Günlük Tutmak Kim, Ben Kim! Hülya Kibaroğlu Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Ocak 2016 (1. basım) 154 sayfa
Sevgili Blog,
Ben yine çok şahane bir çocuk kitabıyla geldim. Günlük Tutmak Kim, Ben Kim!'in yazarı sevgili Hülya Hanım'la bir Facebook grubundan tanışıyoruz, ben kendisine patates verecektim (evet, patates, ne var?) o bana kitabıyla geldi. Edebiyatçı olduğunu, yazar olduğunu bilmiyordum, kitabı görünce nasıl mutlu oldum, anlatamam. Bu takastan kesinlikle ben kârlı çıktım. Kitabı önce okudum, sonra da uygun yaş aralığında (8-13 yaş) bir çocuk bulup hediye edeceğim.
Kitap, annesinin zorlamasıyla günlük yazmaya başlayan Burak'ın yaz tatili boyunca tuttuğu günlüğü. Önce, "Ne yazacağım ki şimdi ben sana?" tadında başlıyor ama Burak yazdıkça açılıyor. Evdeki sıkıcı günlerini anlatıyor, sonra Antalya'ya kampa gidiyor. Kampta öyle bir eğleniyor ki benim bile canım istedi, neredeyse. Yirmi tane çocukla iki hafta geçirmek istemedim tabii, çocukken bile yirmi tane çocukla iki hafta geçirmek kabusum olurdu muhtemelen.
"Kitabın adı öyle güzeldi ki! 'İki Yıl Okul Tatili' diye bir kitaptı. İşte benim istediğim bu. Bir yıl okul, iki yıl tatil; bir yıl okul, iki yıl tatil. Kitabı okumadım, ama güzel olduğu adından bile belli. Gel gelelim bizim tatil iki yıl değil, sadece birkaç ay. Bir de şunu anlayamıyorum, okuldayken haftalar yüzyıl gibi geçiyor, tatildeyken sanki bir dakika."
Görüyor musunuz, Burak görelilik meselesini erkenden çözmüş. Kısacası, Sevgili Blog, kitabı gerçekten gülümseyerek okudum, çaktırmadan verdiği dersleri sevdim ve uygun yaşlardaki çocuklara gönül rahatlığıyla hediye edebileceğim için size de gönül rahatlığıyla öneriyorum.
Koralin - Coraline Neil Gaiman İllüstrasyonlar: Dave McKean Çeviren: Niran Elçi İthaki Yayınları Temmuz 2019 (1. baskı) 147 sayfa
Bu sıralar yeni bir alışkanlık edinmeye çalışıyorum. Bir kitaba başladığımda 1-2 hafta sonra hâlâ ilerlemiyorsa, canım okumak istemiyorsa inat etmeyip başka bir kitaba geçiyorum. Normalde o kitap bitene kadar (ya da beni aylarca canımdan bezdirene kadar) zorlarım ama galiba bu yeni yöntem daha verimli olacak. Sorun şu, çoğu kitaptan sıkılıyorum. Son zamanlarda Kör Suikastçı ve Çataldili Konuşan Son İnsan'a başladım, birini haftalarca diğerini 2-3 hafta boyunca yastığımın yanında tuttuktan sonra pes ettim. Sonra işte Oz Büyücüsü, Koralin gibi daha hızlı bitirebileceğim kitaplara geçmeye başladım. Bence iyi oldu. Fakat Margaret Atwood'dan ne okusam çok sararken bu kitabı niye okuyamadım, onu bilmiyorum.
Koralin'in filmini hâlâ izlemedim. Yıllar önce bir kere izlemeye başladım, geç vakitti, uyudum, filme dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Geçenlerde (geçen yıl) Can izleyelim dedi, "Dur, ben kitabı okumadan olmaz!" dedim, o günden beri bekliyor ki okuyayım da sonra filmini izleyelim. Artık izleyebiliriz!
Koralin, Gaiman'ın masal gibi çocuk kitaplarından biri, azıcık gerilimli, çokça heyecanlı. Ailesiyle yeni taşındığı eski bir evde keşfe çıkan ve aslında arkasında duvardan başka hiçbir şey olmayan bir kapıdan geçince diğer annesiyle karşılaşan Koralin'in macerasını anlatıyor. Çok eğlenceli! Çok bir şey anlatmayacağım, ben bu yazıyı yazmayı planlarken Instagram'a girdiğim anda karşımda bulduğum alıntıyı (ama kitabın bendeki baskısını esas alarak) buraya da ekleyerek bitireceğim.
"Lütfen. Adın ne?" diye sordu Koralin kediye. "Bak, benim adım Koralin. Tamam mı?" Kedi yavaşça, dikkatle esnedi ve şaşırtıcı pembelikte bir ağız ve dil sergiledi. "Kedilerin isimleri olmaz," dedi. "Olmaz mı?" dedi Koralin. "Olmaz," dedi kedi. "Siz insanların isimleri vardır. Çünkü siz kim olduğunuzu bilmezsiniz. Biz kim olduğumuzu biliriz, bu yüzden isimlere ihtiyacımız yoktur."
