kısa roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2020

Uzaktan Kumandalı Kız

Uzaktan Kumandalı Kız - The Girl Who Was Plugged In
James Tiptree, Jr. (Alice Bradley Sheldon)
Çeviren: Begüm Kovulmaz
İthaki Yayınları

Mayıs 2018 (1. basım)
70 sayfa

Nasılsınız hâlâ blog okuyan insanlar? Bugün Ekşi Duyuru'dan bir arkadaş, "Senin bir kitap blogun vardı, di mi?" deyip adresi istedi. Kumsalda'yı buradan okumuş ve sevmiş, bloga tekrar bakmak istemiş. Adresi verecekken fark ettim ki Kumsalda'dan sonra hiçbir şey yazmamışım. Resmen utandım. O yüzden koştura koştura geldim, yeni yazı yazıyorum. (Selam, kablelvuku! Naber?)

Pandemi yaz aylarınız nasıl geçti? Benimki biraz gevşeyip arkadaşlarla sosyalleşerek ama tatile, düğüne falan gitmeyi de reddederek geçti. Bir sürü Star Trek izledik bir de. İstanbul'dan bizim ufacık köye virüs taşırım diye korktuğum için Eskişehir'e de gitmedim aylardır. Bütün yaz tatil yapıp oradan oraya gezdikten sonra hava soğuyunca #evdekal demeye başlayanlar olacak, onlarla çok pis bozuşacağız, onu bekliyorum. Fakat aslında okuma konusunda fena gitmedim. Bir yandan aynı anda 3 kitap üzerinde çalışıyorum, çevir, düzelt, son oku... Bir yandan uyumadan önce keyif için bir şeyler okumaya çalışıyorum. Bir yandan da alışverişe giderken, mutfakta bir şeyler yaparken Stephen Fry'ın sesiyle Harry Potter dinliyorum. Daha üçüncü kitaptayım, bir dahaki yaza kadar sürer bence bu böyle. Okuduğum ama bloga yazmayı ihmal ettiğim kitaplar var. Yazabilirsem yavaş yavaş eklerim, bakalım.

Uzaktan Kumandalı Kız, İthaki Bilimkurgu Klasikleri dizisinin en miniminnacık kitabı. 70 sayfa, Söğütlüçeşme'den metrobüse binseniz Beylikdüzü'ne varana kadar biter. Ama ben günlerce elimde süründürdüm, uyumadan önce okumaya çalıştım, bıraktım uyudum, ertesi gece baktım ki okuduğum yeri hatırlamıyorum 3-5 sayfa geri döndüm, uyudum, baktım ki hatırlamıyorum... Anladınız işte.

Alice Bradley Sheldon, ya da sahne ismiyle James Tiptree, Jr. ilginç bir insan. Ressammış, gazetelere sanat eleştirisi yazmış, sonra orduda istihbaratçı olmuş, CIA'e katılmış, hepsini bırakıp tekrar okula dönerek yüksek lisans ve doktora yapmış, bu arada takma ismi altında bilimkurgu öyküleri yazmaya başlamış. 1987'de, 72 yaşındayken intihar etmiş. (Ölümünün detayları çok ilginç ama buraya eklemek istemiyorum. Google it.)

Uzaktan Kumandalı Kız 1974'te en iyi novella kategorisinde Hugo ödülü almış. 1978'de dahil olduğu bir öykü derlemesi için (yazarın kendi öykülerinin derlemesi) URsula K. Le Guin önsöz yazmış. İlginç bir biçimde, Goodreads'de sadece üç edisyonu var. Bir İngilizce orijinali, bir bizimki, bir de Rusça edisyon. Sanırım başka hiçbir yerde tek başına bir kitap olarak yayımlanmamış.

Doctor Who izlediniz mi? Hani Amy hamileydi, aslında TARDIS'te değilken orada bir flesh avatarı vardı... Hani Rory bütün serinin en badass sahnesinde oynuyordu. Sonra bölüm sonunda, bebek Amy'nin kucağındayken... Hatırladınız mı? Hah... O işte. Bu küçük kitapta da buna benzer bir mevzu var. Kimsesiz, çirkin, fakir bir kıza tam da kendini öldürmeye çalışmışken yanaşıyorlar ("Kamusal alanda intihar etmek suçtur.") ve bir yerlerde gizli bir laboratuvara gideceği, yasal olarak ölü sayılacağı bir iş teklif ediyorlar. Başarısız intihar gişiriminden sonra, P. Burke bu teklifi elbette kabul ediyor.
"Onları yetiştiriyorlar," diyor Joe. Et bölümünde ne yapıldığı hiç umurunda değil. "PK'ler. Plasental kabuklar. Değiştirilmiş embriyolar, anlıyorsun ya? Kumanda implantlarını daha sonra yerleştiriyorlar. Uzaktan kumandayla onları yöneten operatör olmadan sebzeden farkları yok. Ayaklarına bak – hiç nasır göremezsin."
P. Burke çeşitli makinelere bağlanıyor ve PK'lerin sinir sistemini uzaktan yönetmeyi öğreniyor ve işverenleri ne isterse onu yapıyor. Kullandığı PK'ye Delphi adı veriliyor. (Nedenini kitapta bulacaksınız.) Delphi 15 yaşında, kusursuz güzellikte bir kız. Reklamların tamamen yasaklandığı bir dünyada, gizliden gizliye reklam yapması için tasarlanmış. Influencer gibi işte, ama alnında "sponsorlu" yazmıyor.
"Reklamcılık nedir, biliyor musun?"
Kışkırtmak amacıyla böyle konuşuyor, amacı kızı şoke etmek. Gözleri kocaman açılan Delphi'nin minik çenesi havaya kalkınca, P. Burke'ün aktarmayı başardığı karmaşık yüz ifadeleri Joe'yu mest ediyor. Bay Cantle bekliyor.
"Şey... eskiden insanlara bir şeyler satın almalarını söylerlermiş," diyor kız ve yutkunuyor. "Ama artık yasak bu."

Mevzu bu işte... Kısacık kitabı daha fazla anlatırsam hepsini yazmış olacağım. Ben Tiptree'nin üslubunu, ana karakterini küçümseyen dilini çok sevdim. Yazarın kaleminden öfke ve gerginlik akıyor sanki, çok tuhaf. Dediğim gibi, zaten minicik bir kitap. Bence okuyun.

14 Mart 2017

Sabahtan Akşama


Sabahtan Akşama - Morgon og Kveld
Jon Fosse
Çeviren: Deniz Canefe
MonoKL Yayınları
Kasım 2016 (1. basım)
103 sayfa

MonoKL, çağdaş Norveç edebiyatından eserler yayımlamaya devam ediyor ve çok iyi yapıyor. Knausgaard'ın çevirmenlerinden sonra Norveççeden tercüme yapan üçüncü çevirmenle, Deniz Canefe'yle tanıştım bu kitapta. Pırıl pırıl çevirmiş, bayıldım. Baskı güzel, kapağı çok sevmedim ama olsun.

Sabahtan Akşama upuzun, dolambaçlı, bağlantılı cümlelerden oluşuyor. Kitapta nokta yok! 1-2 tane nokta gördüm, yazar mı kullanmış, çeviri ve edit sırasında dalgınlıkla mı araya girmiş bilemedim. Birkaç soru işareti var, onun dışında bolca virgül ve bağlaç kullanıp paragraflarca uzun cümleler yazmış Fosse. Okunması kolay ama içimdeki takıntılı okur her paragrafın sonunda nokta aradı, cümlelerin bitmemesi sinirimi bozdu; sonra alıştım.

Kitabın birinci bölümünde Johannes'in doğumunu okuyoruz. Yazarın anlatımından mı kaynaklanıyor bilemedim (ya da alıştığımız noktalamanın kullanılmamasından) ama çok çok dışarıdan bakıyoruz sahneye; bir tiyatro oyununu 35 ekran televizyondan izler gibi. Peki, bu kötü mü? Bence değil, gayet keyifli.
Biraz daha sıcak su gerek Olai, dedi İhtiyar Ebe Anna
Dikilip duracak mısın öyle mutfak kapısında, dedi
Yok, yok dedi Olai
Teni hem bir sıcaklık hem bir serinlikle ürperdi, içini kaplayan mutluluk gözyaşı olup taşarken ocağın başına koştu, dumanı üstünde kaynar suyu fıçıya doldurmaya başladı, evet, böyle sıcak olmalı diye düşündü, suyu doldurdukça doldurdu, Anna'nın yeter dediğini işitti, bu kadar yeter, dedi Ebe, Olai başını kaldırdığında İhtiyar Ebe Anna gelip fıçıyı ondan aldı
Ufacık bir adada yaşayan balıkçı Olai ve karısı Marta'nın evinde, oğulları Johannes doğmak üzere. Bitmeyen, nefes aldırmayan, noktasız anlatım sayesinde doğum anı öyle gerçek ki; zaten tıklım tıklım dolu olup insanların üstüme geldiği bir tramvayda okuyunca ben doğacakmışım gibi daralmayı başardım. Şahane!

