Margaret Atwood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Margaret Atwood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2016

Antilop ve Flurya


Antilop ve Flurya - Oryx and Crake
Margaret Atwood
Çeviren: Dost Körpe
Oğlak Yayıncılık
2005 (1. basım)
396 sayfa

Sevgili Oğlak Yayınları, kitabın künyesine dizgide kullandığınız yazı tipini ve puntoyu ekleyecek kadar detaycı davranmışken neden acaba baskı tarihinde yalnızca yıl var? Kitabın künyesine bakarken bu sorunun cevabını gerçekten çok merak ettim. Daha önce hiçbir kitabın künyesinde yazı tipi bilgisine rastladığımı hatırlamıyorum -Tam Benim Tipim dışında- ve bu detaya bayıldım. Baskı tarihini de tam olarak bilmeyelim artık, takıntılı bir deli gibi adamlara mail atıp soracak değilim ya. (Aylar sonra dayanamayıp soracak...)

Kitabın çevirisini Dost Körpe yapmış ve çeviriye hiçbir eleştirim yok. Dost Körpe'nin bilim kurgu çevirilerini tereddütsüz okurum hep; bu kitapta da beklediğim kadar başarılı. Kitabın son okumasına/editörlüğüne de neredeyse hiç eleştirim yok, özellikle sonlarda biriken birkaç yazım hatasından başka sorun görmedim. Yalnız, sayfa 310'da "...ayak değirmenlerinde yapılan koşular..." diye bir şey var. Ayak değirmeni? Treadmill olsa gerek. Koşu bandı'nın nesi var? Kapak resmi Bosch'un The Garden of Earthly Delights'ından bir detay, cennet bahçelerinden bir su kenarı. Kitap için epey uygun.

Çeviriyi, kapağı, künyeyi eleştirdikten sonra romanın kendisine gelelim artık, değil mi? Margaret Atwood yine gerçekleşmesi çok mümkün gözüken bir distopya yazmış. Damızlık Kızın Öyküsü kadar korkutucu değil gerçi, bu romanda daha fazla bilim kurgu öğesi var ve yeterli yabancılaşmayı sağlıyor. Genetik mühendisliğinin çok ilerlediği bir gelecekte geçiyor roman. Esas karakterin geçmişini anlatan bölümlerde geçmiş zaman, geleceği (bugününü) anlatan bölümlerde ise şimdiki zaman kullanılmış. Bölümler iki ayrı zaman dilimi arasında sürekli gidip geldiği için, anlatımdaki bu hareketlilik çok hoşuma gitti.

Efendim, nedir Antilop, kimdir Flurya? Hepsini anlatacağım ama bu ikisini tanımadan önce, roman Kar Adamı ile başlıyor ve Kar Adamı'nın dünyası daha ilk sayfada beni ürkütüyor:
"Kar Adamı alışkanlıktan saatine bakıyor. Paslanmaz çelikten yapılma, parlak alüminyum kayışlı bir saat. Artık çalışmasa da hâlâ gıcır gıcır. Artık saatini yalnızca tılsım olarak kullanıyor, sahip olduğu tek tılsım. Saati ona boş bir yüz gösteriyor o kadar: Sıfır saati. Saati bilememek dehşete kapılmasına yol açıyor. Hiç kimse, hiçbir yerde saati bilmiyor."
Kar Adamı'nın nasıl bir ortamda yaşadığını yavaş yavaş öğreniyoruz. Kurtekler var, domuzonlar var, daha önemlisi Flurya'nın Çocukları var fakat bu çocuklar sıradan insanlardan farklı gibiler. Farklarını, roman ilerledikçe daha iyi anlıyoruz.