Oz Büyücüsü - The Wonderful Wizard of Oz Lyman Frank Baum Çeviren: Volkan Yalçıntoklu Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Temmuz 2019 (3. basım) 135 sayfa
Oz Büyücüsü'nü izleyeli yıllar oldu. Ara sıra müziklerini dinlerim. Çok eskiden evde bir Zümrüt Kent baskısı vardı ama galiba onu da hiç okumadım. Nihayet Damla'cığım (ki kitabın bu baskısının editörlüğünü yaptı) bana Oz Büyücüsü'nü hediye etti, bir süre kitaplıkta beklettikten sonra tam da hafif bir şeyler okumak istediğim sıralarda gözüme ilişti. Pek iyi oldu.
Önce bir Somewhere Over the Rainbow izleyelim mi? (Normalde hep Israel Kamakawiwo'ole'den dinlerim -evet soyadını Google'dan kopyaladım- ama bu sefer kitabın ve filmin tadına uysun, Dorothy ve Toto'yu izleyelim.) (Mobil cihazdan geliyorsanız diye söylüyorum, aşağıda gömülü bir YouTube videosu var. Telefondan bakınca fark ettim ki gözükmüyormuş.)
Filmdeki kırmızı pabuçların aslında gümüş olması gerektiğini biliyor muydunuz? Ben aslında biliyordum, bir yerlerde okumuştum ama unutmuşum. Kitabı okurken hatırladım. Kitapta gümüşten olan (gümüş rengi değil, bizzat gümüşün kendisi) ayakkabılar, sinemada renkli çekimde iyice dikkat çeksin diye yakuta çevrilmiş, böylece o ikonik kırmızı ayakkabılar doğmuş.
Kitap ve filmin moda anlayışlarına daha da dalmadan önce kitabı anlatayım, değil mi? L. Frank Baum, eski masalların artık yetmediğini, güncel masallar gerektiğini düşünerek; "günümüz" çocuklarını hoşnut etmek için Muhteşem Oz Büyücüsü'nün hikâyesini yazmış, 1900 yılında. Bir yandan, iyi ki yazmış. Bir yandan da, üzerinden 120 yıl geçti ve biz hâlâ o "eski" dediği masalları anlatıyoruz. Hatta sinema sektörü o kadar bezmiş ki, dönüp dönüp aynı masalların filmlerini tekrar çekiyor. Ve fark ettiyseniz ben yine konuyu kitaptan uzaklaştırıyorum. Aklım çok dağınık.
Dorothy, uçsuz bucaksız Kansas çayırlarının ortasında, çiftçilik yapan Henry Enişte ve karısı Em Teyze ile birlikte yaşayan küçük bir kız. Tek göz bir kulübede yaşıyorlar, bir de kulübenin altında kasırga sığınağı var. Etraflarında uçsuz bucaksız, gri çayırlardan başka ne bir ev var ne de bir ağaç. Bir de Toto var, Dorothy'nin minik, siyah köpeği.
Bir gün kasırga çıkıyor, Henry Enişte hayvanları kontrol etmeye giderken Em Teyze kasırga sığınağına giriyor, Dorothy de Toto'yu yakalayıp sığınağa doğru koşarken kasırga evi havalandırıyor! Balon gibi uçan ev havada süzülmeye başlıyor, uzuuuun uzun gidiyor. Sonunda, Dorothy yorgunluktan uyuyakalmışken, ev ani bir sarsıntıyla yere iniyor ve Dorothy kendini hiç tanımadığı bir yerde buluyor. Sonra bakıyor ki evi Doğu'nun Kötü Cadısı'nın üzerine inmiş ve cadıyı öldürmüş! Doğu'nun Cadısı ölmüş, Kuzey'in İyi Cadısı bunu duyup gelmiş. Dorothy eve dönmek isteyince ise bu iyi cadı, "Ay ben yapamam ki ¯\_(ツ)_/¯" diyor. Ölü cadının ayaklarındaki gümüş pabuçları Dorothy'ye giydiriyor ve Zümrüt Şehri'ne gitmesi gerektiğini söylüyor. Büyük Büyücü Oz tarafından yönetilen bu şehre varabilirse belki Oz yardım eder diye umuyor.
Sonrası malum, Dorothy sarı tuğlalı yola düşüyor, yolda Korkuluk'la, sonra Teneke Adam'la ve sonra da Aslan'la karşılaşıyor. Onlar da, "belki Oz bize de yardım eder," diye (çünkü biri beyin, biri kalp, diğeri de cesaret istiyor) Dorothy'ye katılıyorlar ve yolda türlü türlü belalarla uğraşıp sonunda Zümrüt Şehri'ne varıyorlar. Oz da bu küçük kıza diyor ki, "Benim için Batı'nın Kötü Cadısı'nı öldürürsen seni evine gönderirim." Çünkü Dorothy tam da kiralık katil olacak bir insan, evet.
