C.S. Lewis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
C.S. Lewis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2014

Korkunç Kale


Korkunç Kale (Kozmik Üçleme 3) - That Hideous Strength
C.S. Lewis
Çeviren: Fethi Aytuna
Kabalcı Yayınevi
Ocak 2007 (1. basım)
420 sayfa

* Okuma şenliği için bir üçleme. (3/3)

Ay, bu seriyi bitirmek için ne uğraştım, ne azmettim! Fakat iyi ki bitirmişim. Serinin ilk kitabı fena değildi, ikinci kitabı bence çok sıkıcıydı fakat Korkunç Kale kesinlikle üçlemenin en iyi kitabı, Lewis'in aslında iyi bir yazar olduğunu hatırlattı. -Ama çevirisi ve dizgisi en kötü olan da bu kitap. Bol yazım hatasının yanında tuhaf çeviri hataları da içeriyor.-

Korkunç Kale de, ilk iki kitap gibi Güneş Sisteminin bir gezegeninde geçecek, bitmek bilmeyen gezintiler ve sohbetlerle dolu olacak diye düşündüğümden kitabı okumak bile istemedim. Ama seriyi yarım bırakırsam gece arkamdan kovayabilirdi, ağlayabilirdi; o yüzden okumaya başladım ve baktım ki, yeni evli bir genç kadın kendi kendine mırıldanıp evini temizliyor. Başka bir gezegen yok, İngiltere'nin küçük bir şehri var, bir üniversite var.

Romanın ilk sayfasında tanıştığımız Jane, akademisyen Mark Studdock'la evli. Evini toplayıp temizlemeyi bitiriyor, gazetedeki bir fotoğraf gözüne iliştiğinde, o gece gördüğü korkutucu rüyayı hatırlıyor: İdam edilen bir adam, adamın başını alıp götüren bir ziyaretçi, mezarından kaldırılan bir druid... (Druid sözcüğünü okudukça "These aren't the droids you're looking for" diye mırıldanıyorum. Sonra kendime geliyorum.)


Bu sırada Mark Studdock, Bracton Kolejine doğru yürüyor ve öğretim üyeleri arasındaki ilerici topluluğun lideri olan Curry ile sohbet ediyor. Kitabın ilk sayfaları çok sade bir biçimde, bu yeni evli çiftin günlük hayatını anlatıyor. Jane evde oturup hayatını ve evliliğini sorgularken, Mark üniversitede daha iyi bir konuma gelmesini sağlayacak adamların peşinde dolanıyor. Akademi üyelerinin toplantısında, UEDE (Ulusal Eşgüdümlü Deneyler Enstitüsü) adlı bir kurumun, Kolej'e ait bir araziyi satın almak istediği açıklanıyor. Bunu takip eden süreçte, kendilerine İlerici Unsur diyen grup ile tutucu üyeler arasında büyük bir tartışma yaşanıyor. İlerici Unsur'u destekleyen ve üniversiteyi perde ardından yöneten Lord Feverstone, Mark'ı karşısına alıp alttan alta övgüler sıraladıktan sonra bir iş teklifi yapıyor. Sosyoloji üzerine çalışan Mark'ın UEDE'ye katılmasını isterken, UEDE'nin geleceğe yönelik planlarının bir kısmını da anlatıyor:
"Önce oldukça basit ve anlaşılır şeyler - uyumsuzların kısırlaştırılması, geri kalmış ırkların tasfiyesi (hiçbir gereksiz yük istemeyiz), seçici üreme. Sonra doğum öncesi eğitim de dahil olmak üzere gerçek eğitim. (...) Ama sonunda biyokimyasal düzenlemeleri ve beynin doğrudan yönetilmesini sağlayacağız..."
Feverstone'un Hitlervari üstün ırk yaratma planları Mark'ı tereddüte düşürse de, çok prestijli olacağını umduğu yeni görevini reddetmek istemiyor ve Feverstone'la birlikte, UEDE'nin Belbury'deki merkezine doğru yola çıkıyor. Jane, devam eden kötü rüyalarını aklından uzaklaştırmak için alışveriş yaparken yine bir akademisyen olan Dr. Dimble ve eşi Bayan Dimble ile karşılaşıp onlara rüyasını anlatıyor. Bu olayların ardından roman iki ayrı konuya bölünerek ilerliyor; Jane, fazlasıyla gerçekçi ve korkutucu rüyaları devam ederken bir yandan da kocası için endişeleniyor, Mark ise UEDE'de neler olduğunu anlamaya ve aynı zamanda olaylara hakimmiş gibi davranıp görüntüyü kurtarmaya çalışıyor. Roman dönüşümlü olarak ilerlerken genç çiftimizin (ara sıra birbirleri ile kesişen) maceralarını okuyoruz.

