deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2017

Tutsak Edilmiş Akıl


Tutsak Edilmiş Akıl - Zniewlony Umysl
Czeslaw Milozs
Çeviren: Osman Fırat Baş
MonoKL Yayınları
Mart 2017 (1. basım)
239 sayfa

Yine bir MonoKL kitabını anlatacağım size, yine künyesinde varım diye kendi kendime sevindiğim, çok büyük işler yapmışım gibi mutlu olduğum bir kitap. Çünkü, efendim, bu kitabın Nobel ödülü var, yazarı mühim bir insan, çevireni mühim bir insan; bana emanet ettiler diye tekrar tekrar şaşırdım okurken. Çok acayip bence. Öhöm. Bir de, hiç utanmadan kendi işimi öveceğim ama pırıl pırıl bir çeviri var elimizde. Bakın, Kristal Kitap da öyle demiş: "Okudukça insana katan, düşündüren, sorgulatan bir eser. Tertemiz çeviri ve editörlük de kitabın keyfine keyif katıyor."

Baştan söyleyeyim, normal koşullarda pek ilgimi çekmeyecek bir kitap bu. Çünkü tarih var, siyaset var, savaş var; kurgusunu okumayı sevsem de gerçeğini sıkıcı bulduğum şeyler var. Ha bir yandan sosyoloji var, edebiyatçılar var; daha ne olsun. Tarihi, siyaseti, savaşı, SSCB politikalarını, bunların topluma ve edebiyata etkilerini okumayı sevecek çok arkadaşım var, onlara bu kitabı tereddütsüz öneriyorum. Benim gibi kurgu sevenler nasıl bulur, emin değilim ama dümdüz bir inceleme değil kitap, gözünüz korkmasın.
"Savaş çıktı, kentimiz ve yurdumuz Hitler İmparatorluğu'nun bir parçası oldu. Beş buçuk yıl boyunca, herhangi bir deneyimden ya da edebiyattan tanıyabileceğimizden tümüyle farklı bir boyutta yaşadık. Görmek zorunda bırakıldığımız şeyin, en cesur ve en dehşet verici hayal gücünü bile aşıp geçtiğini söyleyebilirim.Önceden bildiğimiz canavarlık tasvirleri, şimdi safça ve çocukça öyküler olarak, bizi ancak güldürüyorlardı. Avrupa'daki Alman yönetimi korkunçtu ama hiçbir yerde Doğu'da olduğu kadar korkunç olmamıştı; çünkü nasyonal-sosyalist doktrine göre Doğu'da ya köklerinin tümden kazınmasına ya da ağır işte kullanılmaya layık ırklar yaşamaktaydı."
Litvanya doğumlu Leh şair/yazar Milozs, Alman işgali ile Rus komünizmi arasında kalan ülkesinin düşünce gelişimini inceliyor. Totaliter rejimlerin edebi üretkenliği nasıl etkilediği ile ilgili dokuz makale var kitapta. Çağdaşı kimi yazarları ve şairleri de (isimlerini kullanmadan) konu alarak dönemin detaylı bir portresini çiziyor.
"Beta, toplama kampı yaşantısı üzerine yazmış olduğu öykülerde, insanın içindeki emir kiplerinin her türlüsünü tartışmaya açıyor olsa da, gerçek bir yazardı: Çünkü hiçbir şeyi allayıp pullamıyor, hiç kimseye yaranmaya çalışmıyordu. Sonra edebiyatına tek bir siyasi tohum soktu ve bu tohum, bir eriyiğin şekillenişi gibi, o andan sonra yazmış olduğu her şeyin tek anlamlı ve basmakalıp olması sonucunu doğurdu."
Dedim ya, epey spesifik bir konu fakat okudukça içine çekiyor; yazarın düşünceleri, bahsettiği dönemin yoğun kontrol altında ilerlemeye çalışan edebiyatı, faşizmle komünizmin (kâğıt üstünde de) çarpışması okumaya değer. Bu arada, kitap 2006'da Elips Kitap tarafından yine Osman Bey'in çevirisi ile yayımlanmış ama uzun zamandır baskısı yokmuş; MonoKL gözden geçirilmiş çeviri ile yeniden yayımladı, bence şahane oldu. Savaş dönemi Doğu Avrupa'sı ve buradaki üretken aydınların durumu ilginizi çekiyorsa kitabı şiddetle tavsiye ediyorum; benim gibi kurgu sevenlere ise, farklı bir şeyler okumak isterlerse tavsiye edebilirim. :)