"Yoksa bilmiyor musun?" diye karşılık verdi kız, şaşkınlıkla. "Hayır, sahiden hiçbir şey bilmiyorum. Gördüğün gibi içim saman dolu, bu yüzden beynim yok," diye cevap verdi Korkuluk üzüntüyle. "Ah," dedi Dorothy, "senin için çok üzgünüm." "Sence," diye sordu Korkuluk, "seninle Zümrüt Şehri'ne gelirsem şu Oz bana da beyin verir mi?" "Bunu bilemem, "diye yanıtladı kız; "ama istersen benimle gelebilirsin. Oz sana bir beyin vermese bile şu andakinden daha kötü bir durumda olmazsın."
Sonra işte... Olaylar gelişiyor. Filmdekinden çok daha fazla mevzu var ve bence daha eğlenceli. Ama sorun şu, BİR MASALDA BÖYLE MESAJ MI VERİLİR? Büyük ve korkutucu biri, gidip başka bir büyük ve korkutucu insanı öldürmeni isterse git öldür. Çünkü büyük ve korkutucu adam diğerinin kötü biri olduğunu söylüyorsa kesin öyledir. Bak yine sinirim bozuldu... Neyse. Kitap eğlenceli, okuyun ama bence çocuklara okumayın, biraz büyüyüp yargı, infaz, hukuk falan konusunda bir şeyler öğrendikten sonra kendileri okusunlar. (Abartıyorum evet, kitabın kıssadan hisse vereyim, çocuk eğiteyim falan gibi bir derdi yok. Eğlencelik bir masal işte. Ben bir ara diğer Oz kitaplarını da okuyayım. Bir sürü var!)
Ha son olarak, yazıyı yayımlamadan önce yazmayı unutmuşum, ben de Oz Büyücüsü'nden safra kesesi istedim, fotoğraftakini verdi.
İthaki Yayınları, İthaki Çocuk adıyla çocuk kitapları yayımlamaya başladı. Komşum Bay Tesla buradan çıkan dokuzuncu kitap. Adı ve kapağı o kadar güzeldi ki, önce okuyayım sonra hediye edecek bir çocuk bulurum nasıl olsa diye aldım kitabı. Meğer bu kitap, Sıra Dışı İnsanlarla Kurmaca Maceralar serisinin ilk kitabıymış. Çok keyifli bir kitap ve ben bir akşam evde otururken bir saatte okudum bitti. Çocuğunuza, yeğeninize, kuzeninize gönül rahatlığıyla alabilirsiniz demek istiyorum ama çocuk kitapları konusunda o kadar cahilim ki, bu kitabın kaç yaşlarındaki çocuklar için uygun olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Sanırım 3. sınıf çocukları gayet rahat okuyabilirler? Ya da 4?
Kitap, anne ve babasının yeni işleri nedeniyle yeni bir şehre taşınan Andy'yle başlıyor. Andy taşınmadan hiç memnun değil, arkadaşlarını özlüyor ve yaz tatili boyunca evde yalnız kalıyor. Bu sırada hemen yanlarındaki evde tuhaf bir adamın yaşadığını fark edip adamın neler yaptığını merakla izlemeye başlıyor.
"Yavaş yavaş yükselip tekrar baktığında adamın gözlerini, önündeki küreye diktiğini gördü. Elleri küreye değdiği zaman, içinden küçük küçük, yıldırımları andıran renkli ışıklar çıkıyordu. Bu küçük yıldırımların renkleri durmadan değişiyordu. Kırmızıdan mora, mordan maviye, maviden pembeye dönüyorlardı. Küçücük kürenin içinde adeta bir renk cümbüşü yaşanıyordu. Andy, o ışıklı kürenin ne olduğunu çok merak etti."
Bir gün (yine yalnız başına) evde top oynarken komşu evin penceresini kırınca, Andy sonunda bu tuhaf komşuyla tanışıyor ve kırdığı pencerenin karşılığı olarak komşusunun asistanı olmayı kabul ediyor. Sonrası, gerçek olaylarla pek de ilgisi olmayan ama yeterince paralel giden kurgusal bir Tesla masalı. Çok eğlenceli kitap!
Demir Konsey'i okumayı beceremeyince çocuk kitaplarına sığındım. Geçen yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nda alıp imzalattığım Stephen Hawking Herkül'ü Döver'i okudum. Böylece, 2018'de keyfim için okuduğum son kitap bu oldu. Bence güzel oldu, daha fazla okuyabilsem iyiydi tabii.
Kitap iki üç sayfalık bölümlerden oluşuyor, Yalvaç Ural anılarını fıkralarla, öğütlerle, hikâyelerle harmanlamış, birkaç şiirini de ekleyip o sevimli diliyle anlatmış. YKY'deki sayfasına göre
9-12 yaş için bir kitap bu. Bence otuzundan sonra okumak da gayet
keyifli, orası ayrı, fakat bu yaş grubundaki çocuklar için Yalvaç Ural
kitaplarının şahane bir hediye olacağına eminim.