UEDE, toplumun ilerlemesi ile ilgili radikal fikirleri olan ve (son zamanlarda sıkça duyduğumuz tabirle) toplum mühendisliği yapan bir kurum. Suçla mücadele konusunda yeni teknikler üretiyorlar, yeni bir polis örgütütü kurmaya çalışıyorlar ve gazetelerde yayımlattıkları makaleler aracılığıyla halkın görüşünü yönlendiriyorlar.
"Seni aptal, asıl kandırılabilen eğitimli okuyucudur. Bizim bütün sıkıntımız diğerleriyle. Ne zaman gazetelere inanan bir işçi gördün? Her şeyin bir propaganda olduğunu baştan kabul eder ve baş makaleleri okumadan geçer. O gazetesini futbol sonuçlarını öğrenmek ve camdan düşen küçük kızlarla, Mayfair apartmanlarında bulunan cesetlerden bahseden kısa paragrafları okumak için alır. Bizim sorunumuz onunladır. Onu yeniden koşullandırmamız gerekir. Ama eğitimli kamuoyunu, haftalık entelektüel dergileri okuyan insanları yeniden koşullandırmaya gerek yoktur. Onlar zaten hazırdır. Her şeye inanırlar."
UEDE'nin yöneticilerini tanıyıp, gizli kapaklı yaptıkları görüşmelere ve deneylere tanık oldukça, serinin ilk iki kitabında büyük yer tutan Weston'ın da eskiden bu kurumda görev yaptığını ve dolayısıyla yöneticilerin Güneş Sistemi'ndeki diğer akıllı canlılardan ve Eldila'dan haberdar olduğunu öğreniyoruz. Dünya'nın kötü niyetli Eldil'i ile iletişim kurmuşlar ve onun kendilerine sunduğu üst-insan olma hedefine doğru ilerliyorlar. İmtiyazlı insanlar arasına girmek için çabalayan, hoşlanmadığı olayları bilincinin arka köşelerine iteleyen Mark, tam olarak neyle karşı karşıya olduğunu anlamıyor ama kişiliği roman boyunca gelişiyor ve kendini sorgulamaya başlıyor. Mark'ın UEDE'de gördüğü tuhaflıklara hiç ses çıkarmamasını iki cümle ile çok güzel anlatıyor Lewis:
"Eğer gaddarca davranacaksa bu, onun itibarını önemsemeyen kendinden üstün kişilere karşı değil, kendisine itibar gösteren altındaki kişilere ve yabancılara karşı olmalıydı. İçinde yaltaklanmayı çok seven bir yan vardı."
Jane ise devam eden rüyaları nedeniyle, Dr. Dimble'ın tanıdığı birisi ile görüşmek üzere yakınlardaki bir kasabaya gidiyor. Buradaki büyük malikanede tuhaf bir kadın olan Bayan Ironwood'la tanışıyor. Jane'e, rüyalarında gördüğü olayların gerçek olduğunu söyleyen Bayan Ironwood, bu rüyaların çok önemli olduğunu ve gelecekte daha kötü olayları görebileceğini düşünüyor. Bir süre sonra Jane, Başkan diye hitap ettikleri bir adamla daha tanışıyor; Başkan, UEDE'nin içyüzünü anlatıp Jane'den yardım istiyor ve artık kendi evinde güvende olmayacağı için malikaneye taşınmasını öneriyor.

