vardır diye. (Niye böyle devrik cümleler kurmaya başladığımı ben de pek bilemedim. İdare edin.) Bir bildiği varmış. En sonunda kendimi tramvay durağında kitaba bakıp kıkırdarken buldum; sağıma soluma bakıp toparlandım sonra, en ciddi ve asık suratlı yüz ifademi takındım.

Galiba uzun zamandır beni en çok eğlendiren kitap oldu bu. Doğru benzetmeler mi yapıyorum, bilmiyorum ama biraz Kurt Vonnegut tadı aldım, biraz da (aslında kitaptaki karakter hiç benzememesine rağmen) Ignatius J. Reilly'yi hatırladım. Yazarın İkinci Dünya Savaşı'nı atlattığını, Yahudilere yardım eden insanlar sayesinde soykırımdan kurtulduğunu okuyunca Vonnegut benzetmem biraz anlam kazandı kafamda. Ya da tamamen saçmalıyorum. Ben benzettim, gerisini bilmem.

Bir Yerde, Chance adlı bir adamı, doğumundan beri evden ve bahçeden dışarı adımını atmamış, okula gitmemiş, okuma yazma öğrenmemiş, sadece televizyon izleyip bahçeyle ilgilenmiş bir adamı anlatıyor. Chance'ın oturduğu evin sahibi olan Yaşlı Adam ölüyor, eve avukatlar geliyor ve Chance'ın hayatında ilk kez evden çıkması gerekiyor. Sonrası, bir kazayla başlayan ve yanlış anlaşılmalarla örülü bir zincir.
"E.E.'nin sözlerine büyük bir ilgi göstermesi gerektiğini düşünen Chance, televizyonda fark ettiği bir uygulamaya başvurdu ve söylediği cümlelerden bazılarını tekrarladı. Böylece, kadına devam etmesi ve ayrıntılara inmesi için cesaret vermiş oluyordu. Chance'ın sözlerini her tekrarlayışında, E.E. kendinden daha emin görünüyor ve yüzü aydınlanıyordu."
Çok detay vermeyeyim. Chance karşılaştığı herkesi ve her şeyi televizyondan gördükleriyle ve bahçesinde edindiği tecrübeleriyle değerlendiriyor. Kitap bir çeşit medya eleştirisi, bunu abartısız bir mizahla ama büyük bir alaycılıkla, çok tatlı yapıyor. Zaten küçücük, minicik bir kitap; bir hafta sonu çabucak okunur, pek de keyifli olur. Ha bir de, sesli kitap dinlemeyi seviyor ve İngilizce biliyorsanız, Dustin Hoffman tarafından seslendirilmiş bir audio book versiyonu mevcutmuş. Çeviriden de biraz bahsedelim, gayet güzel, akıcı bir çeviri var elimizde, sevdim ben; başta karakterin adı olmak üzere çeviriye kurban giden ses oyunları var ama bunları dipnotlarla açıklayıp çözmüşler. Son okumada gözden kaçan yazım hataları var ama kitabı okutmayacak kadar değil. Sonuç olarak, kitabı çok sevdim ve okumanızı gönül rahatlığıyla önerebilirim. Sanırım baskısı bulunmuyor ama denk gelirseniz kaçırmayın.

20 Mart 2016

Madde 22


Madde 22 - Catch 22
Joseph Heller
Çeviren: Niran Elçi
İthaki Yayınları
Nisan 2016 (50. yıl edisyonu, 1. basım)
601 sayfa

(Güncelleme: Kitabın piyasaya çıkışı bu yılın sonbaharına ertelenmiş.)

Az önce telefonda konuştuğum bir arkadaşım dedi ki, "İstanbul hayalet şehir gibi, görsen tanımazsın." Ankara da aynı durumdadır diye tahmin ediyorum. Oysa kitaplarda hayat ne güzel. Hafifçe fantastik bir dünyada yaşasaydık, tam da şu sıralar moleküllerime ayrılıp en sevdiğim kitabın içinde tekrar maddeleşirdim. En sevdiğim kitapların hep distopyalar olduğunu göz önüne alırsak, en sevdiklerime benzer bir kitabın içinde yaşıyor olabiliriz gerçi. Ya da tepemizde bir çocuk Simcity oynuyor ve bütün "felaket"leri tek tek denemeye karar vermiş. Sonuç olarak blogumun köşesindeki siyah kurdele her gün yeniden anlamlanıyor, ben de kendimi kurguya, romana verip huzur bulmaya çalışıyorum.

