Isaac Asimov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Isaac Asimov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2016

Doctor Who: Savaş Makineleri / TÜYAP özeti


Savaş Makineleri - Engines of War
George Mann 
Çeviren: Aslı Dağlı
İthaki Yayınları
Mayıs 2016 (1. Basım)
277 sayfa

Okuma hızımdaki düşüşü durdurmak için, keyifle okuyacağımdan emin olduğum bir kitap seçmek istedim ve elbette Savaş Doktoru’nun kitabını okumaya karar verdim. Böylece İthaki’nin Doctor Who kitaplarından okumadığım sadece Dehşet Ağı kaldı, onu da okumaya cesaret edemiyorum çünkü kitabı açınca içinden örümcekler fırlayacakmış gibi geliyor. Kitabın içinden örümcekler ve örümcek ağları fırlamasını istemiyorum. Savaş Doktoru iyi, güzel, örümceksiz. Dalekli ama örümceksiz.

Christopher Eccleston, Doctor Who’nun 50. yıl özel bölümünde rol almayı reddedince (hâlâ büyük bir hayal kırıklığıdır benim için, ama Moffat’la çalışmak istememesini de anlıyorum tabii,) Eccleston’un yerini alan John Hurt’ün canlandırdığı Savaş Doktoru ile tanıştık. Bu kitapta da, bir tek bölümcük izleyebildiğimiz Savaş Doktoru’nun, Büyük Zaman Savaşı sırasındaki maceralarından birini okuyoruz.

Olaylar Moldox gezegeninde başlıyor; Tantalus Spirali adlı sarmal galakside, insan kolonilerinin yerleştiği onlarca gezegenden biri ve şu anda Dalek istilası altında. Gezegendeki insanların çoğu Daleklerin elinde ölmüş, bir kısmı Dalek kamplarında tutuluyor ve ölümden beter dertleri var, çok az insan ise gizli kamplarda yaşayıp Daleklere karşı savaşıyorlar. Bu direnişçilerden biri olan Cinder, bir arkadaşıyla beraber Dalek devriyelerine tuzak kurmuş, gelmelerini bekliyor. Dalekler geliyor ama Cinder’ın arkadaşı ölüyor, aslında varlığı tamamen siliniyor, aynen Beşinci Sezon’da Rory’ye olduğu gibi. Dalekler zamansal radyasyonu kontrol etmeyi başarmışlar ve insanların ya da Zaman Lordlarının ya da bütün bir gezegenin varlığını silebilecek bir teknoloji geliştiriyorlar. Bu sırada Doktor da Moldox’a, Cinder’ın yakınında bir yere TARDIS’le iniyor, daha doğrusu çarpıyor ve yolun bundan sonrasına beraber devam ediyorlar.

Kitabın devamını pek fazla anlatmasam daha iyi olacak, aksiyon dolu ve heyecanlı bir Doctor Who bölümü gibi işte. Üstelik Gallifrey’e de gidiyoruz, Rassilon’la ve Yüksek Konsey üyeleriyle tek tek tanışıyoruz, Doktor birçok insanı çok sinirlendiriyor, Cinder başını belaya sokuyor ama Doktor’a faydalı da oluyor…
“Bunun gibi zamanlarda,” dedi Doktor, “en iyi yolun, ön kapıyı kullanmak olduğunu düşünüyorum.”
“Ön kapı mı? Cidden oraya kadar yürüyüp kapının kolunu zorlamayacaksın, değil mi?” dedi Cinder. Adamın naif mi, özgüvenli mi yoksa tehlike arz edecek kadar pervasız mı olduğuna karar veremiyordu. Ayrıca Dalek uzay araçlarının kapısı olup olmadığından da emin değildi.
“Kesinlikle,” diye yanıtladı Doktor. “Genellikle işimi görür.” Kubbeye doğru hızlı adımlarla yürümeye koyuldu.
Savaş Doktoru’nu çok kısa gördüğümüz için (çizgi romanlarını da okumadım ben) yeni maceralarına hep açığım. Bu kitap da hem bunun için, hem de Doktor’un Zaman Savaşı sırasında neler karıştırdığını anlatıp The Day of the Doctor’a giden yolu aydınlattığı için gayet iyi geldi. Anlatım güzel, Aslı Dağlı’nın çevirisi çok güzel, ufacık minicik yazım hataları var ama o kadar kusur bende de var zaten, kadı kızı kimmiş! Kısaca, Doctor Who izliyor ve seviyorsanız bu kitabı da keyifle okursunuz diye düşünüyorum.
***


Bu arada bir de TÜYAP Kitap Fuarı'na gittim. Şöyle dolu dolu, bilgilendirici, eğlendirici ve şahane bir blog yazısı yazmak isterdim ama yazamıyorum, çünkü fuar alanına yaklaşık iki saatte ulaştıktan sonra, içeride yarım saat geçirdik ve koşarak uzaklaştık. Yarım saat içinde on beş kitap toplayıp çıkmak ise kişisel başarım oldu!

Fuara cumartesi (ayın 19'unda) gittim, bu arada Eskişehir'de olan ve telefonla konuştuğum herkes "HABERLERDE GÖSTERDİLER O NASIL KALABALIK, SEN ORAYA NASIL GİRDİN?" dedi bana, çünkü normal şartlar altında, kalabalık yüzünden bizim semt pazarına bile girmeyi reddediyorum. Bütün nazımı çekip beni fuara götüren Volkan'ın koluna, annesini kaybetmekten korkan bir çocuk gibi yapıştım, böylece o kalabalığa girebildim. Dolayısıyla sakin sakin her yeri gezmek söz konusu bile değildi; hızlıca bir MonoKL, İthaki, DeliDolu turu yaptık, Metis'e, *Sel'e, YKY'ye hafifçe yaklaştık. YKY'den Lanetli Çocuk'u alacaktım ama kasa sırası var diye vazgeçtim. Sahafların bulunduğu yere hiç girmedik çünkü orada bütün irademi tüketecektim ve gece yarılarına kadar kimse beni oradan çıkaramazdı.