Geçmişe döndüğümüzde ise, Kar Adamı'nın çocukluğunu okuyoruz. Kar Adamı'nın ismi o zamanlar Jimmy'ymiş. Babasının prestijli işi sayesinde yüksek güvenlikli bir sitede yaşıyorlar, site içinde okula gidiyor, site içinde alışveriş yapıyor, siteden neredeyse hiç çıkmıyorlar. Jimmy'nin babası bir genetik mühendisi olabilir -kitapta böyle tanımlanıyor muydu hatırlamıyorum, ama bence adamın işinin adı bu.- Görüyoruz ki yaşadıkları dünyada genetik çalışmaları çok ilerlemiş. Oradan azıcık DNA alalım da buraya koyalım, dur şu protein dizilimini değiştirelim, bu hayvanın şurasından iki kanat daha çıkaralım diye eğleniyorlar. Adeta modern Doktor Moreau'lar toplanmış, borsaya açılmışlar. Çabucak büyüyen bol etli domuzlar (domuzonlar), ikiden fazla but üreten kafasız tavuklar; evcil hayvan niyetine, kokusuz, sakin rakunklar. Endüstriyel hayvancılıkla ilgili bütün eleştirilerin toplamından daha büyük bir şey. GDO tartışmalarının birkaç on yıl sonrası.
"Rakunkları, OrganLtd'nin biyoloji laboratuvarlarında çalışan bir dâhi, boş zamanlarında hobi olarak icat etmişti. O zamanlar yeni hayvanları yaratmayı hobi edinmiş bir sürü kişi vardı. Bunun çok zevkli olduğunu, insana kendini Tanrı gibi hissettirdiğini söylerlerdi. Deneylerden bazıları çok tehlikeli oldukları için yok edilirdi. Banyonuzda dişlerinizi fırçalarken pencereden girip sizi kör edebilecek, bukalemun kuyruklu bir kara kurbağasına kimin ihtiyacı vardı ki?"
Kitaptaki iki temel zaman çizgisi işte bunlar. Genetik laboratuvarlarının hemen yanında büyüyen Jimmy'nin çocukluğu ve Kar Adamı'nın saatsiz, tuhaf dünyası. Roman ilerledikçe bu iki zaman çizgisi birbirine yaklaşıyor, Jimmy'nin dünyasının nasıl değiştiğini görüyoruz. İşte bu sırada Flurya'yla, gerçek adı Glenn olan çocukla tanışıyoruz. Flurya, Jimmy'nin yaşadığı siteye taşınıyor ve iki çocuk birbirine hiç benzemese de çok iyi anlaşıyorlar. Flurya çok zeki, yetişkinler gibi davranıyor, net fikirleri var. Büyüyünce de en prestijli üniversitelerden birine gidip kariyer basamaklarını hızla tırmanıyor. (Cümle içinde "kariyer basamağı" dediğim için şu anda kendimle çok gurur duyuyorum. Aferin bana.)

Kitapta bol uyuşturucu, porno siteler, hatta çocuk pornosu da yer bulmuş kendine. Çok hazzetmediğim "yeraltı edebiyatı" dışında kalan herhangi bir anlatıda bu konuların eğreti durması çok kolayken, Atwood'un kurduğu dünyada hepsi yerini bulmuş, rahatsız etmiyor. Antilop da bu sitelerin birinde karşımıza çıkıyor. Ailesinden satın alınmış bir kız çocuğu, sokakta gül satıyor, sonra daha fena işlere yönlendiriliyor. Yıllar sonra Flurya kızı buluyor, dürüst bir çalışan olarak yanına alıyor. Evet, burada bir Yeşilçam filmi adayımız var. O kadar da olur artık.

Flurya, en prestijli üniversitelerden birine kabul ediliyor. Çok başarılı bir öğrencilik döneminden sonra iyi bir iş buluyor, genetik çalışmalarını çok ilerletiyor. Sorun da burada başlıyor zaten, Flurya genetik çalışmalarında daha önce kimsenin gitmediği kadar ileri gidiyor. Buraları fazla detaylandırmak istemiyorum, çok heyecanlı olaylar!

Genetik biliminin yemeklerimize karıştığı ve çokça tartışmalara neden olduğu günümüzde, mutlaka okunması gereken bir kitap yazmış Atwood. Gereksiz organlarından arındırılmış, sadece but ya da sadece ciğer üreten tavuklar var örneğin. Bu konuda derin tartışmalara girmek çok kolay ama bir sonuca varmak zor. Bir yanda hayvan hakları var, bir yanda beslenmesi çok zor olan bir nüfus fazlalığı. Özellikle bizimki gibi ülkelerde vejetaryen ya da vegan beslenmek (bu sırada sağlıklı ve dengeli gıda alabilmek) bence bir lüks, pahalı bir seçim. Böcekler var, bir yandan geleceğin protein kaynağı deniyor, bir yandan Snowpiercer'da kabul edilemez bir gıda olarak gösteriliyor. En azından Soylent Green değil! Ama böcek yeme fikrine alışmam da çok zor. E o zaman ben ne yapayım? Eskişehir'de bulabilirsem kendimi tofuya mı boğayım, serbest dolaşan tavuk nereden bulup alayım? Endüstriyel üretimi de kabullenemiyorum. Kafam çok karışık. Bu arada, Snowpiercer ne berbat filmdi. Aklıma gelmişken söylemeden geçemedim.