İkinci bölüm ise artık yaşlı bir adam olan Johannes'in, her yanı tutulmuş hâlde uyandığı bir günü anlatıyor. Kitapla ilgili pek çok yazıda, yorumda bahsi geçtiği için benim de burada yazmaktan çekinmeyeceğim bir konu var. Eğer kitabı ne bekleyeceğinizi bilmeden okumak isterseniz (ben öyle okudum, çok güzel oldu) bir sonraki paragrafı atlayın. Blogda spoiler uyarısı yapıp metni saklayacak bir teknolojiye sahip olmadığım için böyle yapmak durumundayız. Bir paragraf atladıktan sonra okumaya devam edebilirsiniz sanırım. Sizin için fark etmezse ya da ne olduğunu bilmek isterseniz buyurun, anlatayım.

Evet, ikinci bölüm Johannes'in kasvetli bir güne uyanmasıyla başlıyor. İlk bölümde doğmuştu, hayatının ilk saatlerini okumuştuk ya. Bu bölümde de hayatının son gününü okuyoruz. Bu bilgiye sahip olmadan okumak çok keyifli, bölüm ilerledikçe "Yahu... Acaba?" diye diye okudum ben ve bir insanın ölümü ancak bu kadar yumuşak ve güzel anlatılabilirmiş, hayran kaldım. Şimdi bu mevzuyu kapatıp devam edelim.

İlk bölümde yalnızca doğumunu gördüğümüz Johannes ile ilgili daha çok şey öğreniyoruz bu bölümde. "Johannes büyüdü, evlendi, mesleği şu, çocuklarının adı bu," değil, metnin akışı içinde yavaş yavaş anlatıyor yazar. Bir süre önce karısı Erna'nın öldüğünü ve ondan sonra Johannes'in yalnız yaşadığını öğreniyoruz. Sabah alışkanlıklarını, kahvaltıdan önce içtiği sigarayı ve kahveyi, yakınlarda oturan kızı Signe'yi, komşusu Peter'i okuyoruz.
Erna şu leğeni ne çok kullanırdı, çamaşır makinesinden önce ne çok çamaşır yıkamıştı bunlarda, evet, az değildi, şimdi Erna göçeli çok oluyordu, leğenlerse buradaydı, evet, işte böyleydi, insanlar gider, geriye eşyalar kalırdı

Şiir gibi, huzurlu, akıp giden bir kısa roman Sabahtan Akşama. Şu aralar istediğim kadar bilim kurgu okuyamadığıma üzülsem de böyle güzel kitaplar buluyor ve okuyorum diye mutluyum. Tam, sakin bir pazar sabahı okunmalık kitap. Öneririm. :)

19 Şubat 2017

Yüzen Opera ve Yolun Sonu


Yüzen Opera ve Yolun Sonu - The Floating Opera and The End of the Road
John Barth
Çeviren: Esra Gül Coşkun
MonoKL Yayınları
Eylül 2016 (1. basım)
399 sayfa

Merhaba, yılın ikinci ayı biterken ben daha bir tek kitap yazısı tamamlayabildim. Bilgisayar kasamın üzerinde sıra bekleyen kitaplar tozlanıyor, ben oturup en baştan House M.D. izliyorum çünkü neden olmasın... Bu sıralar böyle bir tembellik, bir üşengeçlik var üzerimde, geçer herhalde. Efendim, kitabımızdan bahsetmeye başlamadan önce bir diyeceğim var. Eminim bu blogu okuyan çok şahane insanlar arasında (çünkü çok kalabalık değilsiniz ve hepiniz de şahane insanlarsınız) fanzin sevenler vardır. Sizden iyi olmasınlar, çok tatlı insanların çıkardığı Marşandiz Fanzin adlı bir yayın var, "Setenay bizden de bahseder misin blogunda?" dediler, seve seve iletiyorum. Marşandiz Fanzin'in web sitesine, Facebook sayfasına ve Twitter hesabına buralara tıklayarak ulaşabilirsiniz. Severseniz alır okursunuz belki. Gelelim kitaba...

MonoKL'un pek şahane kitaplarından birini daha anlatmak istiyorum. Kitabı okuyalı aylar oldu, o yüzden çok kopuk ve eksik anlatabilirim, idare edin beni bu seferlik.

John Barth ABD'li bir yazar, 1930 yılında doğmuş, birçok başarılı roman yazmış, Johns Hopkins'de önce öğrenci, sonra profesör olarak bulunmuş, internetteki fotoğraflarından edindiğim izlenime göre de tonton, sevimli bir insan. Okuduğum ilk kitabının verdiği izlenim ise kendine özgü, absürt bir tarzla yazdığı ve ben bu absürt yazarları hep çok seviyorum.

Elimizdeki kitap, yazarın iki romanının (ya da kısa roman?) bir arada basılmış hali. İkisinden de ayrı ayrı bahsedelim. Yüzen Opera, anlatıcının doğrudan okura hitabıyla başlıyor. Anlatıcımız elli dört yaşında, bir seksen üç boyunda ve sadece altmış kilo gelen avukat Todd Andrews. Bize bir şeyler anlatıyor, belli bir günden ve o gün yaşanan bir olaydan bahsedecek ama konuyu bir türlü oraya bağlayamıyor.
Ah bu ben... Korkarım her şey çok önemli ve nihayetinde hiçbir şeyin önemi yok. Artık on altı yıllık hazırlığımın faydalı olmayacağından, en azından düşündüğüm şekliyle olmayacağından eminim: O günkü olayları çok iyi anlıyorum; ama iş, yorumlamaya gelince yapacağım şey herhâlde hiç yorum yapmamaya çalışmak, bunun yerine sadece gerçeklere bağlı kalmak olacak. O zaman da yine konudan büyük ölçüde sapacağımı biliyorum -bunun cazibesi her zaman çok büyük, sonun alakasız olduğunu bildiğimde ise iyice karşı konulmaz oluyor- ama en azından sona ulaşacağıma dair biraz umudum var ve itibarımı yitirdiğimde, her hâlükârda, neye niyetlendiysem ondan ötürü kendimi takdir edebileceğim.
Öncelikle, şu yukarıdaki alıntıyı çevirmek zorunda olmadığım için çok memnunum. Yazarın uzun, dolambaçlı cümlelerini çok şahane çevirmiş Esra Gül Coşkun, eline sağlık! Todd Andrews, Dorset Otel'de bir odada yaşadığı zamanları anlatıyor, uzun süredir burada yaşayan bir grup arkadaşı var, kendilerine Dorchester Kâşifler Kulübü diyorlar. Bir de, kitapta anlatılanların bir kısmına ev sahipliği yapan gemi var: Adam'ın Hakiki ve Benzersiz Yüzen Operası adlı gemi, nehirde bir aşağı bir yukarı geziniyor, içeride de gösteriler yapılıyor. Andrews, buna benzer bir gösteri gemisiyle ilgili fikirlerini ve kitabına neden bu ismi verdiğini uzun uzun açıklıyor:
Gemi demir atmayacak, bunun yerine akıntıyla birlikte nehirde bir aşağı bir yukarı sürüklenecek, seyirciler nehrin iki yakasında da oturacaklar. Gemi yanlarından geçerken, oyunun o anda oynanan kısmı neresiyse onu yakalayacaklar ve sonra başka bir parça daha yakalamak için akıntının gemiyi geri getirmesini beklemek zorunda kalacaklar. (...) Çoğu zaman neler olup bittiğini hiç mi hiç anlamayacaklar ya da aslında bilmedikleri halde bildiklerini düşünecekler. (...) İşte bu kitap da bu şekilde ilerleyecek, bundan eminim. Dostum, yüzen bir opera bu; tuhaflıklarla, melodramla, büyük gösterilerle, derslerle ve eğlenceyle dolu, ama bu opera benim avare yazımın akıntısında gönülsüzce yüzüyor.
Kahramanımız Bay Andrews biraz çocukluğunu, biraz oteli, oradan doktor ziyaretini, aldığı hukuk eğitimini, babasının şirketini anlatıyor; okuyucunun kafasını bir güzel karıştırıyor. Hatta iki ayrı hikâyeyi aynı anda anlatmaya kalkışıyor. Her şey Yüzen Opera'ya da bağlanıyor elbette ama oralara girmek istemiyorum.