İthaki'den Bilimkurgu Klasikleri eksiklerimi tamamladım, şahane oldu. Ruhlar Kütüphanesi annemin siparişi, ben hâlâ Gölge Şehir'i okumadım ama o bitirdi, serinin sonunu bekliyordu heyecanla. Bir de Bioshock Rapture Şehri aldık, o Volkan'ın. Fakat bütün o kalabalık, sıcak ve uğultu beynimi tamamen durdurduğu için, Murat Dural'ın Kibrit Ev'ini ve Ann Leckie'nin Kudret'ini almayı unuttum! Liste yapmayınca böyle oluyor işte. Alican ve Ömer şahane indirim yaptılar, İthaki'den hoplaya zıplaya ayrıldım.

MonoKL'dan Çocukluk Adası'nı aldım, yanında Sabahtan Akşama, Öyle Şeyler ki ve Büyük Tanrı Pan hediye ettiler. Çünkü beni çok seviyorlar. <3

DeliDolu'dan Diskdünya eksiklerimi tamamlamak istedim, sadece Piramitler eksikmiş bende, onu aldım; bir de orada sohbet ettiğimiz çok sevimli adamın önerisiyle Saunders'in İkna Ulusu'nu aldım. Bir tomar ayraç ve kartpostalı da paketime eklediler, sonra fuar kalabalığından koşarak uzaklaştık. Öyle bir koşarak uzaklaştık ki, TÜYAP girişinde selfie çekmeyi bile akıl edemedim, bir ben eksik kaldım. :(

Fuarı bahane edip 3-4 gün İstanbul'da gezmek çok keyifli oldu fakat en önemlisi, Suat bana ASİMOV KAFASI YAPTI! (Nasıl?!) Kitaplığımda bir Asimov büstü var artık, bütün kitaplığı baştan toparlama vakti de geldiği için yakın zamanda Asimov'un boy boy fotoğraflarıyla süsleyeceğim bir "kitaplık düzenleme sanatı" yazısı yazabilirim sanırım. O zamana kadar, Isaac Kadıköy'de isimli çalışmamı paylaşıp sessizce uzaklaşıyorum ben.

1 Kasım 2016

Çelik Mağaralar (Baskan #6) - Ölü Gezegen




Çelik Mağaralar – The Caves of Steel
Isaac Asimov
Çeviren: Aslı Kayabal
Baskan Yayınları
Kurgu-Bilim Dizisi 6
1983
238 sayfa

Ölü Gezegen – The Caves of Steel
Isaac Asimov
Çeviren: Gönül Suveren
Altın Kitaplar Yayınevi
Şubat 1984 (1. Basım)
336 sayfa

Baskan Kurgu-Bilim Dizisi’ni tek tek okurken sıra Çelik Mağaralar’a gelince şaşırdım. Kitabı okuduğuma emin olmama rağmen bu baskısı yabancı geliyordu. Sonra meseleyi çözdüm, yıllar önce (blogu açmadan çok önce) Altın Kitaplar’dan Ölü Gezegen adıyla çıkan baskıyı okumuşum meğer.  (Ölü Gezegen ismini nereden uydurmuşlar, o kapak resminin ne ilgisi var şimdi gibi sorular sormayın, ben sordum bir sonuca varamadım.) Durumu çözdükten sonra, okuduysam bile hatırlamıyorum diyerek Baskan çevirisini okumaya başladım. Sonra kitap bitti ve haftalardır masamda bir kenarda, boynu bükük bekliyor. Setenay işini gücünü bitirecek, gezmeyi bırakıp eve dönecek de beni yazacak… Bu aralar çok çalıştım ve birazcık da (şöyle, Eskişehir’den Elazığ’a kadar) gezdim. E, sonra tabii sonbahar depresyonu, “biri benim pause düğmemi basılı unutmuş galiba” hissi var. Çelik Mağaralar’a ancak sıra geldi.

Yukarıya her iki baskının da künyesini ekledim ama esas olarak Baskan Yayınları’ndan çıkan kitabı değerlendiriyorum, çeviriyi karşılaştıracak kadar detay kalmamış aklımda, o topa hiç girmeyeceğim.

Çelik Mağaralar, Asimov’un Robot dizisinin ilk kitabı. Buradan koskoca bir Robot ve Vakıf evreni doğuyor, büyüyor, aklımızı başımızdan alıyor. Bu evrenin en önemli karakterlerinden olan R. Daneel Olivaw’la da bu kitapta tanışıyoruz. Fakat karakterlere girmeden önce baştan başlayayım. Çelik Mağaralar, bilim kurgu ile polisiyenin kesişim kümesinde yer alıyor. Asimov’un gelecek kuramları, imkânsız bir cinayetle birleşiyor ve ortaya (evet bütün Asimov kitaplarına bunu söylüyorum) harika bir roman çıkıyor.

İnsanlar elli ayrı gezegene dağılmışlar ve bu gezegenler teknoloji bakımından çok üstünler, özellikle robotlar konusunda Dünya’dan çok daha ilerideler. Dünya’da kalanlar ise devasa kubbelerin altında, kapalı habitatlarda yaşayan, açık havadan korkan bir topluma dönüşmüşler; kubbelerin (yani şehirlerin) dışında kalan arazilerde robotlar tarım yapıyor, böylece şehirlere gıda desteği sağlanıyor. Dünya’da robotlar var, ama insanlar bu robotlardan korkuyor ve şehir içinde, yanlarında çalıştırmak yerine mümkün olduğunca gözden uzakta olmalarını tercih ediyorlar. Dünya’da, New York’un yakınlarında bir de Uzaycıların (ya da Dış Dünyalı) şehri olan Spacetown var; diğer gezegenlerde doğup Dünya’da yaşayan insanların olduğu bu şehir dışarıya kapalı çünkü bu insanlar Dünya mikroplarına, virüslerine yabancılar ve basit bir grip virüsü yüzünden ölmekten korkuyorlar. Dünyalılar da bu yabancılara çok meraklıydı zaten! Hıh! Ehe, yok, gerçekten, Dünya’nın diğer gezegenlerle ilişkisi epey gerilimli ve insanlarda Uzaycılara ve robotlarına karşı büyük bir önyargı var.

