anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2017

Daha Ne Olsun


Daha Ne Olsun: Mezuniyet Konuşmaları - If This Isn't Nice, What Is?: Advice for the Young
Kurt Vonnegut
Çeviren: Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık
Kasım 2014 (1. basım)
107 sayfa

"Yüzyılın" dedim, beğenmedim, "çağımızın" diye başladım, olmadı sildim, şöyle deneyelim: Yakın geçmişin ve 20. ile 21. yüzyılların en iyi yazarlarından biri Kurt Vonnegut diye düşünüyorum. Bunu, hangi kurumun bana verdiği yetkiye dayanarak yaptığımı sorabilirsiniz. Cevap veremem ama siz yine de sorabilirsiniz. Fikrimin arkasındayım, her kitabından ayrı ayrı keyif alıyorum ve Vonnegut okumaktan sıkılmak mümkün değil.

Kurt Vonnegut üniversite mezunu değilmiş, kitabın arka kapağı öyle diyor. Web sitesi de bu bilgiyi doğruluyor. 1940 yılında Cornell Üniversitesi'nde kimya eğitimine başlamış, 1943'te üniversiteden ayrılıp İkinci Dünya Savaşı'na gitmiş ve eğitimini hiçbir zaman tamamlamamış. Fakat kitaplarının başarısıyla (bazı kitapları zaman zaman okullarda yasaklansa da) üniversitelerin mezuniyet törenlerinde aranan bir konuşmacı olmuş. Bu kitap da, işte bu konuşmaların bazılarından oluşuyor.

Bir kere, Kurt Vonnegut büyük bir hümanist. Öylesine değil, bütün hayatıyla ve politik duruşuyla bir hümanist. Amerikan Hümanist Cemiyeti'nin de onursal başkanı. Vonnegut'tan önce Isaac Asimov da aynı topluluğun başkanlığını üstlenmiş; en sevdiğim yazarlardan ikisi hakkında böyle bilgiler edindikçe mutlu oluyorum. 2004 tarihli bir konuşmasında, bu durumu kendisi anlatıyor Vonnegut:
"Ezkaza Amerikan Hümanist Birliği'nin fahri başkanıyım; bu esasen işlevsiz makamda benden önce büyük bilimkurgu yazarı, müteveffa Isaac Asimov vardı. Biz hümanistler, ölümden soraki hayatla ilgili hiçbir ödül yahut ceza beklentisine girmeden, becerebildiğimizce onurlu davranırız. Bize herhangi bir aşinalığı bulunan tek soyut kavrama, toplumumuza elimizden geldiğince hizmet ederiz.
Asimov için bir cenaze töreni düzenlemiştik ve törenin bir yerinde, 'Isaac artık Cennet'te,' demiştim. Hümanist bir topluluğa hitaben söylenecek en komik laftı bu. Kahkahadan yerlerde yuvarlanmıştı herkes. Ortalığın sakinleşmesi epey sürmüştü."
Aynı dönemde yaşamadığım için, tanışıp iki cümle sohbet edemediğim için üzüldüğüm çok az insan var. Tahmin edeceğiniz üzere Vonnegut ve Asimov bunlardan ikisi. O yüzden, yukarıda alıntıladığım anı bana öyle kıymetli geliyor ki anlatamam. Genellikle yavru kedi görünce kullandığım Küçük Emrah kaşlarım hemen devreye giriyor, çok keyif almakla çok üzülmek arasında bir yerde kalıyorum. Neyse... Bu alıntı aslında Vonnegut'un konuşmalarında anlattıklarının bir kısmını da özetliyor. Okuyunca hepimizin "evet lan!" diyeceği ama uygulamaya gelince yer yer teklediğimiz şeylerden bahsediyor yazar. Ödül beklemeden, cezadan korkmadan iyi insan olmak, insanları eşit görmek, güzel müziğin tadını çıkarmak, falan filan... Savaşa katılan, esir düşen ama savaş boyunca bir kişiyi bile öldürmeyen bir adamdan bahsediyoruz. Daha ne olsun!