Çarli'nin Büyük Cam Asansörü - Charlie and the Great Glass Elevator
Roald Dahl
Resimleyen: Michael Foreman
Çeviren: Selçuk Baran
Can Yayınları
1991 168 sayfa
Daha önce Charlie'nin Çikolata Fabrikasını okuyup anlatmıştım ama yine aynı karakterlerin yer aldığı ikinci kitabı okumayı sürekli erteledim. Sonunda, yıllar önce Ankara'da bir sahaftan yeğenime aldığımız kopyaya geçici bir süre için el koydum ve okuyabildim. Fotoğrafta görülen baskı 1991 yılından; yeni baskıda ise Çikolata Fabrikasında olduğu gibi çeviri Celâl Üster'e, resimler Quentin Blake'e ait. Kitabın başlığı da Çarli yerine Charlie olarak düzeltilmiş.
İlk kitabın finalinden hemen sonrasını anlatan masal; Charlie, Bay ve Bayan Bucket, Büyükbaba Joe ve Büyükanne Josephine, Büyükbaba George ve Büyükanne Georgina ve Willy Wonka'yı taşıyan asansörle başlıyor. Asansörün yüksekliğinden ve hızından çok korkan Büyükanne Josephine'in paniği yüzünden, asansörü zamanında yavaşlatamıyorlar ve asansör dünya etrafında yörüngeye oturuyor. Yörüngede gezinen tek araç cam asansör değil, ABD'nin sahip olduğu Uzay Oteli de orada. Henüz açılmamış olan otelin tüm çalışanlarını taşıyan bir kapsül de, otele doğru hızla ilerliyor. Masala ABD Başkanı karışıyor, asansör ve içindekiler otele kaçak giriş yapıyorlar, uzayın en korkunç canavarları olan Solucangil Knidlerle karşılaşıyorlar... Sonunda asansör fabrikaya döndüğünde, Willy Wonka'nın buluşları olan Wonka-Vit ve Vita-Wonk'un ne işe yaradıklarını öğreniyoruz. Çikolata Fabrikasını çok sevmiştim ama, devamı olan bu kitabı sevemedim. Çikolata Fabrikasının sevimli ve (bir masalda genellikle olduğu gibi) eğitici tavrından çok uzak kalmış, yakalamaya çalıştığı yerlerde de başaramamış. Dahl, kitabı aklının çok dağınık olduğu bir zamanda aceleyle yazmış sanki. Yine de Charlie ve Willy Wonka'nın bir macerasını daha okumuş oldum; aynı zamanda henüz bitiremediğim kocaman bir kitaba ara verip güç topladım. Kısa zamanda o kocaman kitabı da bitirip buraya yazabileceğimi umuyorum.
Uyarı: Bu kitabı okumaya karar verirseniz önceden biraz çikolata edinin, mutfağın bir yerinde bulunsun. Sonra benim gibi gecenin bir yarısı ne yapacağınızı şaşırabilirsiniz.
Uyarı 2: Birçok insan film uyarlamasını izlemiştir diye düşündüğümden, bir de zaten olaylar bir masaldan bekleneceği şekilde ilerlediğinden, her zamankinden fazla spoiler vermiş olabilirim.
Charlie'nin Çikolata Fabrikası iki farklı film uyarlaması da bulunan, çok ünlü, çok güzel bir çocuk klasiği. Yazarı Roald Dahl, Norveçli bir ailenin çocuğu olarak Cardiff, Wales'da doğmuş, İkinci Dünya Savaşı'nda pilot olarak görev yapmış; yalnız çocuk kitapları değil, yetişkinler için gerilim, korku öyküleri de yazmış. Hatta birkaç film senaryosuna da (içlerinde James Bond filmleri de var) katkıda bulunmuş. Yalnızca Charlie'nin Çikolata Fabrikası değil, The Gremlins, Fantastic Mr. Fox gibi filmler de Dahl'ın kitaplarından uyarlanmış. Asker, diplomat, çocuk kitabı yazarı, senaryo yazarı olarak dolu dolu geçen bir hayatın ardından 1990 yılında, 74 yaşındayken, Oxford'da hayatını kaybetmiş. Kitabı resimleyen Quentin Blake ise, Sir unvanının yanına Royal diye başlayan bir dolu kraliyet sıfatı eklenmiş, çocuk kitabı illüstrasyonlarıyla Hans Christian Andersen Ödülü almış, halen üretmeye devam eden bir illüstratör.
Az sonra anlatacağım kitabın ilk uyarlaması 1971 yılında Willy Wonka and the Chocolate Factory adı ile vizyona girmiş ve bu filmin senaryosunu Roald Dahl kendisi yazmış. İkinci uyarlama ise pek sevdiğim yönetmen Tim Burton ile, Burton'ın pek sevdiği aktör Johnny Depp'in bir araya geldiği ve 2005 yılında vizyona giren (sinemada izlerken ara verildiğinde koşarak çikolata almaya gittiğim) Charlie and the Chocolate Factory. 1971 tarihli filmi bir yerlerden bulup izlemek, ardından Tim Burton uyarlamasını tekrar izlemek niyetindeyim. Bu sürecin sonunda tüketmiş olabileceğim çikolata miktarı beni çok korkutuyor.