Böylece Mark, Dünya'nın kötü Eldil'i ve UEDE'nin yanında iken, eşi Jane UEDE'ye karşı mücadele etmeye hazırlanan küçük gruba katılıyor. Başkan, elbette iki kitap boyunca gezegenlerde dolanan ve UEDE'nin ne yapmaya hazırlandığını çok iyi bilen Ransom'ın ta kendisi. Perelandra'dan döndükten sonra hiç yaşlanmamış, Eldila ile irtibatını koparmamış ve Dünya'nın kendi bildiği haliyle kalması için çabalıyor. Kitap, iyilerle kötülerin savaşını temel alırken, çok hoşuma gitmeyen bir şekilde kötücül bir abartıyla nitelenen teknolojik/bilimsel ilerlemeye karşı çıkıyormuş gibi gözüküyor ve yine üstün varlıkların gücünü -yer yer Hristiyan mitolojisinden beslenerek- kullanıyor. Ama hiç olmazsa, ilk iki kitabın aksine, Korkunç Kale'de epeyce heyecanlı ve sürükleyici bölümler var.

Kozmik Üçleme'yi iyi bir seri olarak önerebileceğimden emin değilim. Kimin kim olduğunu, dertlerinin ne olduğunu öğrenmek için serinin ilk kitabını okuduktan sonra direkt Korkunç Kale'ye geçmek daha az sıkıcı bir tercih olabilir belki. Tabii, seriyi okumadan önce biri bana bu öneriyi yapsaydı ("Serinin ortasını okuma Setenay, gerek yok.") ve ben de aynen öyle yapsaydım, okumadığım ikinci kitap nedeniyle yüzüm gözüm kaşınırdı, uykularım kaçardı, Perelandra'yı takıntı haline getirip eninde sonunda okurdum. Bu benim tuhaflığım da olabilir tabii.

4 Eylül 2014

Perelandra Venüs'e Yolculuk

Perelandra Venüs'e Yolculuk (Kozmik Üçleme 2) - Perelandra
C.S. Lewis
Çeviren: Fethi Aytuna
Kabalcı Yayınevi
Ocak 2006 (1. basım)
278 sayfa

* Okuma şenliği için bir üçleme. (2/3)

Serinin ilk kitabı olan Sessiz Gezegenin Dışında'yı biraz sıkıcı bulmuştum, meğer her şey yeni başlıyormuş. Perelandra'yı bitirebilmek için kendimi epey zorladım, son 10-15 sayfayı neredeyse on günde okuyabildim. Kitabın sonlarına geldiğimde o kadar usandım ki, ancak birkaç satır okuyup "öff yeter" diye kitabı bir kenara bırakıyordum. Ama azimliyim, üçüncü kitabı da okuyup bitireceğim.

Lewis, kitaba birkaç satırlık bir önsöz yazmış ve "Bu kitaptaki karakterlerin tümü tamamen hayal ürünüdür ve hiçbiri alegorik değildir." demiş. Hı-hım, tabii... Hayal ürünü karakterler olduklarına eminim ama alegori konusunda yazarın ironi yaptığını düşünmemek için hiçbir nedenim yok. Öte yandan, kitabı hazırlarken Kabalcı çalışanları da çok sıkılmış olacaklar ki, arka kapakta Ransom yerine "akademisyen Dr. Watson"dan bahsetmişler. Belki de arka kapak yazısını yazarken Sherlock izliyorlardı.