Yolun Sonu ise, doktor tavsiyesiyle öğretmen olmaya karar veren Jacob Horner'ın hikâyesi. Geleneksel yöntemleri kabul etmeyen, tuhaf bir doktorun kurduğu "Yeniden Harekete Geçirme Çiftliği" de kurucusu gibi tuhaf.
Gelişim ve Danışma Odası'nda kendinizi rahat hissetmeniz, şartlar düşünüldüğünde pek mümkün görünmüyor, ne de olsa buraya rahatlamak için değil, bir şeyler danışmak için geliyorsunuz. Eğer tamamen rahatlayacak olsanız Doktor'un söylediklerini sakin sakin oturarak dinleyebilirdiniz, özel üniformalı bir uşak tarafından yatağına kadar getirilen kahvaltıya karşılık, titizlik ederek yiyeceklerden bazılarını seçip bazılarını reddeden ve sadece seçebildiği kadarını yiyen birisi gibi. Elbette böyle bir ruh hâlinin Gelişim ve Danışma Odası'nda yeri yoktur çünkü kendinizi bilerek Doktor'un ellerine bırakmış olursunuz; onun istekleri sizinkilere değil, sizin istekleriniz onunkilere hizmet eder ve verdiği tavsiyeler karşısında yapmanız gereken, onları sorgulamak ya da daha da ileriye gidip eleştirmek değil (sorgulamak yersiz; eleştirmek anlamsız), o tavsiyelere uymaktır.
İşte bu odada, Doktor, Horner'a "artık bir iş bul" diyor. Fen Edebiyat diploması olduğunu öğrenince de, küçük bir okula öğretmenlik başvurusu yapmasını tavsiye ediyor. 1950'lerin tatlı ortamında, elbette kahramanımız işe kabul ediliyor ve olaylar gelişiyor. Maryland'in Wicomico ilçesindeki (en güzel isimli ilçe, çikolata ismi gibi) bir devlet okulunda göreve başlıyor ve bu küçük ilçeye yerleşiyor. Fakat, rahatlıkla anlayabildiğim bir kaygısı var: Her şey çok iyi başlıyor!
Yolunda gitmeyen ilk şey, beni tam anlamıyla tatmin eden bir odayı hemencecik bulmuş olmamdı. Genellikle, söz konusu bir oda tutmak olduğunda beni memnun etmek hiç de kolay bir iş değildir. (...) Böylesine zor beğenen biri olduğumdan güç bela beğendiğim bir yeri bulmak bile genellikle epey zamanımı alırdı. Ama aksilik bu ya, otelden çıkıp College Caddesi'nde yürürken yolumun üstünde gördüğüm ilk kiralık oda tüm bu şartları karşılıyordu.
Adam korkmakta haklı bence. Bu seferki hikâye kronolojik sıçramalar yapmıyor. Horner güzel güzel, sırasıyla anlatıyor her şeyi. Öğretmenlik yapmaya başlıyor, diğer öğretmenlerle arkadaş oluyor, özellikle Joe Morgan ve eşi Rennie ile samimiyeti artıyor. Horner mantıklı bir adam, karar vermeden önce düşünüp taşınıyor, gerekçelerini tartıyor. Olaylardan bahsetmeyeceğim pek, genelgeçer doğruları ve sosyal ilişkileri evirip çeviriyor yazar.

Kitabı okumamın üzerinden aylar geçtiği ve bu yazıyı parça parça tamamlamam haftalar sürdüğü için ne dediğimi, ne diyeceğimi, neyi unutup neyi tekrar ettiğimi falan hep karıştırdım artık. Bu sefer böyle olsun. Özet geçiyorum: Her zaman okuduğum kitaplara benzemiyor ama Yüzen Opera ve Yolun Sonu'nu ben epey severek okudum. Öneririm.

13 Eylül 2016

Mars'tan Gelen Ölüm (Baskan #5)


Mars'tan Gelen Ölüm - Les Ides de Mars
Peter Randa
Çeviren: Atilla Tokatlı
Baskan Yayınları
Kurgu-Bilim Dizisi 5
1983
160 sayfa

Baskan'ın bu serisi beni çok yoruyor. Yazarlar hakkında bir şeyler bulmak başlı başına bir problem çünkü bu yazarlar hakkında bulabildiğim metinlerin neredeyse tamamı Fransızca. Duolingo ile Fransızca öğrenmeye başladım, böylece "Haa burada yazar diyor, heh evet, kitap, şu da galiba doğum tarihi. Hımm, nerede bu Google Translate?!" diye kendi kendime konuşarak bir şeyler bulabiliyorum. Peter Randa da bu durumun istisnası değil. Daha önce hakkında azıcık bir şeyler bulabilmiştim ve şurada bahsetmiştim. Kısaca tekrar yazayım: Gerçek adı Andrée Duquesne olan ve 1911-1979 yılları arasında yaşayan yazar, yazdığı yüzlerce kitap için çeşit çeşit takma isim kullanmış çünkü bence gelecekteki okurlarını trollemek istemiş.

Kitap çok enteresan. Gerçekten. Giriş bölümü Mars'ta geçiyor. Altı kişilik bir ekip Mars'a ayak basan ilk insanlar olmuş. Gezegende kanalları, atmosferi, bitki örtüsünü (evet...) incelemişler. Görünen o ki, Mars'ta bir zamanlar bir uygarlık varmış ama zamanın karşısında duramayıp yok olmuş. Geride yosunsu bir tabaka ve kaktüse benzeyen siyah sivri bitkiler kalmış. Ekibin pilotu ve baş kahramanımız Philippe Brêval, bu kaktüslerden birine yakından bakmak için tek başına gidiyor ve bitkinin üzerinde daha önce karşılaşmadıkları tuhaf kabarcıklar buluyor. Telsizle arkadaşlarına ulaşıp gördüğü şeyi tanımlarken bu kabarcıklar patlıyor ve Brêval yüzüne su püskürtülmüş gibi irkiliyor. Gezinin geri kalanını sürekli gözlem altında ve tecritte geçiriyor ama hiçbir anomali bulunmuyor ve kabarcıkların büyük olasılıkla bir halüsinasyon olduğuna karar veriliyor.

Bundan sonra kitap daha enteresan bir hâl alıyor. Öncelikle şöyle bir sorun var, olaylar çok hızlı gelişiyor. Kitaba başladıktan az sonra Selin'e dönüp dediğim üzere, "On sekizinci sayfaya geldim ve birileri sevişti bile!" Ya da, bu cümleden otuz saniye sonra söylediğim üzere, "Aaa öldüler!" Ve on beş saniye sonra, "Aaa dirildiler! Morgda!"

Sizin de kafanız karıştı değil mi? Efendim durum şu, Brêval dünyaya döndükten ve basının ilgisinden bunaldıktan sonra gizlice Fransa'ya kaçıyor, burada eskiden kaldığı otele gidiyor ve üç yıl önceki sevgilisi Gilda'yı arıyor. Kadın yanına geliyor, yemeğe çıkıyorlar, otele birlikte dönüyorlar. Ve... Brêval'in odasında, karanlıkta bekleyen bir adam silahını çektiği gibi ikisini de vuruyor. Doktorların bütün çabalarına rağmen ölüyorlar ama iki gün sonra morgda kendine gelen Brêval, zavallı bir hastabakıcının aklını alıyor. Ardından Gilda da, başka bir morg çekmecesinde uyanıyor. Elbette önce hastane birbirine giriyor, sonra dünya. Tahliller, testler, kimse ne olduğunu anlamıyor ve sonunda Brêval'in Mars'ta bir çeşit mutasyon geçirdiği ve bu mutasyonun bulaşıcı olduğu (böylece Gilda'ya da geçtiği) sonucuna varılıyor. Görünüşe göre ölümsüz olan çiftimiz hastanede hiçbir yere kıpırdayamazlarken, önce "Üzerimizde deney yapacaklar!" korkusuna kapılıyorlar, bu arada kendi aralarında telepatiyle iletişim kurabildiklerini fark ediyorlar ve geri kalan sayfalar boyunca olaylar gelişiyor, Mars'a giden bütün ekip olaya karışıyor. Kaçanlar, kovalayanlar, ölenler, ölemeyenler, zihin okuma, telekinezi...
"Uzmanlar mı? Tiksintiyle kıvrılıyor dudaklarım... Geçirdiğim mütasyon bizi bütün çağdaşlarımızdan katkat üstün varlıklar haline getirdi... Çünkü her mütasyon, bir ilerleme demektir... Ve sadece o ilerlemeden faydalanmayanlar, bu türlü bir üstünlüğü kabule yanaşmaz..."  (Yazım hatası gibi gözükenlerin hepsi kitabın orijinalinden aynen kopyalandı.)
Daha fazlasını anlatmayacağım. Kitabın ilk otuz sayfası ile dalga geçerken sonradan öyle bir açıldı ki, sabah erkenden uyanıp kitabın kalan yarısını okudum bitirdim. Oraları anlatmayacağım. Fakat Peter Randa epey geniş bir perspektiften insan duygularına, değişime gösterilen tepkiye, gücün yaratabildiği etik çöküntüye bakmış, güzel de toparlamış konuyu. Bir de karakterler daha iyi işlenseymiş, hiç olmazsa okuyucunun özdeşleşebileceği bir derinlik olsaymış şahane kitap olacakmış. Sanırım bu kitap da Fransızca orijinalinden kısaltılmış çevirilerden biri, o yüzden bu kadar hızlı ilerliyor ve karakterleri çok anlatmıyor olabilir, hiç bilemiyorum. Bundan önce anlattığım Baskan kitaplarını genellikle koleksiyon yapanlar için öneriyordum, Mars'tan Gelen Ölüm'ü bulursanız almadan, okumadan geçmeyin.

19 Nisan 2016

Alfa Cellatları (Baskan #4)


Alfa Cellatları - Alpha Yes, Terra No!
Emil Petaja
Çeviren: Şerif Yenen
Baskan Yayınları
Kurgu-Bilim Dizisi 4
1983
176 sayfa

Aylardır üşeniyordum, bahar gelmişken blogumun renklerini değiştirdim! Nasıl olmuş?