Bu arada da, düzeltmesini yaptığım ve okurken çok keyif aldığım kitabı biraz anlatayım, buraları da fazla ihmal etmemiş olayım dedim. Kitap, 50. yıl edisyonu olarak Nisan'da piyasaya çıkacak ama daha önce de (2006'da) yayımlandığı için, sevgili editörüm Alican'ın da onayıyla, kitabı yorumlamak için Nisan'ı bekleme gereği duymadım.

Madde 22, son zamanlarda okuduğum en çarpıcı roman. Joseph Heller, bombardıman pilotu olarak görev yaptığı savaştan sonra, orada biriktirdiği deneyimleriyle yazmış bu romanı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Akdeniz'de bir ada, adada bir asker grubu -askerî terimler hakkındaki bilgi eksikliğim beni çok zorladı bu kitabı okurken. Asker grubu dediğim şey alay mı, birlik mi, erat mı (erat ne?) bilmiyorum. Grup işte,- bu gruptaki hepsi birbirinden acayip yüzbaşılar, binbaşılar, albaylar, yarbaylar, birinci sınıf erler, bombardımancılar, pilotlar... Karmakarışık insanlar ve olaylar var kitapta, bir yerde anlatılan sahneyi, sayfalar sonra başka bir karakterin gözünden görebiliyoruz örneğin; odaklanma sıkıntınız yoksa bu sıçramalar çok keyifli.

9 Kasım 2014

Kıyamet Gösterisi


Kıyamet Gösterisi: Cadı Agnes Çatlak'ın Dakîk ve Kat'î Kehanetleri - Good Omens: The Nice and Accurate Prophecies of Agnes Nutter, Witch
Neil Gaiman, Terry Pratchett
Çeviren: Niran Elçi
İthaki Yayınları
Mayıs 2012 (2. basım)
410 sayfa

Yüksek lisansın okuma hızıma etkisi beklediğimden daha fena oldu. Gereksiz bir özgüvenle fazladan aldığım derslerin de etkisiyle, okumam gereken kitaplar ve makaleler giderek büyüyen bir yığına dönüşüyor; bu arada aklımı dağıtmak için romanlarıma da devam etmeye çalışıyorum, hatta utanmadan iki romanı bir arada okuyorum. Sonra ne oluyor, okuyamıyorum! Diyelim ki, kitap çok sürükleyici ve otobüste, ders arasında, uyku öncesinde okuyup hızla bitiriyorum; bu sefer de zaman bulup bloga yazamıyorum. Kıyamet Gösterisi'ni neredeyse iki hafta önce bitirdim ama ancak bugün oturup yazabildim.

Kıyamet Gösterisi, yazarlarının ismi ile yeterince ilgi çekiyor. Terry Pratchett henüz Terry Pratchett değilken ve Neil Gaiman henüz gazeteciyken; Gaiman, Pratchett'le röportaj yapmış. Pratchett'in bir yazar olarak ilk röportajı olan bu buluşmadan sonra iki yazar çok iyi anlaşmışlar, iletişimlerini sürdürmüşler ve Neil Gaiman'ın bir öykü taslağı üzerinde beraber çalışarak Kıyamet Gösterisi'ni yazmışlar; kitap ilk kez 1990 yılında yayımlanmış. Kitabın kapağındaki New York Times alıntısı kesinlikle doğru: "Otostopçunun Galaksi Rehberi'nin soyundan geliyor." Absürt İngiliz mizahının mükemmel bir örneği bu kitap. Şehirlerarası bir otobüste, geceyarısından sonra okurken bastıramadığım kıkırdamalara neden oldu. Ayrıca daha çok Neil Gaiman okumanın yanı sıra, Discworld serisini de okumam gerektiğine karar verdim. Hatta bütün seriyi orijinal baskısıyla alıp İngilizce okumayı denemek gibi fikirler var aklımda, kimbilir ne zaman alıp okuyabilirim.

Cennetin kapısında sohbet eden melek Aziraphale ve iblis Crawly (daha sonra Crowley olarak tanınır) ile başlıyor roman. Ardından, iki sayfalık bir oyuncu listesi var ki, Tanrı'dan Metatron'a, Beelzebub'dan Mahşerin Dört Atlısına kadar, yok yok. Sonra da esas olaylara hızla dalıyoruz. Bu oyunculardan Beelzebub, romanda ilk kez gözüktüğünde beynimde Bohemian Rhapsody çalmaya başladı. Birkaç sayfa sonra da, yazarların çok ilginç bir teorisiyle karşılaştım: "İki haftadan uzun süre arabada bıraktığınız bütün kasetler dönüşüm geçirerek Best of Queen albümü olur." O yüzden, şuraya bir Bohemian Rhapsody ekleyeyim, sonra da yazının geri kalanını Youtube'da bulduğum "Queen's Greatest Hits" listesini dinleyerek dinleyerek yazayım diyorum.





