Okuma Şenliği Yaz 2014 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okuma Şenliği Yaz 2014 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2014

Korkunç Kale


Korkunç Kale (Kozmik Üçleme 3) - That Hideous Strength
C.S. Lewis
Çeviren: Fethi Aytuna
Kabalcı Yayınevi
Ocak 2007 (1. basım)
420 sayfa

* Okuma şenliği için bir üçleme. (3/3)

Ay, bu seriyi bitirmek için ne uğraştım, ne azmettim! Fakat iyi ki bitirmişim. Serinin ilk kitabı fena değildi, ikinci kitabı bence çok sıkıcıydı fakat Korkunç Kale kesinlikle üçlemenin en iyi kitabı, Lewis'in aslında iyi bir yazar olduğunu hatırlattı. -Ama çevirisi ve dizgisi en kötü olan da bu kitap. Bol yazım hatasının yanında tuhaf çeviri hataları da içeriyor.-

Korkunç Kale de, ilk iki kitap gibi Güneş Sisteminin bir gezegeninde geçecek, bitmek bilmeyen gezintiler ve sohbetlerle dolu olacak diye düşündüğümden kitabı okumak bile istemedim. Ama seriyi yarım bırakırsam gece arkamdan kovayabilirdi, ağlayabilirdi; o yüzden okumaya başladım ve baktım ki, yeni evli bir genç kadın kendi kendine mırıldanıp evini temizliyor. Başka bir gezegen yok, İngiltere'nin küçük bir şehri var, bir üniversite var.

Romanın ilk sayfasında tanıştığımız Jane, akademisyen Mark Studdock'la evli. Evini toplayıp temizlemeyi bitiriyor, gazetedeki bir fotoğraf gözüne iliştiğinde, o gece gördüğü korkutucu rüyayı hatırlıyor: İdam edilen bir adam, adamın başını alıp götüren bir ziyaretçi, mezarından kaldırılan bir druid... (Druid sözcüğünü okudukça "These aren't the droids you're looking for" diye mırıldanıyorum. Sonra kendime geliyorum.)


Bu sırada Mark Studdock, Bracton Kolejine doğru yürüyor ve öğretim üyeleri arasındaki ilerici topluluğun lideri olan Curry ile sohbet ediyor. Kitabın ilk sayfaları çok sade bir biçimde, bu yeni evli çiftin günlük hayatını anlatıyor. Jane evde oturup hayatını ve evliliğini sorgularken, Mark üniversitede daha iyi bir konuma gelmesini sağlayacak adamların peşinde dolanıyor. Akademi üyelerinin toplantısında, UEDE (Ulusal Eşgüdümlü Deneyler Enstitüsü) adlı bir kurumun, Kolej'e ait bir araziyi satın almak istediği açıklanıyor. Bunu takip eden süreçte, kendilerine İlerici Unsur diyen grup ile tutucu üyeler arasında büyük bir tartışma yaşanıyor. İlerici Unsur'u destekleyen ve üniversiteyi perde ardından yöneten Lord Feverstone, Mark'ı karşısına alıp alttan alta övgüler sıraladıktan sonra bir iş teklifi yapıyor. Sosyoloji üzerine çalışan Mark'ın UEDE'ye katılmasını isterken, UEDE'nin geleceğe yönelik planlarının bir kısmını da anlatıyor:
"Önce oldukça basit ve anlaşılır şeyler - uyumsuzların kısırlaştırılması, geri kalmış ırkların tasfiyesi (hiçbir gereksiz yük istemeyiz), seçici üreme. Sonra doğum öncesi eğitim de dahil olmak üzere gerçek eğitim. (...) Ama sonunda biyokimyasal düzenlemeleri ve beynin doğrudan yönetilmesini sağlayacağız..."
Feverstone'un Hitlervari üstün ırk yaratma planları Mark'ı tereddüte düşürse de, çok prestijli olacağını umduğu yeni görevini reddetmek istemiyor ve Feverstone'la birlikte, UEDE'nin Belbury'deki merkezine doğru yola çıkıyor. Jane, devam eden kötü rüyalarını aklından uzaklaştırmak için alışveriş yaparken yine bir akademisyen olan Dr. Dimble ve eşi Bayan Dimble ile karşılaşıp onlara rüyasını anlatıyor. Bu olayların ardından roman iki ayrı konuya bölünerek ilerliyor; Jane, fazlasıyla gerçekçi ve korkutucu rüyaları devam ederken bir yandan da kocası için endişeleniyor, Mark ise UEDE'de neler olduğunu anlamaya ve aynı zamanda olaylara hakimmiş gibi davranıp görüntüyü kurtarmaya çalışıyor. Roman dönüşümlü olarak ilerlerken genç çiftimizin (ara sıra birbirleri ile kesişen) maceralarını okuyoruz.

UEDE, toplumun ilerlemesi ile ilgili radikal fikirleri olan ve (son zamanlarda sıkça duyduğumuz tabirle) toplum mühendisliği yapan bir kurum. Suçla mücadele konusunda yeni teknikler üretiyorlar, yeni bir polis örgütütü kurmaya çalışıyorlar ve gazetelerde yayımlattıkları makaleler aracılığıyla halkın görüşünü yönlendiriyorlar.
"Seni aptal, asıl kandırılabilen eğitimli okuyucudur. Bizim bütün sıkıntımız diğerleriyle. Ne zaman gazetelere inanan bir işçi gördün? Her şeyin bir propaganda olduğunu baştan kabul eder ve baş makaleleri okumadan geçer. O gazetesini futbol sonuçlarını öğrenmek ve camdan düşen küçük kızlarla, Mayfair apartmanlarında bulunan cesetlerden bahseden kısa paragrafları okumak için alır. Bizim sorunumuz onunladır. Onu yeniden koşullandırmamız gerekir. Ama eğitimli kamuoyunu, haftalık entelektüel dergileri okuyan insanları yeniden koşullandırmaya gerek yoktur. Onlar zaten hazırdır. Her şeye inanırlar."
UEDE'nin yöneticilerini tanıyıp, gizli kapaklı yaptıkları görüşmelere ve deneylere tanık oldukça, serinin ilk iki kitabında büyük yer tutan Weston'ın da eskiden bu kurumda görev yaptığını ve dolayısıyla yöneticilerin Güneş Sistemi'ndeki diğer akıllı canlılardan ve Eldila'dan haberdar olduğunu öğreniyoruz. Dünya'nın kötü niyetli Eldil'i ile iletişim kurmuşlar ve onun kendilerine sunduğu üst-insan olma hedefine doğru ilerliyorlar. İmtiyazlı insanlar arasına girmek için çabalayan, hoşlanmadığı olayları bilincinin arka köşelerine iteleyen Mark, tam olarak neyle karşı karşıya olduğunu anlamıyor ama kişiliği roman boyunca gelişiyor ve kendini sorgulamaya başlıyor. Mark'ın UEDE'de gördüğü tuhaflıklara hiç ses çıkarmamasını iki cümle ile çok güzel anlatıyor Lewis:
"Eğer gaddarca davranacaksa bu, onun itibarını önemsemeyen kendinden üstün kişilere karşı değil, kendisine itibar gösteren altındaki kişilere ve yabancılara karşı olmalıydı. İçinde yaltaklanmayı çok seven bir yan vardı."
Jane ise devam eden rüyaları nedeniyle, Dr. Dimble'ın tanıdığı birisi ile görüşmek üzere yakınlardaki bir kasabaya gidiyor. Buradaki büyük malikanede tuhaf bir kadın olan Bayan Ironwood'la tanışıyor. Jane'e, rüyalarında gördüğü olayların gerçek olduğunu söyleyen Bayan Ironwood, bu rüyaların çok önemli olduğunu ve gelecekte daha kötü olayları görebileceğini düşünüyor. Bir süre sonra Jane, Başkan diye hitap ettikleri bir adamla daha tanışıyor; Başkan, UEDE'nin içyüzünü anlatıp Jane'den yardım istiyor ve artık kendi evinde güvende olmayacağı için malikaneye taşınmasını öneriyor.

Böylece Mark, Dünya'nın kötü Eldil'i ve UEDE'nin yanında iken, eşi Jane UEDE'ye karşı mücadele etmeye hazırlanan küçük gruba katılıyor. Başkan, elbette iki kitap boyunca gezegenlerde dolanan ve UEDE'nin ne yapmaya hazırlandığını çok iyi bilen Ransom'ın ta kendisi. Perelandra'dan döndükten sonra hiç yaşlanmamış, Eldila ile irtibatını koparmamış ve Dünya'nın kendi bildiği haliyle kalması için çabalıyor. Kitap, iyilerle kötülerin savaşını temel alırken, çok hoşuma gitmeyen bir şekilde kötücül bir abartıyla nitelenen teknolojik/bilimsel ilerlemeye karşı çıkıyormuş gibi gözüküyor ve yine üstün varlıkların gücünü -yer yer Hristiyan mitolojisinden beslenerek- kullanıyor. Ama hiç olmazsa, ilk iki kitabın aksine, Korkunç Kale'de epeyce heyecanlı ve sürükleyici bölümler var.

Kozmik Üçleme'yi iyi bir seri olarak önerebileceğimden emin değilim. Kimin kim olduğunu, dertlerinin ne olduğunu öğrenmek için serinin ilk kitabını okuduktan sonra direkt Korkunç Kale'ye geçmek daha az sıkıcı bir tercih olabilir belki. Tabii, seriyi okumadan önce biri bana bu öneriyi yapsaydı ("Serinin ortasını okuma Setenay, gerek yok.") ve ben de aynen öyle yapsaydım, okumadığım ikinci kitap nedeniyle yüzüm gözüm kaşınırdı, uykularım kaçardı, Perelandra'yı takıntı haline getirip eninde sonunda okurdum. Bu benim tuhaflığım da olabilir tabii.