Bu sefer lafı hiç dolandıramayacağım: Kitabı neresinden tutsam elimde kalıyor. Seksenlerde çevrilmiş bir sürü kitap okudum, o dönemin yazı dilini, çevirilerini çok seviyorum ama bu kitap gerçekten kötü. Kitabın orijinali mi böyle kötüydü, sorun çeviri mi bilmiyorum ama bir şeyler çok eksik. Minicik, incecik kitap ama okurken öyle çok sıkıldım bunaldım ki, günlerce bitmek bilmedi, alıp birkaç sayfa okumaya elim varmadı.

Alfa Cellatları, Baskan Kurgu-Bilim Dizisi'nin dördüncü kitabı. Fin asıllı ABD'li, bolca kitap yazmış olan Emil Petaja'nın bu kitabı Ace Double formatında (bir Delany kitabı ile sırt sırta) ilk kez 1965'te basılmış. Kitabın en sevdiğim (tek sevdiğim?) yanı kapağı oldu. Şu fütürist saça, makyaja bakar mısınız! Ben de böyle makyaj yapıp gezmek istiyorum. Ama saçıma bunu yapamam, ısrar etmeyin!
 
Kitabın olay akışını anlatmak gelmiyor içimden. Biraz daha karmaşık bir yoldan gideceğim. Daha ilk sayfada görüyoruz ki, bir yabancı, bir uzaylı ya da öyle bir şey Dünya'ya gelmiş ve San Francisco'da geziniyor. Bu "şey" dış görüntüsünü değiştirebiliyor:
"Şimdilik sadece her amaca hizmet eden bir vücutla görünmeye karar verdi. Hızla gelen bir taksinin ve boş bir otobüsün önünden fırlayarak Embarkadero'yu geçti. Görünüşü bir bukalemun gibi çevresine uyacaktı. Sırası geldikçe de belirli bir kişiliğe bürünecekti."
Bu yaratık, kitaptaki esas karakterlerden biri. Görüntüsü değişiyor, oradan oraya geziyor, Dünya'da belirli bazı insanları arıyor, peşinde kendi gezegeninden bir düşman var ve böyle şeyler... Bu arada bazı insanları da okuyoruz, bir bar şarkıcısı, kafası karışık bir kadın, İzlanda'da bir adam, Birleşik Dünya Başkanı'nı perde ardından yöneten aşırı güçlü adam. Bütün bunlar, kimin ne olduğu anlaşılmayan karmaşık bölümler halinde ilerliyor. Belli ki, kitabın temelinde iyi bir fikir kırıntısı var ama üzerine inşa edilen kurgu yamuk. Çevirinin de katkısı iyi yönde olmamış, ne dediğini anlamadığım çok fazla cümle var, diyaloglarda kim konuşuyor belli değil... Kitabın ikinci yarısında yabancı bir gezegene gidiyoruz, yazarın kurguladığı çok gelişmiş çok üstün bu gezegende "erkekler birer içki daha alırken kadınlar makyaj tazelemeye gidiyorlar." Gerçi yazarın hakkını vermek lazım, "hyprothemia" (hypothermia değil, kitabın İngilizcesinde de böyle yazılmış) adlı bir teknolojiden bahsedip, çağdaş kurguda bol bol kullanılan kriyojeniyi tarif ediyor.

Konu ilerledikçe, dağınık kurgunun içindeki ip uçlarını toplayıp anlamaya başladım, sonunda. Dünyalılar uzaya açılmış, Güneş Sistemi'nin dışına çıkmayı başarmışlar ama ahlaki geri kalmışlıkları Alpha gezegeni sakinlerini endişelendirmiş. Gelişen uygarlıklara müdahale etmemekten yana olan gezegende, bir kişi çıkıp Dünya'yı komple yok etmeleri gerektiği fikrini kabul ettirmiş. Buna tamamen karşı olan ve Dünyalıların gelişme şansını korumak isteyen bir başkası da gizlice Dünya'ya gelmiş ve gezegeni kurtarma şansı olan insanları arıyor. O insanlar mı? Ha, şey canım... Alphalı bir sanatçının Dünya'ya (yasa dışı olarak) attığı tohumlardan üreyen birkaç insan, genlerinde Alpha tohumu var.
"Eğer Dünyalılar fiziksel olarak ilkel olsalardı, onlara kucağımızı açıp, yardım edebilirdik. Fakat onlar ilerlediler, ama hâlâ kötüler. İlerlemiş teknolojilerini kendi ırklarının iyiliği için kullanacakları yerde, kendilerinden daha zayıf ırkları ve güneş sistemindeki gezegenlerde yaşayanları köle etmek için kullandılar."
Yani... Adam haklı. Yakın gezegenlerde bizden daha az gelişmiş türlerle karşılaşsak kesin öyle yapardık. Bir şirket oradan kâr etme yolunu bulurdu, arada birkaç protestocu çıkardı fakat henüz hayvan haklarını benimseyememiş bir türe nasıl anlatacaksın "uzaylılar da insan" diye. Neyse... Sonuç olarak, kitaptaki "iyi fikir kırıntısı" bana yetmedi, kurgunun dağınıklığı ve çevirinin yetersizliği dışında, yazarın romantik yaklaşımını da sevmedim. Bu kitap gerçekten bana göre değilmiş.

Fakat Alfa Cellatları ile ilgili söylemek istediğim son bir şey var.

Kitabı okurken dikkatimi çeken bir paragrafı, İngilizcesi ile karşılaştırmak istedim. Herkesin yapacağı gibi Google'a girdim, kitabın ve yazarın isimlerini yanına ebook, mobi, pdf falan gibi anahtar sözcükler ekleyerek aklıma gelen her şekilde aradım. Bütün bir gün aradım, markete gittim, aradım, yemek yaptım, aradım, kahve yaptım, aradım, dizi izledim, aradım. Bulamadım. Son çare olarak, neredeyse kitabın orijinalini ABD'den sipariş edecektim, New York'ta bir kitapçıda buldum! Nihayet internetin çok derinlerine (yok yok, deep web kadar derine değil) girip kitabın İngilizcesini buldum. Karşılaştırdım ve on dakika boyunca güldüm. Karşılaştırdığım yeri önce İngilizce, sonra Türkçe olarak sizinle de paylaşıyorum, sonra yorum yapmadan gidiyorum:
Again, in the middle of the air, like Ezekiel's wheel, giants stalked hugely out of the Earth's years. The prophets. Jesus exhorting the multitudes for brotherly love and forgiveness. Buddha and Mohammed. Plato and Socrates. Michelangelo dying in an ecstasy to create the Sistine Chapel. Leonardo da Vinci's art and science. Confucius. Goethe. Bach. Beethoven's thunderous Ninth Symphony with its eternal message of goodwill.

Yine havadaki ekranda Erekiel'in tekerleği gibi, Dünya tarihi boyunca devler gururla yürüdüler. Peygamberlerden kardeşçe bir sevgi ve bağışlama amacıyla halk yığınlarına öğütler veren İsa, Buda ve Muhammed; Düşüncelerinden Eflatun ve Sokrat; Sistine kilisesini yaratmak için kendinden geçerek ölen Michelangelo; Leonardo da Vinci'nin sanatı ve bilmi! Konfüçyüs, Goethe, Bach, "Yurtta sulh cihanda sulh" diyen büyük devlet adamı Atatürk, iyiliğin ebedi mesajlarıyla dolu Beethoven'in dokuzuncu senfonisi sırayla geçtiler ekrandan.

4 Mart 2016

Uzay Şeytanları (Baskan #3)


Uzay Şeytanları - Les Whums se vengent
Ronny Laws
Çeviren: Atilla Tokatlı
Baskan Yayınları
Kurgu-Bilim Dizisi 3
1983
159 sayfa 

Kurgu-Bilim dizisinin bende olmayan ikinci kitabını (Dünyanın Sonuna Doğru, H.G. Wells) atlayıp üçüncü kitapla devam ediyorum. Eksiklerimi atlaya atlaya, elimde olduğu kadarını anlatacağım; idare edin. 

Alabildiğine kitsch kapağıyla seksenlere ait olduğunu hemen belli eden (fakat orijinal basım tarihi 1969) Uzay Şeytanları, Ronny Laws'un kitabı. Yazarın diğer kitaplarına göz atmak için, devasa veri tabanına güvenip Goodreads'e girdiğimde Ronny Laws adlı yazarın sadece iki kitabı olduğunu gördüm, ikisi de Baskan dizisine ait Türkçe kitaplar. Sonra yine kendimi Fransızca sitelerde buldum ve işin aslını çözdüm. Ronny Laws, Louis Thirion adlı bir Fransız yazarın mahlaslarından biriymiş. Olayı anladıktan sonra, Goodreads'in bana verdiği yetkiye dayanarak, hem kitapların hem de yazarın bilgilerini düzenledim, artık esas yazara da ulaşabiliyoruz. 

Baskan'ın zamanında yaptığı baştan savma iş burada bitiyor mu? Elbette hayır. Biraz daha kurcalayınca görüyoruz ki, bu roman dört kitaplık Jord Maogan serisinin üçüncü kitabıymış. İlk ikisi nerede, kim bilir. Kitabın orijinali de, bizimkinden 100 sayfa daha fazla. Hep diyorum, Baskan Kurgu-Bilim Dizisi'ni, türü özellikle seven ya da koleksiyonunu tamamlamaya çalışan okurlar dışında kimseye öneremiyorum. Denk gelirseniz elbette alın, okuyun, bence çok sevimli kitaplar ama okumamak büyük bir kayıp değil. 