Melek Aziraphale ve iblis Crowley yeryüzüne inmişler ve çok uzun yıllardır insanların arasında yaşıyorlar. Crowley, insanların içindeki kötülüğü kıpırdatmak için küçük müdahaleler yaparken, Aziraphale de iyilik yaymak için çabalıyor ve bu arada hobi olarak sahaflık yapıyor. Aziraphale'in nasıl bir sahaf olduğunu anlatan satırlar, bir kitap dükkanı açsaydım neye benzeyeceğimi gösteren bir pencere oldu benim için:
"Aziraphale kitap koleksiyonu yapıyordu. Kendine karşı tamamen dürüst olsa, kitap dükkanının yalnızca koleksiyonunu saklamak için kullandığı bir yer olduğunu kabul ederdi. Bir yandan tipik sahaf imajını korurken, diğer yandan müşterilerin kitap satın almasını önlemek için, fiziksel şiddet dışında her yönteme başvuruyordu. Pis rutubet kokusu, dik dik bakmalar, gelişigüzel açılış saatleri... bu konuda oldukça başarılıydı."
Aziraphale ve Crowley, İngiltere'deki hayatlarından çok memnunlar; sık sık bir araya gelip öğle yemeği yiyorlar, ilahî güçler, iyilik ve kötülük hakkında tartışıyorlar; hatta ikisinden biri iş gereği uzak bir yere gidecekse, yol üstünde diğerinin kötü/iyi görevlerini de hallediyorlar. Biri koleksiyon kitapları ile, diğeri çok sevdiği antika arabasıyla sıradan (en azından yüce standartlara göre sıradan) hayatlarını yaşarken işler karışıyor. Cehennem'den gelen iki iblis, Crowley'e bir bebek teslim ediyorlar. Bu bebeğin, iyi bir ailenin yeni doğan çocuğunun yerini alması ve büyüdüğünde kıyameti koparması gerekiyor. Crowley bebeği alıyor ve Amerikan Kültür Ataşesinin doğmak üzere olan çocuğuyla değiştirmek üzere, satanist rahibelerin çalıştığı hastaneye yollanıyor. Bu bebek büyüyecek, benliğinin derinlerinde yatan Deccal uyanacak, böylece iyiler ve kötülerin nihai savaşı gerçekleşecek. Fakat bu büyük plan sırasında bir aksaklık oluyor ve bebek yanlış ailenin odasına bırakılıyor.

Bir yandan büyüyünce Deccal olacak bebeğin hayatını izliyoruz, bir yandan da başka başka birçok karakter romana dahil oluyor. Nereden başlayıp hangisini anlatacağımı şaşırıyorum! Benim yazma beceriksizliğime bakmayın; kitaptaki karakter çokluğu kafa karıştırmıyor, bütün karakterler ve bütün olaylar birbirlerine gayet güzel bağlanıyor. Kehanetleri tamamen gerçek çıktığı için, bir kâhin olarak çok başarısız olan Agnes Çatlak, bu kehanetlerin şifresini çözmeye çalışan torunu Anathema Araç, İngiltere'de kalan son cadı avcısı Çavuş Shadwell, hiç susmadan konuşan satanist rahibeler, dünyanın çeşitli yerlerinde ortalığı karıştıran Mahşerin Dört Atlısı, hiçbir inancı olmayan Newton Pulsifer...
"Newton Pulsifer'in daha önce hiç ülküsü olmamıştı. Bildiği kadarıyla, herhangi bir şeye inanmamıştı da. Utanç vericiydi bu, çünkü bir şeylere inanmayı istemişti. İnancın bazı insanlar için, onları Hayat'ın çalkantılı sularında hayatta tutan bir tür cankurtaran simidi olduğunu fark etmişti. Kendisi de bir yüce Tanrı'ya inanmak isterdi, ama kendini O'na adamadan önce, bir iki noktayı açıklığa kavuşturmak adına O'nunla yarım saat kadar konuşmayı tercih ederdi."
Kıyamet vakti yaklaşırken, melekler ve iblisler büyük savaş için sabırsızlanıyor; bazıları kıyameti engellemeye, bazıları ise her şeyin planlandığı gibi yürümesini sağlamaya çalışıyorlar; olaya bir grup çocuk, bazı suratsız komşular, falcı kadınlar, polisler karışıyor. Kişiler ve olaylar karmaşası kocaman bir düğüm oluyor, çok eğlenceli bir biçimde çözülüyor.