Gezegenimizde ortam böyleyken, New York Başkomiseri Julius Enderby’nin bürosunda buluyoruz kendimizi. Emniyetin becerikli dedektifi Elijah Baley, Enderby’nin ofisine çağrılıyor; huzursuzluktan eli ayağı ayrı oynayan Enderby, Spacetown’da bir cinayet işlendiğini, bir Uzaycının öldüğünü söylüyor. Baley’nin, olay bir diplomatik krize dönüşmeden önce cinayeti çözmesi ve bu sırada Spacetown’dan bir yardımcıyla birlikte çalışması gerekiyor.

Elijah Baley yaşadığı dünyadan memnun, bir insanın neden başka bir gezegene gitmek isteyeceğini asla kavrayamayan, robotların insanlar için büyük bir tehdit olduğunu düşünen, gelenekçi fakat çok zeki ve başarılı bir polis. Yaşadığı toplumdaki neredeyse herkes gibi, yaşadığı kubbenin dışından, açık havadan korkuyor. Seviye atlayıp toplumsal ayrıcalıklar kazanmak ve ailesini rahat yaşatmak dışında bir hayali yok. Bu sıra dışı cinayeti beraber çözmesi gereken R. Daneel Olivaw ise benim kurgu dünyasında en sevdiğim karakterlerden biri! Karizmatik, güçlü, çok zeki, çok sakin, çok bilgili, çok yakışıklı ve bir robot! Pozitronik beyni ve gerçek bir insandan ayırt edilemeyen dış kaplaması ile, robot teknolojisinin en başarılı örneği.

Bu ikili birlikte çalışıp cinayeti çözmeye çalışırken Baley bir robotla çalışmayı öğreniyor, robotlara karşı olan önyargısını kırıyor; böylece Asimov kurguladığı toplumu ve robotları bize ince ince anlatabiliyor. Ve ben, her zamanki gibi, kitap hakkında o kadar çok şey anlatmak istiyorum ki hiçbir şey anlatamıyorum. Asimov’un gelecek öngörüleri, gelişmiş yapay zekâyla karşılaşan bir toplumun sosyolojisi, robot yasaları, azalan hammaddelerin paylaşımı ve sınıflarından kurtulamayan insanlar. Neresinden başlayıp nasıl anlatayım bilmiyorum. Günlerdir bu yazıyı tamamlamaya çalışıyorum, ilerlemiyor bir türlü, artık sıkıldım! Yazamadıkça kendimden şüphelenmeye başlıyorum, benim fikrim yok mu, olan fikirlerimi niye anlatamıyorum aslında çok da iyi fikirlerim var bu kitap hakkında diye. Amaan…

Asimov kitapları piyasada rahat rahat bulunabilseydi, okumaya bu kitapla başlayın derdim. Buradan diğer robot öykülerine ve sonra Vakıf serisine geçmenizi önerirdim. Fakat bu kitaplar bir türlü bulunamıyor! Bu arada Sonsuzluğun Sonu var, Vakıf evrenine geçmeden önce rahatlıkla okuyabilirsiniz. Bir de, İthaki birkaç gün önce minik bir teaser fotoğraf yayımladı, Bilimkurgu Klasikleri serisine bir Asimov kitabı ekleniyor. O kadar yalvardım ama hangi kitap olduğunu söylemediler, merakla bekliyorum.

Bir dahaki kitap yazısını bu kadar geciktirmeyeceğimi umarak bu yazıyı burada bitiriyorum, yoksa hiç bitmeyecek, hayatımın sonuna kadar Çelik Mağaralar hakkında yazmaya çalışmaya devam edeceğim. Bitti. Bu kadar.

20 Mayıs 2016

Sonsuzluğun Sonu

* Bu kitabı (Goodreads'e göre) 2 Mayıs'ta bitirmişim. Kitap biter bitmez yazabilseydim harika olacaktı ama hemen o gün yazamadım, sonrasında yazmaya başladım ama bitirmeye zamanım olmadı çünkü bir Eskişehir'deydim, bir Samsun'da, sonra yine Eskişehir'de... derken hastalandım, bir hafta boyunca doktora gitmemekte direndim (aman soğuk algınlığı işte, geçer...) (geçmedi.) Doktora gittim, sonra da yeni mezun doktor kuzenime "acaba aile hekimim beni öldürmek istiyor olabilir mi?" diye mesaj attım. Çünkü doktor bana bir torba dolusu ilaç yazdı. (Bunu günde üç kere yut, bunu günde iki kere iç, bunu sabah al, bunu akşam, şu aç karnına, ötekisi tok, onu beş gün kullan sonra bırak, bu kutu bitecek.)

Şu anda eczane vitrini gibi gözüken bir masam, Monica Geller'ı kıskandıracak bir "hangi ilacı ne zaman içeceğim" çizelgem ve her ilaç saatimde bas bas bağıran alarmlarım var. Bütün bunların toplamı olarak da üzerimde inanılmaz bir bezginlik, tembellik var. Hâlâ soğuk algınlığı olduğunu iddia ettiğim hastalığımdan mı, yoksa sürekli yenilerini içtiğim ilaçlardan mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama kafamı toparlayıp bir şeyler yazmak, hatta okumak çok zor geliyor bu aralar.

Bu uzun açıklamayı yaptım, çünkü kendimi bloga karşı sorumlu hissediyorum. Yazıya zaten başlamıştım, kaldığım yerden tamamlamaya çalışacağım. Olduğu kadar.