Uzay Şeytanları'nda olaylar 2060 yılında geçiyor. Kozmik Güvenlik Kuvvetleri (yani, aşırı süper güçlü istihbarat teşkilatı, kısaca K.G.K.) başkumandanının ofisinde başlıyor roman. Üzeri bomboş olan masasında aniden beliren disk yüzünden sinirlenen başkumandan Yan Paterson diski analize gönderiyor ve büyük ihtimalle dünya dışı kaynaklı olan diskin içinde Lehçe bir kayıt olduğunu öğreniyor. Bu arada, dünyadaki dillerin çoğunun kaybolduğunu da öğreniyoruz:
"İnsanlar uzun bir süredir, sadeleşme zorunluğuyle, tek bir dünya dilini konuşmaya hazırlık olmak üzere dört büyük dilde konuşmaktaydılar. Ve böyle bir devirde tutup da Lehçe konuşmak için hem ihtiyar, hem deli olması gerekirdi adamın... Gregor Pavlevski gibi meselâ... Peki ama nerden geliyordu bu disk?"

18 Ocak 2016

Uzayda Dehşet Tora (Baskan #1)


Uzayda Dehşet Tora - La Jungle d'Araman
Peter Randa
Çeviren: Atilla Tokatlı
Baskan Yayınları
Kurgu-Bilim Dizisi 1
1983
148 sayfa

Bu yıl eski bilim kurgu kitaplarını anlatma kararımı gerçekleştirmek üzere ilk adımı attım! Baskan Yayınları'nın ünlü Kurgu-Bilim Dizisi ile başlamaya karar verdim ve diziden çıkan ilk kitabı okudum. Sonra künye bilgilerine eklemek için eserin orijinal ismini aramaya başladım ve kendimi Fransızca sayfalarda buldum. Hayır, Fransızca bilmiyorum. Fransızca bilgim Notre Dame de Paris müzikalindeki şarkıların isimleri ile sınırlı. Yine de yazarın adına kitapta geçen özel isimleri ekleyip azimle aradım ve sanırım doğru sonuca ulaştım. Fransızca bilen birileri varsa, burada. Galiba bu site Fransa'nın bilim kurgu arşivi sitesi, keşke neler yazdığını da anlasam. Sayfanın alt kısmındaki, kitaptan alıntı olduğunu zannettiğim yerdeki özel isimler ve kitabın adındaki Araman, elimdeki çeviri ile uyumlu. Doğrudur diye umuyorum. Orijinal eser 256 sayfa iken, cep boy Tora'nın 148 sayfa olmasına ise kaşlarım çatılmıyor değil. Kitap epey küçük puntolarla dizilmiş ama yine de...

Baskan Kurgu-Bilim Dizisi toplam yirmi beş kitaptan oluşuyormuş. Yedi kitap eksiğim var. Kitaplığımda bulunanları şu gördüğünüz fotoğrafa arka plan yaptım, yavaş yavaş hepsini okuyup anlatacağım. Fotoğraf demişken, o kahve değirmeninin orada ne işi var diyebilirsiniz. Hem kitapları tutacak kadar sağlam, hem sevimli, hem de elimin erişebileceği mesafede o vardı. Alternatifleri parfüm şişesi, sprey vernik, kamera çantası gibi daha acayip şeylerdi, bence iyi seçtim yine. Hep kahve fincanı mı olsun kitap fotoğraflarında?

Kitabın yazarı Peter Randa, Wikipedia'daki biyografisini doğru anladıysam yaklaşık 300 roman yazmış. Hakkında Türkçe bilgi aramaktan vazgeçtim, İngilizce bir şeyler bile bulamıyorum; ülkesi dışında fazla tanınmayan bir yazarı nereden bulup da Türkçe'ye çevirmişler acaba? Çok acayip. 1911'de doğan ve 1979'da hayatını kaybeden Belçikalı yazarın gerçek ismi André Duquesne'miş ve bilim kurgu dışındaki alanlarda yazdığı, farklı takma isimlerle yayımladığı romanları da varmış.

Gelelim, Uzayda Dehşet Tora'ya. Öncelikle, kitabın başlığına inanmamanız gerektiğini söylemeliyim. Romanda dehşet yok, azıcık maceralı olaylar var. Kitap, insanların galaksi çapında bir imparatorluğa yayıldığını söylüyor. İnsanlar, insan olmayan ırklar, birbirine düşman federasyonlar var. Özellikle sınır gezegenleri, merkez yönetimle sürtüşme halinde. Durum böyleyken, yıllar önce Araman'a inen ve bir daha haber alınamayan bir gemiyi -bir savaş gemisi prototipi- aramak üzere iki ajan gönderiliyor. Guy Terrel ve yardımcısı Gelma, düşman Araman gezegeninde prototipi arayacaklar, bu sırada başkent Tora'daki yöneticilerin gözüne batmamaya ve ilkel kabileler tarafından öldürülmemeye çalışacaklar. Bütün olayların başlangıcı bu işte.

Guy Terrel büyük işler başarmış bir "galaktik ajan." Bu görev için yanına gönderdikleri Gelma ise henüz çok tecrübeli olmayan, güzel bir kadın. Fakat romanın hakkını vermek lazım, kitapta yer yer epey cinsiyetçi cümleler olsa da Gelma yalnızca çekici kadın kotasını doldurmak için orada değil, önemli görevler üstleniyor ve kendi fikirleri var. Kitaba Bechdel testi uygulasak geçer galiba. Ama bu iki galaktik ajanımızın şu hali bence hiçbir testi geçemez:
"Bel ve omuz kayışlarımızı kuşandık ikimiz de. Sağımızdaki kılıfın içinde bir paralizatör (vurduğu canlıyı hareketsiz kulan bir silah) solumuzdakinde de bir fülgüran (şimşek hızıyle atış yapan öldürücü ağır silah) asılı. Elimizdeyse, dumdum kurşunlu birer tüfek var."
Dumdum? Galaksiye yayılmış bir uygarlığın temsilcilerinin dom dom kurşunu ile gezmesi moralimi bozuyor arkadaşlar. Fülgüranın ne olduğunu bilmemek de moralimi bozuyor, ama daha az.

Kitap, aslında önemli konulara değinmiş. İlkel kabileler ve gezegen yönetimi arasındaki ilişki, azınlıklar, bağımsızlık mücadelesi, bürokrasi... Fakat "iyi bilim kurgu iyi edebiyattır" dedirten ustalar kadar başarılı değinememiş. İki ajanımız, kabilelerin arasına karıştıktan sonra devrimci tarafları uyanıyor fakat devrimci taraflarını uyandıran esas güdü kişisel kazanç umudu. Sonrası olaylar, çatışmalar, hileler...
"Bağımsızlığın sadece bir tek şeklini tatmak mümkün oluyor: Sizden daha güçlünün göz yumduğu veya zorla size uyguladığı şeklini. Ve insanlar, ister kabile olsun, ister halk; kendi kendilerini yönetmek istedikleri andan itibaren, sadece egoizmi besleyen ve dış görünüşten başka bir şeye saygı duymayan yasaların zulmüyle başbaşa kalıyorlar."
Peter Randa, çok iyi bir eser olmasa da, kitabına ilgi çekici şeyler eklemiş. Örneğin, imparatorluğun askerleri ve ajanları üzerinde uyguladığı "şartlandırma" mekanizması var. Bu yöntemle bilinçaltına yerleştirilen fikirler, gerektiği âna kadar fark edilmeden taşınabiliyor. Bir de doğru söyleten uyuşturucular var, veritaserum'un bilim kurgu versiyonu.

Kitapların elle dizildiği bir dönemde baskısı yapıldığı için, kitabın dizgisinden şikayet etmiyorum; hatta böyle eski kitaplardaki ufak tefek hatalar sevimli bile geliyor. Çeviri ise -muhtemelen dönem Türkçesinin terimleri karşılamakta yetersiz kalması nedeniyle- biraz sıkıntılı. Sonuç olarak, dizgi, çeviri, kitabın konusu, anlatımı... her şeyi bir arada değerlendirirsem, yalnızca Baskan dizisini toplayan ya da toplamak isteyen koleksiyonculara önerebileceğim bir kitap var elimde.

9 Ekim 2015

Yerlerde Bir Aziz


Yerlerde Bir Aziz - Le Très-Bas
Christian Bobin
Çeviren: Melek Gözde Meriç
MonoKL Yayınları
Nisan 2015 (1. basım)
105 sayfa

Blogu yine çok ihmal ettim, değil mi? Çok dersim olduğundan, okuyamadığımdan falan değil; kitap okudum fakat okuduğum kitaplar hakkında yazmaya çoook üşendim. Şimdi yapmam gereken başka işler var, onları yapmaya üşendiğim için blogla uğraşıyorum. Böyle bir zincir oldu gidiyor üşengeçliğim. Neyse.