Masalın kendisinden bahsetmeden önce çevirinin çok güzel, kitabın baskısının çok özenli olduğunu söylemeliyim. Quentin Blake'in desenleri kitabı daha da güzelleştiriyor. Can Yayınları, çocuk kitaplarında da diğer kitaplarda olduğu gibi çok başarılı. Yalnızca, Noel Şarkısı'nda olduğu gibi her sayfada kitabın adının yazılı olmasından hiç hoşlanmadım. Bir de, muhtemelen matbaada, film hazırlanırken yapılan bir hata sonucu "Bu kitapta tanışacaklarınız" sayfasındaki desenler karışmış, Augustus Gloop yerine Umpa Lumpaların resmi basılmış; fakat o kadar kusur kadı kızında da olur diyorum ve okuduğum son çevirinin kötü anılarından sonra bu kadar iyi bir kitapla karşılaştığım için Can Yayınlarına teşekkürlerimi sunuyorum.
Charlie'nin Çikolata Fabrikası, Josephine Nine ile Joe Dede'yi, Georgina Nine ile George Dede'yi, Bay ve Bayan Bucket'ı ve elbette küçük Charlie'yi tanıtarak başlıyor. Yedi kişilik bu kocaman aile, şehrin kenarındaki küçücük bir kulübede yaşıyorlar. Evdeki tek yatakta dört ihtiyar yatarken (o kadar yaşlılar ki, yataktan hiç çıkmıyorlar) Charlie ve anne-babası diğer odaya serdikleri döşeklerde uyuyorlar. Bir diş macunu fabrikasında, macun tüplerine kapak takarak geçimlerini sağlayan Bay Bucket'ın geliri ancak karınlarını doyurmalarına yetiyor, her sabah sadece ekmek ve margarin, diğer öğünlerde ise patates ve lahana yiyerek yaşayıp gidiyorlar. Bu çok fakir ailenin tek çocuğu olan Charlie, uslu, sakin ve sevecen bir çocuk. Her akşam nineleri ve dedeleri ile sohbet ediyor, onların anlattığı hikayeleri dinliyor, hiç değişmeyen menüden şikayet etmiyor. Fakat, Charlie'nin okula gidip geldiği yol, bu küçük çocuk için işkenceden farksız; çünkü dünyanın en güzel çikolatalarının üretildiği kocaman bir çikolata fabrikasının önünden geçmesi gerekiyor. Çikolatayı çok seven Charlie, her yıl doğum gününde alınan bir paket çikolatadan başka çikolata yiyemiyor.
"Hava çok soğuk oldu mu, nedendir bilinmez, korkunç iştahı açılır insanın. Canımız neler çeker neler: Dumanları tüten etli türlüler, ılık elma tatlıları, birbirinden nefis yemekler! Ve hepimiz sandığımızdan çok daha talihli olduğumuzdan, genellikle canımızın çektiği her şeyi ya da her şeyi olmasa bile çoğunu elde ederiz. Ama Charlie Bucket, ailesinin parası yetmediği için istediklerini hiçbir zaman elde edemiyordu; hava soğudukça içi kıyılıyor, açlıktan gözü kararıyordu."
Bir akşam, Joe Dede, Charlie'ye Bay Willy Wonka'nın çikolata fabrikasının hikayesini anlatmaya başlıyor ve birkaç akşam boyunca bu tuhaf adam ile tuhaf fabrikadan bahsediyorlar. Yıllar önce birçok işçinin çalıştığı bu fabrikada üretilen, eşi benzeri olmayan çikolataların sırları işçiler arasına karışan casuslar tarafından çalınınca, fabrikanın sahibi Bay Wonka fabrikayı kapatmış ve ortadan kaybolmuş; fabrikada aylarca bir tek çikolata bile üretilmemiş. Sonra, bir sabah fabrikanın bacasından dumanlar yükselmeye başlamış ama ne içeri giren bir tek işçi varmış, ne de dışarı çıkan. Tam on yıldır, fabrika böyle çalışıyormuş. Joe Dede, inanılmaz bir masal gibi olan bu hikayeyi anlatırken, Charlie'nin babası içeri girip gazetedeki başlığı okuyor:
WONKA FABRİKASI
EN SONUNDA
BİRKAÇ TALİHLİ İÇİN
YENİDEN AÇILIYOR
On yıldır kimsenin görmediği Bay Willy Wonka, çikolataların arasına beş tane altın bilet saklamış. Bu biletleri bulan beş çocuk ve aileleri için kendisinin rehberlik yapacağı bir fabrika turu vaat ediyor. Takip eden günlerde, altın biletlerin dört tanesi dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkıyor ve kazanan çocuklar tanıtılıyor. Charlie'nin doğum günü geldiğinde, her yıl olduğu gibi bir Wonka çikolatası alıyorlar, şanslarının ne kadar az olduğunu bilseler de, Charlie paketi açarken bütün aile heyecanla bekliyor. Ve... Paketten altın bilet çıkmıyor. Bir süre sonra, Joe Dede, biriktirdiği azıcık parayı Charlie'ye verip çikolata almasını söylüyor. Önce itiraz eden Charlie, sonunda gidip çikolatayı alıyor. Ve... Paketten altın bilet çıkmıyor. Kış geliyor, hava soğuyor, bir gün karların arasında 50 peni bulan Charlie, etrafa bakınıp para kaybeden birini göremeyince bu parayla beraber soluğu bakkalda alıyor ve bir Willy Wonka çikolatası alıyor. Ve... Paketten altın bilet çıkmıyor. Çikolataya doyamayan Charlie, elindeki para üstüne bakıp bir paket daha çikolata istiyor. Ve... Son altın bileti buluyor! Ardından bir karmaşa! Bileti gören bakkal çok heyecanlanıyor, onun sesi üzerine içeri doluşan kalabalık Charlie'nin etrafını sarıyor. Bilet için para teklif etmeye kalkışanlar fiyatı gittikçe yükseltirken, şişman bakkal (kalbimi fethederek) Charlie'yi dışarı çıkarıyor, "Sakın biletini kimseye kaptırma. Kaybetmeden doğruca evine git! Hemen!" diyerek çocuğu gönderiyor. (Bu arada ben "Ay çocukcağız para üstünü almayı unuttu galiba o kargaşada" diye dertleniyorum.)
Yıllardır yataktan çıkmayan doksan altı buçuk yaşındaki Joe Dede, bileti görünce yerinden fırlayıp şıkır şıkır oynamaya başlıyor. Evde kopan heyecanlı kutlamanın ardından, davetin hemen ertesi sabah için olduğunu fark ediyorlar ve fabrika gezisinde Charlie'ye Joe Dede'nin eşlik etmesi kararlaştırılıyor. Her bulduğunu yiyen Augustus Gloop, dünyanın en şımarık kızı Veruca Salt, televizyonun önünden hiç ayrılmayan Mike Teavee, her zaman her yerde sakız çiğneyen Violet Beauregarde, her birinin anne ve babaları, bizim ufacık tefecik sıska Charlie'miz ve sevimli dedesi altın biletlerinde yazan saatte fabrikanın önüne geliyorlar ve fabrikanın yıllardır kimseye açılmayan kocaman demir kapıları yavaşça açılıyor.
"Bay Wonka hemen içeride tek başına duruyordu. Ufacık tefecik bir adamdı! Başında siyah bir silindir şapka, sırtında menekşerengi kadifeden nefis bir kuyruklu ceket vardı. Pantolonu cam yeşili, eldivenleri inci rengindeydi. Bir elinde altın topuzlu ince bir baston vardı. Çenesinde sipsivri, simsiyah bir keçi sakalı göze çarpıyoru. Olağanüstü parlak gözleri ışıl ışıl yanıyor, sanki bir yanıp bir sönüyordu. Yüzünden sevinç ve mutluluk saçılıyordu."
Beş çocuk ve dokuz yetişkinden oluşan grup Bay Wonka'nın ardından fabrikaya giriyor ve esas macera başlıyor. Fabrikayı gezmenin yanısıra, çocuklar Bay Wonka'nın taa Lumpa ülkesinden, kocaman sandıklara doldurup gemilerle getirdiği Umpa Lumpalarla da tanışıyorlar. (Bu Umpa Lumpalar, bildiğimiz kaçak mülteciymiş meğer! Congolozlar, devanaları, tepegözlerle dolu olan Lumpa ülkesinden kurtulmak isterken, umut tacirliği yapan Wonka'nın ağına düşmüşler!) Kitabın geri kalanı fabrikanın içindeki çoook güzel odalarda, koridorlarda, üretim alanlarında geçip gidiyor. Çikolata ırmaklarını, naneli çimenleri, şekerden yapılmış kayıkları fazla anlatmak istemiyorum.
Elbette, bu keyifli kitaptan bekleyeceğimiz kadar mutlu bir sona ulaşıyor macera. Fakat daha fazlasını anlatırsam kitabı okumanıza (ya da filmi izlemenize) gerek kalmayacak. Ben bu kitabı iki saat gibi bir sürede bitirdim. 205 sayfa olmasına rağmen çocuklar için gayet uygun olan büyük puntolar ve keyifle akıp giden hikaye sayesinde bir oturuşta bitiyor. O zaman, 1971'den kısacık bir Umpa Lumpa şarkısıyla bu yazıyı sonlandıralım.
Ray Bradbury'nin ilk dönem eserlerinden biri olan Eve Dönüş Türkçe'ye çevrilip İthaki tarafından yayımlandıktan sonra bu kitabın adıyla karşılaştığım her web sitesinde, her blogda ne kadar masalsı bir dili olduğu, Bradbury'nin bu masalının klasik bir cadılar bayramı masalı olmayı ne kadar hak ettiği, ne kadar başarılı, ne kadar büyüleyici, ne kadar yürek burkan, ne kadar, ne kadar, ne kadar... böyle şeyler işte... olduğu yazılıydı. Hatta çok eğlenerek izlediğimiz Addams Ailesi'ne de ilham kaynağı olduğunu öğrenip* iyice meraklandım. Dolayısıyla, yıllardır okuduğum en iyi masalı okuyacağım beklentisiyle açtım kitabın kapağını.