21 Mayıs 2017

Kitaplar ve Sigaralar


Kitaplar ve Sigaralar - Books v. Cigarettes
George Orwell
Çeviren: Levent Konca
*Sel Yayıncılık
Ocak 2015 (4. basım)
119 sayfa

Bu sefer çabucak bitirdiğim bir kitapla karşınızdayım çünkü duraklarda, tramvaylarda, doktor beklerken, arkadaş beklerken, parkta çimlere yayılmışken okumak üzere çantada taşımaya çok müsait, kısa makaleleri gayet hızlı okunan bir kitap. En kısası altı sayfa, en uzunu aşağı yukarı elli sayfa süren yedi makale var kitapta, Orwell bunları 1940'lı yıllarda yazmış ve çeşitli gazete/dergilerde yayımlanmışlar.

Kitapla ilgili en kötü şeyi en başta söyleyeyim. 1946'da, '47'de yazılan makaleler var ve Orwell'in o zamanlar İngiltere'ye yönelik yazdığı eleştirileri yetmiş yıl sonrasında yaşadığımız şu ortama tamamen uyuyor. Moralim bozuluyor.

Peki neden sigaralar? Çünkü yazar kitaba adını veren makalesinde diyor ki, "Kitapların pahalılığından şikayet ediyorsunuz ama sigaraya verdiğiniz para, benim kitaba verdiğim paradan daha fazla." Elbette bunu tam olarak böyle demiyor, daha düzgün cümleler kuruyor ama söylediği şey, özünde, bu. Oturmuş, satın aldığı, ödünç aldığı, hediye gelen ve kütüphaneden okuduğu kitapları da hesaba katarak bir karşılaştırma yapmış. Okumanın ucuz eğlence türlerinden biri -hatta muhtemelen radyo dinlemekten sonra EN ucuz olanı- olduğunu matematik ispatıyla önümüze koymuş. Uzuuun uzun hesaplar yapmaya girişmeyeceğim (çünkü beceremem) ama bugünkü fiyatlarla bir hesap yapsak, yine ortalama bir okurun yıllık kitap masrafı ortalama bir tiryakinin yıllık sigara masrafından çok daha az çıkacaktır eminim. Bir buçuk yıldır sigara içmeyen bir eski tiryaki olarak yıllarca sigaraya harcadığım bütçeyi kitaba aktarmak beni mutlu ediyor. (KAMU SPOTU: Sigara içmeyin.)

Bir makalesinde kitap eleştirmenliğini konu alıyor ve gazetelere eleştiri yazan profesyonellerin ne kadar zavallı bir halde olduklarını anlatıyor. Diyor ki:
"Belli konular üzerine derinleşen kitaplarla uzmanlar ilgilenmeli; diğer yandan eleştirmenliğin büyük bir bölümü, özellikle de roman eleştirileri pekala amatörler tarafından da yapılabilir. Hemen her kitap insanda yoğun duygular uyandırabilir; bir okurun tutkulu bir şekilde hoşlanmadığı bir kitap hakkındaki fikirleri dahi sıkılmış bir profesyonelinkilerden kesinlikle daha değerli olacaktır."
Benden bahsediyor!!! Bu metni kaleme aldığı 1946'da internet denen icat henüz çok uzaklardaydı elbette, böyle bir düzenleme yapmanın zorluğundan ve editörlerin kadrolu eleştirmenleriyle çalışmak durumunda kaldıklarından dem vuruyor. Neyse ki artık internet var, birçok kitap seven amatör elimize klavyeleri alıp gönlümüzce ukalalık yapabiliyoruz. Ve ne kadar haklı, gazetelerde okuduğum kitap önerilerine değil, internetteki okur yorumlarına daha çok güveniyorum hep.