Bu sefer olaylar, Ransom'ın evine doğru yola koyulan anlatıcıyla (Ransom'ın ilk seyahatini de bize aktaran kişi, yazarımız Lewis'in ta kendisi) başlıyor. Ransom'ın gönderdiği bir telgraf üzerine onu görmeye giden yazar, Worchester tren istasyonu ile Ransom'ın evi arasındaki birkaç kilometrelik yolda yürürken aklından çeşit çeşit düşünceler geçiyor: Mars'taki yaratıklar, arkadaşının Mars'tan döndükten sonra ne kadar değiştiği, bu seyahatle ilgili duyduğu kaygılar... Böylece giderek artan bir huzursuzluğun ve korkunun içinde buluyor kendini. Geri dönme yönündeki güdülerini dizginleyip Ransom'ın evine ulaşıyor ve kapıda, ev sahibinin dışarıda olduğunu, yemek için beklemesi gerekmediğini söyleyen bir not buluyor.  Eve giren yazar buz gibi ve çok büyük bir kutu ile, bir de Mars'tan gelen bir eldil ile karşılaşıyor. Ransom eve gelip misafiriyle buluştuğunda kendisinin Perelandra'ya (bizim deyişimizle Venüs'e) gönderileceğini, bu seyahate hazırlanmak ve geri döndüğünde karşılanmak üzere yazarın yardımına ihtiyacı olduğunu anlatıyor. Venüs'ü birtakım şeytanî güçlerden korumak üzere, eldilin temsilcisi olarak gönderileceğini de anlatıyor elbette.

Daha önce bahsi geçen kutunun içine yerleşen Ransom, eldilin üstün güçleri sayesinde yavaşlatılmış metabolizmasıyla beslenme ve boşaltım ihtiyacı hissetmiyor, kutunun soğukluğu sayesinde güneşin yakıcılığından korunuyor ve kendini Perelandra'da buluyor. Neyse ki, ilk seyahatinde öğrendiği dil yalnız Mars'a (Malacandra'ya) özgü bir dil değilmiş, Güneş sistemimizin ortak diliymiş; böylece Perelandra'ya gittiğinde yeni bir dil öğrenmek zorunda kalmıyor. Güneş'e bizden daha yakın olan ve atmosferi neredeyse tamamen karbondioksitten oluşan, yüzey sıcaklığı 460 santigrat civarlarında dolaşan gezegene indiğinde; Dünya'dan biraz daha (?) sıcak olduğu için çıplak dolaşmaya karar veriyor. Atmosfer basıncı konusuna ise hiç girmeyelim... Perelandra'nın yüzeyi de tahmin edebileceğimizden çok farklı. Hiç aralanmayan bir bulut tabakası ile kaplı olduğu için dışarıdan gözlenemeyen gezegen devasa bir okyanusa sahip, bu okyanusun içinde yalnızca küçük bir sabit kara parçası (Sabitlenmiş Diyar) ve sayısız yüzen ada var. Evet, yüzen ada, suyun üzerinde süzülen kumaş parçaları gibi oradan oraya savrulan, bitkiler ve ağaçlarla kaplı, suyun dalgası ile birlikte kıvrılıp bükülen adalar. Neden olmasın. Bu ağaçların kökü yok mu diye de düşünmeyelim artık. Kurgu bu. Ne çok inceliyorsunuz siz de!

Ransom bu adalardan birine ulaşıyor, karnını doyuruyor, etrafı inceliyor, sürekli kıpırdanan zemin üzerinde düşmeden yürümeyi öğreniyor. Birkaç hayvan dışında hiçbir canlıyla karşılaşmadan geçen bir iki günün sonunda, bulunduğu ada başka bir adanın yakınlarına sürükleniyor ve orada yeşil renkli derisi dışında tamamen insana benzeyen bir kadın olduğunu görüyor. Öğreniyoruz ki, bu kadın Perelandra'nın Havva'sı, kraliçesi. Bir yerlerde bir de kralı varmış ama ayrı adalara düşmüşler, birbirlerini kaybetmişler. Ransom, Leydi diye hitap ettiği bu kadınla bol bol sohbet edip gezegenimizden bahsediyor, kadının anlattıklarını dinliyor. Günler böyle güzel geçerken, bir gün gökyüzünden yuvarlak bir nesne düşüyor ve içinden (ilk kitapta Ransom'u kaçırıp Mars'a götüren) Weston çıkıyor.