23 Eylül 2014

Yaz Okuma Şenliği Raporu

Bu aralar blogu çok ihmal ettim, farkındayım. Çok yoğun işlerim olduğundan, sürekli koşturduğumdan, önemli işlerle uğraştığımdan değil; sadece bu ay okuyamadım. Kozmik Üçleme'yi zar zor bitirip Okuma Şenliği'nin son gününe yetiştirdim, ama yazısını yetiştiremedim. Onu da bu akşam ya da yarın hallederim artık. Fakat pek okumadığım ve bloga hiçbir şey yazmadığım günler boyunca tamamen boş durmuş sayılmam. Pek sevgili Mit dedi ki: "Kayıp Rıhtım için Doctor Who'nun yeni sezonuyla ilgili bir şeyler yazmak ister misin?" İstemez miyim! "Ay yazıyorum ama du' bakalım neye benzeyecek? Of olmadı bu galiba. Yahu ben dizi sektöründen ne anlarım ki bu işe kalkıştım?" diye kendimi azarlaya azarlaya yazıyı yazdım, teslim ettim. Severek okuduğum siteye iki satır katkım oldu diye de çok sevindim. Böyleyken böyle işte... Gelelim Şenlik'teki içler acısı performansıma:

3 ay boyunca, toplam 2677 sayfa tutan 11 kitap okuyabildim. Ekstra puanlı kategorilerden yalnızca birini (3 kitaplık seri) tamamladım. Böylece 151 puanla bitirdim şenliği. Okuduğum kitaplar:

Adında bir sayı geçen kitap: İki Beyinli Adam - Michael Crichton (237 sayfa) 10 puan
Çevirmenlik de yapan bir yazarın kitabı: Filler Çapraz Gider - Altay Öktem (125 sayfa) 10 puan
Sahaftan alınmış kitap: Son Nesil - Arthur C. Clarke (248 sayfa) 10 puan
Masal kitabı: Charlie'nin Çikolata Fabrikası - Roald Dahl (205 sayfa) 10 puan
Biyografi: Pazarola Hasan Bey - Yavuz Selim Karakışla (80 sayfa) 10 puan
Yabancı dilde bir kitap: Azazel - Isaac Asimov (221 sayfa) 10 puan
Üç kitaplık seri: Kozmik Üçleme - C.S. Lewis (923 sayfa) 45 puan
Goodreads listesinden bir kitap: Kutsal Dedektiflik Bürosu - Douglas N. Adams (279 sayfa) 10 puan
Daha önce okumadığım yabancı kadın yazar: Elif - G. Willow Wilson (359 sayfa) 10 puan

Durum hiç iyi değil, görüldüğü üzere. Üstelik bu çok kategorili şenliği iki ayda tamamlayanlar varmış! Kendilerini içtenlikle tebrik ediyorum! =)

Çalışkan organizatörümüz Güz Şenliği kategorilerini de açıkladı bugün. Bu seferlik ben katılmıyorum. Birkaç ay boyunca yeni kitap almayı bırakıp evde biriken kitap yığınımı eritmeye çalışacağım. Hatta bloga başlamadan önce okuduğum bilim kurgu kitaplarını da hızlıca tekrar okuyup buraya yazmak istiyorum ama, bakalım yapabilecek miyim. Üstelik bir de tekrar öğrenci oldum, derslerim ne kadar zamanımı alacak bilmiyorum ama nedense epey yoğun olacakmış gibi geliyor. Ben şimdi susayım o zaman.

4 Eylül 2014

Perelandra Venüs'e Yolculuk

Perelandra Venüs'e Yolculuk (Kozmik Üçleme 2) - Perelandra
C.S. Lewis
Çeviren: Fethi Aytuna
Kabalcı Yayınevi
Ocak 2006 (1. basım)
278 sayfa

* Okuma şenliği için bir üçleme. (2/3)

Serinin ilk kitabı olan Sessiz Gezegenin Dışında'yı biraz sıkıcı bulmuştum, meğer her şey yeni başlıyormuş. Perelandra'yı bitirebilmek için kendimi epey zorladım, son 10-15 sayfayı neredeyse on günde okuyabildim. Kitabın sonlarına geldiğimde o kadar usandım ki, ancak birkaç satır okuyup "öff yeter" diye kitabı bir kenara bırakıyordum. Ama azimliyim, üçüncü kitabı da okuyup bitireceğim.

Lewis, kitaba birkaç satırlık bir önsöz yazmış ve "Bu kitaptaki karakterlerin tümü tamamen hayal ürünüdür ve hiçbiri alegorik değildir." demiş. Hı-hım, tabii... Hayal ürünü karakterler olduklarına eminim ama alegori konusunda yazarın ironi yaptığını düşünmemek için hiçbir nedenim yok. Öte yandan, kitabı hazırlarken Kabalcı çalışanları da çok sıkılmış olacaklar ki, arka kapakta Ransom yerine "akademisyen Dr. Watson"dan bahsetmişler. Belki de arka kapak yazısını yazarken Sherlock izliyorlardı.

Bu sefer olaylar, Ransom'ın evine doğru yola koyulan anlatıcıyla (Ransom'ın ilk seyahatini de bize aktaran kişi, yazarımız Lewis'in ta kendisi) başlıyor. Ransom'ın gönderdiği bir telgraf üzerine onu görmeye giden yazar, Worchester tren istasyonu ile Ransom'ın evi arasındaki birkaç kilometrelik yolda yürürken aklından çeşit çeşit düşünceler geçiyor: Mars'taki yaratıklar, arkadaşının Mars'tan döndükten sonra ne kadar değiştiği, bu seyahatle ilgili duyduğu kaygılar... Böylece giderek artan bir huzursuzluğun ve korkunun içinde buluyor kendini. Geri dönme yönündeki güdülerini dizginleyip Ransom'ın evine ulaşıyor ve kapıda, ev sahibinin dışarıda olduğunu, yemek için beklemesi gerekmediğini söyleyen bir not buluyor.  Eve giren yazar buz gibi ve çok büyük bir kutu ile, bir de Mars'tan gelen bir eldil ile karşılaşıyor. Ransom eve gelip misafiriyle buluştuğunda kendisinin Perelandra'ya (bizim deyişimizle Venüs'e) gönderileceğini, bu seyahate hazırlanmak ve geri döndüğünde karşılanmak üzere yazarın yardımına ihtiyacı olduğunu anlatıyor. Venüs'ü birtakım şeytanî güçlerden korumak üzere, eldilin temsilcisi olarak gönderileceğini de anlatıyor elbette.

Daha önce bahsi geçen kutunun içine yerleşen Ransom, eldilin üstün güçleri sayesinde yavaşlatılmış metabolizmasıyla beslenme ve boşaltım ihtiyacı hissetmiyor, kutunun soğukluğu sayesinde güneşin yakıcılığından korunuyor ve kendini Perelandra'da buluyor. Neyse ki, ilk seyahatinde öğrendiği dil yalnız Mars'a (Malacandra'ya) özgü bir dil değilmiş, Güneş sistemimizin ortak diliymiş; böylece Perelandra'ya gittiğinde yeni bir dil öğrenmek zorunda kalmıyor. Güneş'e bizden daha yakın olan ve atmosferi neredeyse tamamen karbondioksitten oluşan, yüzey sıcaklığı 460 santigrat civarlarında dolaşan gezegene indiğinde; Dünya'dan biraz daha (?) sıcak olduğu için çıplak dolaşmaya karar veriyor. Atmosfer basıncı konusuna ise hiç girmeyelim... Perelandra'nın yüzeyi de tahmin edebileceğimizden çok farklı. Hiç aralanmayan bir bulut tabakası ile kaplı olduğu için dışarıdan gözlenemeyen gezegen devasa bir okyanusa sahip, bu okyanusun içinde yalnızca küçük bir sabit kara parçası (Sabitlenmiş Diyar) ve sayısız yüzen ada var. Evet, yüzen ada, suyun üzerinde süzülen kumaş parçaları gibi oradan oraya savrulan, bitkiler ve ağaçlarla kaplı, suyun dalgası ile birlikte kıvrılıp bükülen adalar. Neden olmasın. Bu ağaçların kökü yok mu diye de düşünmeyelim artık. Kurgu bu. Ne çok inceliyorsunuz siz de!

Ransom bu adalardan birine ulaşıyor, karnını doyuruyor, etrafı inceliyor, sürekli kıpırdanan zemin üzerinde düşmeden yürümeyi öğreniyor. Birkaç hayvan dışında hiçbir canlıyla karşılaşmadan geçen bir iki günün sonunda, bulunduğu ada başka bir adanın yakınlarına sürükleniyor ve orada yeşil renkli derisi dışında tamamen insana benzeyen bir kadın olduğunu görüyor. Öğreniyoruz ki, bu kadın Perelandra'nın Havva'sı, kraliçesi. Bir yerlerde bir de kralı varmış ama ayrı adalara düşmüşler, birbirlerini kaybetmişler. Ransom, Leydi diye hitap ettiği bu kadınla bol bol sohbet edip gezegenimizden bahsediyor, kadının anlattıklarını dinliyor. Günler böyle güzel geçerken, bir gün gökyüzünden yuvarlak bir nesne düşüyor ve içinden (ilk kitapta Ransom'u kaçırıp Mars'a götüren) Weston çıkıyor.

Kitabın bundan sonrası bol bol diyalog. Bir tarafta Havva'yı kandıran yılanın rolünü üstlenmiş Weston, diğer tarafta onun Leydi'yi kötü düşüncelerle zehirlemesini önlemeye çalışan Ransom. Yaradılış hikayesi, "Havva o elmayı yemeseydi neler olurdu?" sorusunun etrafında uzadıkça uzuyor. Weston ve Ransom uzun (çok uzun) felsefî tartışmalara girişiyorlar:
"Sizin Şeytanınız ve sizin Tanrınız," dedi Weston, "her ikisi de aynı Güç'ün suretleri. Cennetiniz öndeki kusursuz ruhaniliğin sureti; cehenneminizse bizi arkadan buraya doğru iten kışkırtmanın ya da çabalamanın suretidir. Bu yüzden de birinin statik huzuruyla diğerinin ateşi ve karanlığı bir araya gelir. Yenilenen evrimin bir sonraki aşamasında bizi ileti çağıran Tanrıdır; bunun ötesine geçen aşamada bizi kovansa Şeytandır. Sonuçta, dininiz şeytanların düşmüş melekler olduğunu söyler."
Sayfalar boyunca, Weston'ın kadını ilk günaha doğru kışkırtması ve Ransom'ın buna karşı ataklar geliştirmesinden başka bir şey olmuyor. Kitap bolca faydalandığı Hristiyan mitolojisinin yanında, zaman zaman Roma mitolojisine kadar uzanıp, yüzyıllar önce bu gezegenlere verilen isimleri eldilaya bağlıyor. Ransom, yaşadıklarını anlatmak üzere Dünya'ya dönüyor elbette. Bunun ardından, serinin son ve en kalın kitabı olan Korkunç Kale geliyor. Perelandra'yı okurken öyle sıkıldım ki, Ransom başını alıp hangi gezegene gidecek diye merak etmeye bile enerjim kalmadı, okuma sevgim tükendi. Yine de seriyi bir an önce bitirmek için elimden geleni yapacağım. Hadi bakalım...