Yerlerde Bir Aziz, 13. yüzyılın bir keşişini, Assisili Françesko'yu anlatıyor. Françesko'nun çocukluğunu, gençliğini, çevresinde doluşan güzel kızları ve babasının servetini geride bırakıp gidişini anlatıyor. Yazarın dili şiirsel; öyle ki, kitabı okumaya başladığımda bloga ne yazacağımı düşünürken aklımda şu cümle vardı: Bu kitabın dili benim için fazlasıyla lirik. Fakat biraz okuduktan sonra bu fazla lirik dile alıştım ve hoşuma gitmeye başladı.
"Şehirlerde, mesleklerde, ailelerde yaşarız. Ama gerçekte yaşadığımız yer aslında bir yer değildir. Gerçekte yaşadığımız yer günlerimizi geçirdiğimiz yer değil, neyi umut ettiğimizi bilmeden umut ettiğimiz, bize şarkı söyletenin ne olduğunu bilmeden şarkı söylediğimiz yerdir."
İncilden bir cümleyle açılan kitap, Françesko'nun hayatını bölüm bölüm anlatırken ailelere, anneliğe, aşka, 13. yüzyıl toplumuna, hatta çağdaş topluma değiniyor. Françesko'nun yükselmek için en alta inmesini, en fakirlerle yaşamasını anlatıyor. Şu serin sonbahar günlerinde keyifle okunacak bir kitap Yerlerde Bir Aziz; MonoKL'un çevirisi de her zamanki gibi çok özenli. Ayrıca dokulu, mat kartondan kapağı çok güzel. ^^

31 Mayıs 2015

Borges ve Sonsuz Orangutanlar


Borges ve Sonsuz Orangutanlar - Borges e os Orangotangos Eternos
Luis Fernando Verissimo
Çeviren: Yasemin Ertuğrul
MonoKL Yayınları
Şubat 2015 (1. basım)
101 sayfa

Tam da Tarihin Bilinçdışı'ndaki polisiye ile ilgili bölümleri keyifle okuyup polisiyenin "bir tarihyazımı metaforu" ya da "bir psikanaliz metaforu" olarak nasıl kullanıldığını, delil toplayan dedektifleri, akıl yürütenleri, süregiden esrar öykülerini, kapalı oda cinayetlerini, tekinsizi öğrenmişken Borges ve Sonsuz Orangutanlar'la devam etmek çok güzel oldu. Kitabın arka kapağından bir cümleyi buraya eklersem, bu güzellik daha açık olacak:
"Poe, Borges, Lovecraft ve Zangwill göndermeleriyle şekillenmiş bu polisiye kurguda esrarı çözmek için izleri sürülen ipuçları ancak edebî bir beyin fırtınasıyla anlam kazanacaktır."
Anlatıcının "Gözlerin olmaya çalışacağım, Jorge." cümlesiyle başlıyor kitap. Kitabın anlatıcısı olan adamı biraz tanıtmam lazım sanırım. Porto Alegre, Brezilya'da yaşayan 50 yaşındaki Vogelstein, henüz çok küçükken teyzesi ile birlikte Hitler Almanyasından kaçıp Brezilya'ya gelmiş. İngilizce öğretmeni ve çevirmenlik yapıyor; yirmili yaşlarındayken karşısına çıkan, Jorge Luis Borges adında birinin öyküsünü çeviriyor fakat öykünün kötü olduğuna karar verdiği için öyküyü geliştirip yeni bir son ekliyor. Sonuçta, Arjantinli bir yazar tarafından İspanyolca yazılmış bir öykünün İngilizce çevirisinin Portekizce çevirisindeki değişikliği kim fark edecekti ki? Fakat Borges fark ediyor ve yayımcıya öfke dolu bir mektup yazıyor. Bu arada Vogelstein, Borges'in kim olduğunu öğreniyor ve pişmanlık dolu cevaplar yazıyor, Borges'e ulaşmaya çalışıyor hatta Buenos Aires'e kadar gidiyor ama yazarı görmeyi başaramıyor.

Sonunda, Buenos Aires'e üçüncü kez gidiyor, Edgar Allan Poe uzmanlarının toplanacağı bir kongre için. Poe ve Lovecraft hakkında en çok konuşan ama birbirleri ile hiç anlaşamayan üç uzman da orada olacaklar ve Vogelstein bu uzmanlarla aynı otele yerleştiriliyor. Uzmanlardan biri, karşılaştığı herkesi sinirlendirmeyi başaran ve çeşitli şekillerde ölüm tehditleri almış olan Bay Joachim Rotkopf. Kongrenin açılış gecesinde de birçok insanın öfkeyle homurdanmasına neden oluyor ve o gece içeriden kilitli olan otel odasında öldürülüyor.
"Xavier Urquiza ve Oliver Johnson, çok akıllıca davranarak, Rotkopf'la yüz yüze gelmekten kaçınmışlardı. Ancak bu Alman'ın, Hint bir mihracenin renklerine ve fiziğine sahip Amerikan'ı fark ettiği anda korkunç bir şekilde bağırmasına engel olmamıştı:
-İsrafil, İsrafil, does it ring a bell?"
Bundan sonrası ile ilgili, konuyu açıklayacak hiçbir şey söyleyemem! Şu kadarını söyleyebilirim ancak: Vogelstein, olayları hikâyeleştirerek bir mektup biçiminde yazıyor ve mektup/roman boyunca Borges'e hitap ediyor. Kitabın baskısı, çevirisi -MonoKL'un beni daha önce alıştırdığı gibi- neredeyse mükemmel, söyleyecek kusur bulamadım. Çeviriyi yapan Yasemin Hanım'ın, en özenli editör Rasim'in ellerine sağlık; bir kez daha şikayet edecek şey bulamadığım bir kitapla karşılaştım, hiç tereddütsüz herkese tavsiye ederim!

27 Şubat 2015

Çift Taraflı Bir Dedektif Hikâyesi


Çift Taraflı Bir Dedektif Hikâyesi - A Double Barrelled Detective Story
Mark Twain
Çeviren: Feyza Göçer
Labirent Yayınevi
Mayıs 2014 (1. basım)
86 sayfa

Mark Twain'in ilk kez 1902 yılında yayımlanan kısa romanı (ya da uzun öyküsü) Çift Taraflı Bir Dedektif Hikayesi, iki gizemi ve iki dedektifi bir araya getiriyor. Telifsiz bir kitap olduğu için, İngilizce orijinaline ücretsiz ulaşmak mümkün. Örneğin, burada farklı formatlardaki versiyonu bulunabiliyor.

1880 yılında, Virginia'da başlıyor öykü; yakışıklı ama fakir bir genç adam, zengin bir kızla evlenmek istiyor. Kızın babası bu evliliğe şiddetle karşı çıkarken, kızımız evini terk ediyor ve yakışıklı talibiyle evleniyorlar. Fakat damat, kızın babasının tavrına duyduğu hiddetin intikamını almak için karısına çeşitli manevi işkenceler uyguluyor ve aylar boyunca kadının pes edip durumu babasına anlatmasını bekliyor. Genç kadın boyun eğmeyi reddettikçe daha çok sinirlenen adam sonunda kadını bir yol kenarına götürüyor, kırbaçlıyor, üzerine tazılar salıyor ve halkın bulması için oracıkta bırakıp ortadan kayboluyor. Bu son olay sırasında hamile olan kadın, bir erkek çocuk doğuruyor; Archy adlı çocuğun bir tazı kadar iyi koku alabildiğini ancak çocuk beş yaşındayken fark ediyor.

Aradan yıllar geçiyor ve Archy, babasını bulmak ve intikam almak üzere annesi tarafından görevlendirilip, uzaklara gidiyor. Bundan sonrası, ABD'nin çeşitli bölgelerinde ve maden alanlarında; birbirine karışan iki ayrı hikaye şeklinde ilerliyor. Olaya Sherlock Holmes karışıyor ve Twain, çağdaşı Arthur Conan Doyle'un mükemmel bir dedektif olarak yarattığı karakter ile biraz dalga geçiyor.
"Ama ondan korkmanın ne gereği var? Onu benim tanıdığım gibi tanıyan herkes, her şeyi kendisi önceden planlamadığı, ipuçlarını ayarlamadığı ve adamın birini suçu talimatlara göre işlemesi için tutmadığı sürece onun hiçbir suçu çözemeyeceğini bilir."
Twain'in bu polisiye parodisi, Doyle henüz hayattayken yayımlanmış ama internette Doyle'un bu kitabı okuyup okumadığı -ve okudu ise tepkisi- ile ilgili bir kaynak bulamadım. Edebiyatın magazin tarafı sayılır ama, Doyle'un ne tepki verdiğini (ya da vereceğini) bilmek isterdim.

Kitabın çevirisi kötü sayılmaz ama 30. sayfada "Fetlock James" olarak tanıdığımız karakter, kitabın geri kalanında "Fetlock Jones" olarak anılıyor; sanırım doğru olan Jones. Tamamen kişisel yorumuma gelirsek, bu eseri çok keyifle okuduğumu söyleyemem. İlginç karakterler var, bazılarının hikaye boyunca gelişimlerini görüyoruz, ortada çok başarılı olabilecek bir gizem konusu var; fakat Twain, iyi bir romana dönüşebilecek konuyu 86 sayfalık bir parodiye harcayıp Holmes ile dalga geçmeyi tercih etmiş.