Kitap hakkında söyleyebileceğim fazla bir şey yok. Kısa kısa konuşmalardan oluşuyor, kesinlikle çok güzel şeyler anlatıyor ve çok rahat okunuyor. Kitabın çevirisiyle ilgili hiç not almamışım, demek ki şikayet edecek bir şey bulamamışım. Hatırladığım kadarıyla gayet hatasız ve temiz bir baskı. Çevirenin, editörün ellerine sağlık. Vonnegut'un 1978 yılında gerçekleştirdiği bir konuşmadan sadece iki cümlesini daha alıntılayıp gidiyorum ben.
"Arthur C. Clarke'ın, Çocukluğun Sonu'nu okuyanınız vardır belki; bilimkurgu alanındaki birkaç başyapıttan biridir. Diğerlerinin hepsini ben yazdım."

3 Aralık 2016

Sakın Zarar Verme


Sakın Zarar Verme: Hayat, Ölüm ve Beyin Hikâyeleri - Do No Harm: Stories of Life, Death and Brain Surgery
Henry Marsh
Çeviren: Murat Karlıdağ
MonoKL Yayınları
Ekim 2016 (1. basım)
298 sayfa

Künyesinde bulunmaktan aşırı mutlu olduğum bir kitaptan bahsedeceğim size! Hem de editör sıfatıyla, hem de sevgili Yosun Erdemli'yle birlikte. Kitabın her satırını tekrar tekrar okudum; hem çevirmen, hem de Yosun benden önce harika bir iş çıkardıkları için ufak ufak düzeltmeler yaptım, bitti. Kitap hakkındaki yorumların bir kısmını da ben çevirmiş olabilirm. Öhöm... Fakat kapak, iç kapak, künye gibi kısımları ben de baskıdan sonra gördüm. Ben olsam kapağa direkt beyin fotoğrafı koymaya kalkardım, iyi ki o kısmı bana bırakmamışlar. Neyse... Efendim, kitabımız Henry Marsh isimli bir beyin cerrahının -ki alanında çok ünlüymüş, internette biraz bakınınca öğrendim- anılarından oluşuyor. Öğrenciliğinden uzmanlığına, çocuğunun ameliyatından annesinin ölümüne kadar hem kendini hem hastalarını yazmış Marsh. Bol bol tıp terimi kullanıyor ama bir yandan da öyle tatlı tatlı anlatıyor ki, okumak hiç zor değil.