Kitabın bundan sonrası bol bol diyalog. Bir tarafta Havva'yı kandıran yılanın rolünü üstlenmiş Weston, diğer tarafta onun Leydi'yi kötü düşüncelerle zehirlemesini önlemeye çalışan Ransom. Yaradılış hikayesi, "Havva o elmayı yemeseydi neler olurdu?" sorusunun etrafında uzadıkça uzuyor. Weston ve Ransom uzun (çok uzun) felsefî tartışmalara girişiyorlar:
"Sizin Şeytanınız ve sizin Tanrınız," dedi Weston, "her ikisi de aynı Güç'ün suretleri. Cennetiniz öndeki kusursuz ruhaniliğin sureti; cehenneminizse bizi arkadan buraya doğru iten kışkırtmanın ya da çabalamanın suretidir. Bu yüzden de birinin statik huzuruyla diğerinin ateşi ve karanlığı bir araya gelir. Yenilenen evrimin bir sonraki aşamasında bizi ileti çağıran Tanrıdır; bunun ötesine geçen aşamada bizi kovansa Şeytandır. Sonuçta, dininiz şeytanların düşmüş melekler olduğunu söyler."
Sayfalar boyunca, Weston'ın kadını ilk günaha doğru kışkırtması ve Ransom'ın buna karşı ataklar geliştirmesinden başka bir şey olmuyor. Kitap bolca faydalandığı Hristiyan mitolojisinin yanında, zaman zaman Roma mitolojisine kadar uzanıp, yüzyıllar önce bu gezegenlere verilen isimleri eldilaya bağlıyor. Ransom, yaşadıklarını anlatmak üzere Dünya'ya dönüyor elbette. Bunun ardından, serinin son ve en kalın kitabı olan Korkunç Kale geliyor. Perelandra'yı okurken öyle sıkıldım ki, Ransom başını alıp hangi gezegene gidecek diye merak etmeye bile enerjim kalmadı, okuma sevgim tükendi. Yine de seriyi bir an önce bitirmek için elimden geleni yapacağım. Hadi bakalım...

21 Ağustos 2014

Sessiz Gezegenin Dışında


Sessiz Gezegenin Dışında (Kozmik Üçleme 1) - Out of the Silent Planet
C.S. Lewis
Çeviren: Fethi Aytuna
Kabalcı Yayınevi
Temmuz 2005 (1. basım)
225 sayfa

* Okuma şenliği için bir üçleme. (1/3)

Narnia Günlükleri serisinin yazarı, ayrıca Tolkien'in de yakın arkadaşı olan Clive Staples Lewis'in Kozmik Üçlemesini okumaya başladım. Hatta ikinci kitabı yarıladım ama Sessiz Gezegenin Dışında'dan bahseden bir yazı yazmak yerine sürekli başka şeylerle oyalandım. Öncelikle, Sessiz Gezegenin Dışında (ve elbette devam kitapları) her türlü kaynakta bilim kurgu janrına dahil edilmiş ama fantastik kurgu desek de yanlış olmaz. Hatta, bence Kozmik Üçleme adını "Gulliver'in Güneş Sisteminde Gezileri" olarak bile değiştirebiliriz; bir de baş karakterin adını değiştirmemiz gerekir elbette. Neyse.

Yaz tatillerinde uzun doğa yürüyüşleri yapmayı seven bir öğretim üyesinin, hava kararmadan önce kalacak bir yer bulmaya çalışması ile başlıyor roman. Cambridge Üniversitesinde dilbilimci olan Ransom, konaklayacak bir pansiyon bulma umudu tükenmişken, küçük bir evin kapısından fırlayan bir kadınla karşılaşıyor. Yakınlarda bulunan bir evde iki profesörün yaşadığını, kadının oğlunun o evde çalıştığını öğreniyor ve meslektaşlarının kendisine yardımcı olabileceğini düşünerek bu eve doğru yöneliyor. Evin tekinsiz görüntüsü karşısında cesareti kırılsa da evin kapısına kadar gitmeyi başarıyor ve orada çalışan çocuğun "Bırakın da eve gideyim" diye haykırdığı bir kargaşa ile karşılaşıyor. Çocuğu evine göndermek için tartışırken, ev sahiplerinden birinin eski bir okul arkadaşı olduğunu fark ediyor ve şahit olduğu şüphe uyandırıcı duruma rağmen geceyi geçirmek üzere eve giriyor. Ransom'ın eski arkadaşı olan Devine, Weston adlı bir fizikçi ile paylaştığı evde misafirine içki ikram ediyor ve sohbet etmeye başlıyorlar. Devine, Ransom'ın evli olmadığını, tatilde nereye gittiğini kimsenin bilmediğini ve dersleri tekrar başlayana kadar kimsenin yokluğunu fark etmeyeceğini öğreniyor. Bu arada yorgunluktan bayılmak üzere olan Ransom, gittikçe uyuşuyor ve bilinci bulanıklaşmaya başlıyor.