7 Kasım 2013

Paslanmaz Çelik Sıçanın İntikamı


Paslanmaz Çelik Sıçanın İntikamı - The Stainless Steel Rat's Revenge
Harry Harrison
Çeviren: Metin Çetin
Metis Yayınları
Mart 1997 (1. basım) 
193 sayfa

Ah yahu Metis, ne diyeyim ben size! Üç gündür, Paslanmaz Çelik Sıçanın İntikamı'na baktıkça Metis'e söyleniyorum, içten içten homurdanıyorum. Bu kitap, Paslanmaz Çelik Sıçan ile başlayan serinin beşinci kitabıymış. Hangi mantıkla "Biz bu serinin ilk kitabını yayımladık; şimdi aradaki üç kitabı atlayıp beşinciye geçelim" dediniz? Hadi içinizden biri bu öneriyi sundu, bir tane aklı başında insan çıkıp "Saçmalama!" demedi mi?

Bu duruma tölerans göstermeyi sağlayacak tek şey şu: temelde aynı karakterler yer alsa da, her kitap farklı bir macera anlattığı için okumadığımız kitaplarda ne olup bittiği bizi pek ilgilendirmiyor. Fakat, ilk kitabın sonunda belli bir noktada bıraktığımız iki karakter neler yaşayıp da bu kitaptaki duruma gelmişler, bunu merak ediyorum ben. Sana çok kızgınım Metis!!!

Öhm... Sinirim birazcık geçti, tamam. Paslanmaz Çelik Sıçanın İntikamı, Harry Harrison'ın Paslanmaz Çelik Sıçan serisinin beşinci (Metis tarafından yayımlanan ikinci) kitabı. İlk kitapta tanıştığımız James diGriz, bu sefer Özel Birim için bir araştırma görevine çıkıyor. Diğer gezegenleri işgal eden militer bir gezegende başlayan gizli görevi, kadınların egemen olduğu Burada gezegeninde devam ediyor. Bol aksiyon, bol eğlence!

Serinin ilk kitabı gibi, bu kitap da bilim kurgu yazını adına çok fazla şey vaat etmiyor. Yine de, ilk kitaba göre daha fazla dikkatimi çeken noktaları var. Mesela, botox kaç yılında estetik amaçlı kullanılmaya başladı bilmiyorum ama; Harry Harrison 1970 tarihli kitabında şunu demiş: "Tabii ilk olarak sinirlerimi etkisiz hale getirerek yüzümdeki tüm ifadeyi silen bir iğne yaptım kendime." Başka bir yerde ahiret inancını ve "şu ana dair bilinç"i sorgulamış, savaş hakkında konuşmuş. Dikkat çekmek istediğim bir nokta daha var: Detaylandırılmasa da, kitapta bahsi geçen robotlar Asimov'un 3 robot yasasına dahil edilmişler: "... Ama tabii, silah taşıyamazlar ve herhangi bir tür şiddet içeren hiçbir harekette bulunamazlar."

Yani, bu kitabı okuyun. Tabii, önce Paslanmaz Çelik Sıçan'ı bir yerlerden bulup okumak iyi olur. Bu arada, kitapta adı geçen gezegenin adı orijinal yazımında da "Burada" ve Burada gezegeninde Taze, Fayda, Pire gibi isimleri olan insanlar var. Yayımcının eklediği dipnota göre, Harrison bu gezegendeki isimleri bir Türkçe sözlüğünden seçmiş. Çok ilginç değil mi?

28 Ekim 2013

Paslanmaz Çelik Sıçan


Paslanmaz Çelik Sıçan - The Stainless Steel Rat
Harry Harrison
Çeviren: Metin Çetin
Metis Yayınları
Ekim 1995 (1. basım)
166 sayfa
  
Harry Harrison'ın Paslanmaz Çelik Sıçan'ını yıllar boyunca arayıp bulamamıştım, her yerde Paslanmaz Çelik Sıçanın İntikamı vardı, hala var; bu kitabı bulmak ise biraz daha zor. Sonunda, birkaç ay önce Ankara'daki Devr-i Alem Sahaf'ta buldum ve sevinçten havalara uçarak aldım kitabı. Fakat, kitabın başındaki kısa metni okurken yine üzüntülere boğuldum! Toplamda beş adet olan Paslanmaz Çelik Sıçan kitaplarının yalnız ilk ikisini yayımlamış Metis. Sonra ne olduysa, şu güzel seriyi yarıda bırakmışlar.
(Ekleme: Fanfictionpub blogunda yazan ABC'nin eklediği bağlantıya göre, 11 ayrı Paslanmaz Çelik Sıçan kitabı varmış. Tebrikler ve teşekkürler Metis!) :(

Paslanmaz Çelik Sıçan'ı uzuun süre aradıktan sonra okuyunca başım göğe erdi, rahatladım, huzur buldum. Ama yine de, Harry Harrison okuyacak birine önce Yer Açın! Yer Açın!'ı öneririm galiba.

Paslanmaz Çelik Sıçan, temelinde bir space opera; yani içinde kuramsal da olsa bilimsel bir yaklaşım, açıklama, detay yok. Hatları kabaca çizilmiş bir gelecekte, delikli kartlar ve kömürle çalışan taşıtlar gibi ufak steampunk detaylar içinde geçiyor roman. İnsanların galaksiye yayıldığı bu dönemde, genetik kontrol ve düzeltmeler sayesinde; topluma uyum sağlamayan insanlar, suçlular neredeyse tamamen ortadan kalkmış, suçtan uzak bir insan ırkı oluşturulmuş. Bu toplumun içinde yaşayan ve kendini "toplumun tavan arasında yaşayan sıçan" olarak tanımlayan James diGriz, karmaşık dolandırıcılıklar ve hırsızlıklar arasında Özel Birim'den kaçmaya çalışıyor; kendini hiç beklemediği durumlar içinde buluyor. Olay bu... Hafif dozlu bilim kurgu, keyifle okunan bir kitap.

Bir de, kitabın içinden küçük bir kağıt çıktı, kitabın eski sahibi ("Orkun, Kasım '95" yazmış iç kapağa) ufak notlar almış kitaptan. Kitabın içinde böyle bir şey bulmak çok hoşuma gitti. ^.^ (Spoiler olabilir, o yüzden yandaki fotoğrafa bakmamayı tercih edebilirsiniz.)

23 Temmuz 2013

Öteki Dünya - Ay Devletleri ve İmparatorlukları


Öteki Dünya Ay Devletleri ve İmparatorlukları - L'Autre Monde ou les États et Empires de la Lune
Savinien Cyrano de Bergerac
Çeviren: Mustafa Demirkan
Yapı Kredi Yayınları
Nisan 2012 (1. basım) 
106 sayfa


Cyrano de Bergerac'ın kitabı Öteki Dünya Ay Devletleri ve İmparatorlukları 1600'lerin ortalarında yazılmış, ancak yazarın ölümünden sonra yayımlanmış. Takip eden yüzyıllarda yazılan birçok bilimkurgu kitabı gibi, bu kitap da döneminin eleştirisini yaparken daha özgür olmak için kendine mekan olarak uzak diyarları seçmiş. Öteki Dünya, kendisinden yüz yıl kadar sonra yazılan Mikromegas'ı anımsattı bana. Bugün sahip olduğumuz bilimsel bilgiden o kadar uzak zamanlarda yazılmışlar ki, neredeyse masal gibi geliyor yarattıkları bilim kurgu.

Öteki Dünya, Cyrano'yu ve kitabı anlatan, Mustafa Demirkan'ın kaleme aldığı bir giriş yazısıyla başlıyor; biraz uzunca ama mutlaka okunması gereken bir yazı bu, kitabın yazıldığı dönemi ve kitabın öngörülerini özetleyen iyi bir başlangıç. Fakat, bu yazının başlarında bir matematik problemi var, ya da ben bir şeyleri yanlış anladım. #direnmatematik (Bkz: yandaki fotoğraf)

Kitap, astronomi hakkında konuşan bir grup insanın tartışması ile başlıyor; içlerinden biri kendi savını kanıtlamak için Ay'a ulaşmaya karar veriyor ve "güneşin çiyleri çeken ısısı"ndan faydalanarak yükselmeye çalışıyor. Bu işe yaramayınca, tesadüflerin de yardımı ile "hayvanların iliklerini emen dolunay" sayesinde Ay'a ulaşıyor; orada bambaşka bir medeniyetle karşılaşıyor.

Ay'da adeta cenneti tanımlayan Cyrano, Prometheus'un aslında Adem olduğuna varan mitolojik benzetmeler ve tanımlardan bol bol yararlanmış. Ay'da yarattığı hayalî devletler ve insanlar aracılığıyla siyaset, sosyoloji, teoloji eleştirileri yapan Cyrano, kitabı tanrının varlığı üzerine bir tartışmayla bitirmiş. Dönemin bilim felsefesine güzel bir özet olmuş, keyifli bir kitap! (Okurken not aldığım birkaç cümleyi paylaşmadan gidemeyeceğim.)