Son olarak, kitabın çevirisi ve dizgisi hakkında birkaç şey söyleyip gideyim; okunmak için bekleyen çeşit çeşit iletişim kuramı araştırmaları var daha. Kitapta bilinçli olarak bozulmuş metinler var; çocuk konuşmaları, bozuk aksanlar... Bunları ayrı tutarsak, birkaç tane istemsiz yapılmış hata göze çarpıyor ama rahatsızlık verecek seviyede değil ve (çevirisinin zor olduğunu tahmin ettiğim) sözcük oyunları çok başarılı aktarılmış, metnin akıcılığı hiç bozulmadan ilerliyor.

30 Eylül 2014

Hacıyatmaz


Hacıyatmaz - Slapstick or Lonesome No More
Kurt Vonnegut
Çeviren: Ekin Uşşaklı
April Yayıncılık
Ağustos 2012 (1. basım)
232 sayfa

Kurt Vonnegut, Hacıyatmaz'ı Laurel ve Hardy'ye ithaf etmiş. Kitabın orijinal ismi olan Slapstick, hem basit bir ritm aleti, hem de Laurel ile Hardy'nin de dahil olduğu, fiziksel mizaha dayalı bir tarzmış. Acaba hacıyatmazın İngilizcesi slapstick mi diye düşündüm, baktım değilmiş. Bir de tersten gideyim dedim, slapstick türü mizaha Türkçede hacıyatmaz deniyor olabilir mi diye araştırdım, öyle bir şey de bulamadım. Sinemacı arkadaşlara bir sormak lazım. Kitabın Türkçe başlığını anlamlandıramadım, öyle boş boş baktım. Fakat, başlık bir yana, çeviri çok başarılı. Hem tüm cümleler hatasız, hem de Vonnegut'un tarzına yakışan bir üslup roman boyunca korunmuş. Bir ya da iki tane ufak dizgi hatasından başka hiçbir eksik/yanlış göremedim. Ekin Uşşaklı'nın eline sağlık.

"Bir otobiyografi yazmaya en fazla yaklaştığım durum budur." cümlesiyle başlıyor Hacıyatmaz. Kitabı Laurel ile Hardy'nin eski filmlerine benzeten Vonnegut, kendi hayatında da -bu filmlerde olduğu gibi- aşk ve sevginin yer kaplamadığını söylüyor. Yaklaşık 15 sayfalık giriş bölümünde, Indianapolis'te yaşayan kalabalık ailesini, bilim adamı olan ağabeyini, alkolik Alex amcasını, ardında dört çocuk bırakarak ölen ablasını anlatıyor kısaca. Amcasının ölüm haberini Manhattan'ın 'Kaplumbağa Koyu' olarak bilinen bölgesinde aldığını söylüyor. Bu kitaptaki hikayeyi, amcasının cenazesine giderken hayal ettiğini söyleyip "kitabın böyle olması gayet doğal" diyor.

Merhum Alex Amca, dine kuşkuyla yaklaşanların akşam dualarında prelüt niyetine kullanmaları gereken bir söz söylermiş. Roman da o sözle başlıyor: "İlgili Makama:"

Ölüm Adası'nda, ağaçların arasındaki bir açıklıkta oturan iki metre boyunda ve yüz yaşında bir adamın kaleminden okuyoruz romanı. ABD'nin son Başkanı olan bu adamın adı Dr. Wilbur Nergis-11 Swain. Medeniyet çökmüş, Birleşik Devletler fiilen dağılmış ve Dr. Swain, torunu ve torununun sevgilisi ile birlikte Empire State Binasında yaşıyor. Ah evet, Ölüm Adası, Manhattan'ın yeni lakabı çünkü Yeşil Ölüm adlı, adaya özgü bir veba türü gelişmiş ve adada yaşayan çok az insan kalmış. Swain bir yandan gündelik hayatını, bir yandan da geçmişe dönüp çocukluğunu ve anılarını anlatıyor.

New York'ta doğan kahramanımızın adı o zamanlar Wilbur Rockefeller Swain imiş ve bir de ikiz kız kardeşi (Eliza Mellon Swain) varmış. Fakat bu iki kardeş o kadar çirkinmiş ki, ebeveynleri çocuklarından utanıyormuş. Normal bir zekaya sahip olmadıkları ve 14 yaşlarına gelmeden ölecekleri düşünülen ikizlerin, çok zengin olan aileleri eski bir malikaneyi kapalı bir cennete dönüştürmüşler ve çocukları buraya getirip düzenli testler yapan bir doktor ile hizmetkarların bakımına bırakmışlar. Evin çalışanları, doktor ve ebeveynleri Wilbur ve Eliza'nın zekadan tamamen yoksun olduklarına inanırken, ikizler dört yaşına geldiklerinde gizlice okuma yazma öğrenmişler; yedi yaşında ise İngilizcenin yanında Almanca, İtalyanca ve eski Yunanca okuyup yazabiliyorlarmış.Yine de, etraflarında yetişkinler varken tamamen anlamsız davranışlar sergilemeye devam etmişler. Herkesten gizledikleri zekaları, iki kardeş yan yana olduklarında -özellikle fiziksel temas varsa- neredeyse deha seviyesinde ortaya çıkıyor ama aralarındaki mesafe arttıkça bu kolektif zeka zayıflamaya başlıyormuş.

On beşinci doğum günlerine kadar oyunu sürdüren ikizler sırlarını açığa çıkarıp aslında çok zeki olduklarını, normal insanlar gibi konuşabildiklerini, malikane kütüphanesindeki eski kitapları gizli gizli okuduklarını itiraf edince özel cennetleri alt üst oluyor elbette. Pediyatri uzmanlarının, psikiyatristlerin onlarca ziyaretinden sonra, Wilbur'un ortalama bir zekaya sahip olduğuna ve temel eğitim aldıktan sonra basit bir işte çalışarak mutlu olabileceğine ama Eliza'nın eğitilmeye uygun olmadığına karar veriliyor ve kardeşler ayrılıyor. Sonra da Vonnegut'un ustalığı ile, birbirinden tuhaf olaylar birbirini takip ediyor. Ortalama zekalı Wilbur önce tıp doktoru oluyor, ardından ABD Başkanı. Bu sırada Dünya'da büyük değişiklikler oluyor. Gezegenin yerçekimi zaman zaman değişiyor; çekim gücü arttığında insanlar yürümekte bile zorlanırken, azaldığında hem tüy gibi hafifliyorlar, hem de bütün erkekler erekte oluyorlar. Çinliler teknoloji alanında çok ilerlemişler ama sırlarını kimseyle paylaşmıyorlar; üstelik bir de, daha az tüketerek yaşayabilmek için kendilerini küçültmeye başlamışlar ve yıllar boyunca tekniklerini geliştirerek karınca kadar kalmışlar.

Daha önce söylediğim bir şeyi aynen tekrar ediyorum: Okuduğum hiçbir Vonnegut romanı, diğerlerine benzemiyor. Bu kitap da tamamen kendine özgü ve tuhaf. Ama güzel bir şekilde tuhaf. Ortak zekaya sahip ikizler, gizemli bir hastalık, minik Çinliler, neredeyse post-apokaliptik bir gezegen, hatta ensest var kitabın içinde. Vonnegut'un karanlık mizah anlayışı kitabın her satırına sinmiş. Modern hayatla gelen yalnızlaşma, büyük ailelerin dağılması ve insanın köklerinden uzaklaşması gibi kaygılarını bu romana sığdırmış yazar. Romanın konusunu toparlayıp bir sonuca bağlayamadığım için anlatmayı orta yerde bıraktım fakat Hacıyatmaz, kaçırılmaması gereken bir Vonnegut romanı.
"Belki bazı insanlar gerçekten doğuştan mutsuzdur. Kalpten umarım ki değillerdir.
Kız kardeşim ve bana gelecek olursak: Biz her zaman son derece mutlu olma kapasitesi ve kararlılığıyla doğmuştuk.
Belki de bu konuda bile birer ucubeydik.
Bak hele."
Son olarak, kitabı Google'da ararken karşıma çıkan bir kaydı paylaşayım, sonra gideyim. Hacıyatmaz'ın ilk kez yayımlandığı 1976 yılında, WNYC radyosunda gerçekleştirilen Kurt Vonnegut söyleşisi:

29 Haziran 2014

Kutsal Dedektiflik Bürosu



Kutsal Dedektiflik Bürosu - Dirk Gently's Holistic Detective Agency
Douglas Noel Adams
Çeviren: Sevil Cerit
Kabalcı Yayınevi
Eylül 2012 (1. basım)
279 sayfa

* Okuma Şenliği için Goodreads’in “Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap” listesinden bir kitap.