Ransom, karanlık bir odada uyanıyor, odanın tavanından soluk bir ışık geliyor ve duvarlar alışılmadık bir perspektifle yukarı doğru genişliyor. Sonunda, iki çılgın profesörün kendisini bir uzay gemisine taşıdıklarını ve Malacandra dedikleri bir gezegene ulaşmayı hedefleyen yolculuklarının bir ay süreceğini öğreniyor. Kitabın bilim kurguya en yaklaştığı bölümler bu yolculuk ve geminin tasviri. Küresel bir formda üretilmiş olan gemi, küçük kütlesine rağmen bir çekim alanı oluşturuyor ve uzay boşluğunda hareket ettikleri sürece kürenin merkezi "zemin" oluyor, daha büyük bir gök cismine yaklaştıklarında ise yer çekimi etkisine kapılan gemide, gök cismine yakın olan taraftaki duvarlar zemin haline geliyor, tüm odaların tavanı-zemini-duvarları birbirinin yerini alıyor. Bu arada Ransom uzayın büyüsüne kapılıyor:
"Yıllar boyunca 'uzay' kavramını dünyaları birbirinden ayıran karanlık, soğuk bir boşluk ve mutlak cansızlıktan ibaret kasvetli bir ortam olarak okumuştu. O ana kadar da bunun kendisini nasıl da etkilemiş olduğunun farkında bile değildi - ama şimdi aynı 'uzay' tanımını, içinde yüzdükleri bu parlak ve semavi okyanusa yapılmış kâfirce bir iftira olarak algılıyordu. Ransom buraya 'ölü' diyemezdi, durmaksızın içine akan yaşamı her an hissedebiliyordu. Bütün bu dünyalar okyanusu ve onların üstünde doğmuş bütün o yaşamlar doğrudan onun içinden beden bulduğuna göre, hissettiklerinin aksi nasıl düşünülebilirdi?"
("Space" sözcüğünün hem uzay, hem de boşluk anlamına geldiğini hatırlayınca, Ransom'un uzay sözcüğünü iftira olarak nitelemesi daha anlamlı oluyor sanırım.)
Uzun yolculuklarının sonuna yaklaşırken, Ransom yol arkadaşlarının bir tartışmasına kulak misafiri oluyor ve kendisinin, Malacandra'da yaşayan Sorn adlı canlılara teslim edilmek üzere kaçırıldığını öğreniyor. Sonunda Malacandra'ya ulaşıyorlar, biz de alabildiğine naif bir gezegen tasviri görüyoruz. Güneş Sistemimizin gezegenlerinden biri olan Malacandra'nın atmosferi solunabiliyor, yoğunluğu ve sıcaklığı alışılmışın dışında olsa da suları içilebiliyor, sürekli buharlaşan su kaynaklarına rağmen gökyüzünde asla bulut oluşmuyor, yer çekimi Dünya'dan daha düşük olduğu için tüm yer şekilleri ve bitkiler bize göre biraz fazla uzun ve ince olsalar da; yabancı bir gezegene göre her şey bir insan için fazlasıyla makul.