Sonsuzluğun Sonu - The End of Eternity
Isaac Asimov
Çevirenler: Yosun Erdemli, Alperen Keleş
MonoKL Yayınları
Aralık 2015 (1. basım)
239 sayfa
 

Isaac Asimov zaman yolculuğu kavramını almış, bütün paradoksları ile beraber evire çevire işleyip muazzam bir roman üretmiş. Kitabın ardındaki fikre ayrı hayran oldum, Vakıf'a bağlanmasına ayrı hayran oldum, her paradoksun, her sorunun kusursuzca yerli yerine oturmasına hayran oldum. Arkadaşlar, ben bu kitaba hayran oldum. Hiç belli olmuyor, değil mi?

Fotoğrafta görüldüğü gibi Sonsuzluğun Sonu'nun üç ayrı yayınevinden üç ayrı baskısı var. Cep Kitapları, Alperen Keleş çevirisi ile ilk kez 1984'te yayımlamış, 1988 ve 1997'de iki baskı daha yapmış. Altın Kitaplar ise, Gönül Suveren çevirisi ve "Evrenin Çanları" adı ile, 1985'te basmış kitabı. Evrenin hangi çanları? Ben de hiç bilemedim. Son olarak, MonoKL kitabı aldı, Alperen Keleş çevirisini çok sevdiğimiz Yosun Erdemli'ye emanet etti ve geçtiğimiz Aralık ayında bizimle buluşturdu. (Buluşturdu falan deyince çok magazin ağzı oldu sanki, öhm.. Neyse.) Sonsuzluğun Sonu'nun eski basımları kitaplığımda bekliyordu, alıp sıraya koymuşum, okumamışım. En yeni baskıyı okumuş oldum, çok güzel oldu. Bir de çeviri karşılaştırması yapmak var aklımda, diğer baskılara da epeyce göz atmış olacağım.

Efendim, Sonsuzluğun Sonu, çoğunlukla uzak gelecekte geçiyor. (Zaman yolculuğu varsa nasıl uzak gelecek o demeyin, bir dakika.) 24. yüzyılda "zamansal alan" keşfedilmiş, bu keşiften üç yüzyıl sonra da Sonsuzluk kurulmuş. Bundan öncesi İlkel zamanlar olarak adlandırılıyor, biz hep ilkel insanlarız (ühü!) ve bizim zamanımızda kurulu "zaman kazanları" olmadığı için buraya gelen giden yok.

22 Ekim 2014

Kan Damarlarında Yolculuk


Kan Damarlarında Yolculuk - Fantastic Voyage
Isaac Asimov
Çeviren: Reha Pınar
Okat Yayınevi
1971
224 sayfa

Hedef Beyin'i (yani Fantastic Voyage 2'yu) okuduktan yedi ay sonra, sonunda iki kitaplık dizinin ilk kitabını okudum. İkinci kitaptan başlamak bir sorun yaratmadı, çünkü bu iki kitabın kurguları birbirini takip etmiyor; aynı tema üzerine işlenen iki ayrı kitap yazmış Asimov. Serinin iki kitabını karşılaştırınca hangisini daha çok beğendiğime karar veremedim, çünkü iki kitabın da hiç sevmediğim tarafları oldu. Ama kitabın detaylarına girip karşılaştırmalar yapmaya başlamadan önce, sormam gereken çok önemli bir şey var. Ben bu kitaba ne yapayım? Raid mi sıkayım, çamaşır suyuna mı yatırayım, tuzruhu mu üfleyeyim? Ne yapayım?

Yandaki fotoğrafta görüldüğü gibi, kitabın içinde bir çeşit karınca yuvası var. Tamam, kitap 43 yaşında, ama bundan daha eski ve hâlâ sağlam olan kitaplarım var yahu. Kitap nerelerde depolandı, nasıl saklandıysa; birtakım canlılara ev sahipliği yapmaya başlamış, hatta üç öğün yemek servisini de ihmal etmemiş. Kitabı okuyana kadar fark etmediğim bu böcek izlerini görünce kısa bir panik yaşadım. Ya bu böcekler kitabın içinde yaşamaya devam ediyorlarsa ve tüm Asimov rafıma bulaşırlarsa!!! (Şimdi saydım, bu kitapla beraber tam 50 tane Asimov kitabım olmuş.) Bu böcekler rafa yayılsaydı bir ay boyunca gece gündüz ağlardım galiba. Neyse ki bu kadar paniğe gerek yokmuş; komşu kitapları kontrol ettim, hiçbirinde bir hasar yok; bu kitabı da -içinde bir şey yaşamadığından emin olana kadar- karantinada tutmayı planlıyorum. Sözün özü, sorum bu: Bu kitabın içinde yaşayan yaratıklar olup olmadığını nasıl anlarım? Varsa nasıl etkisiz hale getirebilirim? Konu üzerine edinebileceğim her bilgiye ihtiyacım var.

Kitabın içeriğine gelirsek, Hedef Beyin'de olduğu gibi, küçültme teknolojisi üretilmiş ve iki ayrı ülke (açıkça yazılmasa da, belli ki ABD ve Sovyet Rusya) bu teknolojinin kullanımında öne geçmek için çabalıyor. Yöntemi geliştirmek için ihtiyaçları olan bilim adamını, rakip ülkenin elinden kaçırıp askeri tesise getirmek için yapılan planla başlıyor kitap. Benes isimli profesörü kaçıran gizli ajan Grant'le, tesisteki çeşitli rütbelerdeki askerler, proje üzerine çalışan fizikçiler ve tıp doktorları ile yavaş yavaş tanışıyoruz. Profesör Benes'i taşıyan uçak herhangi bir tehditle karşılaşmadan iniyor fakat havaalanı ile karargâh arasındaki yolda bir sabotaj yapılıyor ve Benes, beyninde oluşan bir kan pıhtısı nedeniyle komaya giriyor.

Beyin hasarı oluşmadan kurtarılması gereken Benes için en iyi seçeneğin içeriden müdahale etmek olduğuna karar veriyorlar ve alelacele kurulan bir ekibi mikroskobik boyutlara kadar küçültüp, kan pıhtısını parçalamak üzere damar yolundan içeri enjekte ediyorlar. Sonrası malum... Bedenin içinde bir seyahat, "Ay antikorlara bak, kocaman!" şaşkınlıkları, doğru damara ulaşma çabası ve türlü türlü aksilikler. Bir denizaltı ile beraber küçültülen ekip şu kişilerden oluşuyor: Denizaltının mühendisi ve kaptanı Owens, beyin cerrahı Duval ve güzel asistanı Cora Peterson, Benes'in damar haritasını çıkarıp rotayı çizen Dr. Michaels ve ekip yetkilisi olarak, ajanımız Grant. Ekipte bir ajan var, çünkü askeri yetkililer yeni bir sabotaj girişiminden korkuyorlar ve ekibe dahil olan uzmanlardan herhangi birinin rakip ülke için çalışıyor olabileceğini düşünüyorlar. Yolculuk boyunca ekibi gözleyen Grant, ortaya çıkan aksiliklerin nedensiz olamayacağına karar verse de, kimin casusluk yaptığını anlamakta zorlanıyor. Çünkü, elbette, herkesten şüphelenmesine neden olan birtakım kanıtlar bulmayı başarıyor.

Bu kitabı Hedef Beyin'den daha çok sevdim, çünkü o kitapta Morrison Rusya'ya götürülüp esas olaylar başlayana kadar geçen sayfalar boyunca sıkılmıştım. Kan Damarlarında Yolculuk, daha kısa ve daha hareketli bir girişin ardından hızla ilerliyor. Ama bu kitabı Hedef Beyin'den daha az sevdim, çünkü Asimov'a hiç yakıştıramadığım bir erkek egemenliğiyle yüklü. Kitabın tek kadın karakteri olan Cora, işinde çok başarılı bir asistan olarak tanıtılmasına rağmen macera boyunca yardıma muhtaç, kendi adına konuşamayan, vitrin süsü gibi bekleyen bir kadın. Devam kitabında ise, temel karakterlerden biri, çok güçlü bir kadın olan Natalya Boranova'ydı. İngilizce bir blogda bu konu ile ilgili uzun bir değerlendirme de buldum. Okumak isterseniz: Buradan.

Öte yandan, bu cinsiyetçi yaklaşım doğrudan Asimov'un suçu değil sanırım. Çünkü yazar, 1966 yapımı Fantastic Voyage filmini romanlaştırması teklifi geldikten sonra, senaryo üzerinden yola çıkarak kitabı yazmış. Aynı tema üzerine yazdığı Hedef Beyin'de de, kadın karakter eksikliğini kapatmış. Hatta, romanı yazmaya filmin yapım sürecinde başlamış, senaryoda birdolu hata bulmuş ve romanı film tamamlanmadan bitirmeyi başarmış ve böylece kitap, piyasaya filmden önce çıkmış. Kaynak: IMDB (Asimov'a laf söyletmem!)

30 Temmuz 2014

Azazel


Azazel (Fantasy Stories)
Isaac Asimov
Bantam Spectra Books
February 1990 (Bantam 1st ed.)
221 sayfa

* Okuma Şenliği için yabancı dilde bir kitap.

(Kara kara düşündürenler)
Hello. This is a book. My name is... Ehhe.. Eee... Bu yukarıdaki kitap tam da şu yazdığım seviyede olsaydı, iki günde bitirirdim. Fakat, neyime güvenip Asimov'u orijinal dilinden okumaya kalkıştım bilmiyorum. Adam "lugubriously" diyor, ben "hımmm... tabi." deyip sözlük arıyorum. Sonuç olarak, yine nereden geldiğini bilmediğim bir "okurum ben ya" özgüveniyle alıp kitaplığa koyduğum diğer İngilizce baskı Asimov'lara bakıp kara kara düşünüyorum. En incesi ve küçüğü buydu!

Bu arada, merak eden olursa eğer, bu kitapların bir kısmını ve birkaç tane çok güzel sanat kitabını Abebooks'tan çok uygun fiyatlara aldım birkaç sene önce. Abebooks, Nadirkitap'ın global versiyonu; iyi durumda ve ucuz ikinci el kitaplar bulmak mümkün. Ben buradan çok sık kitap almasam bile arasıra girip bakınmayı seviyorum. (Reklamları dinlediniz.)

Kitap, Asimov'un yazdığı kısa bir giriş bölümüyle başlıyor. Eric Protter adlı bir beyefendinin, aylık bir dergi için gizemli hikayeler yazmasını teklif ettiğini; iyi insanlara hayır demekte zorlandığı için bu teklifi kabul ettiğini söylüyor Asimov. Diyor ki, tanıştığı tüm editörler iyi insanlarmış. Bu durum, adamın hayatı boyunca yüzlerce kitap yazmasını açıklıyor olabilir. Editörlere hayır diyemediği için hiç durup dinlenmeden yazmış adamcağız. Ne iyi etmiş! Ne diyorduk? Asimov'un bu dergi için yazdığı ilk öyküde Azazel ortaya çıkmış. Eric Protter'ın dergisinde yayımlanan öykünün ardından, Azazel öyküleri biraz değişerek başka bir dergide devam etmiş. Daha sonra Isaac Asimov's Science Fiction Magazine'de yayımlamak üzere yeni Azazel hikayeleri yazmış ama fantastik öyküleri bilim kurgu kılıfına uydurabilmek için yine bazı değişiklikler yapmış. Sonuç olarak, ilk yazdığı öyküden ilham alan iki farklı seri oluşmuş; ilk öykü, diğerlerine uymadığı için bu öykülerin derlemelerinde kendine yer bulamamış. Bu kitaptaki öyküler için ise, en başa dönüp bir başlangıç kurgusu yaratmış. Ayrıca, Asimov giriş bölümünün sonunda diyor ki, bu öykülerin mizah hicivleri olması ve Asimov tarzının dışında (kendi deyişiyle un-Asimovian) olması kasıtlı bir tavırmış, şaşırmamıza gerek yokmuş.