Yani... Hmm... Evet. Masal güzel, konu güzel, Bradbury'nin anlatımı güzel, Dave McKean'in illüstrasyonları çok güzel. Üstelik, daha önce bahsettiğim Bradbury kitaplarından da anlaşılacağı üzere, kendisinin büyük bir hayranıyım. Fakat, itiraf ediyorum, bu kitabın yere göğe sığdırılamayışına hiç anlam veremedim. Yanlış anlaşılmak istemem, çok keyifli bir masal ve bu kitabı severek okudum. Ama yine de, hakkında düzülen methiyeler abartılmış gibi geldi bana. (Hani, araya İngilizce sözcük sıkıştırmamak için bu kadar debelenmesem "overrated" diyeceğim.)
Bu arada, kitap hakkında biraz araştırma yapayım dedim, şu sitede masalın orijinalini buldum (tam metin değil.) Rastgele göz atmaya başlayınca çeviri ile farklılıkları olduğunu fark ettim. İngilizcesinin tamamını okumadım, yine de gözüme çarpan bir diyalogu Türkçe/İngilizce aktarmak istiyorum:
Timothy şaşkınlık içinde baktı. "Einar Amca bu kadar iri mi? Boyu iki metre mi?" "İki buçuk metre!" Timothy tabutu parlattı. "Peki yüz kilo mu?" Horultulu bir kahkaha attı Baba. "Yüz elli kilo! Ya tabutun içi nasıl?" "Kanatlar için yer mi var?" "Evet," dedi Baba gülerek, "Kanatlar için yer var!" While waxing it, Timothy looked inside. "Uncle Einar's a big man, isn't he, papa?" "Umm." "How big?" "The size of the box'll tell you." "Seven feet tall?" "You talk a lot." Timothy made the box shine. "And he weighs two hundred and five." Father blew, "Two hundred and fifteen." "And space for wings!" Father elbowed him. "You're doing that wrong. This way. Watch!"
İngilizce metne baktıkça, masalın Türkçe çevirisi orijinaline göre "sevimlileştirilmiş" gibi geldi. Karanlık bir cadı masalını, tatlı bir çocuk masalına çevirmişler ve bunu fark edince Eve Dönüş için yazılan bütün güzellemelerin eğreti durmasının nedenini anladım. Hatta elimdeki çeviride hiç yer almayan bölümler bile buldum! Sanırım, PDF'i hazırlarken masala yeni şeyler eklediklerini düşünmek pek mantıklı olmaz. Yayınevi neden böyle bir şey yapmış, hiç anlamadım. Çoğunlukla çeviri eserler okuduğum için de, "acaba orijinal eserlerde olup çevirilerde yer alamayan neleri kaçırıyoruz?" diye düşünüp çok üzüldüm. Bu arada, masalı orijinaliyle karşılaştırıp "Bir dakika ya, ne oluyor" desem de, çeviride hiçbir kusur bulamadığımı söylemeliyim. Elif Ersavcı; Bradbury'nin masalsı, şiirsel anlatımını kesinlikle çok başarılı aktarmış.
Eve Dönüş'ün konusuna gelince... Addams Ailesine ilham kaynağı olmasından da anlaşılacağı gibi her birinin farklı özellikleri olan, gündüzleri tabutlarda uyuyup gece yaşayan (kitapta hiç "vampir" lafı geçmese de öyle diyebileceğimiz) bir ailenin, tamamen normal olan çocuğunu anlatıyor masal. Çevresine (herhangi bir yönden) uyum sağlayamayan herkesin kolayca tanıyacağı diğerleri gibi olma özlemini anlatmış Bradbury. McKean'in birbirinden güzel illüstrasyonlarını çok sevdim. Hatta, kitabın sayfalarını çevirdikçe okumayı unutup desenleri incelerken buldum kendimi.
Kalın ciltli, çift kapaklı, çok kaliteli baskısı ile, okurken keyif veriyor. Masalın kendisi de bir çırpıda bitecek, çok keyifli bir çocuk masalı halinde sunulmuş bize. Kitabı okumanızı öneririm, fakat ben ilk fırsatta İngilizce tam metnini okumayı planlıyorum.
Ek: Yazıyı bitirmeden önce başka sitelerde neler yazıldığına biraz daha bakayım dedim. Kayıp Rıhtım'daki başlıkta M. İhsan Tatari şöyle demiş: "Hikayenin orijinal versiyonunu okumuş biri olarak bu edisyonunu çok
kırpılmış buldum. Timothy'nin kardeşleriyle olan diyalogları vs kitapta
bulunmuyor maalesef. Tabii bu yayın eviyle ilgili bir durum değil,
edisyonun aslı böyle. Ama dediğim gibi, öykü formatını okurken aldığım
keyfi alamadım." Yani, İthaki'ye birazcık haksızlık yapmış olabilirim; yine de neden tam metinden çeviri yapmadıklarını hiç anlamadım.