Yazının Korunması makalesinde basın özgürlüğünden, entelektüel özgürlükten ve yalnız tutucu sağın değil, dönemin komünistlerinin de düşünce özgürlüğüne zarar verdiğinden bahsediyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde (tabii o zaman henüz adı İkinci Dünya savaşı değildi) yazdığı bu metin geçerliliğini hâlâ koruyor.
"Ancak totalitarizm, bir inanç çağından çok bir şizofreni çağı vaat eder. Toplum, yapısı belirgin bir biçimde yapay hale gelince; yani yönetici sınıfı işlevlerini kaybetmesine rağmen güç kullanarak ya da sahtekarlıkla iktidara tutunmakta başarılı okunca totaliterleşir. Böyle bir toplum ne kadar uzun var olursa olsun asla ne hoşgörülü olabilir ne de entelektüel açıdan istikrarlı."
Not aldığım başka başka yerler de var ama bence bu kadar alıntı yeter. Kitabın sonu, yazarın St Cyprian's adlı yatılı okulda yaşadıklarına ayrılmış. Sekiz yaşında bir çocuğun yatılı okula verilmesi bile bana fazlasıyla tuhaf gelirken Orwell'in anlattıklarını aklımda canlandırmak güç. Minimum miktarda yemekle beslenen, binici sopasıyla dövülen çocuklar, kapısı kapanmayan tuvaletler, hijyenden çok uzak banyolar, el kadar veletler arasında sınıf ayrımı... Orwell'in okuluyla ilgili anıları pek de tatlı, hoş türden değil. İnternette biraz bakındım da, okulun bazı ünlü mezunları Orwell'in yazdıklarının tamamen hatalı olduğunu, okulun şahane bir eğitim verdiğini düşünüyorlar. Sir Cecil Beaton ise (Aldous Huxley'den Salvador Dali'ye, Pablo Picasso'dan Audrey Hepburn'e birçok ünlünün fotoğrafları ile tanınan bir fotoğrafçı) okulda Orwell'le beraber okumuş ve yazdıklarının abartılı olsa da eğlenceli olduğunu söylemiş.

Yazarların kitaplar, edebiyat, sahaflar ve benzeri konularda yazdıkları makaleleri/denemeleri okumayı çok seviyorum, dolayısıyla Kitaplar ve Sigaralar'ı da keyifle okudum. Çeviri şahane, akıcı. İnsanı bezdirecek yazım hataları yok (2-3 minik hata gözden kaçmış, olur o kadar) daha ne olsun? Orwell okuyup sevdiyseniz, o sevdiğiniz kurguları yaratan yazarı biraz daha tanımak için bu kitabı da okumalısınız diye düşünüyorum.

25 Mayıs 2015

Tarihin Bilinçdışı


Tarihin Bilinçdışı, Popüler Kültür Üzerine Denemeler
Bülent Somay
Metis Yayınları
Ekim 2004 (1. basım)
152 sayfa

Kitap okumaya doğru düzgün zaman ayıramadığım ve dolayısıyla blogla ilgilenemediğim uzun aradan sonra tekrar merhaba. Bu sefer, popüler kültür çalışmaları dersim için kütüphaneden aldığım, dersle ilgili aradığım kaynak olmadığını fark edince "ben de keyif için okurum" deyip neredeyse bir ayda bitirebildiğim bir kitapla karşınızdayım. Kitabı bu kadar uzun zamanda bitirmemin sebebi tamamen dış etkenler. 2015 yılı, benim için tüm hızıyla yokuş aşağı yuvarlanmaya devam ediyor.

Bülent Somay Hoca'nın kitabı, giriş dahil yedi bölümden oluşuyor. Tarih bilimini, psikanalizi ve popüler edebiyatı; özellikle çok sevdiğim türler olan bilim kurgu ve polisiyeyi de ayrı ayrı inceleyerek anlatıyor Somay. Popüler kültürün elit (yüksek) kültürden ve geleneksel halk kültüründen farklı olduğunu, bu yüzden "şehirli kültürü" olarak da adlandırılabileceğini söylüyor. Bir yandan da caz müzik gibi ürünlerin sınıf değiştirerek yüksek kültüre dahil olabildiğini anlatıyor. Popüler edebiyat için ise, de Tocqueville'in bir metnini alıntılamış, ben de aynen aktarmak istiyorum:
"[Demokrasilerde] insanların edebiyata ayıracakları zaman çok az olduğu için, bunun tamamını çok iyi kullanmak isterler. Kolay elde edilen, hızlı okunan ve anlaşılması için bilgi ve araştırma gerektirmeyen kitapları tercih ederler. Kendini hemen belli eden ve kolayca keyif veren güzellikler isterler; hepsinden de önemlisi, beklenmeyeni ve yeni olanı arzularlar...
Bir bütün olarak alındığında, demokratik çağların edebiyatı, aristokrasi çağında olduğu gibi bir düzen, intizam, bilim ve sanat sunamaz asla; tam tersine formu çoğu kez küçümsenecek, bazen aşağılanacaktır. Üslubu sık sık fantastik, uygunsuz, aşırı yüklü ve gevşek olacaktır - hemen hemen her zaman da ateşli ve gözüpek."
Malum, klasik edebiyatçılar bilim kurgu, fantastik, polisiye gibi türleri popüler kültür ürünü sayarlar ve edebiyat eseri olmadığını söylerler. Benim gibi delilerce bilim kurgu okuyanlar ise "Yahu sen, nasıl... Stanislaw Lem var, Bradbury var bir kere, ne diyorsun?" diye sinirleniriz. Bence popüler edebiyat, marketlerin kasa kenarında satılan kitaplar, standart Türk dizisi kıvamındaki aşk romanları ve benzerleri... Elbette Somay, popüler edebiyat konusuna benden çoook daha hakim ve onun tanımı ile ele aldığımızda, hepimiz popüler edebiyatın sadık okurlarıyız. Üstelik, dediği gibi: "Popüler kültür, popüler edebiyat, her zaman çağın ruhunu taşımaya yüksek sanat/edebiyat eserlerinden daha fazla adaydır."