Öykülere adını veren Azazel da zaten tamamen un-Asimovian bir karakter, çünkü Azazel iki santimetre boyunda, çok becerikli bir iblis. Azazel'ı öte dünyadan (diğer boyuttan, ya da her nereden geliyorsa oradan) dünyaya çağıran kişi ise George Bitternut. Dedelerinden kalan mistik yöntemlerle yaktığı çeşitli otları kullanarak Azazel'ı çağırıyor ve (iblis doğrudan kendisine yardım etmeyi reddettiği için) çeşitli arkadaşlarının sıkıntılarını çözmek üzere iblisten yardım istiyor. George ve Azazel dışında, öykülerdeki sabit üçüncü karakter, Asimov'un ta kendisi. Asimov ve George, bir edebiyat kongresinde tanışıyorlar; George, Asimov'un öykülerini ve kitaplarını çok sevdiğini söyleyerek yazarın sevgisini kazanıyor ve kendisini pahalı bir restoranda yemeğe davet ettiriyor. Bu yemek sırasında, Azazel'la yaşadığı bir öyküyü anlatıyor. Bu tanışmanın ardından yazarımız ve Geroge arasıra buluşmaya devam ediyorlar, yemeklerin ve içkilerin parasını her zaman Asimov ödüyor. George ise bunun karşılığında Asimov'un ne kadar kötü bir yazar olduğu ile ilgili fikirlerini paylaşıyor, yemek yedikleri restoranı eleştiriyor, Asimov'u aşağılıyor, yeterince içki içtiğinde ise "O değil de..." diye lafa girip yeni bir Azazel anısı anlatıyor ve her seferinde "Sen Azazel'ı nereden biliyorsun? Hiç kimseye ondan bahsetmem ben." diye şaşırıyor. Yemeğin sonunda ise Asimov'un ödediği hesaptan dönen para üstünü çaktırmadan cebine atıp uzaklaşıyor. Anlayacağınız, George tamamen kendine özgü bir karakter; ne iş yaptığı belli değil, genellikle geniş çevresinin sırtından geçiniyor, kendisini çok iyi niyetli, çok hayırsever ve çok dost canlısı bir insan olarak görüyor, yaptığı iyiliklerin kıymetinin hiç bilinmediğini düşünüp dertleniyor. Yaptığı tüm iyilikler ise, Azazel'ı çağırıp sorunu anlatmaktan (ve elbette sonunda işleri daha beter etmekten) ibaret.

Asimov fantastik bir kurgu yaratsa da, içindeki bilim adamını tam olarak susturamamış. Azazel, "Bu istediğini yapmak için adamın DNA'sında kuantum seviyesinde değişiklikler yapmam gerekir!" diye isyan ediyor bazen. Ya da bir basketbolcuya yardımcı olmak için beynini kurcalayıp reflekslerinin gelişmesini sağlıyor. Bir yazarın bankada, hastanede, taksi beklerken... boşa geçirdiği zamanı kısaltmak için olasılık yasalarını kurcalıyor. Taştan yontulmuş bir heykeli canlandırması istendiğinde sinirden çırpınıyor:
He squawked with a shrillness that hurt my ears. "Bring silicate-based material to carbon-and-water life? Why don't you ask me to build you a planet out of excrement and be done with it? How can I turn stone to flesh?"
Öykülerin oturduğu kalıp böyle işte, George bir arkadaşının yaratıcı yazarlık yeteneğini artırıp zengin olması için, çirkin bir kadının güzelleşmesi için, insanlığı yok etmeye niyetlenen çılgın bir bilim adamını durdurmak için Azazel'dan yardım istiyor, Azazel isteneni yapıyor ve yardım edilen insan her seferinde daha beter bir duruma düşüyor. Asimov, "ne dilediğinize dikkat edin" diye başlayan (ve devamını tam olarak hatırlayamadığım) sözü evirip çevirip çok eğlenceli öykülere dönüştürmüş. Keşke bir yayınevi çıkıp bu kitabın çevirisini yapsa, ben de gönül rahatlığıyla herkese önerebilsem.

13 Mart 2014

Hedef Beyin


Hedef Beyin - Fantastic Voyage II: Destination Brain
Isaac Asimov
Çeviren: Gönül Suveren
Altın Kitaplar Yayınevi
1988 (1. basım)
384 sayfa

Son Isaac Asimov kitabımı okuyalı bir yıldan fazla zaman geçmiş, öykü derlemelerinde okuduklarımı saymıyorum tabii. Bol bol bilimsel kuram içeren kurgularını okumayı özlemişim. Bu alt türün bir adı olmalı. Hard sci-fi falan mı acaba? (Burada kutsal Google ve elçisi Wikipedia yardıma koşuyorlar, "Asimov is widely considered a master of hard science fiction." cümlesini okuyup rahatlıyorum.) Biyokimya profesörü olan Asimov'un bu romanı, uzmanlığından bolca faydalandığı eserlerinden biri olmuş.

21. yüzyılın son yarısında, ABD'de başlıyor olaylar. Dünyanın hakim güçleri olan ABD ile Sovyet Rusya arasındaki anlaşmazlıklar durulmuş gibi gözükse de, iki ülke bilim alanında öne geçmek için yarışıyor ve tamamlanmamış buluşlarını sır gibi saklıyorlar. (Asimov, Sovyet Rusya'nın geleceği ile ilgili fazlasıyla iyimsermiş, başka kitaplarında da aynı yaklaşımı görmek mümkün.)