Noel Şarkısı - A Christmas Carol Charles Dickens Çeviren: Nihal Yeğinobalı Can Yayınları Ocak 2012 (8. basım) 136 sayfa
Can Çocuk serisinden çıkan bu kitabı "okumalıyım" listesine almıştım bir süre önce; geçenlerde Eskişehir'e gidip sevgili Aşiyan Sahaf'a uğradığımda tesadüfen gördüm, hemen aldım; sırada bekleyen birdolu kitabı biraz daha bekletip bu kitabı okudum. Noel Şarkısı'nı, Doctor Who'nun aynı adlı christmas special bölümü dolayısıyla çok merak ediyordum. Aynı adlı derken, A Christmas Carol'dan bahsediyorum ve Noel Şarkısı adının çok güzel bir çeviri olmadığını düşünüyorum nedensizce.
Kitabı merak etmeme neden olan Doctor Who bölümü, Dickens'ın bu hikayesini çok seven Steven Moffat tarafından yazılmış ve elbette kitaptan esinlenmiş. Kitabın baş karakteri Ebenezer Scrooge'un yerini Kazran Sardick almış ve benzer bir ana tema üzerine, en sevdiğim Doctor Who bölümlerinden biri yapılmış.
İşte o köşeler!
Kitap, -doğal olarak- biraz büyük puntolarla yazılmış; Can Yayınları'ndan beklemediğim imla (ya da dizgi) hataları var birkaç tane. İç kapaktan sonra "Bu kitabın sahibi: ..." sayfası, en sonda ise bir "Kitapla ilgili düşüncelerim: ..." alanı, bir de "Okumaktan hiç vazgeçmemen dileğiyle..." diye minik bir not var. Özellikle o not pek hoşuma gitti. Bir de, kitabın her sayfasının köşesinde "Charles Dickens Noel Şarkısı" yazıyor ve ufak takıntıları olan bir zavallı olarak, o köşelere sürekli gözüm takıldı, kitap bitene kadar huzurumu kaçırdı sayfa köşeleri! Kutlay Sındırgı'nın illüstrasyonları ise çok güzel olmakla birlikte, kitabı -betimlemeleri- pek okumadan çizilmiş gibi geldi bana. Gelelim öyküye...
Borsa çevrelerinin saygın iş adamı Scrooge ve ortağı Marley'i anlatarak başlıyor kitap, öncelikle Marley'in öldüğünü, bu konuda hiç şüphe olmadığını söylüyor ki hiç aklımızdan çıkmasın. Soğuk ve sisli Londra'da, Noel'den bir gün önce başlıyor öykü; Scrooge'un ne yaman bir iş adamı olduğunu, ne kadar zengin olduğunu ama ne suratsız, eğlenmeyi bilmeyen, cimri, sevimsiz bir adam olduğunu anlatıyor.
İçimdeki isyankarın resmidir.
Bu sevimsiz ve suratsız adam, Noel'den önceki gün yanında çalışan yazmanına, yeğenine, muhtaçlar için yardım toplayan adamlara ve karşısına çıkan herkese surat asıp tersleniyor; sonunda ofisten çıkıp evine gittiğinde, ortağı Marley'i buluyor karşısında. Ne demiştik, Marley'in ölü olduğu hiç aklımızdan çıkmamalı! Her tarafından zincirler sarkan, acı çeken Marley; Scrooge'a "diğer taraf"ı anlatıyor, kendisine üç ayrı ruhun görüneceğini söylüyor ve ortadan kayboluyor.
Sonrası malum, ruhlar teker teker geliyor; birincisi Scrooge'a geçmişinden kesitler gösteriyor, kırdığı kalpleri, kaçırdığı mutluluk fırsatlarını gösteriyor uzun uzun. Geçmişinden pişman olsa da, gelecekte bunu değiştirebileceğini anlatıyor. İkinci ruh, Scrooge'u bugünde gezdiriyor, terslediği yeğeninin mutlu Noel kutlamasını, fakir yazmanın evindeki huzuru, tüm ülkeyi saran bayram neşesini gözüne soka soka sonunda bu neşeyi paylaşmasını sağlıyor. Scrooge'u ziyaret eden son ruh, diğerlerinden çok daha korkutucu, karanlık. Bu ruh geleceği gösteriyor, hayatını değiştirmezse neler olacağını acımasızca anlatıyor Scrooge'a ve geldiği gibi sessizce gidiyor.
Altmetni ortada, derdini açıkça anlatan (bir çocuk kitabı da öyle olmalı sanırım) sevimli bir kitap Noel Şarkısı. Yoğun işlerin arasında, ya da her zamanki kitaplarınızdan sıkıldığınızda, ya da yeni bir romana başlayamayacak kadar aklınız dağınık olduğunda okumayı düşünebilirsiniz. Her zaman kocaman, kalın romanlar okuyacak değiliz ya; arasıra çocuk kitaplarını da okumak lazım. Arkasından A Christmas Carol'ı da izleyin!