Kağıt tutturucusu
Shada'yı okuduktan sonra Douglas Adams okumayı çok özlediğimi fark ettim; kitapçıma uğradığım bir gün Dirk Gently serisini oluşturan iki kitabı (Kutsal Dedektiflik Bürosu ve Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati) aldım, seve koklaya eve getirdim. Okumaya hemen başlayamadım, böylece yaz şenliğine de yetişmiş oldu. Fakat, 279 sayfalık bu küçücük kitabı bitirmem bir haftadan fazla sürdü. Çünkü kitabı okudukça Kabalcı'ya kızdım, Kabalcı'ya kızdıkça kitabı bırakıp başka şeylerle vakit geçirdim. Otostopçunun Galaksi Rehberi çevirisinde çok başarılı olduğunu (hatta Douglas Adams'ın sözcük oyunlarının bile çok çok iyi tercüme edildiğini) hatırladığım yayınevi bu kitabı bir olduramamış, bir aceleye getirmiş, çabucak hazırlayalım da piyasaya sürelim demiş. Kitapta çok fazla yazım hatası, başı sonunu tutmayan cümle kurguları, kapanmayı unutmuş tırnaklar, yanlış yerde açılmış tırnaklar... var. Bildiğimiz ataç yerine kağıt tutturucusu mu dememişler; masanın bir tarafından diğer tarafına bir şey uzatmak yerine bir şey geçirmek mi dememişler; bir sayfada hem nerdeyse hem neredeyse mi yazmamışlar, Richard'a bir yudum daha pizza mı yedirmemişler... Neler neler! "Bence, bunu kimin yapmış olduğunun önemli değil." diye bir cümle bile var. Sayfa düzeni kötü, bir sahneden diğerine geçerken iki satır boşluk bırakma zahmetine bile girmemişler. Hatta kitabın başlığı arızalı! Söz konusu büronun adı, kitabın içinde doğru çevirisi ile "Bütünsel Dedektiflik Bürosu" olarak kullanılırken başlıkta bütünsel yerine neden kutsal demişler, "Bütünsel desek kimse anlamaz, satamayız." diye mi korkmuşlar, ne yapmışlar, niye yapmışlar, hiç bilemedim ben.

Oh! Çeviri ve baskıdaki özensizliğe olan nefretimi döktüğüme göre, kitabın içeriğinden bahsedebilirim artık. (Derken, şu entry'yi gördüm ve yazmadan geçemedim. Elimdeki baskıda "Atları seven anneme..." olarak geçen ithafın orijinali "To my mother, who liked the bit about the horse" imiş. Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey.)

Bilmediğimiz bir ortamda, kör edici bir ses ve sağır edici bir kızıllık ile başlıyor roman, zaman geçmeye başlıyor. Sonra bir elektronik keşiş ve atı çıkıyor ortaya. Bir şeylere inanması için üretilmiş olan bir makine olan bu keşiş, arızalı olduğu için boş bir araziye bırakılmış ve tam da kendisiyle tanıştığımız sıralarda, içinde bulunduğu vadinin ve vadideki her şeyin (kendisi ve atı da dahil olmak üzere) soluk pembe renkte olduğuna inanmakta. Keşiş, aslında pembe olmayan atı ile beraber vadiyi izlerken zaman geçmeye devam ediyor. Bekletildiği için çok sinirli olan bir kadınla, Susan Way'le tanışıyoruz. Oradan, hoop, Cambridge'e, St. Cedd kolejine geçiyoruz ve tanıdık bir karakterle (eğer Shada'yı okumuş ya da izlemişseniz) karşılaşıyoruz: Profesör Chronotis.

Bütünsel Dedektiflik Bürosu ilk kez 1987 yılında yayımlanmış, çekimleri tamamlanamayan Shada senaryosundan bolca yararlanmış Adams. Zaman lordu olan Profesör Chronotis'i alıp romana yerleştirmiş, zayıf hafızasını korumuş ama zaman lordluğunu ve TARDIS'ini elinden almış. Cambridge Üniversitesi'nin, yine Shada'da kullandığı tanıdık koridorlarına uzatmış romanı. Fakat, Douglas Adams'tan bekleyeceğimiz üzere, bir üniversite binasına sıkışıp kalmıyor kitap. Çok çeşitli mekanlara dağılıyor, kafa karıştırıyor, romanın sonlarına doğru bütün bu dağınıklık toparlanıp anlam kazanmaya başlıyor.