Konuyu nerelere dağıttım yine. Fakat kitaptaki konuları düşündükçe böyle genişliyor, dağılıyor aklıma gelenler, bu da Margaret Atwood'un başarısı. Kısaca, Antilop ve Flurya çok iyi kitap. Okuyunuz, okutunuz.

12 Aralık 2015

Üç Harfli Kelime: Aşk


Üç Harfli Kelime: Aşk - Four Letter Word
Kolektif
Hazırlayan: Joshua Knelman, Rosalind Porter
Çeviren: H. Sıla Okur
Siren Yayınları
Şubat 2008 (1. basım)
239 sayfa

Bir dakika. Ya bir durun, dinleyin. "Setenay, aşk falan hayırdır?" diye cıvıklık yapmaya gerek yok. Ben hepsini önceden yaptım. Kitabı satın aldıktan sonra eve getirip okumak için beklettiğim süre boyunca yaptım o cıvıklığı. Üstelik aylar önce okuduğum ve aşk öyküleri ile dolu olan kitap bana daha uzuuuun yıllar yeter diyordum. Sonra gittim bu kitabı aldım. Ama bakın, neden aldığımı anlatayım. Önce Sweet Leaf'in yorumunu okudum, sonra yazarların isimlerini. Neil Gaiman! Margaret Atwood! Ursula K. Le Guin! Leonard Cohen! Leonard Cohen mi? A aa, meğer adamın kitapları varmış! Alkışlarla kendisini sahneye çağırıyoruz!



İşte bu yazarlar nedeniyle kitabı okumam gerekiyordu. Bu arada, kitapta tam kırk bir yazarın öyküsü var, yazarlardan biri "İsimsiz." Diğerlerinin isimlerini ise yazının en sonunda tek tek sıralayacağım, çünkü kitaba ekleyebileceğim etiket sayısı sınırlı ve ben bütün yazarların adının burada bulunmasını istiyorum. Kitabın çevirisine bayıldım. Kitabın sonunda yazarların kısa biyografileri var ve çevirmenin ismini de eklemiş Siren Yayınları. Baktım ki, Sıla Okur Kierkegaard, Burgess, Saramago gibi yazarları da çevirmiş. Harika! Fakat başlığın çevirisini -ve kapağı- sevemedim. "Üç Harfli Kelime"nin sonuna aşk diye eklemeselerdi, kitaptan cin çıkacak zannedebilirdik değil mi? Kapağı da, özellikle kocaman kırmızı harflerle yazılmış AŞK sözcüğü yüzünden sevmedim. İngilizce baskının üç farklı kapağını buldum internette, hepsi daha zarif gözüktü bana.




Kitap, yazarların kurgusal aşk mektuplarından oluşuyor. Her yazarın farklı yaklaşımları var, hepsi birbirinden güzel ve kitabı okumak gerçekten çok keyifliydi. Tamam, mektupların hepsini çok severek okumadım, hatta bir tanesini neredeyse atlaya atlaya okudum ki bitsin de kurtulayım. Ama çoğu öykü/mektup çok güzeldi. Cevapsız kalan e-postalar, Felice Bauer'in Kafka'ya mektubu, bir anneye mektup, bir dağa hitaben yazılmış bir aşk mektubu, küçük bir çocuğun öğretmenine mektubu, bir maymunun primatolog bayana mektubu... Karşılıksız aşk, ihanet, poligami, hatta cinayet. Her şey var!