21 Ağustos 2014

Sessiz Gezegenin Dışında


Sessiz Gezegenin Dışında (Kozmik Üçleme 1) - Out of the Silent Planet
C.S. Lewis
Çeviren: Fethi Aytuna
Kabalcı Yayınevi
Temmuz 2005 (1. basım)
225 sayfa

* Okuma şenliği için bir üçleme. (1/3)

Narnia Günlükleri serisinin yazarı, ayrıca Tolkien'in de yakın arkadaşı olan Clive Staples Lewis'in Kozmik Üçlemesini okumaya başladım. Hatta ikinci kitabı yarıladım ama Sessiz Gezegenin Dışında'dan bahseden bir yazı yazmak yerine sürekli başka şeylerle oyalandım. Öncelikle, Sessiz Gezegenin Dışında (ve elbette devam kitapları) her türlü kaynakta bilim kurgu janrına dahil edilmiş ama fantastik kurgu desek de yanlış olmaz. Hatta, bence Kozmik Üçleme adını "Gulliver'in Güneş Sisteminde Gezileri" olarak bile değiştirebiliriz; bir de baş karakterin adını değiştirmemiz gerekir elbette. Neyse.

Yaz tatillerinde uzun doğa yürüyüşleri yapmayı seven bir öğretim üyesinin, hava kararmadan önce kalacak bir yer bulmaya çalışması ile başlıyor roman. Cambridge Üniversitesinde dilbilimci olan Ransom, konaklayacak bir pansiyon bulma umudu tükenmişken, küçük bir evin kapısından fırlayan bir kadınla karşılaşıyor. Yakınlarda bulunan bir evde iki profesörün yaşadığını, kadının oğlunun o evde çalıştığını öğreniyor ve meslektaşlarının kendisine yardımcı olabileceğini düşünerek bu eve doğru yöneliyor. Evin tekinsiz görüntüsü karşısında cesareti kırılsa da evin kapısına kadar gitmeyi başarıyor ve orada çalışan çocuğun "Bırakın da eve gideyim" diye haykırdığı bir kargaşa ile karşılaşıyor. Çocuğu evine göndermek için tartışırken, ev sahiplerinden birinin eski bir okul arkadaşı olduğunu fark ediyor ve şahit olduğu şüphe uyandırıcı duruma rağmen geceyi geçirmek üzere eve giriyor. Ransom'ın eski arkadaşı olan Devine, Weston adlı bir fizikçi ile paylaştığı evde misafirine içki ikram ediyor ve sohbet etmeye başlıyorlar. Devine, Ransom'ın evli olmadığını, tatilde nereye gittiğini kimsenin bilmediğini ve dersleri tekrar başlayana kadar kimsenin yokluğunu fark etmeyeceğini öğreniyor. Bu arada yorgunluktan bayılmak üzere olan Ransom, gittikçe uyuşuyor ve bilinci bulanıklaşmaya başlıyor.

Ransom, karanlık bir odada uyanıyor, odanın tavanından soluk bir ışık geliyor ve duvarlar alışılmadık bir perspektifle yukarı doğru genişliyor. Sonunda, iki çılgın profesörün kendisini bir uzay gemisine taşıdıklarını ve Malacandra dedikleri bir gezegene ulaşmayı hedefleyen yolculuklarının bir ay süreceğini öğreniyor. Kitabın bilim kurguya en yaklaştığı bölümler bu yolculuk ve geminin tasviri. Küresel bir formda üretilmiş olan gemi, küçük kütlesine rağmen bir çekim alanı oluşturuyor ve uzay boşluğunda hareket ettikleri sürece kürenin merkezi "zemin" oluyor, daha büyük bir gök cismine yaklaştıklarında ise yer çekimi etkisine kapılan gemide, gök cismine yakın olan taraftaki duvarlar zemin haline geliyor, tüm odaların tavanı-zemini-duvarları birbirinin yerini alıyor. Bu arada Ransom uzayın büyüsüne kapılıyor:
"Yıllar boyunca 'uzay' kavramını dünyaları birbirinden ayıran karanlık, soğuk bir boşluk ve mutlak cansızlıktan ibaret kasvetli bir ortam olarak okumuştu. O ana kadar da bunun kendisini nasıl da etkilemiş olduğunun farkında bile değildi - ama şimdi aynı 'uzay' tanımını, içinde yüzdükleri bu parlak ve semavi okyanusa yapılmış kâfirce bir iftira olarak algılıyordu. Ransom buraya 'ölü' diyemezdi, durmaksızın içine akan yaşamı her an hissedebiliyordu. Bütün bu dünyalar okyanusu ve onların üstünde doğmuş bütün o yaşamlar doğrudan onun içinden beden bulduğuna göre, hissettiklerinin aksi nasıl düşünülebilirdi?"
("Space" sözcüğünün hem uzay, hem de boşluk anlamına geldiğini hatırlayınca, Ransom'un uzay sözcüğünü iftira olarak nitelemesi daha anlamlı oluyor sanırım.)
Uzun yolculuklarının sonuna yaklaşırken, Ransom yol arkadaşlarının bir tartışmasına kulak misafiri oluyor ve kendisinin, Malacandra'da yaşayan Sorn adlı canlılara teslim edilmek üzere kaçırıldığını öğreniyor. Sonunda Malacandra'ya ulaşıyorlar, biz de alabildiğine naif bir gezegen tasviri görüyoruz. Güneş Sistemimizin gezegenlerinden biri olan Malacandra'nın atmosferi solunabiliyor, yoğunluğu ve sıcaklığı alışılmışın dışında olsa da suları içilebiliyor, sürekli buharlaşan su kaynaklarına rağmen gökyüzünde asla bulut oluşmuyor, yer çekimi Dünya'dan daha düşük olduğu için tüm yer şekilleri ve bitkiler bize göre biraz fazla uzun ve ince olsalar da; yabancı bir gezegene göre her şey bir insan için fazlasıyla makul.

Ransom kendisini kaçıranların yanından kaçmayı başarıyor, açlığın da etkilediği sanrılar nedeniyle aklını kaçırdığından şüphelendiği birkaç gün geçirse de kendine gelmeyi başarıyor ve bir gün Malacandra'nın bilinçli ve zeki yerlilerinden biriyle karşılaşıyor: Yaklaşık iki metre boyunda, kalın siyah kıllarla kaplı, perdeli ayakları olan ve çok iyi yüzen bir Hross. Dilbilimci Ransom, yaratığın konuşabildiğini hemen fark ediyor, işaretler ve karşılıklı söylenen tek kelimelik cümleler ile yarım yamalak bir iletişim kuruyorlar ve Ransom, Hross'un peşine takılıp yaşadığı köye giderken dillerini de hızla öğrenmeye başlıyor.

Malacandra, biz Dünyalıların Mars olarak tanıdığı, Güneş Sisteminin dördüncü gezegeni. Az önce dediğim gibi, atmosferi rahatlıkla solunabiliyor ama canlıların evrimi bizimkinden çok farklı bir yol izlemiş. Yalnızca Hrosslar ve Sornlar değil, bir de Pfifltrigg adlı canlılar sosyal yapıyı paylaşıyorlar; bütün bu grupların farklı özellikleri ön planda ve birbirleri ile uyum içinde yaşıyorlar. Ayrıca Eldila diye adlandırdıkları, neredeyse yarı-tanrı olan, ışığı geçirdikleri için çok zor görülen varlıklar, Maleldil ve Oyarsa denen, ölmeyen, üremeyen, yaşlanmayan, farklı bir boyutta yaşayan ama Malacandalılarla sürekli iletişim halinde olan varlıklar var. Ransom bütün bu yabancı zekaları anlamaya çalışıyor, neyse ki mesleği gereği dillerinde çabucak ustalaşıyor ve çok bilge bir Sorn'un şu anlattıklarını anlayabiliyor:
"Bizim duyularımızla hissettiğimiz en hızlı şey ışıktır. Biz aslında ışığı görmeyiz, yalnızca onun aydınlattığı daha yavaş şeyleri görürüz ve bu yüzden de ışık bizim için sınırdır - nesnelerin bizim için çok fazla hızlı hale gelmesinden önce bildiğimiz son şeydir. Sonuçta bir eldil'in bedeni ışık kadar hızlı bir harekettir; onun bedeninin ışıktan oluştuğunu söyleyebilirsin, ama bu, eldil'in kullanacağı anlamda bir ışık değildir."
Bir yandan Malacandra'nın yerlileri ile etik ve felsefe tartışan Ransom, bir yandan da kendisini buraya getiren adamlardan saklanmaya ve planlarını bozmaya çalışıyor. Devine'ın tek hedefi gezegende bol bulunan altın madenleri iken; büyük fizikçi Weston, insan soyunun sürmesi için Malacandra'nın işgal edilmesi ve yerli halkın yok edilmesi gibi çok daha büyük planlar peşinde. Olaylar olayları, tartışmalar tartışmaları kovalarken sonunda Ransom, Weston ve Oyarsa (yani ışık kadar hızlı yaratıkların en üstünü) bir araya geliyorlar. Oyarsa, neden bizim gezegenimize Sessiz Gezegen dediklerini anlatıyor; kendi gezegeninin halklarından olmayan Weston ve Devine'a ölüm cezası veremeyeceğini, ancak evlerine dönmeleri gerektiğini söylüyor.