Kitaptaki yirmi beş anı, adlarını bir tümörden, bir cerrahi müdahale yönteminden ya da bir hastalıktan alıyor. Böylece Pineositoma ile başlayan kitap Koroid pleksus papillomu, Astrositom, Oligodendrogliyom gibi tuhaf isimli öykülerle devam ediyor.
"Çoğu zaman beyni keserek içeri girmem gerekir ve bunu yapmaktan hiç hoşlanmam."
Beyin hakkında pek fazla şey bildiğim söylenemez. Sadece %10'unu kullandığımız iddiasının (ve bu bağlamda Lucy adlı berbat filmin) saçmalıktan ibaret olduğunu biliyorum, beynin denizanasından hallice bir jöle topağı olduğunu, farklı bölgelerinin farklı görevler üstlendiğini biliyorum. Hatta kendi beynimin şu yandaki görsele epey benzediğinden eminim. Benimkinde Monty Python yerine Doctor Who bölgesi var tabii. Evet, beyin hakkında bu kadarcık bilgim varken bu kitabı okudum, şimdi birazcık daha fazla bilgim var. Beyinde onlarca, yüzlerce farklı sorun çıkabileceğini, bu sorunların yıllarca gizli kalabileceğini, bazılarının tedavi edilemeyeceğini falan öğrendim. Bir süre, burnum kaşınsa "Beynime bir şey oldu! Ay tümör!" diyecek durumdaydım ama neyse ki kısa sürdü, kitabı bitirdikten sonra normale döndüm.
 "Doğrudan beynin merkezine, bizi uyanık ve hayatta tutan en hayati fonksiyonların tümünün bulunduğu gizli ve gizemli bölgeye bakıyorum. Hemen üzerimde, bir katedral tavanının büyük kemerlerine benzeyen derin damarlar var; içserebral venler, ileride bazal Rosenthal venleri ve sonrasında orta çizgide, mikroskobun ışığıyla parlayan lacivert renkli Galen'in Büyük Ven'i. Nörocerrahlarda hayranlık uyandıran anatomi işte budur."
Beyindeki bölgeleri, damarları, sinirleri ve adını hatırlamadığım diğer şeyleri görkemli bir sanat eserini tarif eder gibi anlatıyor, adamın mesleğini çok sevdiği belli, kıskandım neredeyse. Böyle damarlar, katedral kemerleri, beyin zarı falan derken bir yandan da işinin beyinle değil insanla ilgili kısmını anlatıyor.
Yavaşça ve ağzımdan kelimeleri zorla çıkararak, "Yeniden ameliyat edebilirim," dedim, "ancak bu sana fazladan bir, ya da en iyi ihtimalle iki ay kazandırır... Senin durumundaki insanları ameliyat ettim... Genellikle pişman oldum."
David de aynı yavaşlıkta konuşarak cevap verdi.
"Durumumun iyi gitmediğinin farkındayım. Ayarlamam gereken bazı şeyler vardı... ama şimdi... hepsini hallettim..."
Kötü haber verirken mümkün olduğunca az konuşmanın en iyisi olduğunu yıllar içinde öğrendim. Bu konuşmalar doğası gereği yavaş ve acı vericidir, bu üzücü sessizliği bozmak için durmadan konuşma isteğimi bastırmak zorunda kalırım.
İşte böyle bir kitap. Bana 'editör' diyen ilk kitap olduğu için, kitaplığımda ve hafızamda hep kendi yeri olacak, hatta yıllar sonra dönüp "nasıl olmuş da bana sağlık kitabı emanet etmişler?" diye şaşırmaya devam edeceğim. Tamamen subjektif ve taraflı bir fikir sunduğumdan şüphelenmiyor değilim ama farklı bir şeyler okumak isterseniz, otobiyografik öykülerden oluşan bu kitabı rahatlıkla önerebilirim.

Aaa, bir de... Yüzüklerin Efendisi okumaya başladım, dev ciltte özel basım olanını. Tolkien okumama utancıyla daha fazla yaşayamam diye düşünüyorum, hiç olmazsa 2017'ye kendisiyle gireyim, değil mi? On yıllardır her türlü yorumu ve eleştirisi yapılmış bir seri hakkında yazı yazmaya kalkışmayacağım, o yüzden uzunca bir süre sessiz kalabilirim. Okuduğum ama yorum yazmaya üşendiğim 2-3 kitap var, onları yıl sonuna kadar yetiştirmeye çalışacağım, söz. :)

16 Eylül 2016

Anne Kafamda Bit Var



Anne Kafamda Bit Var
Tarık Akan
Can Yayınları
Nisan 2002 (11. Basım)
198 sayfa

Bu sabah uyandım, etrafa boş boş bakınıp kendime gelmeye çalışırken Instagram’ı açtım, manzaralar, içecekler, selfieler, bir arkadaşım Tarık Akan’ın fotoğrafını paylaşmış, ne demek “özleyeceğiz” ?! Yok canım, olmaz öyle şey. Televizyonu açtım, haber bulamıyorum. Instagram’da aşağı doğru inmeye devam ettim, bir Tarık Akan fotoğrafı daha, sonra bir de siyah beyazı, bir fotoğraf daha… Derken mutfaktakilerin yanından içeri kaçtım çünkü “Setenay manyak mısın, niye durup dururken ağlamaya başladın?” sorusuna verecek mantıklı bir cevabım yok. Tarık Akan ölmüş ve ben ağlamamı durduramıyorum. Kitaplığa bakmaya başladım, Anne Kafamda Bit Var’ı çıkarıp masamın üstüne koydum. Bir süre sonra Facebook’a girdim, hop, yine ağlamaya başladım çünkü arkadaşlarım (ve çoğunu tanımadığım halde arkadaşım saydığım MHG üyeleri) belli ki ağlamaklı, minicik güzellikler yazmışlar Tarık Akan için; onları gördükçe ben de baştan başlıyorum ağlamaya. Hâl böyleyken, çocukluğumun en güzel aktörü hakkında bir şeyler yazmam gerekiyormuş gibi geldi. (Bütün diğer yakışıklı Yeşilçam jönleri bir yana, Tarık Akan bir yana. Bütün güzel gülen insanların iyi insanlar olduğunu zannetmem de hep Tarık Akan yüzünden.) Anne Kafamda Bit Var, ilk kez Mart 2002’de yayımlanmış ve iki ayda on bir baskı yapmış, şimdi baktım da satışta 2016 baskısı var, kapağı da değişmiş. Kitabın girişinde yarım sayfalık bir Tarık Akan biyografisi var, bayıldım. İlk birkaç cümlesini paylaşayım sizinle:
Tarık Akan 1949’da İstanbul’da doğdu. Bir ay sonra babasının tayini çıktı. Anadolu’da büyüdü. Denizi ilk kez 16 yaşında gördü, bu kadar çok su nasıl oluyor diye düşündü. Sabahtan akşama kadar denize baktı.
İtiraf etmem lazım, bu kitabı gördüğümde sırf Tarık Akan yazmış diye almıştım, on dört yıl önce siyaset ya da yakın tarih okumayı sevmiyordum, hâlâ pek sevdiğim söylenemez. O yüzden kitaptan bahsederken on dört yıl öncesinden kalan çok silik izlenimleri kullanıyorum, kitabı kurcalayıp arka kapaktan destek alıyorum. Pek bir şey anlatamayacağım sanırım.

1980 askerî darbesinin ardından Almanya’da yaptığı bir konuşma yüzünden tutuklanıyor Tarık Akan. Kitap da, bu Almanya yolculuğunun dönüşünde, uçakta başlıyor. Uçakta Müjdat Gezen, Halit Kıvanç, Perran Kutman var, havaalanına iniyorlar, orada Tarık Akan’ı sivil polisler karşılıyor. Emniyet Müdürlüğüne giriş, üst araması, evinin aranması (ve abisinin denize attığı yasaklı kitaplar,) hücreler, hapishane arkadaşları…
Sabah saat yedi ya da sekiz olmalıydı, uykumun arasında bir kızın bağırarak türkü söylediğini duydum. Birden uyandım. Ses dışarıdan geliyordu. Hüseyin de uyanmıştı. Delikten dışarı baktım. Deli bir kız, üstü başı perişan, camlı kapının arkasında içeriye doğru türkü söylüyordu. Kemik Kıran’ın yerine Polis A. gelmişti. Kıza bağırıyor,

“Git kız buradan, şimdi seni yakalarım, döverim,” diyordu; ama kızın umurunda değildi; tel örgünün dışından içeri bağırarak türkü söylüyordu.
Böyle şeyler işte. Şu anda kitabın rastgele sayfalarını okurken hatırladım, Tarık Akan’ın kullandığı dil ve anlatımı çok doğal, akıcı. Yazdıklarıyla etkiliyor. Bu kitabı önermek için daha güzel bir gün seçmek isterdim ama hiç olmazsa Tarık Akan’ı ben de kendimce uğurlayayım, yıllar önce okuduğum kitabını anlatayım istedim.

7 Mart 2015

Başka Dünyalar


Başka Dünyalar, Bilimkurgu ve Hayal Gücü - In Other Worlds: SF and the Human Imagination
Margaret Atwood
Çeviren: Selin Siral
Kolektif Kitap
Haziran 2014 (1. basım)
263 sayfa

"Bilim kurgu" mu yoksa "bilimkurgu" mu doğru, emin değilim. TDK sözlüğünde ayrı yazımı var; bileşik yazımı için ise 1974 tarihli bir girdi eklemişler. Nişanyan Sözlük'te her iki hali ile de geçiyor. Ben ayrı yazmayı tercih ediyorum, hatta aslında eskide kalan kurgu-bilim deyişi de pek güzeldi. Neyse; bence bilim kurgu, kitabın editörüne göre ise bilimkurgu hakkındaki bu kitap Margaret Atwood'un "bir edebi tür veya türler ya da alt türlerle hem okur hem de yazar olarak hayatı boyunca sürdürdüğü ilişkiyi keşfe çıktığı bir yolculuk" ve ben çok büyük keyifle okudum.

Çocukken okuduğu kitaplardan ve "bilim kurgu" teriminden bahsederek başlıyor yazar; kendi kitaplarını bilim kurgu edebiyatına dahil etmeme nedenini açıklıyor. Atwood'un bilim kurgu tanımı ile bizimki tam olarak birbirini tutmuyormuş meğer. Edebiyatın bulanık sınırlı janrları arasında,  gerçeklikten uzak eserlere bilim kurgu; Jules Verne gibi öngörülü yazarların eserlerine ise varsayımsal kurgu demeyi tercih ediyormuş.
"Fakat Ursula Le Guin'le 2010 yılının sonbaharında gerçekleştirdiğimiz bir açık oturumda onun "bilimkurgu" dediği şeyin, gerçekten olabilecek şeylerin söz konusu olduğu varsayımsal kurgu olduğunu ve gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerin yer aldığı eserleri de "fantastik edebiyat" olarak sınıflandırdığını anladım."
Çocukluğu, üniversite hayatı ve tecrübelerini edebiyatla, özellikle de bilim kurgu ile birleştirip çok güzel şeyler anlatıyor Atwood. Mitlerin, Olimpos Dağının tepesinden uzak galaksilere nasıl taşındığını, kriyojeni ile ilgili olası senaryoları ve daha pek çok bilim kurgu konusu ile ilgili görüşlerini anlattığı bölümden sonra, çeşitli kitaplar ve yazarlarla ilgili yazıları geliyor. Bu bölümü okurken sık sık durup "Bu kitabın Türkçesi var mı acaba?" diye internette bakındım, alınacaklar listeme eklemeler yaptım. Le Guin, Lewis, Orwell, Huxley, Swift, Shelley, Bradbury gibi yazarların kitaplarını anlatıyor, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü defalarca okuduğunu söylüyor. Distopyaların çoğunun erkekler tarafından ve erkek bakışıyla yazıldığını ve kadın bakış açısından bir distopya olarak Damızlık Kızın Öyküsü'nü yazdığını söylüyor. Ben de; bu kadın saatlerce anlatsa, karşısına oturup dinlesem istiyorum.

Kitabın üçüncü ve son bölümünün adı Beş Hediye. Atwood'un kaleminden çıkan beş öykü var burada, hepsini ayrı ayrı çok sevdim, bitmesinler istedim. En sonda ise ekler var ve buradaki ilk metin olan "Özel Judson Okulları İdaresine Açık Mektup"un ilk iki cümlesine epeyce güldüm:
"Öncelikle, Damızlık Kızın Öyküsü kitabımın yasaklanması için emek sarf eden herkese teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Yazılı eserlerin halen ciddiye alındığını görmek insanı cesaretlendiriyor."
Başka Dünyalar'ı okurken gerçekten çok keyif aldım, bilim kurgunun kökleri hakkında bilgilendim, düşündüm, meraklandım, öğrendim. Bilim kurgu edebiyatı ve distopyalarla ilgilenen birçok kişinin de aynı keyfi alacağını tahmin ediyorum.