Kitaptan edinip çok sevdiğim bir bilgi de, Frankenstein ile ilgili. Gulliver'in Gezileri'nin ya da Merlin öykülerinin "bilişsel bir doğrulama" ile takviye edilmediklerini ama Doktor Frankenstein'ın kurgusundaki deneylerin, o dönemde yapılan bazı deneylerden yola çıkan bir spekülasyon olduğunu ve Shelley'in bilim kurgunun gerçek annesi olduğunu söylüyor Somay:
"... Ama Mary Shelley, canavarını tümüyle Gotik bir anlatısal bağlamda yaratırken, Volta'nın ve Galvani'nin 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başındaki deneylerini alır arkasında. Böylece de, bilimkurgunun gerçek atası/anası olarak anılmayı hak eder."
Ayrıca, Frankenstein bir iddia sonucunda yazılmış! Mary Shelley, kocası (şair) Percy B. Shelley, Lord Byron ve Doktor John Polidori, birer Gotik roman yazmaya karar vermişler. İki şair bu iddiayı unutsalar da, bu iddialaşmanın sonunda Frankenstein ve Polidori'nin yazdığı The Vampyre ortaya çıkmış. Böylece, bir ufak iddia sonunda hem ilk bilim kurgu romanı, hem de ilk vampir romanı ortaya çıkmış. (Biz de ancak 'bir oturuşta kaç lahmacun yersin' diye iddiaya girelim...)

Kitapta bahsi geçen o kadar çok şeyi anlatmak istiyorum ki, neredeyse bütün kitabı bölüm bölüm özetleyeceğim. Polisiye ile ilgili bölümdeki Poirot-Holmes karşılaştırması, kapalı oda cinayetlerinin tarihi; Gotik edebiyatın ortaya çıkış hikayesi, fantastik edebiyatın psikanalizle kesişimi... En güzeli, bu kitabı edinip okumanızı önereyim. Elimdeki kopyayı kütüphaneye iade ettikten sonra bir tane de kendime satın alayım.

7 Mart 2015

Başka Dünyalar


Başka Dünyalar, Bilimkurgu ve Hayal Gücü - In Other Worlds: SF and the Human Imagination
Margaret Atwood
Çeviren: Selin Siral
Kolektif Kitap
Haziran 2014 (1. basım)
263 sayfa

"Bilim kurgu" mu yoksa "bilimkurgu" mu doğru, emin değilim. TDK sözlüğünde ayrı yazımı var; bileşik yazımı için ise 1974 tarihli bir girdi eklemişler. Nişanyan Sözlük'te her iki hali ile de geçiyor. Ben ayrı yazmayı tercih ediyorum, hatta aslında eskide kalan kurgu-bilim deyişi de pek güzeldi. Neyse; bence bilim kurgu, kitabın editörüne göre ise bilimkurgu hakkındaki bu kitap Margaret Atwood'un "bir edebi tür veya türler ya da alt türlerle hem okur hem de yazar olarak hayatı boyunca sürdürdüğü ilişkiyi keşfe çıktığı bir yolculuk" ve ben çok büyük keyifle okudum.