Bu kitabı okurken çok sıkıcı bulmadım ama ikinci kitabın ortalarına kadar gelmişken biraz sıkılmaya başladım. Lewis'in kurguladığı ve bitkilerine, renklerine kadar betimlediği gezegenler çok güzel ama Sessiz Gezegenin Dışında kitabındaki karakterler salt iyi ve kötü olarak ayrılmışlar, çok inandırıcı, gerçek karakterler değiller. (Evet, bir Marslı da inanılası bir karakter olabilir. Bkz: Mars Yıllıkları) Bakalım üçleme bitince fikrim değişecek mi.

Son olarak, ismini bu kitaptan alan bir Iron Maiden şarkısı varmış meğer, yazıyı yazarken birkaç kez dinledim. Siz de dinlemek isterseniz böyle devam edelim:

15 Ağustos 2014

Son Nesil


Son Nesil - Childhood's End
Arthur C. Clarke
Çeviren: Kayhan Şentin
Cep Kitapları
Ağustos 1984 (1. basım)
248 sayfa

* Okuma Şenliği için sahaftan aldığım bir kitap.

İlk baskısı 1953'te yapılan romanımızın zaman çizgisi 1970'lerde başlıyor. Eski dostlar olan Hoffman ve Schneider adlı iki bilim insanı, uzun yıllar önce yollarını ayırmışlar ve biri ABD adına, biri Rusya adına; kalabalık ekipleri ile birlikte, uzaya açılan ilk gemiyi üretmek için harıl harıl çalışıyorlar. Fakat, iki ekip de sonuca çok yaklaşmışken, yıldızların arasından çıkıp gelen devasa gemiler Dünya göklerinde beliriyor. İnsan ırkı artık yalnız değil.

İlk temasın beş yıl sonrasına atlayan roman, New York'taki Birleşmiş Milletler binasına taşıyor okuyucuyu. Gökyüzüne park eden gemiler beş yıldır oradan ayrılmamışlar, içerideki varlıklar yüzlerini göstermemişler ama Dünya yönetimine hakim olmuşlar ve yalnızca BM Genel Sekreteri Stormgren ile doğrudan iletişim kuruyorlar. Bu hakimiyetle birlikte milletler arası savaşlar sona ermiş, dünya bir bolluk ve huzur dönemine girmiş, kim oldukları bilinmeyen bu yöneticilere Tanrısallar adı verilmiş. İnsanlar çoğunlukla bu durumdan memnunlar ve tepelerinde süzülen yabancı gemilere çoktan alışmışlar ama duruma karşı çıkan, özgürlüklerinin yok olduğunu savunan ve şiddetli protestolar düzenleyen bir azınlık var. Bu protestocuların büyük bir kısmını din adamları oluşturuyor, çünkü Tanrısalların gelişi ile birlikte inançlarının tehdit edildiğini düşünüyorlar:
"Bilim, aldırmazlıkla olduğu kadar, dogmalarını kabul etmemekle de dini yıkabilir. bildiğim kadarıyla Zeus veya Thor'un yokluğunu kimse ortaya koymadı, ama şimdi bunların çok az izleyicisi var. Wainwright ve taraftarları da, onların inançları konusundaki gerçeği bildiğimiz için korkuyor. Acaba ne kadar zamandır insanlığı gözlediğimizi düşünüyorlar? Muhammed'in hicreti başlattığını, ya da Musa'nın Yahudilere yasalar koyduğunu gördük mü? Onların inandıkları öykülerin tümüyle saçma olduğunu biliyor muyuz?"
Bu konuşmayı yapan kişi Karellen, Tanrısalların sözcüsü. Kendisini asla göstermese de, Genel Sekreter Stormgren'le düzenli toplantılar yapıyor, talimatlar iletiyor ve hatta bir çeşit arkadaşlık ilişkisi geliştiriyorlar. Görevi süresince Karellen'in neye benzediğini hiç öğrenemeyen Stormgren, emekli olmadan önceki son toplantılarında ufak bir oyun oynayıp Karellen'i görmeyi başarıyor. Gördüğü şeyi hiç kimseyle paylaşmıyor ve Tanrısalların sırrını hayatı boyunca saklıyor. Bu olaydan ancak elli yıl sonra Karellen yeryüzüne iniyor ve insanlara kendini gösteriyor.

Elli yıllık bir atlama yapan romanda Clarke, Tanrısalların yönettiği dünyada adeta bir ütopya kurmuş. İnsanlık uzaya açılma hayalini bir kenara bırakmış, günlük işlerin çoğunu robotlara devretmiş, yalnızca keyif için çalışıyorlar, çalışmak istemezlerse okula dönüp yeni bir alanda eğitim görüyorlar; nadir bulunan nesneler dışında hemen her şey bedava sağlanıyor ya da çok ucuz fiyatlara satılıyor. Bu huzurlu, zengin, sağlıklı dünya tanımı, kurgu bir gelecek için bile çok fazla iyimser. Bütün bu iyimser tablonun ardında, din ile birlikte bilim ve sanat da bir gerileme sürecine girmiş. Bilimle uğraşan (oyalanan) birçok insan olmasına karşılık, ilerlemeyi sürdürecek nitelikte bilim insanları kalmamış.
"Evet, pek çok teknolog vardı; fakat bunların pek azı insan bilgisinin sınırlarını genişletecek özgünlüğe sahipti. Merak vardı, buna ayıracak boş zaman da; ama temel nitelikte bilimsel araştırmaya girecek yürek yoktu insanlarda. (...) Hiçbir çağda, sırf eğlence için birtakım gerçekleri toplamaya koyulan böylesine çok sayıda amatör bilimci görülmemişti; ne yazık ki, bu gerçekler arasında ilişki kuracak kuramcıların sayısı çok azdı. (...) Amatör ve profesyonel olmak üzere sürüyle icracı vardı, ama varlıkları bir nesil boyu sürecek, gerçek anlamda edebiyat, müzik, resim ve heykel ürünleri çıkmıyordu artık. Dünya, artık bir daha hiç dönmeyecek olan bir geçmişin parlaklığıyla yaşıyordu."
Bir de, Clarke'ın yönetime el koyan uzaylılar ile gerekçelendirdiği çöküşü biz şimdiden yaşıyoruz sanırım:
"Her gün radyo ve TV'nin çeşitli kanallarından beş yüz saat kadar bir yayın yapıldığının farkında mısınız? (...) İnsanların artık pasif süngerler haline gelmesine şaşmamalı; yalnızca emiyor ama herhangi bir şey yaratmıyorlar. Kişi başına ortalama program izleme süresinin günde üç saat olduğunu biliyor muydunuz?"
Düşünebiliyor musunuz?! Günde üç saat televizyon izlemek, nasıl da inanılmaz! Kesintisiz yayın yapan sadece yirmi kanal olsa, Clarke'ın "abartılı" bir süre olarak sunduğu beş yüz saatlik yayını yakalıyoruz. Yanılmıyorsam bizim evdeki televizyonda 120'den fazla kanal var. Hesabı tamamlamaya üşendim.

Tanrısalların Dünya'ya gelmelerinin ardından geçen yıllarda nesiller değişiyor, yeni doğan her nesil ile birlikte Tanrısalların varlığı ve yönetim biçimleri daha da kanıksanıyor; ancak neden buraya geldikleri, neden insan ırkının geleceğine müdahale ettikleri ancak kitabın sonlarında açıklanıyor. Bu kitabın büyük bir kısmını çok sevdim, finale yaklaştıkça sevgim biraz azalmaya başladı. (Bundan sonra yazacağım birkaç cümle, kitabın sonu ile ilgili yorum içerdiği için okumamayı tercih edebilirsiniz. Final ile ilgili kısmı okumak istemeyenler için kısa özet: İnsanın başka bir gezegenden gelen varlıklarla ilk temasını işleyen bu roman bence mutlaka okunmalı. 'Ben okurum, final hakkında bilgi almak okuma keyfimi kaçırmaz' diyorsanız, devam edelim.)

Galiba ben, aslında Arthur C. Clarke'ı pek o kadar sevmiyorum. Kullandığı dili seviyorum, romanlarındaki insan eleştirilerini seviyorum ama birden fazla romanında kullandığı, saf bilinçten oluşan bir varlığa doğru evrimleşme ya da bu bilincin iradesine bağlanan olayları sevmiyorum. Son Nesil'i okurken de aynı hayal kırıklığını yaşadım; oysa çok güzel gidiyordu roman. Görüyoruz ki, Karellen ve soydaşları Yücedimağ olarak adlandırdıkları bir varlığın emri ile dünyaya gelmişler. Yücedimağ'ın insan evriminin bir sonraki basamağı ile ilgili öngörüleri doğrultusunda insanları yönlendirmeleri gerekiyormuş. Bu evrimin ne olduğunu, nasıl olduğunu ise elbette anlatmayacağım, fakat kitapta oldukça görkemli betimlemeler var. Yücedimağ kurgusunu sevmesem de, kitabı büyük bir keyifle okudum.

10 Ağustos 2014

Eski İstanbul'un Delileri: Pazarola Hasan Bey


Eski İstanbul'un Delileri: Pazarola Hasan Bey
Yavuz Selim Karakışla
Toplumsal Tarih Dergisi (Tarih Vakfı)
Şubat 2006 (1. basım)
80 sayfa

* Okuma Şenliği için bir biyografi.

Bu küçücük biyografi kitabı, Toplumsal Tarih Dergisi'nin eki olarak yayımlanmış. Şu sıralar deliler ve delilik ile ilgili kitaplara merak saran kitapçım Faruk Bey, okumam için ödünç verdi, ben de bir çırpıda bitirdim.