1 Şubat 2014

Kılıç Artığı (Gizlenen Bir Şairin Portresi)


Kılıç Artığı (Gizlenen Bir Şairin Portresi)
İlhan Şevket Aykut
Hazırlayan: Zeki Coşkun
Yapı Kredi Yayınları
Nisan 2000 (1. basım)
202 sayfa

Edebiyatta en uzak olduğum tür şiir sanırım; yıllar önce okuduğum ve çok sevdiğim Orhan Veli dışında çok fazla şair tanıdığımı ve okuduğumu söyleyemem. Özellikle, kendi kitabını kendi bastırıp dağıtan ve çoğunlukla düşündükleri kadar yetenekli olmayan amatör şairler dolayısıyla şiir kitabı sözünü duyduğum yerlerden koşarak uzaklaşmak istiyorum. Zorla imza gününe götürüldüğüm, tanıdık bir amatör şair ile ilgili travmatik anılarım var! O zaman, bu şiir kitabı nereden çıktı? Şöyle oldu: çok sevdiğim kitapçım Faruk Bey, bu gördüğünüz kitabı okumam için bana ödünç verdi. İlhan Şevket Aykut'un çok ilginç bir hayatı olduğunu ve okumamı istediğini söyledi, ben de kendisinin kitap önerilerine olan sonsuz güvenimle "Peki madem, hayat hikayesini okurum ama şiirlerini okumam, bak şimdiden söylüyorum." dedim.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Zeki Coşkun'un kaleminden çıkmış; İlhan Şevket'in hayatını ve bu kitabın ortaya çıkışını anlatıyor. İkinci bölümde, Şair'in ölümünün ardından dostlarının yazdığı yazılar ve anıları var. Son bölüm ise şiirlerine ayrılmış.

İlhan Şevket Aykut 1907 yılında Bingazi'de doğmuş, hayatının büyük kısmını İstanbul'da geçirmiş. İstanbul Üniversitesi'nde hukuk eğitimini tamamlamış fakat iki yıl hakimlik stajı yaptıktan sonra hukuk alanından tamamen uzaklaşmış. Bir yandan üniversitede felsefe derslerine devam ederken, bir yandan da Galatasaray Lisesinde öğretmenlik yapmaya başlamış. Açıklamaktan çekinmediği fikirleri ve boyun eğmeyen tavrı ile dikkat çekip okuldan okula sürülmeye başlayınca öğretmenlikten istifa etmiş ve devlet tarafından sürekli izlendiği korkusuyla gizli bir hayat yaşamaya başlamış. 1991 yılında, 85 yaşına girmek üzereyken aramızdan ayrılmış.

"Gizli bir hayat" derken, gerçekten gizli yaşamış 50 yıl boyunca; yakın dostları bile ev adresini, nerede yaşadığını bilmezlermiş; önceden belirlenmiş zamanlarda dışarıda ya da dostlarının evlerinde buluşurmuş ve hayatına giren kadınlar bile evini hiç bilmezlermiş. Her zaman çok şık giyinen, sanat çevresi ile samimi olan İlhan Şevket memurluktan istifa ettikten sonra bir süre çeviriler yapmış ya da başkaları için tez yazmış fakat bu pek uzun sürmemiş; hayatının büyük kısmını işsiz geçirmiş. Bunu okuyunca, acaba insanın bir münzevi hayatı yaşaması için de aileden zengin olması mı gerekiyor diye düşündüm. Ne de olsa, masrafları ne kadar az olursa olsun, parasız yaşamak pek kolay değil. Bunu düşündükten sadece birkaç sayfa sonra şu cümleleri okudum:
"Örneğin emekli subay olan babası, daha öğrencilik yıllarında, 'Senin görüşlerin yüzünden maaşımdan olacağım' serzenişinde bulunuyor. O da, 'Merak etme, olmazsın' yanıtını verip aileyle tüm bağlarını kopartıyor. O tarihten itibaren annesi, babası, kız kardeşiyle bir daha asla görüşmüyor."
Hayat hikayesinin ilerleyen sayfalarında, yıllar sonra babasından kalan mirası da reddettiğini yazmış Zeki Coşkun. Şair, birkaç yakın dostunun oluşturduğu fon ile, çok kısıtlı bir bütçe ile yaşamış yıllar boyunca. Keskin zekası, çeşitli konulardaki görüşleri ile pek çok insanı etkilemiş olan İlhan Şevket, yaşamı boyunca hiçbir şiirini yayımlamadığı gibi, gençliğinde yazdığı şiirleri de yok etmiş. Yaşamının sonlarına doğru şiirlerini yayımlamaya ikna etmişler fakat son anda yine vazgeçmiş ve "Ben öldükten sonra ne yaparsanız yapın." demiş. Hayatı boyunca başının dikine giden bu ilginç adam, ölümü konusunda da kararı başkasına bırakmamış, 84 yaşının son gününde içtiği iki kutu kalp ilacıyla hayatına son vermiş.

Okumam diye düşündüğüm halde, İlhan Şevket Aykut'un şiirlerini de okudum, daha doğrusu biraz göz attım diyelim. Şiirden hiç anlamadığım için, anlatmaya ya da değerlendirmeye kalkışmıyorum. Fakat böyle ilginç bir hayatı okumak çok hoşuma gitti. Kitapta anlatılan birçok ilginç anıyı, Şair'in kişiliğini anlatamadım burada, hakkında çeşitli bilgiler içeren bloglar ve web siteleri var. Bir de, İlhan Şevket, sık sık "...bu İnsan'la ne yapacağız, ama ne yapalım ki başka İnsan yok." diye söylenirmiş, yazmadan geçemedim.

Ek: Nefertiti'nin çok yerinde sorusunun cevabını yazıya ekleme gereği duydum. Kitapta geçtiği şekli ile:
Yazdıklarına Bir Kılıç Artığının Notları adı verilebilir çok rahatlıkla. Yakışır da.
Sonuçta bir kılıç artığı İlhan Şevket. Zora baş eğmiş, teslim olmuş, geri çekilmiş ama değişmemiş.
Belki de asıl dramatik olan, bu toplumda sayısız örneği bulunan "yaralılar"dan değil o. Kılıç hiç değmemiş tenine. Kılıcı uzaktan görmek, sallandığını bilmek, şakırtısını duymak yetiyor her şeye. Ve kılıç benliğinin üstünde hükmünü icra ediyor, korku krallığını ilan ediyor. Sonrası bunlarla ve dolayısıyla kendisiyle, dolayısıyla her şeyle amansız bir mücadele.

5 Eylül 2013

Efsaneler Hikayeler Portreler


Efsaneler Hikayeler Portreler
Osman Çelik
İtalik Kitapları
2001 (2. basım)
352 sayfa

Osman Çelik, Kuzey Kafkasya tarihi, siyaseti ve halkları üzerine kitapları olan bir yazar. Kazanuko Jabağ adlı romanını uzun yıllar önce okumuştum ama kitap hakkında hiçbir şey hatırlamıyorum. Neyse... Okuma şenliğimiz için, yazarı ya da karakterlerinden biri ile aynı adı paylaştığım bir kitap bulmam gerekiyordu; "Setenay adlı bir yazarı nereden bulacağım ben!" diye dertlenirken buldukça satın alıp pek okumadığım Kafkasya ile ilgili kitaplarıma baktım ve Efsaneler Hikayeler Portreler'i buldum. (Başka bir yazıda, seneler önce internette bulup satın aldığım Setenay'ın Ağacı adlı çocuk kitabını da anlatmalıyım!)