Benim en sevdiğim mektup Mandy Sayer'in mektubu oldu, öğretmene yazılmış olan. Küçük çocuğun felaket imlası yüzünden okumak zor olsa da, ba-yıl-dım. (Bakın o kadar çok sevmişim ki, vurgulamak için heceler halinde yazmaya başladım.) Neil Gaiman'ın mektubunu da çok sevdim. Le Guin ve Atwood'un mektupları ise kendilerinden bekleneceği üzere farklı, hatta fantastik!

Zaten mektupların her biri kısacık, detay vermek çok zor. O yüzden böyle kısacık anlatmış olayım bu sefer. Özetle, kitabın başlığına bakıp burun kıvırmayın, çok güzel kitap. Bir önceki yazıda anlattığım gerekçeler dolayısıyla biraz fazla uzun zamanda okuyabildim ve hemen arkasından (İhsan'ın önerisi ile) Adalet'e başladım. Bakalım onu ne zaman bitirebileceğim.

*
Yazarlar: Jonathan Lethem, Chimamanda Ngozi Adichie, Adam Thorpe, Lionel Shriver, David Bezmozgis, Chris Bachelder, A.L. Kennedy, Jeff Parker, Francine Prose, Graham Roumieu, Gautam Malkani, Miriam Toews, James Robertson, Etgar Keret, Mandy Sayer, Jeanette Winterson, Michel Faber, Hisham Matar, Geoff Dyer, Matthew Zapruder, Carl-Johan Vallgren, Joseph Boyden, Neil Gaiman, Valerie Martin, Peter Behrens, Ursula K. Le Guin, Nick Laird, Sam Lipsyte, Panos Karnezis, Jan Morris, Hari Kunzru, Margaret Atwood, Damon Galgut, Audrey Niffenegger, Juli Zeh, Leonard Cohen, Phil LaMarche, M.G. Vassanji, Tessa Brown, Douglas Coupland.

7 Mart 2015

Başka Dünyalar


Başka Dünyalar, Bilimkurgu ve Hayal Gücü - In Other Worlds: SF and the Human Imagination
Margaret Atwood
Çeviren: Selin Siral
Kolektif Kitap
Haziran 2014 (1. basım)
263 sayfa

"Bilim kurgu" mu yoksa "bilimkurgu" mu doğru, emin değilim. TDK sözlüğünde ayrı yazımı var; bileşik yazımı için ise 1974 tarihli bir girdi eklemişler. Nişanyan Sözlük'te her iki hali ile de geçiyor. Ben ayrı yazmayı tercih ediyorum, hatta aslında eskide kalan kurgu-bilim deyişi de pek güzeldi. Neyse; bence bilim kurgu, kitabın editörüne göre ise bilimkurgu hakkındaki bu kitap Margaret Atwood'un "bir edebi tür veya türler ya da alt türlerle hem okur hem de yazar olarak hayatı boyunca sürdürdüğü ilişkiyi keşfe çıktığı bir yolculuk" ve ben çok büyük keyifle okudum.

Çocukken okuduğu kitaplardan ve "bilim kurgu" teriminden bahsederek başlıyor yazar; kendi kitaplarını bilim kurgu edebiyatına dahil etmeme nedenini açıklıyor. Atwood'un bilim kurgu tanımı ile bizimki tam olarak birbirini tutmuyormuş meğer. Edebiyatın bulanık sınırlı janrları arasında,  gerçeklikten uzak eserlere bilim kurgu; Jules Verne gibi öngörülü yazarların eserlerine ise varsayımsal kurgu demeyi tercih ediyormuş.
"Fakat Ursula Le Guin'le 2010 yılının sonbaharında gerçekleştirdiğimiz bir açık oturumda onun "bilimkurgu" dediği şeyin, gerçekten olabilecek şeylerin söz konusu olduğu varsayımsal kurgu olduğunu ve gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerin yer aldığı eserleri de "fantastik edebiyat" olarak sınıflandırdığını anladım."
Çocukluğu, üniversite hayatı ve tecrübelerini edebiyatla, özellikle de bilim kurgu ile birleştirip çok güzel şeyler anlatıyor Atwood. Mitlerin, Olimpos Dağının tepesinden uzak galaksilere nasıl taşındığını, kriyojeni ile ilgili olası senaryoları ve daha pek çok bilim kurgu konusu ile ilgili görüşlerini anlattığı bölümden sonra, çeşitli kitaplar ve yazarlarla ilgili yazıları geliyor. Bu bölümü okurken sık sık durup "Bu kitabın Türkçesi var mı acaba?" diye internette bakındım, alınacaklar listeme eklemeler yaptım. Le Guin, Lewis, Orwell, Huxley, Swift, Shelley, Bradbury gibi yazarların kitaplarını anlatıyor, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü defalarca okuduğunu söylüyor. Distopyaların çoğunun erkekler tarafından ve erkek bakışıyla yazıldığını ve kadın bakış açısından bir distopya olarak Damızlık Kızın Öyküsü'nü yazdığını söylüyor. Ben de; bu kadın saatlerce anlatsa, karşısına oturup dinlesem istiyorum.