Yavuz Selim Karakışla, eski bir dergide başka bir şeyler ararken Pazarola Hasan Bey'le ilgili bir yazıya rastlamış, sonra da Hasan Bey hakkında bulduğu bütün kaynakları toplamaya başlayıp yıllar sonra bu kitabı yazmış. İstanbul'un Meczupları başlıklı ilk bölümde:
"Sokaklarda yaşayan delilere dokunulmaz, ne yaptıklarına bakılmaz, sokaklarda sürdürdükleri garip hayatlara da pek ilişilmezdi. Delilik, ermişlik ve bilgeliğin bir diğer hali olarak algılanır, asla yadırganmazdı."
diyor, eski İstanbul'da yaşayan meczuplar için. Deli ve meczup sözcükleri arasındaki nüansı, Osmanlı'da delilerin her zaman hoşgörü ile karşılandığını, kimilerinin İstanbul'un ünlü siyasilerinden, yazarlarından daha fazla tanındığını anlatıyor. Sonra, geçiyor Pazarola Hasan Bey'in öyküsüne.

Pazarola Hasan Bey, kocaman kafalı, her zaman kibar davranan bir adammış, doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmiyormuş ama tahminen 1880-1885 yılları arasında doğmuş ve 1920'lerin ikinci yarısında hayatını kaybetmiş. Unkapanı'nda yaşayan Hasan Bey, çevredeki herkes tarafından tanınırmış ve hatta uğurlu sayılırmış. Hangi esnafa "Pazarola ....cibaşı" dese, o gün işlerinin iyi olacağını düşünürlermiş. Hasan Bey, herkesin işine göre bir yakıştırma yapıp, herkesi bir şeyin başı yaparmış: Tütüncübaşı, berberbaşı, bekçibaşı, yazıcıbaşı, dilencibaşı...

"Pazarola Hasan Bey'e göre, büyük, küçük, Müslüman, Hristiyan, kadın, erkek, zengin, fakir diye bir şey yoktur. Herkes birdir, herkes Allah'ın kuludur, herkes iyi insandır... (...) Ona göre mevki, makam diye bir şey yoktur, yahut kibirli kendini beğenmiş insan. İstanbul Vâlisi'ni görse, ona çekinmeden 'Pazarola Vâlibaşı' demekten kendini alamaz."
Pazarola Hasan Bey'in hakkında, eski Türkçe ile yazılmış makalelerden karikatürlere, söyleşilerden fotoğraflara kadar birçok alıntı var kitapta. Hatta 54 dörtlükten oluşan, Hasan Bey için yazılmış bir destan bile var. Kitapçım sayesinde, hiç aklımdan geçmeyecek türde bir biyografi okudum ve çok keyif aldım.

5 Ağustos 2014

Filler Çapraz Gider


Filler Çapraz Gider
Altay Öktem
Yitik Ülke Yayınları
Şubat 2014 (1. basım)
125 sayfa

* Okuma Şenliği için aynı zamanda çevirmenlik de yapan bir yazar tarafından yazılmış bir kitap.

Ne yapsam da Filler Çapraz Gider'i okuma şenliğine uydursam diye bakınıyordum ki, yazarın kitapta yer alan kısa biyografisinde şunu okudum: "2013 yılında, Tupac Shakur'un şiirlerini Sabri Kaliç ile birlikte Türkçeye çevirdi. Kitap Betonda Yeşeren Gül adıyla Marjinal Yayınları tarafından yayımlandı." Bence aynı zamanda çevirmenlik yapma gereği için yeterince iyi. (Değil mi? Pınar?)

Filler Çapraz Gider de, okuduğum diğer Altay Öktem romanları gibi tamamen kendine özgü bir roman. Yanlış hatırlamıyorsam Öktem'in yazdığı ilk romanmış ve 2001'de Stüdyoimge Yayınları etiketiyle yayımlanana kadar birkaç yıl boyunca kimselere görünmeden bir çekmecede saklanmış. Kitabı okumadan önce bir yerlerde görmüştüm, kitaptaki bütün erkeklerin adı Kerim, bütün kadınların adı Leman'mış. Fakat kitabın daha ikinci bölümünde Seteney Guaşe'yi görüp "Aa aaaa! Benim adım! Benim adım!" diye anlamsız bir sevince boğuldum. Bu kısa mitolojik detay dışında ise, adı anılan bütün kadınlar Leman, bütün erkekler Kerim'miş gerçekten. Bir süre bütün Kerimleri "Bu hangisiydi?" diye birkaç sayfa/bölüm geriye giderek takip etmeye çalışsam da, sonunda vazgeçtim. Hem, hangimiz zaman zaman Kerim değiliz ki?

Kitabın baş Kerim'i olan Kerim'in odasına girip kapıyı kapatmasıyla başlıyor roman. Kerim'i daha ilk paragraftan sevdim ben, çünkü bana benzeyen bir alışkanlığı var:
"... Ama kapı açık olduğu zaman bir türlü düşüncelerini toparlayamıyor, sanki kafasındaki her şey kapıdan çıkıp gidecekmiş gibi huzursuz oluyordu. Yalnız kaldığında kapının kapanması bir zorunluluktu onun için. Ya da alışkanlık."
Kerimler ve Lemanlar, her biri kendi dünyalarında sıkışmışlar ve bu kitapta yolları kesişiyor, hikayeleri şöyle bir birleşip ayrılıyor. Altay Öktem, romanın içine öyküler, mektuplar, tiyatro diyalogları sığdırıyor, aniden (beni temel fotoğraf dersi anılarına döndürerek) renkli fotoğraf filminin detaylı teknik açıklamasına girişiyor, stabilizm diye (çok mantıklı bulduğum) bir öğretiyi anlatıyor. Ve daha pek çok şeyi anlatıyor ama, hangi birini sıralayıp aktaracağımı bilmiyorum. Sonuç olarak, Filler Çapraz gider karanlık ve çok güzel bir kitap, iyi ki yeniden basılmış da alıp okuyabiliyoruz.

30 Temmuz 2014

Azazel


Azazel (Fantasy Stories)
Isaac Asimov
Bantam Spectra Books
February 1990 (Bantam 1st ed.)
221 sayfa

* Okuma Şenliği için yabancı dilde bir kitap.

(Kara kara düşündürenler)
Hello. This is a book. My name is... Ehhe.. Eee... Bu yukarıdaki kitap tam da şu yazdığım seviyede olsaydı, iki günde bitirirdim. Fakat, neyime güvenip Asimov'u orijinal dilinden okumaya kalkıştım bilmiyorum. Adam "lugubriously" diyor, ben "hımmm... tabi." deyip sözlük arıyorum. Sonuç olarak, yine nereden geldiğini bilmediğim bir "okurum ben ya" özgüveniyle alıp kitaplığa koyduğum diğer İngilizce baskı Asimov'lara bakıp kara kara düşünüyorum. En incesi ve küçüğü buydu!

Bu arada, merak eden olursa eğer, bu kitapların bir kısmını ve birkaç tane çok güzel sanat kitabını Abebooks'tan çok uygun fiyatlara aldım birkaç sene önce. Abebooks, Nadirkitap'ın global versiyonu; iyi durumda ve ucuz ikinci el kitaplar bulmak mümkün. Ben buradan çok sık kitap almasam bile arasıra girip bakınmayı seviyorum. (Reklamları dinlediniz.)

Kitap, Asimov'un yazdığı kısa bir giriş bölümüyle başlıyor. Eric Protter adlı bir beyefendinin, aylık bir dergi için gizemli hikayeler yazmasını teklif ettiğini; iyi insanlara hayır demekte zorlandığı için bu teklifi kabul ettiğini söylüyor Asimov. Diyor ki, tanıştığı tüm editörler iyi insanlarmış. Bu durum, adamın hayatı boyunca yüzlerce kitap yazmasını açıklıyor olabilir. Editörlere hayır diyemediği için hiç durup dinlenmeden yazmış adamcağız. Ne iyi etmiş! Ne diyorduk? Asimov'un bu dergi için yazdığı ilk öyküde Azazel ortaya çıkmış. Eric Protter'ın dergisinde yayımlanan öykünün ardından, Azazel öyküleri biraz değişerek başka bir dergide devam etmiş. Daha sonra Isaac Asimov's Science Fiction Magazine'de yayımlamak üzere yeni Azazel hikayeleri yazmış ama fantastik öyküleri bilim kurgu kılıfına uydurabilmek için yine bazı değişiklikler yapmış. Sonuç olarak, ilk yazdığı öyküden ilham alan iki farklı seri oluşmuş; ilk öykü, diğerlerine uymadığı için bu öykülerin derlemelerinde kendine yer bulamamış. Bu kitaptaki öyküler için ise, en başa dönüp bir başlangıç kurgusu yaratmış. Ayrıca, Asimov giriş bölümünün sonunda diyor ki, bu öykülerin mizah hicivleri olması ve Asimov tarzının dışında (kendi deyişiyle un-Asimovian) olması kasıtlı bir tavırmış, şaşırmamıza gerek yokmuş.

Öykülere adını veren Azazel da zaten tamamen un-Asimovian bir karakter, çünkü Azazel iki santimetre boyunda, çok becerikli bir iblis. Azazel'ı öte dünyadan (diğer boyuttan, ya da her nereden geliyorsa oradan) dünyaya çağıran kişi ise George Bitternut. Dedelerinden kalan mistik yöntemlerle yaktığı çeşitli otları kullanarak Azazel'ı çağırıyor ve (iblis doğrudan kendisine yardım etmeyi reddettiği için) çeşitli arkadaşlarının sıkıntılarını çözmek üzere iblisten yardım istiyor. George ve Azazel dışında, öykülerdeki sabit üçüncü karakter, Asimov'un ta kendisi. Asimov ve George, bir edebiyat kongresinde tanışıyorlar; George, Asimov'un öykülerini ve kitaplarını çok sevdiğini söyleyerek yazarın sevgisini kazanıyor ve kendisini pahalı bir restoranda yemeğe davet ettiriyor. Bu yemek sırasında, Azazel'la yaşadığı bir öyküyü anlatıyor. Bu tanışmanın ardından yazarımız ve Geroge arasıra buluşmaya devam ediyorlar, yemeklerin ve içkilerin parasını her zaman Asimov ödüyor. George ise bunun karşılığında Asimov'un ne kadar kötü bir yazar olduğu ile ilgili fikirlerini paylaşıyor, yemek yedikleri restoranı eleştiriyor, Asimov'u aşağılıyor, yeterince içki içtiğinde ise "O değil de..." diye lafa girip yeni bir Azazel anısı anlatıyor ve her seferinde "Sen Azazel'ı nereden biliyorsun? Hiç kimseye ondan bahsetmem ben." diye şaşırıyor. Yemeğin sonunda ise Asimov'un ödediği hesaptan dönen para üstünü çaktırmadan cebine atıp uzaklaşıyor. Anlayacağınız, George tamamen kendine özgü bir karakter; ne iş yaptığı belli değil, genellikle geniş çevresinin sırtından geçiniyor, kendisini çok iyi niyetli, çok hayırsever ve çok dost canlısı bir insan olarak görüyor, yaptığı iyiliklerin kıymetinin hiç bilinmediğini düşünüp dertleniyor. Yaptığı tüm iyilikler ise, Azazel'ı çağırıp sorunu anlatmaktan (ve elbette sonunda işleri daha beter etmekten) ibaret.