İsmimle ilgili, okula başladığım günden bu yana yaşadığım küçük bir sorun var. Normal koşullarda bir tanışma diyalogu şöyle ilerler:
- Merhaba, ben Ayşe
- Ben de Fatma, memnun oldum.
 Benim durumumda ise iki seçenek var:
- Merhaba, ben Setenay.
- Efendim? / Anlamadım? / Pardon? / Hımm... Anlamı ne?
ya da
- Merhaba, ben Setenay.
- Aaaa Çerkes misin?!
Yaklaşık otuz yıllık hayatım boyunca yaşadığım tuhaf tanışma diyaloglarına alışsam da, kalabalık yerlerde yüksek sesle çağırılmak hâlâ huzursuzluk veriyor. Durum böyleyken, neyse ki Kafkasya hakkında yazan yazarlar ve Nart destanlarının Setenay Guaşe'si var ve içinde adım geçen bir kitap bulabiliyorum!

Efsaneler Hikayeler Portreler, başlığından da anlaşıldığı gibi, üç bölüme ayrılmış. Efsaneler bölümü, Nartları anlatarak başlıyor, Sosrıko'yu (ve annesi Setenay'ı) anlatıyor. Sosrıko, neredeyse Grek mitolojisinin Achilles'ine denk bir karakter, yalnız topuğu yerine dizlerinden tutularak çeliklendiği için dizleri zayıf noktası. Devlerle savaşıyor, tanrılar katından insanlara şarap getiriyor, fırtına ve yağmuru çağırabiliyor... Tüm süper kahramanlar bir arada! Efsaneler bölümünde Sosrıko dışında; Nart Dav'ın, Ridade'nin, Heteg'in efsaneleri anlatılıyor.

Ardından gelen Hikayeler bölümü, bir kısmı kurgu, bir kısmı ise (kurgu olup olmadığı pek net olmayan) tarih hikayelerini içeriyor. Sürgün öncesi Kafkasya'yı anlatan hikayeler, Şeyh Şamil'in savaşını anlatan uzun bir hikaye, diaspora sonrası hikayeleri... Bu kısım, benim zevkime göre, fazlaca romantik ve -tarafsız değerlendirilirse- pek başarılı olmayan öyküler içeriyor.

Portreler ise... çok yakın olmadığınız bir tanıdığınızın kocaman bir fotoğraf albümünü dizlerinize yerleştirip hiç tanımadığınız birdolu insan hakkında, pek ilgi çekici olmayan birdolu bilgi vermesi gibi bir şey!

Son iki günümü hastane koridorlarında doktor bekleyerek geçirmeseydim bu kitabı bitirmem çok daha uzun zaman alırdı. Neyse ki, ESOGÜ tıp fakültesinde saat 11'e randevu veren sekreterler ve saat 15'te ortaya çıkan hocalar var! Bir türlü bitiremediğim bu kitabın sonunu görmemi sağladıkları için hepsine müteşekkirim.

Kuzey Kafkasya'dan Türkiye'ye gelen nesillerin devamı olarak, adımı çok seviyorum. Buraya taşınan müziğimizi, danslarımızı, genel olarak kültürümüzü seviyorum. Ama bizden önceki nesiller ile birlikte, arkadaşlarımın bazılarının da sahip olduğu anavatan özlemini ve merakını hissettiğimi söyleyemem. Tarihe ve siyasete olan genel ilgisizliğim bu konuyu da kapsıyor ve Kuzey Kafkasya'nın uzak/yakın tarihi, yaşanan savaşlar ile ilgili okuduğum hiçbir bilgi beynime işlememiş gibi gözüküyor! Bu kitabın da yalnızca Efsaneler bölümünden zevk aldım, çünkü Nart mitolojisi de tüm diğer mitolojiler gibi renkli ve güzel.

* 2013 yaz okuma etkinliği için, Romanın yazarı veya karakterlerinden birinin adı veya soyadı benimki ile aynı olan bir kitap. 25 puan!