Nörofizikçi Albert Morrison, beyinde yaratıcı düşünceden sorumlu olan bir bölge bulduğunu düşünüyor ama bu fikri kabul edilebilir biçimde kanıtlayamadığını düşünen meslektaşları tarafından ciddiye alınmıyor. Durum böyleyken, meslektaşlarının açıkça dalga geçtiği ve halinden fazlasıyla hoşnutsuz olan Morrison, ilginç bir teklifle karşılaşıyor; hatta iki teklif diyelim...

Natalya Boranova, Rusya'dan gelen bir bilim insanı, Morrison'ı Rusya'ya davet ediyor. Bu teklifi reddedip otel odasına dönen Morrison, kendisini bekleyen bir adamla karşılaşıyor; ABD'li bir ajan olan bu adam, Rusların teklifinden haberdar olduklarını söylüyor ve Morrison'ın teklifi kabul edip, Rus çalışmaları hakkında bilgi toplamasını istiyor. Durumdan hiç hoşlanmayan, Rusya'da başına gelebilecek şeyler hakkında hayal gücü fazla çalışan Morrison, bu adamı da reddediyor ve kesinlikle Rusya'ya gitmeyeceğini söylüyor.

Morrison'ın çalışmaları, beyinde keşfettiği bölgeyi bir bilgisayar programı aracılığı ile izleyip, düşünce kırıntılarını dışarıdan yakalamakla ilgili. Fakat bir insan üzerinde deney yapamadığı için her şey kuramsal boyutta kalmış. Natalya Boranova ise Rus bilim insanlarının bir "küçültücü" yaptıklarını iddia ediyor, özel bir proje için Morrison'a ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Morrison'ın küçültme ile ilgili ilk fikri şöyle:
"Bir insanı küçültür ve bir sinek boyuna indirirseniz, o zaman bütün kitlesi o küçücük vücuda sıkışır. O zaman yoğunluğu..." Morrison bir an durarak düşündü. "Platininkinin yüz elli bin katı olur."
"Ama ya kitle de orantılı olarak azalıyorsa?"
"Bu durumda küçültülmüş adamda başlangıçtaki üç milyon atoma karşılık sadece bir tane bulunur. O zaman da sadece boyu değil, kafa gücü de bir sineğinki kadar olur."
"Ya atomlar da küçültülüyorsa?"
"Eğer küçültülmüş atomlardan söz ediyorsanız... Size Planck'ın 'değişmezlik' kuramını hatırlatırım. Evrenimizin kesin ve temel niceliğidir bu. Atomların ufaltılmasını yasaklar. Küçültülmüş atomlar evrenin taneciklerine uyamayacak kadar ufak olur."
Elbette, Boranova'nın teklifinden itibaren biliyoruz; Morrison Rusya'ya gidecek, konu ilerleyecek, birtakım heyecanlı olaylar yaşanacak. Adam oraya gitmezse, örneğin, korkularımız nedeniyle kaçırdığımız fırsatları simgeleyen bir kitap yazılabilir ama o bir Asimov kitabı olmaz, ben de muhtemelen o kitabı yarım bırakırım ve hiç pişman olmam. Fakat, kitaptaki bu "gelişme" kısmına ulaşana kadar, sayfalarca acı çektim. "Projeye katıl" diyorlar, adam "hayır" diyor. "Lütfen gel, çok lazımsın" diyorlar, adam "hayır" diyor. "Gitsene arkadaşım Rusya'ya" diyorlar, adam "hayır" diyor. Zorla götürüyorlar, adam "hayır" diyor. "Her şey hazır, hadi başlıyoruz" diyorlar, adam "yok ben almayayım" diyor. Sayfalar boyunca hem Rusları, hem beni sinirden delirtiyor.

Morrison'ın karşı karşıya geldiği durumu biraz daha açalım. Rus bilim insanları küçültme tekniğini geliştirmişler; cansız nesneler ve küçük hayvanların zarar görmeden küçülmelerini ve eski boyutlarına dönmelerini sağlamışlar. İnsanlı deneylere geçildiğinde ise projenin başındaki uzman, küçültülecek ilk deneklerden biri olmuş. Enerji kullanımını azaltarak projeyi daha kullanılabilir hale getirecek tek uzman olan bu adam, deney sırasında ortaya çıkan bir terslik nedeniyle komaya girmiş ve konuyla ilgili fikirleri, beyninin derinlerinde gizli kalmış. İşte, Rus ekibin Morrison'ın yardımını isteme nedeni bu. Oluşturacakları beş kişilik ekip, bir gemi ile birlikte küçültülecek; koma halindeki meslektaşlarının beynine ve düşüncelerine ulaşmaya çalışacaklar.