Asimov fantastik bir kurgu yaratsa da, içindeki bilim adamını tam olarak susturamamış. Azazel, "Bu istediğini yapmak için adamın DNA'sında kuantum seviyesinde değişiklikler yapmam gerekir!" diye isyan ediyor bazen. Ya da bir basketbolcuya yardımcı olmak için beynini kurcalayıp reflekslerinin gelişmesini sağlıyor. Bir yazarın bankada, hastanede, taksi beklerken... boşa geçirdiği zamanı kısaltmak için olasılık yasalarını kurcalıyor. Taştan yontulmuş bir heykeli canlandırması istendiğinde sinirden çırpınıyor:
He squawked with a shrillness that hurt my ears. "Bring silicate-based material to carbon-and-water life? Why don't you ask me to build you a planet out of excrement and be done with it? How can I turn stone to flesh?"
Öykülerin oturduğu kalıp böyle işte, George bir arkadaşının yaratıcı yazarlık yeteneğini artırıp zengin olması için, çirkin bir kadının güzelleşmesi için, insanlığı yok etmeye niyetlenen çılgın bir bilim adamını durdurmak için Azazel'dan yardım istiyor, Azazel isteneni yapıyor ve yardım edilen insan her seferinde daha beter bir duruma düşüyor. Asimov, "ne dilediğinize dikkat edin" diye başlayan (ve devamını tam olarak hatırlayamadığım) sözü evirip çevirip çok eğlenceli öykülere dönüştürmüş. Keşke bir yayınevi çıkıp bu kitabın çevirisini yapsa, ben de gönül rahatlığıyla herkese önerebilsem.

20 Temmuz 2014

İki Beyinli Adam


İki Beyinli Adam - The Terminal Man
Michael Crichton
Çeviren: Mehmet Harmancı
Uycan Yayınları
Aralık 1973
237 sayfa

* Okuma Şenliği için adında bir sayı geçen bir kitap.

İki Beyinli Adam'ın yazarı Michael Crichton'ı meğer zaten tanıyormuşum ama haberim yokmuş. Medikal kurgu, bilim kurgu, gerilim türlerindeki ürünleri ile hem kitap raflarını, hem sinemayı, hem de televizyonu besleyen Crichton, Jurassic Park'ın ve (bence en önemlisi) CNBC-e'de de yayımlanan ER adlı dizinin yaratıcısıymış. Harvard'da aldığı tıp eğitimini keyifli eserlere dönüştürmekteki başarısını, ER'ın 15 sezon sürmesinden ve çok sevilmesinden anlamak mümkün. Bu üretken yazar 2008 yılında, henüz 66 yaşındayken kanser nedeniyle hayatını kaybetmiş.

Benim 2012'de Ankara Kitap Fuarı'ndan aldığım bu kitabın aynı isimli (The Terminal Man) bir de film uyarlaması varmış fakat IMDB puanına bakınca pek bir beklenti yaratmadı bende. Belki bir gün, yapacak başka hiçbir şey bulamazsam izlerim. Kitaptan bahsetmeye başlamadan önce, künyesinde de yer alan ilginç bir detayı belirtmek istiyorum, ilk kez 1972'de yayımlanan bu kitap, aynı yıl Playboy dergisinde de tefrika edilmiş. Dergide cüretkar fotoğraflardan fazlası varmış demek, hiç bilmiyordum!

Romanımız 9 Mart 1971, Salı günü başlıyor ve her gün ayrı bir bölüm başlığı ile ayrılmış olarak 13 Mart'ta sona eriyor. Hastanenin girişinde oturan iki doktor Morris ve Ellis, bekledikleri hasta hakkında konuşuyorlar. Benson isimli hasta, iki polis eşliğinde, bileklerinde kelepçe ile geliyor ve hakkında biraz bilgi ediniyoruz. Hastanenin tüm cerrahlarının katıldığı bir "olağan dışı vaka takdimi" toplantısında ise, Benson'ın hastalığı ve planlanan operasyon hakkında daha fazla detay vermiş yazar. Bilgisayar uzmanı Benson, normal koşullarda zeki, sakin ve nazik bir insan. Ancak psikomotor epilepsisi dolayısıyla nöbetler geçiriyor, nöbetleri sırasında aşırı şiddet eğilimi gösteriyor ve bu durumdayken birkaç kişiyi hastanelik etmiş. Hastanenin Nöropsikiyatrik Araştırma bölümüne getirilmiş ve üçüncü kademeden bir beyin ameliyatı geçirecek. Daha önce hiçbir insan üzerinde uygulanmayan bu ameliyat için doktorların bir kısmı çok hevesli, NPA bölümünden Doktor Janet Ross ise ameliyata kesinlikle karşı çıkıyor ve hastayı kaygıyla izliyor. Ameliyat sırasında, Benson'ın beynine, amigdala içine kırk tane elektrot bağlanacak; deri altına yerleştirilen bir pille desteklenecek olan bu elektrotlar, nöbet belirtileri başladığında aktive olup beyni uyararak nöbeti engelleyecek.

Teoride her şey çok iyi, ancak bilgisayar uzmanı olan Benson, çok sağlıklı bir zihin yapısına sahip değil; makinelerin insanlığı ele geçirmeye çalıştığını düşünüyor ve beynine bir makine bağlanması fikrinden nefret ediyor:
"... ne yaptıklarını biliyorlar. Dört bir yanımız makinelerle dolu. Bir zamanlar insanların hizmetini görüyorlardı, oysa şimdi idareyi ellerine geçiriyorlar. Kurnazca, çok kurnazca yapıyorlar bunu."
Benson'ın ameliyatı tamamlanıyor, elektrotlar test ediliyor ve her birinin beyinde yarattığı etki karşılaştırılıyor. Bir süre sakinleştirici ilaçlarla kontrol altında tutulması gereken Benson, hastaneden kaçmayı başarıyor ve olaylar birbirine karışıyor. Doktorların macerasına polisler ekleniyor, hastaneden Los Angeles sokaklarına uzanan bir kovalamaca başlıyor.

Bilgisayarların henüz çok yaygın olmadığı yıllarda yazılan bu kitap, teknolojinin yarattığı korkuyu ele alarak çok güzel bir giriş yapmış. Bilgisayar teknolojisinin hızlı ilerleyişi, makinelerin boyutunun giderek küçülmesi ve giderek akıllanmaları, öğrenebilen bilgisayarlar, bir bilgisayarın hata yapmaması...
"Ancak kompüterler farklıydılar. Kompüterlerle birlikte çalışmak, insanı alçaltıcı bir deneydi. Hiç yanlış yapmazlardı. Bu kadar basitti işte. Bir problemin kaynağını bulmak iki hafta da sürse, bu program on ayrı insan tarafından da kontrol edilse, bütün kadro en sonunda kompüter devrelerinin bir yerde yanıldığı izlenimine kapılmaya bile başlasalar sonunda bir insan yanlışı çıkardı ortaya. Her zaman böyleydi bu."
Evet, kitabın yazıldığı zaman bilgisayarlar o kadar yeniymiş ki, henüz bilgisayar sözcüğü Türkçedeki yerini almamış. İşte böyle güzel konular yakalayan bu kitap, teknolojinin geleceği ile ilgili güçlü teorilerle devam etmek yerine sıradan bir polis kovalamacasına dönüşünce hafif bir hayal kırıklığı hissettim. Crichton'ın hakkını vermek gerekir, kitabın ikinci yarısında epey gerilimli ve heyecanlı sayfalar var ama benim beklentim çok başkaydı. Yine de, beyinden gelen talimatları algılayıp hareket eden protezlerin üretildiği bir dönemde yaşarken, kırk yıl önce yazılmış bu kitabı okumak güzel oldu.

Bu kitapta yer bulan kaygılara da çok uyduğu için ve çok hoşuma gittiği için, geçenlerde Facebook'taki I f*cking love science sayfasında gördüğüm bir fotoğrafı da paylaşayım gitmeden.

13 Temmuz 2014

Elif


Elif - Alif the Unseen
G. Willow Wilson
Çeviren: Gökhan Sarı
MonoKL Yayınları
Mayıs 2014 (1. basım)
362 sayfa

* Okuma Şenliği için daha önce hiç okumadığım yabancı kadın yazar.

Fantastik kurgunun islam mitleri ile kesiştiği, genellikle okuduğum kitaplardan epey farklı ama ilginç ve keyifli, üstelik 2013 World Fantasy Award ile taçlandırılmış, arka kapağını Neil Gaiman'dan aldığı övgü ile süslemiş bir kitap Elif. Yazarı G. Willow Wilson da ilgi çekici bir kadın. ABD'de doğan yazar Boston Üniversitesi'nde okurken müslümanlığı seçmiş, Kahire'ye taşınmış, bir yandan çeşitli dergilere yazılar yazarken bir yandan da Cairo adlı bir grafik roman yazmış; devam eden bir çizgi roman çalışması varmış. Elif'in sonunda yer alan notunda belirttiği üzere, üç ilgi alanı olan teknolojiyi, islamı ve sosyopolitik tartışmaları tek bir arkadaş grubu üzerinde birleştiremediği için sinirlenip "Ben de romanını yazarım arkadaş!" demiş. (Belki de tam olarak öyle dememiştir ama ben öyle anladım.)