Dirk Gently ortaya çıkana kadar, hatta ortaya çıktıktan sonra bile, kitabın ana karakteri Richard MacDuff. Olaylar Richard'ın etrafında şekilleniyor; Gently, Richard'a yardım edebileceğini iddia ediyor ve tuhaf bir cinayeti (ve bütünsel olarak bu ölümle bağlantılı olan pek çok şeyi) çözmeye çalışıyor. Richard, eski arkadaşı Dirk'ü bulmaya çalışırken Sarı Sayfalar'daki ilana ulaşıyor:
DIRK GENTLY'NİN
BÜTÜNSEL DETEKTİFLİK BÜROSU
Biz bir suçu BÜTÜNSEL çözeriz.
Biz bir kişiyi BÜTÜNSEL buluruz.
Sorununuza BÜTÜNSEL bir çözüm bulmak için bugün telefon edin.
(Kayıp kediler ve çapraşık boşanma konularında uzmanız.)
[Kitapta detektif yazmışlar, hata bende değil.]
Dirk Gently, kuantum teorilerinden, Shrödinger'in kedisinden ve bütün şeylerin temelde birbirleriyle bağlantısı olduğundan bahsederek yaptığı işi anlatıyor. Richard'ın zaten karışmış olan aklını daha da karıştırıyor ama iyi bir bütünsel dedektif olduğunu da kanıtlıyor.

Korkunç çevirisine rağmen, bu kitap bütün karmaşasıyla ve ilginç tasvirleriyle tam bir Douglas Adams kitabı. Okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum, mümkünse orijinal dilinde! Serinin ikinci kitabını da okuyacağım ama aynı kötü çeviri devam ediyormuş; o yüzden birkaç kitaplık bir aradan sonra okumayı planlıyorum.
"Eğer Evren -olup bitenlerde biraz belirsizlik olduğu her seferinde sona erseydi- daha ilk saniyesinin ötesine geçemezdi. Ve şüphesiz birçoğu da geçemiyor. Bu bir insan vücudu gibi, anlıyor musun? Orada ve burada birkaç kesik ve ezik ona zarar vermez. Eğer doğru dürüst yapılırsa ağır bir ameliyata bile dayanır. Paradokslar sadece deride meydana gelen izlerdir. Zaman ve mekân onları kuşatıp iyileştirirler ve insanlar olayların sadece kendi arzuları çerçevesinde anlam ifade eden tek bir tasvirini hatırlarlar."

20 Ekim 2013

Şamatacı Suçlular ve Daha Fazlası


Şamatacı Suçlular, Dost Canlısı Olmayan Su Kabarcıkları, ve Hakkında Ne Hissettiğinize Bağlı Olarak, Belki de O Kadar da Korkutucu Olmayan Başka Şeyler, Kayıp Bir Ülke, Sahipsiz Cep Telefonları, Gökyüzünden Gelen Varlıklar, Peru'da Kaybolan Ebeveynler, Lars Fars Adlı Bir Adam ve Tam Olarak Bitiremediğimiz Başka Bir Hikaye - Noisy Outlaws, Unfriendly Blobs, and Some Other Things, That Aren't as Scary, Maybe, Depending on How You Feel About Lost Lands, Stray Cellphones, Creatures from the Sky, Parents Who Disappear in Peru, a Man Named Lars Farf, and One Other Story We Couldn't Quite Finish, so Maybe You Could Help Us Out 
Derleyenler: Ted Thompson, Eli Horowitz
Çeviren: Sevinç Kayır
İthaki Yayınları
Nisan 2013 (1. basım)
205 sayfa

Şamatacı Suçlular ve Daha Fazlası, Ted Thompson ve Eli Horowitz'in editörlüğü ile derlenmiş, çok eğlenceli bir kitap; eğlendirmeye önsöz ile başlıyor. Yani, daha önce de söylediğim gibi, önsözü okuyun diyorum. Her öyküyü farklı bir illüstratörün resimlendirdiği bu çok şenlikli kitapta en sevdiğim resimler Güneşkuşu adlı Neil Gaiman öyküsünün oldu, resimlendirmeyi Peter de Sève yapmış -ki, kendisi Ice Age karakterlerini tasarlayan kişiymiş meğer.-

Benim en sevdiğim öykü Jeanne DuPrau'nun yazdığı Kada Telefonu oldu. Öykülerin hiçbirinden bahsetmeyeceğim ama, epeyce absürd mizah içeren Şamatacı Suçlular'ı çok sevdim. Kitabın sonunda bir de bitmemiş bir öykü var. Yazı yazmaya meraklı okurlar için, devamını yazabilecekleri bir öykü başlangıcı yapmışlar; ben devam etmeye yeltenmedim ama keyifli olacağına eminim.