Çocukken okuduğu kitaplardan ve "bilim kurgu" teriminden bahsederek başlıyor yazar; kendi kitaplarını bilim kurgu edebiyatına dahil etmeme nedenini açıklıyor. Atwood'un bilim kurgu tanımı ile bizimki tam olarak birbirini tutmuyormuş meğer. Edebiyatın bulanık sınırlı janrları arasında,  gerçeklikten uzak eserlere bilim kurgu; Jules Verne gibi öngörülü yazarların eserlerine ise varsayımsal kurgu demeyi tercih ediyormuş.
"Fakat Ursula Le Guin'le 2010 yılının sonbaharında gerçekleştirdiğimiz bir açık oturumda onun "bilimkurgu" dediği şeyin, gerçekten olabilecek şeylerin söz konusu olduğu varsayımsal kurgu olduğunu ve gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerin yer aldığı eserleri de "fantastik edebiyat" olarak sınıflandırdığını anladım."
Çocukluğu, üniversite hayatı ve tecrübelerini edebiyatla, özellikle de bilim kurgu ile birleştirip çok güzel şeyler anlatıyor Atwood. Mitlerin, Olimpos Dağının tepesinden uzak galaksilere nasıl taşındığını, kriyojeni ile ilgili olası senaryoları ve daha pek çok bilim kurgu konusu ile ilgili görüşlerini anlattığı bölümden sonra, çeşitli kitaplar ve yazarlarla ilgili yazıları geliyor. Bu bölümü okurken sık sık durup "Bu kitabın Türkçesi var mı acaba?" diye internette bakındım, alınacaklar listeme eklemeler yaptım. Le Guin, Lewis, Orwell, Huxley, Swift, Shelley, Bradbury gibi yazarların kitaplarını anlatıyor, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü defalarca okuduğunu söylüyor. Distopyaların çoğunun erkekler tarafından ve erkek bakışıyla yazıldığını ve kadın bakış açısından bir distopya olarak Damızlık Kızın Öyküsü'nü yazdığını söylüyor. Ben de; bu kadın saatlerce anlatsa, karşısına oturup dinlesem istiyorum.

Kitabın üçüncü ve son bölümünün adı Beş Hediye. Atwood'un kaleminden çıkan beş öykü var burada, hepsini ayrı ayrı çok sevdim, bitmesinler istedim. En sonda ise ekler var ve buradaki ilk metin olan "Özel Judson Okulları İdaresine Açık Mektup"un ilk iki cümlesine epeyce güldüm:
"Öncelikle, Damızlık Kızın Öyküsü kitabımın yasaklanması için emek sarf eden herkese teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Yazılı eserlerin halen ciddiye alındığını görmek insanı cesaretlendiriyor."
Başka Dünyalar'ı okurken gerçekten çok keyif aldım, bilim kurgunun kökleri hakkında bilgilendim, düşündüm, meraklandım, öğrendim. Bilim kurgu edebiyatı ve distopyalarla ilgilenen birçok kişinin de aynı keyfi alacağını tahmin ediyorum.

18 Ekim 2014

Tembellik Hakkı


Tembellik Hakkı - Le Droit à la Paresse
Paul Lafargue
Çeviren: Işık Ergüden
Kırmızı Kedi Yayınevi
Nisan 2014 (2. basım)
67 sayfa

Kitabın içeriğinden bahsetmeye başlamadan önce hemen söylemeliyim: Bu kitabı, bir nesne olarak çok seviyorum. Kapağı, iç kapağı, ayracı, kağıdı... Çok güzel kitap! Bayılıyorum yayınevlerinin böyle özenli baskılar yapmasına. Çeviri de gayet güzel üstelik, teşekkürler Kırmızı Kedi.

Daha önce kısaca bahsetmiştim, yüksek lisansa başladım bu dönem. Tembellik Hakkı'nın ilk bölümlerini de, bir sabahın köründe kampüse doğru giden otobüste okudum. Otobüsten indim, derse girdim; bir baktım ki marksizmler, neo-marksizmler havada uçuyor. "Hah!" dedim, "Tam zamanında başlamışım bu kitaba."

Paul Lafargue, Tembellik Hakkı'nı 1883'te, Sainte-Pélagie Hapishanesindeyken yazmış. Karl Marx'ın damadı olan Lafargue bu manifestosunda yalnız kapitalizme değil, çalışmayı yücelten marksist yaklaşıma da karşı çıkıyor. Bölüm sonu notlarıyla birlikte ancak 67 sayfa tutan kitap kolaylıkla okunuyor; Lafargue söyleyeceklerini dolandırmadan, süslemeden anlatmış. Kitabın yazılmasının üzerinden 130 yıl geçmesine rağmen, karşı çıktığı koşullardan bir adım bile uzaklaşmamışız.