Kitabın üçüncü ve son bölümünün adı Beş Hediye. Atwood'un kaleminden çıkan beş öykü var burada, hepsini ayrı ayrı çok sevdim, bitmesinler istedim. En sonda ise ekler var ve buradaki ilk metin olan "Özel Judson Okulları İdaresine Açık Mektup"un ilk iki cümlesine epeyce güldüm:
"Öncelikle, Damızlık Kızın Öyküsü kitabımın yasaklanması için emek sarf eden herkese teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Yazılı eserlerin halen ciddiye alındığını görmek insanı cesaretlendiriyor."
Başka Dünyalar'ı okurken gerçekten çok keyif aldım, bilim kurgunun kökleri hakkında bilgilendim, düşündüm, meraklandım, öğrendim. Bilim kurgu edebiyatı ve distopyalarla ilgilenen birçok kişinin de aynı keyfi alacağını tahmin ediyorum.

10 Nisan 2014

Damızlık Kızın Öyküsü



Damızlık Kızın Öyküsü - The Handmaid's Tale
Margaret Atwood
Çevirenler: Sevinç Kabakçıoğlu, Özcan Kabakçıoğlu
Afa Yayınları
Ekim 1992
352 sayfa

* Okuma Şenliği için, şimdiye kadar okumadığım bir kadın yazarın kitabı.

Damızlık Kızın Öyküsü'nü üç gün önce bitirdim; üç gündür Blogger'a giriyorum, kitabı elime alıyorum, birkaç saniye boş boş baktıktan sonra bir oyuna dalıyorum, yeni bir dizi bulup izlemeye başlıyorum, aniden bulaşık yıkamaya karar veriyorum, hiçbirini yapamazsam Facebook üzerinden "yaaa ben bloga yazı yazamıyorum" diye mızıklanıyorum zavallı arkadaşlarıma. Sınav öncesi ders çalışmamak için her şeyi yapan öğrencilere döndüm. (Kendi öğrenciliğime de dönmüş olabilirim. Emin değilim.) Böyle başlayınca, kitabı sevmediğim izlenimi oluşturuyor olabilirim; hiç ilgisi yok, öyle değil. Kitabı çok sevdim, hakkında çok şey söylenecek bir kitap olduğunu düşünüyorum ve eli yüzü düzgün bir yazı çıkaramayacağımdan korktuğum için günlerdir oyalanıyorum. Sanırım bu oyalanma sürecini tamamladım; hemen bir kahve yapıp içsem, bir de ortalığı süpürsem, toz alsam, iki çeşit yemek yapıp gelsem; tüm ilgimi bu yazıyı tamamlamaya verebilirim!

(Aradan bir gün daha geçti. Üstelik bu yazıyı bitirip kitabı raftaki yerine koymadan önce başka bir kitabı okumaya başlayamıyorum.)