Yani, kitabın başlığı konuyu iki sözcükle özetliyor! Kitap, bolca bilim teorisi içeriyor; büyük (ya da küçük diyelim biz ona) yolculuğu gerçekleştirecek olan ekibin her üyesi ayrı bir alanda uzman ve uzmanlıklarını paylaşmaktan hiç çekinmiyorlar. Ekibin her üyesi nevi şahsına münhasır insanlar. (Hep, bu kalıbı cümle içinde kullanmak istemiştim. Bugüne kısmetmiş.) Korkak nörofizikçi Morrison, sert ekip başkanı Boranova, Rus nörofizikçi Konev, Elektromanyetik uzmanı Sophia Kalinin ve mühendis Dezhnev. Bu karakterler içinde en sevdiğim Dezhnev oldu; hafif alkolik, patavatsız ama işini çok iyi yapan bir adam. Sık sık "Babam derdi ki..." diye başladığı özlü sözlerle süslüyor konuşmalarını; ve kitabın her bölümü Dezhnev Senior imzalı birer cümle ile başlıyor.
"Kıyıdan el sallayan biri için hiçbir yolculuk tehlikeli değildir." -Dezhnev Senior
"Yaşam zevk vericidir. Ölümse huzur dolu. Dert olan geçiştir." -Dezhnev Senior
"Suyun kaynayıp kaynamadığını anlamak istiyorsan, elinle deneme." -Dezhnev Senior
Bu kitap, Asimov'un en iyi kitaplarından değil, yine de hard sci-fi sevenler için çok keyifli bir kitap olacaktır. Başka nerede, bir geminin penceresinden akyuvarları, alyuvarları, trombositleri izleyebiliriz ki?
"Hücreleri iyice göremiyordu. Çünkü arada alyuvarlar vardı. Şimdi bunlar hemen hemen gemi boyunda yumuşak çuvallar halini almıştı. Arada sırada içlerinden biri geminin yakınından bir balon gibi geçiyor, içeriye doğru çekildiği için de tekneye sürünüyordu. Ama gözle görülür bir zarara uğradığı yoktu."
Not: Aylar önce, Altay Öktem'in Tanrı Acıkınca kitabından bahsederken bu kitabın bana Vücudumuzu Tanıyalım (Il était une fois... la vie) adlı çizgi filmi hatırlattığını söylemiştim. Hedef Beyin de, kaçınılmaz biçimde, aynı çizgi filmi tekrar düşündürdü. Hatta kendi kendime dedim ki, şu çizgi filmin dublajlı halini bir yerlerden bulsam oturur yine izlerim.

27 Şubat 2014

Dünyalıların Gelişi


Dünyalıların Gelişi
Derleyen ve Çeviren: Doç. Dr. Yalçın İzbul
Cep Kitapları
Ocak 1984 (1. basım)
196 sayfa

Yalçın İzbul'un derlediği bu kitap, kendisinin belirttiği şekli ile: "Hacettepe Üniversitesinde verdiğim Dil Antropolojisi derslerinde, görelilik ve bildirişim olanakları konusunda öğrencinin ilgisini canlı tutmak ve yoğunlaştırmak amacıyla yardımcı okuma parçası olarak hazırladığım birkaç çeviri öykü çevresinde gelişti."

Görecelik ya da daha fenası görecelilik demeyen bu önsözle hemen kalbimi kazandı kitap. İzbul'un önsözü biraz uzun (25 sayfa kadar) olsa da,  önsözü okumayı azimle tamamladım. 1983 tarihli, yedi alt başlıktan oluşan önsözde bilim kurgudan, sağladığı olanaklardan ve geleceği görme yetisinden bahsediyor Yalçın İzbul. Ardından, altı bilim kurgu ustasından yedi güzel öykü var. Asimov ve Bradbury'nin öykülerini daha önce kendi kitaplarında okumuştum ama tekrar okumak da aynı keyfi veriyor. Öyküleri tek tek, kısaca anlatacağım fakat kitapta yazmadığı için orijinal isimlerini ekleyemiyorum.

Uzaydan Gelen Canavarlar (Robert Sheckley)
Yabancı bir uygarlığın, uzaydan gelen insanlarla ilk karşılaşması. Bu konu her zaman ilginç olsa da, Sheckley'in kurguladığı uygarlık (kısa bir öykü için bile) sağlam bir sosyal temele yerleştirilmemiş ve çok sevdiğimi söyleyemem.

Törenzede Tanrılar (Robert Sheckley)
Sheckley'nin ikinci öyküsü, ilk öyküye göre çok daha derli toplu ve eğlenceli. Uzay çağındaki bilimselliği kaybeden, dışarı kapalı yaşayan insanların; uzaydan gelen "Tanrılar"ı İniş Müsaadesi Ayini, Meydan Tasdik Ayini gibi çeşitli ritüellerle karşılamasını anlatıyor.

Harla (George O. Smith)
Heisenberg Belirsizlik İlkesi ile çalışan bir araç ile uzak noktalar arasında çok hızlı kütle aktarımı yapmayı sağlayan bir proje ile Venüs'e giden bir bilim insanı bilincini kaybediyor ve Dünya'daki ekip, bir Venüslü ile telepatik iletişim kurup arkadaşlarını kurtarmaya çalışıyor. "Bir Venüslüye sağ ve sol kavramlarını nasıl anlatırsın?" tartışması epey ilginç olsa da, finalinde "eeaaamaan öööf ama!" dedim ben.

Arabulucu (Murray Leinster)
Galaksiye yayılmış insan ırkına saldıran ve yarım milyon Dünyalıyı öldüren, fakat kim oldukları bilinmeyen bir düşmanı bulmak için uzaya açılan bir gemide başlayan bu öykü, kitaptaki en sevdiğim öykü oldu. Uzay gemisinde sahibiyle birlikte yolculuk yapan Buck adlı köpek bu maceranın gerçek kahramanı.

Robot Mantığı (Isaac Asimov)
Ben Robot'ta yer alan robot öykülerinden biri. QT-1 adlı çok sevdiğim ve çok güldüğüm; kendisini insanların değil, yüce bir yaratıcının var ettiğine inanan robotun hikayesi.

Milyonuncu Gün (Frederik Pohl)
Biraz şiirsel bir anlatıma sahip olan bu öykü, bizim ilkel dünyamızdan bin yıl sonraya ait bir aşk ve evlilik hikayesi. Denizkızı Dora ile sibernetik delikanlı Adon'un tanışmaları ve geleceğin romantizmi.

Dünyalıların Gelişi (Ray Bradbury)
Mars Yıllıkları'ndan alınan bu öykü, kitapta "Ağustos 1999: Dünyalılar" başlığını taşıyor ve yanlış hatırlamıyorsam, Mars'a giden ikinci ekibin hikayesi. Marslılarla karşılaşan ancak başka bir gezegenden geldiklerini bir türlü anlatamayan, deli oldukları ve psikopatik illüzyonlar yarattıkları zannedilen insanların başlarına gelenler anlatılıyor.