Kitabın birinci bölümü "Kapitalist uygarlığın hüküm sürdüğü ulusların işçi sınıfları tuhaf bir deliliğin esiri olmuşlar." diye başlıyor. Kapitalist toplumlarda yüceltilen çalışmanın, her türlü entelektüel yozlaşma ile sonuçlandığını söylüyor. Çalışma saatlerinin azaltılması durumunda üretimin azalmayacağını, aksine uzun vadede daha verimli üretim yapılacağını; buna yönelik deneylerin sonuçları ile birlikte aktarıyor.
"Çalışın, çalışın, proleterler, toplumsal serveti büyütmek ve bireysel sefaletinizi arttırmak için çalışın; çalışın ki, daha da yoksullaşarak, çalışmak ve sefil düşmek için daha fazla gerekçeniz olsun."
Üreten sınıfın, ürettiklerini tüketecek zamanı ve parası yokken; burjuvanın ihtiyacı olandan daha fazla metayı tüketmek için bir israf döngüsüne girdiğini, sürekli yeni pazarlar arayıp kapitalizmi dünyanın her köşesine taşımaya çalıştığını anlatıyor. Makineleşme artarken, işçinin ağır işleri makinelere bırakmak yerine onunla rekabete girmesinin saçmalığından bahsediyor. Kitabın anlattıkları teorik olarak çok mantıklı geldi bana, uygulanabilirliği ise içinde bulunduğumuz sistemde mümkün değil sanırım. Kitabı daha derinlemesine incelemeye kalkışıp cehaletimi ortalığa dökmeden önce bu yazıyı bitireyim ben. Son olarak, Lafargue'ın kitabın son bölümünde kurguladığı Tembellik Rejiminden bir tiyatro sahnesini paylaşmak istiyorum, bakalım size de tanıdık gelecek mi.
"Odun kafalı ve eşek kulaklı seçmenlerin önünde, palyaço kılıklı burjuva adaylar, politik özgürlükler dansı edecekler, sayısız vaatlerle dolu seçim programlarıyla yüzlerini ve kıçlarını silecekler ve gözlerinde yaşlarla halkın sefaletinden, bakır sesleriyle Fransa'nın zaferlerinden söz edeceklerdir; ve seçmenler de koro halinde, güçlü bir şekilde anırıp baş sallayacaklardır: ai, ai, ai!"

19 Mart 2014

Harfler ve Notalar


Harfler ve Notalar
Hasan Ali Toptaş
Doğan Kitap
Ekim 2007 (1. basım)
164 sayfa

Okuma Şenliği başlarken bu kitabı okuyordum, hemen şenlik kitaplarıma geçeyim diye hızla bitirdim. Harfler ve Notalar, Gölgesizler'in aksine gayet kolay okunan bir kitap. Hasan Ali Toptaş, okurlarını karşısına almış ve sohbet ediyormuşcasına aklında kalan kitapları, sevdiği yazarları, romanlarını nasıl yazdığını... anlatıyor. Çocukluğunun geçtiği kasabada kitap satan adam, Bekir Yıldız, Muharrem Ertaş, bir devlet dairesindeki EXIT yazısı, okuma yazması olmayan annesi, daha birçok karakter kısa denemelerinde yer bulmuş.

Bu kitabı okurken, Toptaş'ın çok iyi bir okur olmasını sevdim en çok. Durmadan kitap okuyan, okuduğu kitapları anlatıp "bunu da mutlaka okumalısın," diyen biriyle sohbet etsem ancak bu kadar keyif alırdım. Yazarın anlattıklarına çok fazla girmeden, trende okuyup yüksek sesle kıkırdadığım, annesiyle yaşanan bir diyalogu alıntılamak istiyorum:
   İki yıl önce de; "Sadece bir kitabın kaldı evde, onu da baban kimseciklere vermiyor." dedi.
   Ben bunu duyunca şaşırdım tabii, sevinçten ne diyeceğimi, ne yapacağımı, hangi tarafa dönüp nasıl bakacağımı bilemedim. Bir süre sonra, konu yeniden açıldığında, yine aynı sözleri yineledi annem. Hatta, sır veriyormuş gibi bana doğru eğilerek; "Sadece bir kitabın kaldı Hasanım, onu da baban kimseciklere vermiyor." dedi.
  Ben de, biraz daha sevinmek ve sevincimi pekiştirmek istediğimden midir nedir; "Neden vermiyor anne?" diye sordum.
  "Neden olacak oğlum, kitabın boş yerlerine telefon numarası yazmış da ondan!" dedi annem.
 Harfler ve Notalar, arka kapağında yazılı olduğu üzere "genç yazarlar için bir başucu kitabı, okurlar içinse keyifli bir edebiyat sohbeti."