Atwood'un bu karanlık distopyası yakın gelecekte (hatta bize göre, belki geçmişte) ABD hükümetinin yerine geçen totaliter bir yapı (Gilead) içinde geçiyor. Topluma terörist saldırılar olarak sunulan olayların ardından ABD hükümeti dağılmış; kendilerine Yakup'un Oğulları diyen bir grup yönetime el koymuş ve çok kısa bir zaman içinde her şey değişmiş. Kadınların paralarına el konulmuş, çalışmaları yasaklanmış, sınıflandırılarak yeni toplumdaki yerlerine dağıtılmışlar. Sosyal piramidin tepesindeki grup olan eşler yüksek rütbeli erkeklerle evlenip, ev işlerini idare ediyorlar ve yalnızca mavi elbiseler giyiyorlar. Marthalar ev içi hizmetlerde kullanılan, çocuk doğurma yaşını geçmiş ya da kısır olan kadınlardan oluşan grup, yeşil giysiler giyiyorlar. Kırmızı uzun elbiseler, kırmızı eldivenler giyen, yüzlerini kırmızı peçeler ve beyaz kanatlarla kapatanlar ise damızlık kızlar. Yüksek rütbeli erkeklere ait olan bu kadınların öncelikli görevi çocuk doğurmak. Damızlık kızları eğiten, kahverengi elbiseli kadınlara teyze deniyor; Gilead yönetimini içtenlikle destekleyen bu yaşlıca kadınlar, kalabalık eğitim merkezlerinin yönetiminden sorumlu. Bir de ekonokadınlar var. Daha alt seviyedeki erkeklere ait olan; evin bütün işlerini ve çocuk doğurma sorumluluğunu üstlenen bu kadınlar birleşik görevlerine uygun olarak mavi, yeşil, kırmızı çizgili elbiseler giyiyorlar. Bunlardan herhangi birini beğenmediyseniz, kolonilere giden kadınlara katılabilirsiniz. Orada ağır işlerde çalıştırılır, kirlenmiş hava ve toprak yüzünden yavaş yavaş ölebilirsiniz. Ya da Jezebel olarak anılan kadınlardan biri olur, komutanların yasa dışı partilerinde fahişelik yapabilirsiniz.

Kadınların okuması, yazı yazması yasak. Öyle ki, mağaza tabelaları bile silinmiş; isimler ve sözcükler yerine, örneğin Bilumum Etler adlı dükkanın tabelasında tahtadan yapılmış bir pirzola var. Süt ve Bal diye bilinen dükkan ise üç yumurta, bir arı, bir inek resmi ile tanıtıyor kendisini. Kişilikleri, meslekleri, paraları, özgürlükleri yok edilen bu kadınların isimleri de ellerinden alınmış. Bir martha iseniz, size isminizle seslenebilirler; fakat bir damızlık kızın ismi, hizmet ettiği komutan ile birlikte değişiyor. Fredinki, Warreninki, Gleninki oluyor; kendi olmaktan tamamen sıyrılıyor.

Gilead'daki erkeklere gelince, sıradan işleri yapan adamları bir yana bırakırsak, yönetim kademesine ait birkaç rütbe var. En üstte, elbette, komutanlar var. Göz olarak adlandırılan, kim olduklarını asla bilemeyeceğiniz gizli polisler; Gilead sınırlarını büyütmeye yönelik savaşta yer alan melekler ve rutin polis işerini yapan gardiyanlar var.

Kitap yok, gazete yok, televizyon tamamen Gilead yönetiminin kontrolünde, haberlerde yalnızca meleklerin yeni bir zaferi ya da yakalanan bir suçlu gösteriliyor. Gilead, askeri güçlerin yanında dini ögeleri de başarıyla kullanarak toplumu kontrol altında tutuyor. İşte bu keyifli, özgür, cıvıl cıvıl ortamda geçiyor romanımız. Birinci tekil şahıs kullanan anlatımda, olayları (ve anıları) Fredinki'nin gözünden görüyoruz, onun hafızasında geziyoruz. Roman düz bir zaman çizgisi üzerinde ilerlemiyor; Fredinki, teyzelerden eğitim aldığı yeri geçmiş zamana dönüşlerle anlatıyor; şimdiki zamana gelip hikayesini gün gün anlatırken bütün bu olayların öncesine dönüp annesini, kocasını, elinden alınan çocuğunu anlatıyor.