13 Ocak 2013

Dup Dup Çedene

İki yazı önce 10 kitaplık bir liste oluşturmuştum, Ocak ayı sonuna kadar okunmak üzere. Bu listedeki kitaplardan altı tanesini okudum, önümüzdeki 18 gün içinde diğer dördünü de tamamlamayı umuyorum. Bu süre boyunca hiç yeni kitap almadım, arada sırada girdiğim kitapçılarda aklım çelinse de kendimi durdurmayı başardım. (Bunun için tebrikleri hak ediyorum bence) Fakat, kendime güvenmediğim için hiç sahafa girmedim, sahaflarda bulduğum kitapları tekrar bulma olasılığı az olduğundan, almak zorunda kalıyorum.

Blogumu da ihmal ettim bu arada. Hafif bir suçluluk hissetmiyor değilim ama gerekçelerim vardı. Öncelikle; kesintisiz okumayı özlemişim, bir kitabı bitirir bitirmez bambaşka bir kitaba geçmek keyifli oluyor. Bir de, zaman zaman işlerim çok yoğunlaştı, normal saatlerimin dışında çalışmam gerekti, dolayısıyla istesem de bloga zaman ayıramadığım dönemler oldu.

Şimdi, listedeki altı kitabım ve liste öncesinden kalan bir kitap; toplamda bahsetmek istediğim yedi kitap beni bekliyor. Bilgisayarın yanında çok sevimli bir yığın oluşturdular, o yığınla birlikte yazma işi de gözümde büyüdü. Öyle ki, kitapların hepsini tek bir yazıda anlatmayı düşündüm, sonra bunun haksızlık olacağına karar verdim. Bugün kitapların birinden bahsedeyim, diğerlerini de yavaş yavaş tamamlarım. (Ama Agatha Christie kitabını atlayabilirim, yazmama pek gerek yok bence.)

Listelerimizi güncelleyeyim:

Ben şunları okudum: 
- Evdeki Korku, Agatha Christie
- İstiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü, Tim Burton
- Momo, Michael Ende
- Ozan Beedle'ın Hikayeleri, J.K. Rowling
- Kurmaca Alıştırmaları, Gökdemir İhsan
- Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş

Selin'in okudukları da bunlar:
- Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım, Robert A. Heinlein
- Ölünün Aynası, Agatha Christie
- Doktor Kim ve Gizli Silah, Malcolm Hulke
- İstiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü, Tim Burton


Dup Dup Çedene
Atilla Atalay
İletişim Yayınları
1999 (3. basım) 
192 sayfa

Dup Dup Çedene'yi listemi hazırlamadan önce okudum. Atilla Atalay, en sevdiğim mizah yazarlarından biri ama artık kitaplarının baskısı bulunmuyor ve eksiklerimi tamamlamakta zorlanıyorum. Bu kitabı Çağlar Kitabevi'nde bulduğumda çok sevinmiştim, üstelik içinde Sıdıka öyküleri de var! Sıdıka'ya bayılırım. Sıdıka okumayı, Sıdıka izlemeye tercih ederim ama Atalay kitaplarının en sevdiğim yeri son bölümleri olur hep. Dup Dup Çedene; diğer Atilla Atalay kitapları gibi önce mizah öyküleriyle ilerliyor, hafif mizah kaplaması altındaki çok duygusal öykülerle sona eriyor. 

Kitap, sırasıyla Derin Bir Aşk Hikayesi, Manyaklaşım Sürecinde Türk Ailesi, Sıdıka ve Dup Dup Çedene bölümlerinden oluşmuş. En keyif aldığım yere doğru adım adım ilerliyor. Tüm Atalay kitapları gibi, burada da en sevdiğim öyküler son bölümdeydi. Uzun zamandır mizah dergisi almıyorum, uzun zamandır Atilla Atalay'ın yazılarını da okumamıştım. Dolayısıyla bu kitaptan çok keyif aldım, çok özlemişim.