Savaş üzerine:
"Eğer her iki taraf da aynı haklara sahip iseler oldukları gibi dursunlar veya sahip olmak istedikleri kent ya da eyalet için bir el papaz kaçtı oynasınlar. Bununla birlikte dört milyon adamın kafasını patlatırken onlar makamlarında bu zavallıların katliamı hakkında dalga geçebiliyorlar."
Düşünce özgürlüğü:
"Bu adamı, bu maymunu ya da bu papağanı, geldiği Ay'ın dünya olduğunu söylediği için mahkûm edemezsiniz; zira ister insan olsun, isterse Ay'dan da gelmesin, her insan özgür olduğuna göre, dilediğini hayal etmek hakkı da yok mudur?"
Kutsal yaratılış kavramı:
"Bizi durduran ilk engel, dünyanın ebediyetidir; insan zekâsı bunu kavrayacak kadar güçlü ve o kadar güzel, o kadar düzenli bu büyük evrenin kendi kendine oluştuğunu hayal edebilecek yetenekte olmadığı için, insanlar 'Yaratılış'a başvurmuşlardır."
 * 2013 yaz okuma etkinliği için, 150 sayfadan kısa bir kitap. 5 puan!

15 Temmuz 2013

En Son Kale


En Son Kale - The Last Castle
Jack Vance
Çeviren: Ferhan Ertürk
Metis Yayınları
Ağustos 1997 (1. basım)
94 sayfa

En Son Kale, Metis Bilimkurgu dizisinden minicik bir kitap. Yazarı Jack Vance, roman değil de novellalar yazmayı tercih etmiş, En Son Kale de bu romancıklardan biri. 94 sayfalık bu kitabı dört günde bitirmekse benim ayıbım! Kitaba hemen ısınamadım, ama okudukça daha çok sevdim.

İnsanların farklı gezegenlere dağıldığı bir gelecekte, dünyaya geri dönen ve kapalı kalelerde yaşayan insanlar ile beraberlerinde getirdikleri Mek, Feyn gibi yabancı türler var kitapta. Kalelerde yaşayan klanlar, kendi aralarında klan şeflerini seçiyor ve tüm klanlar bir araya gelip "kalenin bir numaralı bayı"nı, resmî otoritesi olmayan bu unvanı taşıyacak adamı seçiyorlar. Kalelerin içinde yaşayan insanlar, kendilerini eğlendiren Feynler, taşıma işlerini yapan Kuşlar ve tüm ayak işlerini yapan Mekler sayesinde yalnızca zihinsel uğraşlarla vakit geçiriyorlar. Erkeklerin her biri, bir bilim alanında teori uzmanı, fakat pratik işlerin kendilerini küçük düşürdüğünü, özsaygılarını yitirmelerine neden olacağını düşünüyorlar. Doğruluğuna ve sonsuza kadar süreceğine inandıkları bu burjuvazinin içinde mutlu yaşarlarken Meklerin başkaldırısı karşısında ezberleri bozuluyor.

Altmetninde sınıf eleştirisi olan ve toplum düzenine dair dikkat çekici sözler söyleyen kitabı, bugün ülkemizde yaşananlarla paralel bir düzlemde değerlendirmek de mümkün; ya da ben herhangi bir şeyi Gezi olaylarından ayrı tutmayı beceremiyorum, emin değilim...

Kitabın tek (ve büyük) eksiği bence finali. Burjuva yaşam tarzını ince ince eleştirirken, çok yumuşak ve sıradan bir final oluşturmuş yazar. Yine de, okumaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum.

* Bu kitap 2013 yaz okuma etkinliğimiz için okuduğum ilk kitap oldu. Bana 5 puan!

11 Nisan 2013

Doktor Oks



Doktor Oks - Une Fantaisie du Docteur Ox
Jules Verne 
Çeviren: Ferid Namık Hansoy
İnkılâp ve Aka Kitabevleri
1981 (4. basım) 
159 sayfa 

Yazar Ayları'na yavaş bir başlangıç yaptıktan sonra, çok hızlı devam ettim! Dün gece başladığım Doktor Oks, bugün bolca dolmuş/ankaray yolculuğu yapınca bitti bir çırpıda. Üstelik, Yüzen Şehir'in aksine, çok sevdim bu kitabı.


Bir "İnkılâp ve Aka Kitabevleri" yayını olan bu kitap 1981 tarihli. İçinde Jules Verne'ün iki uzun öyküsü var. Öykülerin güncel çevirileri "Doktor Ox'un Deneyi" ve "Zacharius Usta" olsa da, kitabın adı Doktor Oks, ikinci öykünün başlığı ise Zahariüs Usta. O dönemin kendine özgü çeviri dilinin harika bir örneği! Bazen çok absürt gelse de, çok seviyorum bu kitapları okumayı. "Lâkin, müzik muvmanları değişik olduğu için, bestekârlar eserlerini bütün dünyaya hiçbir zaman tanıtmamışlardır." cümlesini okuyup 'muvman... hmmm movement?' diye, kendi kendime bilmeceler çözmek keyifli bence. =)

Doktor Ox'un Deneyi, daha ilk sayfalarından Aziz Nesin'i hatırlattı bana; onun öykülerinden biri gibi keyif verdi. Haritalarda bulunmayan küçük Kikandon kentinde geçen öykü, çok ağırkanlı insanlarla dolu bu kente yerleşen bilimadamı Ox'un karıştırdığı işlerle ilgili. Bu kentteki insanların sakinliğini anlatmak için şöyle bir örnek verelim:
"Tiyatronun kapıları, mutad olduğu veçhile, saat dörtte açılır ve onda kapanır. Hiçbir istisnai zaman olmamak şartiyle, bu altı saatlik müddet zarfında, en fazla iki perdelik temsiller verilir."
Zacharius Usta ise "zaman"la ilgili, biraz mistik bir öykü. Jules Verne'ün dindar tarafı ile birlikte, bilim kurgunun öncüsü olmasını da gösteriyor sanırım:
"Güneşim, saatlerinizin gösterdiği zamanda daima öğleyi göstermiyor; fakat, bir gün, bunun dünyanın hareketindeki anormallikten olduğu öğrenilecek ve bu intizamsızlığı ayar eden ortalama saat icat edilecektir."
Ekleme: Bakın şimdi ne öğrendim, o güzel çeviri ile "Kikandon" olarak geçen şehrin orijinal yazımı Ququendone imiş. Moriçe, İthaki çevirisini okumuş, değerlendirmiş.

30 Kasım 2011

Yaban Kızlar


Yaban Kızlar - The Wild Girls
Ursula K. LeGuin
Çeviren: Algan Sezgintüredi
Versus Kitap
Ekim 2011
96 sayfa

Ursula K. Le Guin'in 54 sayfalık kısa romanı (ya da öyküsü) Yaban Kızlar; yazarın iki makalesi, bir söyleşi ve şiirlerle birleşmiş; 96 sayfalık harika bir kitap olmuş!

Yaban Kızlar, tanımadığımız bir medeniyeti anlatıyor. Taçlar, Kökler ve Topraklar'dan oluşan kast sisteminin karmaşık kuralları var. Taçlar'ın doğal bulduğu ve sorgulamadığı sosyal işleyiş, bir Toprak kızı olan Modh'a öğretilirken; kurallar, neye inanıldığı ve inananlarla nasıl yaşanacağı öğretildi ama adalet öğretilmedi; çünkü ortada adalet yoktu. Modh'un kız kardeşine duyduğu sevgi, yeni bir topluma ayak uydurması, ardındaki hayalet ve tabii ki bir aşk hikayesi! Keyifle okunan bir öykü olmuş.

Fakat, benim kitapta en sevdiğim bölüm Okurken Uyanık Kalmak isimli makale oldu! Büyük yayınevlerini, çoksatar kitap üretip uzun süreli çoksatarları -Tolkien kitapları gibi- gözden kaçıranları anlatmış; okur sayısının azaldığını söyleyenlere "yazın tarihi boyunca okur sayısı hiçbir zaman çok olmadı" diye cevap vermiş Le Guin. Harry Potter fenomeninden, yayıncıların öngöremediği ama sonuna kadar sömürdüğü kitaplardan bahsetmiş.
"Bir insan kitap okumaya zaman ayırmışsa veya ayırıyorsa, ya işleri gerektirdiği ya da başka kanallara erişemediğindendir. Ya da okumayı seviyordur ki, bunca ah vahlar ve yüzde hesapları arasında sadece okumayı sevenleri unutuvermek zor değildir."
Televizyon, sinema, internet de Le Guin'in değindiği konular arasında. İzlemenin edilgenliğinin aksine, kitap okumanın bir eylem olduğunu, dikkat istediğini anlatmış. 'Kitap, sizin yerinize bir şeyler yapmaz' demiş.
"Okumak bir iş birliği, bir katılımdır. Herkesin becerememesine şaşmamak lazım yani."
Kitapta yayınlanan söyleşi Terry Bisson ve Ursula Le Guin arasında gerçekleşmiş ve okumak çok keyifli. Şiirler hakkında yorum yapamıyorum; çünkü şiir okuma alışkanlığım yok! Kitapta son olarak Mütevazı Sohbet başlıklı bir yazıya yer verilmiş, ilk makale sayesinde Le Guin'in kişiliğinden yeterince etkilenmişken; bu metni de okuyunca Le Guin'in bütün makalelerini okumanın süper bir şey olacağına karar verdim!