Kitabı Türkçeye kazandıran ekibin isimlerine aşinayım. Bloglar arası tanışıklığımın yanı sıra çevirilerini de çok beğendiğim M. İhsan Tatari ile beraber, Silo'nun çevirisinde çok başarılı olan ikili Gökhan Sarı ile Rasim Emirosmanoğlu çalışmışlar Elif için ve yine iyi bir iş çıkarmışlar. Bu kitap biraz daha aceleye gelmiş sanki; ufak tefek hatalar, yerinde bulunamayan birkaç noktalama işareti var fakat yakın zamanda okuduğum birçok çeviriden çok daha başarılı olduğu için, kendime "Tamam canım, abartma sen de." deyip geçiyorum bunları. Fakat, MonoKL'daki sevgili arkadaşlarım, kitabın künyesine orijinal ismini yazmamışsınız?

Yaşlı el yazması ustası Rıza'nın, zorla alıkoyduğu bir cine anlattırdığı ve yazıya döktüğü hikayelerle başlıyor roman. Rıza'nın "Şey" diye adlandırdığı cin, halkının hikayelerinin insanlara aktarılmaması gerektiğini düşünse de Rıza'nın bağlayıcı nesnelerinden kurtulamadığı için pes ediyor ve Elf Yevm denen hikayeleri anlatmaya başlıyor. Ardından yüzlerce yıl sonrasına atlıyoruz ve, bir yandan İntizar'dan mesaj gelirse diye gözünü telefonundan ayıramayan, bir yandan da uyuklayan Elif'le tanışıyoruz. Elif, Orta Doğu'nun bir şehrinde yaşayan, kendisini Gri Şapkalılara dahil gören bir hacker. Gerçek adını kullanmayı sevmiyor ve sanal dünyada kullandığı ismi ile tanınıyor: alfabenin ilk harfi, yukarıdan aşağı düz bir çizgi. Keskin ideolojik kaygıları yok, parasını ödeyen herkese dijital koruma sağlıyor ve Devlet Güvenlik'in sansürcü, baskıcı rejimine karşı koyan diğer arkadaşları ile birlikte; gittikçe sıkılaşan kontroller, sanal takipler ve El diye adlandırdıkları, kimliğini bilmedikleri düşmandan gizlenmeye çalışıyor. Daha gelişmiş ülkelerdeki hackerların kaygılarıyla dalga geçiyorlar ve bu arada kendi etraflarındaki çember gittikçe daralıyor.
"Doğru düzgün bir posta servisi olmayan ama dünyanın en gelişmiş dijital polis şebekelerinden birine sahip olmakla böbürlenen bir yerde yaşamanın nasıl bir şey olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktu. Prensleri gümüş kaplı arabalar süren Emirlikler ve içme suyu olmayan bölgeler... Endişe ve hoşnutsuzluk belirten yasadışı söylemleri tespit etmek için bütün blogların, bütün sohbet odalarının ve bütün forumların izlendiği bir internet..."
Elif, internette tanışıp aşık olduğu İntizar'la, ülkesinin ve geleneklerinin izin verdiğinden çok daha yakın bir ilişki içine giriyor fakat ilişkileri İntizar'ın başka bir adamla nişanlanmasıyla bitiyor. Hayalleri yıkılan Elif, eski sevgilisinin kendisine hiçbir şekilde ulaşamamasını sağlamak için çok gelişmiş bir keylogger tasarlamaya ve bu yazılım sayesinde İntizar'dan gelecek her türlü içeriği engellemeye karar veriyor. Ürettiği yazılım, hiç ummadığı bir şekilde başarılı oluyor ve İntizar için oluşturulan filtre sayesinde Elif sanal varlığını saklayabiliyor. Fakat bu sırada El'in ağına yakalanan Elif'in kimliği açığa çıkıyor ve komşu kızı Dina'nın da istemeden dahil olduğu bir kovalamacanın içine düşüyor.

Elif ve Dina, bir yandan El'den kaçıyorlar; bir yandan da İntizar'ın Elif'e neden çok eski bir kitabı, Elf Yevm'i gönderdiğini anlamaya çalışıyorlar. Elif'in hacker arkadaşı Abdullah'ın yönlendirmesiyle, kendilerine yardım edebileceğini umdukları Vampir Vikram diye anılan adamı buluyorlar, Vikram'ın insan olmadığını (ve fakat Jedi mind trick yapabilen, hilebaz ve kötücül gözükse de tutarlı bir etik anlayışı olan) bir cin olduğunu fark ediyorlar. Ardından olaylar olaylar!

Elif, Dina'nın serinkanlı mantığı ve Vikram'ın kendine özgü davranışlarının yardımı ile El'in kim olduğunu öğreniyor ve bir süre daha saklı kalmayı başarıyor. Bir caminin bilge, akıllı ve pek sevilesi yaşlı imamının da başını derde sokarak yakalanıyor ve sonunda El'le karşı karşıya geliyor. El, teknolojiyi özgürlükle bağdaştıran Elif'in tam karşıtı bir düşünceyi temsil ediyor; Elif'le konuşurken diyor ki:
"Yapma ama Elif. Kafanda canlandırdığın Şehir'in nasıl bir yer olduğunu dürüstçe söyle bana. Demokratik mi? (...) Güzel liman kentimizin yurttaşlarına gerçek oy hakkı verirsen, şu üç şeyden birini yapacaklardır: ya kendi kabilelerine, ya İslamcılara, ya da onlara en çok parayı ödeyene oy verirler."
Şansının ve hiç ummadığı bir insanın yardımıyla El'in hapishanesinden kaçan Elif, Şehir'e geri dönemeyeceği için kendini çöle atıyor, cinlerin arasına karışıyor, hatta bir lamba ciniyle bile tanışıyor. Kendi halinde bir hacker'ken ortasında kaldığı olaylardan kurtulup hayatını düzeltebilmek ve El'den kurtulmak için planlar yapıyor, cinlerden yardım istiyor; bu arada, dertlerine dert katan Elf Yevm'i kimin başına atsa bilemiyor ve kitabı yakmayı öneriyor. Dina, şiddetle karşı çıkıyor:
"Hayır," dedi Dina. "Biz kitap yakan insanlar değiliz."
"Biz de kim?"
"Azıcık beyni olan insanlar."
(Bu diyalogun devamında Dina'nın söyledikleri çok güzel. Ama koca bir paragrafı buraya eklemek istemedim.)
Kaçak ekibimiz aylar sonra Şehir'e geri döndüklerinde ise, protestolarla, ayaklanmalarla, koca bir isyanla karşılaşıyorlar. Arap Baharı'ndan beslenen bu bölümlerde anlatılan bazı sahneler bizim için de çok tanıdık:
"Daldıkları hülyadan silah sesleri ve hemen ardından gelen alçak bir tıslamayla uyanıverdiler. Göstericilerin üzerine doğru göz yaşartıcı bir gaz bombası yuvarlandı. Elif bir sokak ötede coplarını ve zırhlarını kuşanmış Devlet Güvenlik polislerini gördü."
Çok fazla spoiler vermemek için yazıya ekleyemediğim karakterlerle birlikte, epey kalabalık bir kitap Elif. Bütün bu karakterler kitapta farklı düşünceleri, farklı inançları ya da felsefeleri temsil ediyorlar ve dolayısıyla karakter fazlalığı rahatsız etmiyor. Kitabın yazarı Doğu kültürü ile batılı fantastik edebiyatı çok keyifli bir biçimde birleştirmiş bence. Elbette anlatmadığı, yalnızca satır aralarında şöyle bir değindiği (özellikle de bir kadın olarak, bu bölgelerdeki kadınların sosyal konumları, hakları ile ilgili) konular var. Yine de, sürükleyici kurgusu ve İslam mitolojisinden beslenen karakterleri ile çok keyifli, okunması gereken bir kitap.

2 Temmuz 2014

Charlie'nin Çikolata Fabrikası


Charlie'nin Çikolata Fabrikası - Charlie and the Chocolate Factory
Roald Dahl
Resimleyen: Quentin Blake
Çeviren: Celâl Üster
Can Yayınları
Aralık 2013 (44. basım)
205 sayfa

* Okuma Şenliği için bir masal kitabı.

Uyarı: Bu kitabı okumaya karar verirseniz önceden biraz çikolata edinin, mutfağın bir yerinde bulunsun. Sonra benim gibi gecenin bir yarısı ne yapacağınızı şaşırabilirsiniz.
Uyarı 2: Birçok insan film uyarlamasını izlemiştir diye düşündüğümden, bir de zaten olaylar bir masaldan bekleneceği şekilde ilerlediğinden, her zamankinden fazla spoiler vermiş olabilirim.

Charlie'nin Çikolata Fabrikası iki farklı film uyarlaması da bulunan, çok ünlü, çok güzel bir çocuk klasiği. Yazarı Roald Dahl, Norveçli bir ailenin çocuğu olarak Cardiff, Wales'da doğmuş, İkinci Dünya Savaşı'nda pilot olarak görev yapmış; yalnız çocuk kitapları değil, yetişkinler için gerilim, korku öyküleri de yazmış. Hatta birkaç film senaryosuna da (içlerinde James Bond filmleri de var) katkıda bulunmuş. Yalnızca Charlie'nin Çikolata Fabrikası değil, The Gremlins, Fantastic Mr. Fox gibi filmler de Dahl'ın kitaplarından uyarlanmış. Asker, diplomat, çocuk kitabı yazarı, senaryo yazarı olarak dolu dolu geçen bir hayatın ardından 1990 yılında, 74 yaşındayken, Oxford'da hayatını kaybetmiş. Kitabı resimleyen Quentin Blake ise, Sir unvanının yanına Royal diye başlayan bir dolu kraliyet sıfatı eklenmiş, çocuk kitabı illüstrasyonlarıyla Hans Christian Andersen Ödülü almış, halen üretmeye devam eden bir illüstratör.

Az sonra anlatacağım kitabın ilk uyarlaması 1971 yılında Willy Wonka and the Chocolate Factory adı ile vizyona girmiş ve bu filmin senaryosunu Roald Dahl kendisi yazmış. İkinci uyarlama ise pek sevdiğim yönetmen Tim Burton ile, Burton'ın pek sevdiği aktör Johnny Depp'in bir araya geldiği ve 2005 yılında vizyona giren (sinemada izlerken ara verildiğinde koşarak çikolata almaya gittiğim) Charlie and the Chocolate Factory. 1971 tarihli filmi bir yerlerden bulup izlemek, ardından Tim Burton uyarlamasını tekrar izlemek niyetindeyim. Bu sürecin sonunda tüketmiş olabileceğim çikolata miktarı beni çok korkutuyor.

Masalın kendisinden bahsetmeden önce çevirinin çok güzel, kitabın baskısının çok özenli olduğunu söylemeliyim. Quentin Blake'in desenleri kitabı daha da güzelleştiriyor. Can Yayınları, çocuk kitaplarında da diğer kitaplarda olduğu gibi çok başarılı. Yalnızca, Noel Şarkısı'nda olduğu gibi her sayfada kitabın adının yazılı olmasından hiç hoşlanmadım. Bir de, muhtemelen matbaada, film hazırlanırken yapılan bir hata sonucu "Bu kitapta tanışacaklarınız" sayfasındaki desenler karışmış, Augustus Gloop yerine Umpa Lumpaların resmi basılmış; fakat o kadar kusur kadı kızında da olur diyorum ve okuduğum son çevirinin kötü anılarından sonra bu kadar iyi bir kitapla karşılaştığım için Can Yayınlarına teşekkürlerimi sunuyorum.

Charlie'nin Çikolata Fabrikası, Josephine Nine ile Joe Dede'yi, Georgina Nine ile George Dede'yi, Bay ve Bayan Bucket'ı ve elbette küçük Charlie'yi tanıtarak başlıyor. Yedi kişilik bu kocaman aile, şehrin kenarındaki küçücük bir kulübede yaşıyorlar. Evdeki tek yatakta dört ihtiyar yatarken (o kadar yaşlılar ki, yataktan hiç çıkmıyorlar) Charlie ve anne-babası diğer odaya serdikleri döşeklerde uyuyorlar. Bir diş macunu fabrikasında, macun tüplerine kapak takarak geçimlerini sağlayan Bay Bucket'ın geliri ancak karınlarını doyurmalarına yetiyor, her sabah sadece ekmek ve margarin, diğer öğünlerde ise patates ve lahana yiyerek yaşayıp gidiyorlar. Bu çok fakir ailenin tek çocuğu olan Charlie, uslu, sakin ve sevecen bir çocuk. Her akşam nineleri ve dedeleri ile sohbet ediyor, onların anlattığı hikayeleri dinliyor, hiç değişmeyen menüden şikayet etmiyor. Fakat, Charlie'nin okula gidip geldiği yol, bu küçük çocuk için işkenceden farksız; çünkü dünyanın en güzel çikolatalarının üretildiği kocaman bir çikolata fabrikasının önünden geçmesi gerekiyor. Çikolatayı çok seven Charlie, her yıl doğum gününde alınan bir paket çikolatadan başka çikolata yiyemiyor.
"Hava çok soğuk oldu mu, nedendir bilinmez, korkunç iştahı açılır insanın. Canımız neler çeker neler: Dumanları tüten etli türlüler, ılık elma tatlıları, birbirinden nefis yemekler! Ve hepimiz sandığımızdan çok daha talihli olduğumuzdan, genellikle canımızın çektiği her şeyi ya da her şeyi olmasa bile çoğunu elde ederiz. Ama Charlie Bucket, ailesinin parası yetmediği için istediklerini hiçbir zaman elde edemiyordu; hava soğudukça içi kıyılıyor, açlıktan gözü kararıyordu."
Bir akşam, Joe Dede, Charlie'ye Bay Willy Wonka'nın çikolata fabrikasının hikayesini anlatmaya başlıyor ve birkaç akşam boyunca bu tuhaf adam ile tuhaf fabrikadan bahsediyorlar. Yıllar önce birçok işçinin çalıştığı bu fabrikada üretilen, eşi benzeri olmayan çikolataların sırları işçiler arasına karışan casuslar tarafından çalınınca, fabrikanın sahibi Bay Wonka fabrikayı kapatmış ve ortadan kaybolmuş; fabrikada aylarca bir tek çikolata bile üretilmemiş. Sonra, bir sabah fabrikanın bacasından dumanlar yükselmeye başlamış ama ne içeri giren bir tek işçi varmış, ne de dışarı çıkan. Tam on yıldır, fabrika böyle çalışıyormuş. Joe Dede, inanılmaz bir masal gibi olan bu hikayeyi anlatırken, Charlie'nin babası içeri girip gazetedeki başlığı okuyor:
WONKA FABRİKASI
EN SONUNDA
BİRKAÇ TALİHLİ İÇİN
YENİDEN AÇILIYOR
On yıldır kimsenin görmediği Bay Willy Wonka, çikolataların arasına beş tane altın bilet saklamış. Bu biletleri bulan beş çocuk ve aileleri için kendisinin rehberlik yapacağı bir fabrika turu vaat ediyor. Takip eden günlerde, altın biletlerin dört tanesi dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkıyor ve kazanan çocuklar tanıtılıyor. Charlie'nin doğum günü geldiğinde, her yıl olduğu gibi bir Wonka çikolatası alıyorlar, şanslarının ne kadar az olduğunu bilseler de, Charlie paketi açarken bütün aile heyecanla bekliyor. Ve... Paketten altın bilet çıkmıyor. Bir süre sonra, Joe Dede, biriktirdiği azıcık parayı Charlie'ye verip çikolata almasını söylüyor. Önce itiraz eden Charlie, sonunda gidip çikolatayı alıyor. Ve... Paketten altın bilet çıkmıyor. Kış geliyor, hava soğuyor, bir gün karların arasında 50 peni bulan Charlie, etrafa bakınıp para kaybeden birini göremeyince bu parayla beraber soluğu bakkalda alıyor ve bir Willy Wonka çikolatası alıyor. Ve... Paketten altın bilet çıkmıyor. Çikolataya doyamayan Charlie, elindeki para üstüne bakıp bir paket daha çikolata istiyor. Ve... Son altın bileti buluyor! Ardından bir karmaşa! Bileti gören bakkal çok heyecanlanıyor, onun sesi üzerine içeri doluşan kalabalık Charlie'nin etrafını sarıyor. Bilet için para teklif etmeye kalkışanlar fiyatı gittikçe yükseltirken, şişman bakkal (kalbimi fethederek) Charlie'yi dışarı çıkarıyor, "Sakın biletini kimseye kaptırma. Kaybetmeden doğruca evine git! Hemen!" diyerek çocuğu gönderiyor. (Bu arada ben "Ay çocukcağız para üstünü almayı unuttu galiba o kargaşada" diye dertleniyorum.)

Yıllardır yataktan çıkmayan doksan altı buçuk yaşındaki Joe Dede, bileti görünce yerinden fırlayıp şıkır şıkır oynamaya başlıyor. Evde kopan heyecanlı kutlamanın ardından, davetin hemen ertesi sabah için olduğunu fark ediyorlar ve fabrika gezisinde Charlie'ye Joe Dede'nin eşlik etmesi kararlaştırılıyor. Her bulduğunu yiyen Augustus Gloop, dünyanın en şımarık kızı Veruca Salt, televizyonun önünden hiç ayrılmayan Mike Teavee, her zaman her yerde sakız çiğneyen Violet Beauregarde, her birinin anne ve babaları, bizim ufacık tefecik sıska Charlie'miz ve sevimli dedesi altın biletlerinde yazan saatte fabrikanın önüne geliyorlar ve fabrikanın yıllardır kimseye açılmayan kocaman demir kapıları yavaşça açılıyor.
"Bay Wonka hemen içeride tek başına duruyordu.
Ufacık tefecik bir adamdı!
Başında siyah bir silindir şapka, sırtında menekşerengi kadifeden nefis bir kuyruklu ceket vardı.
Pantolonu cam yeşili, eldivenleri inci rengindeydi.
Bir elinde altın topuzlu ince bir baston vardı.
Çenesinde sipsivri, simsiyah bir keçi sakalı göze çarpıyoru. Olağanüstü parlak gözleri ışıl ışıl yanıyor, sanki bir yanıp bir sönüyordu. Yüzünden sevinç ve mutluluk saçılıyordu."
Beş çocuk ve dokuz yetişkinden oluşan grup Bay Wonka'nın ardından fabrikaya giriyor ve esas macera başlıyor. Fabrikayı gezmenin yanısıra, çocuklar Bay Wonka'nın taa Lumpa ülkesinden, kocaman sandıklara doldurup gemilerle getirdiği Umpa Lumpalarla da tanışıyorlar. (Bu Umpa Lumpalar, bildiğimiz kaçak mülteciymiş meğer! Congolozlar, devanaları, tepegözlerle dolu olan Lumpa ülkesinden kurtulmak isterken, umut tacirliği yapan Wonka'nın ağına düşmüşler!)  Kitabın geri kalanı fabrikanın içindeki çoook güzel odalarda, koridorlarda, üretim alanlarında geçip gidiyor. Çikolata ırmaklarını, naneli çimenleri, şekerden yapılmış kayıkları fazla anlatmak istemiyorum. 

Elbette, bu keyifli kitaptan bekleyeceğimiz kadar mutlu bir sona ulaşıyor macera. Fakat daha fazlasını anlatırsam kitabı okumanıza (ya da filmi izlemenize) gerek kalmayacak. Ben bu kitabı iki saat gibi bir sürede bitirdim. 205 sayfa olmasına rağmen çocuklar için gayet uygun olan büyük puntolar ve keyifle akıp giden hikaye sayesinde bir oturuşta bitiyor. O zaman, 1971'den kısacık bir Umpa Lumpa şarkısıyla bu yazıyı sonlandıralım.