Genellikle okuduğum distopyalar bir şekilde, çok gerçek değildir; karanlık bir gelecek portresi çizseler de kurgu olduklarını unutturmazlar. Damızlık Kızın Öyküsü ise beni fazlasıyla korkutarak, hiç fark etmeden içine düşeceğim bir dünya gibi geldi. Bunun bir nedeni, Atwood'un anlatımında gizli sanırım. Hikaye anlatıcısı olan Fredinki, yaşadığı yeni dünyayı kanıksamış, olayları gereksiz dramatik tasvirlerle süslemiyor; tam aksine, sıradan bir günü anlatıyor ve geçmişten bahsettiğinde "Gerçekten öyle mi yaşıyorduk?" diye şaşırıyor.
"Çıplaklığım şimdiden garip geliyor bana. Bedenim modası geçmiş gibi görünüyor. Sahilde, mayo giyer miydim, gerçekten? Giyerdim, düşünmeden, erkekler arasında, bacaklarımı, kollarımı, kalçalarımı ve sırtımı sergileyerek, görülebildiğimi umursamadan."
Kitabın etkileyiciliğinin ikinci nedeni ise, bir geçiş aşamasını anlatması. İyi bilinen tüm diğer distopyalarda (1984, Biz, Fahrenheit 451...) kurgulanan dünya uzun süredir aynı durumda; kitapların kahramanları o dünyada doğmuşlar ve geçmişi, bizim için "normal" olan dünyayı bilmiyor ancak sezinliyorlar. Damızlık Kızın Öyküsü ise bir geçiş romanı. Fredinki, sıradan bir ABD demokrasisinde doğmuş, mini etek giyip eğlenmiş, aşık olmuş; alışık olduğu dünya gözlerinin önünde değişmiş ve bize her iki dünyayı da anlatıyor.

Nolite te bastardes carborundorum.

14 Ağustos 2013

Gölge Oyunu, Ray Bradbury Anısına Yepyeni Öyküler


Gölge Oyunu, Ray Bradbury Anısına Yepyeni Öyküler - Shadow Show
Derleyenler: Sam Weller, Mort Castle
Çeviren: M. İhsan Tatari
İthaki Yayınları
Haziran 2013 (1. basım) 
470 sayfa

İki ay önce yayımlanan Gölge Oyunu ile ilgili ilk haberi okuduğum gün, "hemen almam lazım!" demiştim; kitabı geçen ay aldım, yeni okudum. Neil Gaiman var, Harlan Ellison var... Üstelik, geçen yıl aramızdan ayrılan Bradbury kitabın İngilizce basımını görmüş ve bu güzel selam duruşuna minik bir giriş yazısı da yazmış. Çok sevdiğim ve zekasına, yazımına çok saygı duyduğum bir yazar olan Bradbury anısına yayımlanan bu derlemeyi de severek okudum. Öyküleri sevdiğim kadar, yazarların açıklamalarını ve Bradbury ile ilgili anılarını/izlenimlerini okumayı da sevdim.

Kitabın en dikkat çeken öyküsü Bonnie Jo Campbell'ın yazdığı ve Resimli Adam'a öykünen "Dövme" olsa da, ben en çok Gary A. Braunbeck imzalı "Şişman Adam ve Küçük Çocuk" adlı öyküyü sevdim.
"Bütün filmlerin, televizyon şovlarının, reklamların ve dergilerin sadece ve sadece neredeyse aptalca görünecek kadar kusursuz beyaz dişlere ve mükemmel vücut hatlarına sahip insanları göstermeleri yetmiyor mu? Haaayır efendim. İşi ilerletmeleri gerekiyordu ..."
Öyküleri tek tek yazmaya gerek yok, Ray Bradbury seviyorsanız bu kitabı da seversiniz. Ray Bradbury sevmiyorsanız, söyleyecek bir şey bulamıyorum... M. İhsan Tatari'nin çevirisi bence gayet başarılı olmakla birlikte, kitabın birkaç yerinde "ve" yerine & işareti kullanılmış ve Türkçe bir metin içinde bu kullanım rahatsız edici geldi bana. Kitapla ilgili esas eleştirim ise kapağı. Biz o kadar anlatmaya çalışalım, "bilim kurgu dediğimiz şey uçan daireden, roketten ibaret değil" diye; sonra Ray Bradbury gibi bir ustanın adı geçen kapakta ancak uçan daire olsun. Olmamış. Yine de, dolu dolu bir kitap!

* 2013 yaz okuma etkinliği için, 400 sayfadan uzun bir kitap. 25 puan!

18 Aralık 2013 Ek: Kitabın çevirisini yapan M. İhsan Tatari, çok keyifli bir yazı yazmış bu deneyimi ile ilgili. Burada.