Ransom kendisini kaçıranların yanından kaçmayı başarıyor, açlığın da etkilediği sanrılar nedeniyle aklını kaçırdığından şüphelendiği birkaç gün geçirse de kendine gelmeyi başarıyor ve bir gün Malacandra'nın bilinçli ve zeki yerlilerinden biriyle karşılaşıyor: Yaklaşık iki metre boyunda, kalın siyah kıllarla kaplı, perdeli ayakları olan ve çok iyi yüzen bir Hross. Dilbilimci Ransom, yaratığın konuşabildiğini hemen fark ediyor, işaretler ve karşılıklı söylenen tek kelimelik cümleler ile yarım yamalak bir iletişim kuruyorlar ve Ransom, Hross'un peşine takılıp yaşadığı köye giderken dillerini de hızla öğrenmeye başlıyor.

Malacandra, biz Dünyalıların Mars olarak tanıdığı, Güneş Sisteminin dördüncü gezegeni. Az önce dediğim gibi, atmosferi rahatlıkla solunabiliyor ama canlıların evrimi bizimkinden çok farklı bir yol izlemiş. Yalnızca Hrosslar ve Sornlar değil, bir de Pfifltrigg adlı canlılar sosyal yapıyı paylaşıyorlar; bütün bu grupların farklı özellikleri ön planda ve birbirleri ile uyum içinde yaşıyorlar. Ayrıca Eldila diye adlandırdıkları, neredeyse yarı-tanrı olan, ışığı geçirdikleri için çok zor görülen varlıklar, Maleldil ve Oyarsa denen, ölmeyen, üremeyen, yaşlanmayan, farklı bir boyutta yaşayan ama Malacandalılarla sürekli iletişim halinde olan varlıklar var. Ransom bütün bu yabancı zekaları anlamaya çalışıyor, neyse ki mesleği gereği dillerinde çabucak ustalaşıyor ve çok bilge bir Sorn'un şu anlattıklarını anlayabiliyor:
"Bizim duyularımızla hissettiğimiz en hızlı şey ışıktır. Biz aslında ışığı görmeyiz, yalnızca onun aydınlattığı daha yavaş şeyleri görürüz ve bu yüzden de ışık bizim için sınırdır - nesnelerin bizim için çok fazla hızlı hale gelmesinden önce bildiğimiz son şeydir. Sonuçta bir eldil'in bedeni ışık kadar hızlı bir harekettir; onun bedeninin ışıktan oluştuğunu söyleyebilirsin, ama bu, eldil'in kullanacağı anlamda bir ışık değildir."
Bir yandan Malacandra'nın yerlileri ile etik ve felsefe tartışan Ransom, bir yandan da kendisini buraya getiren adamlardan saklanmaya ve planlarını bozmaya çalışıyor. Devine'ın tek hedefi gezegende bol bulunan altın madenleri iken; büyük fizikçi Weston, insan soyunun sürmesi için Malacandra'nın işgal edilmesi ve yerli halkın yok edilmesi gibi çok daha büyük planlar peşinde. Olaylar olayları, tartışmalar tartışmaları kovalarken sonunda Ransom, Weston ve Oyarsa (yani ışık kadar hızlı yaratıkların en üstünü) bir araya geliyorlar. Oyarsa, neden bizim gezegenimize Sessiz Gezegen dediklerini anlatıyor; kendi gezegeninin halklarından olmayan Weston ve Devine'a ölüm cezası veremeyeceğini, ancak evlerine dönmeleri gerektiğini söylüyor.

Bu kitabı okurken çok sıkıcı bulmadım ama ikinci kitabın ortalarına kadar gelmişken biraz sıkılmaya başladım. Lewis'in kurguladığı ve bitkilerine, renklerine kadar betimlediği gezegenler çok güzel ama Sessiz Gezegenin Dışında kitabındaki karakterler salt iyi ve kötü olarak ayrılmışlar, çok inandırıcı, gerçek karakterler değiller. (Evet, bir Marslı da inanılası bir karakter olabilir. Bkz: Mars Yıllıkları) Bakalım üçleme bitince fikrim değişecek mi.

Son olarak, ismini bu kitaptan alan bir Iron Maiden şarkısı varmış meğer, yazıyı yazarken birkaç kez dinledim. Siz de dinlemek isterseniz böyle devam edelim: