10 Ağustos 2014

Eski İstanbul'un Delileri: Pazarola Hasan Bey


Eski İstanbul'un Delileri: Pazarola Hasan Bey
Yavuz Selim Karakışla
Toplumsal Tarih Dergisi (Tarih Vakfı)
Şubat 2006 (1. basım)
80 sayfa

* Okuma Şenliği için bir biyografi.

Bu küçücük biyografi kitabı, Toplumsal Tarih Dergisi'nin eki olarak yayımlanmış. Şu sıralar deliler ve delilik ile ilgili kitaplara merak saran kitapçım Faruk Bey, okumam için ödünç verdi, ben de bir çırpıda bitirdim.

Yavuz Selim Karakışla, eski bir dergide başka bir şeyler ararken Pazarola Hasan Bey'le ilgili bir yazıya rastlamış, sonra da Hasan Bey hakkında bulduğu bütün kaynakları toplamaya başlayıp yıllar sonra bu kitabı yazmış. İstanbul'un Meczupları başlıklı ilk bölümde:
"Sokaklarda yaşayan delilere dokunulmaz, ne yaptıklarına bakılmaz, sokaklarda sürdürdükleri garip hayatlara da pek ilişilmezdi. Delilik, ermişlik ve bilgeliğin bir diğer hali olarak algılanır, asla yadırganmazdı."
diyor, eski İstanbul'da yaşayan meczuplar için. Deli ve meczup sözcükleri arasındaki nüansı, Osmanlı'da delilerin her zaman hoşgörü ile karşılandığını, kimilerinin İstanbul'un ünlü siyasilerinden, yazarlarından daha fazla tanındığını anlatıyor. Sonra, geçiyor Pazarola Hasan Bey'in öyküsüne.

Pazarola Hasan Bey, kocaman kafalı, her zaman kibar davranan bir adammış, doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmiyormuş ama tahminen 1880-1885 yılları arasında doğmuş ve 1920'lerin ikinci yarısında hayatını kaybetmiş. Unkapanı'nda yaşayan Hasan Bey, çevredeki herkes tarafından tanınırmış ve hatta uğurlu sayılırmış. Hangi esnafa "Pazarola ....cibaşı" dese, o gün işlerinin iyi olacağını düşünürlermiş. Hasan Bey, herkesin işine göre bir yakıştırma yapıp, herkesi bir şeyin başı yaparmış: Tütüncübaşı, berberbaşı, bekçibaşı, yazıcıbaşı, dilencibaşı...

"Pazarola Hasan Bey'e göre, büyük, küçük, Müslüman, Hristiyan, kadın, erkek, zengin, fakir diye bir şey yoktur. Herkes birdir, herkes Allah'ın kuludur, herkes iyi insandır... (...) Ona göre mevki, makam diye bir şey yoktur, yahut kibirli kendini beğenmiş insan. İstanbul Vâlisi'ni görse, ona çekinmeden 'Pazarola Vâlibaşı' demekten kendini alamaz."
Pazarola Hasan Bey'in hakkında, eski Türkçe ile yazılmış makalelerden karikatürlere, söyleşilerden fotoğraflara kadar birçok alıntı var kitapta. Hatta 54 dörtlükten oluşan, Hasan Bey için yazılmış bir destan bile var. Kitapçım sayesinde, hiç aklımdan geçmeyecek türde bir biyografi okudum ve çok keyif aldım.

5 Ağustos 2014

Filler Çapraz Gider


Filler Çapraz Gider
Altay Öktem
Yitik Ülke Yayınları
Şubat 2014 (1. basım)
125 sayfa

* Okuma Şenliği için aynı zamanda çevirmenlik de yapan bir yazar tarafından yazılmış bir kitap.

Ne yapsam da Filler Çapraz Gider'i okuma şenliğine uydursam diye bakınıyordum ki, yazarın kitapta yer alan kısa biyografisinde şunu okudum: "2013 yılında, Tupac Shakur'un şiirlerini Sabri Kaliç ile birlikte Türkçeye çevirdi. Kitap Betonda Yeşeren Gül adıyla Marjinal Yayınları tarafından yayımlandı." Bence aynı zamanda çevirmenlik yapma gereği için yeterince iyi. (Değil mi? Pınar?)

Filler Çapraz Gider de, okuduğum diğer Altay Öktem romanları gibi tamamen kendine özgü bir roman. Yanlış hatırlamıyorsam Öktem'in yazdığı ilk romanmış ve 2001'de Stüdyoimge Yayınları etiketiyle yayımlanana kadar birkaç yıl boyunca kimselere görünmeden bir çekmecede saklanmış. Kitabı okumadan önce bir yerlerde görmüştüm, kitaptaki bütün erkeklerin adı Kerim, bütün kadınların adı Leman'mış. Fakat kitabın daha ikinci bölümünde Seteney Guaşe'yi görüp "Aa aaaa! Benim adım! Benim adım!" diye anlamsız bir sevince boğuldum. Bu kısa mitolojik detay dışında ise, adı anılan bütün kadınlar Leman, bütün erkekler Kerim'miş gerçekten. Bir süre bütün Kerimleri "Bu hangisiydi?" diye birkaç sayfa/bölüm geriye giderek takip etmeye çalışsam da, sonunda vazgeçtim. Hem, hangimiz zaman zaman Kerim değiliz ki?

Kitabın baş Kerim'i olan Kerim'in odasına girip kapıyı kapatmasıyla başlıyor roman. Kerim'i daha ilk paragraftan sevdim ben, çünkü bana benzeyen bir alışkanlığı var:
"... Ama kapı açık olduğu zaman bir türlü düşüncelerini toparlayamıyor, sanki kafasındaki her şey kapıdan çıkıp gidecekmiş gibi huzursuz oluyordu. Yalnız kaldığında kapının kapanması bir zorunluluktu onun için. Ya da alışkanlık."
Kerimler ve Lemanlar, her biri kendi dünyalarında sıkışmışlar ve bu kitapta yolları kesişiyor, hikayeleri şöyle bir birleşip ayrılıyor. Altay Öktem, romanın içine öyküler, mektuplar, tiyatro diyalogları sığdırıyor, aniden (beni temel fotoğraf dersi anılarına döndürerek) renkli fotoğraf filminin detaylı teknik açıklamasına girişiyor, stabilizm diye (çok mantıklı bulduğum) bir öğretiyi anlatıyor. Ve daha pek çok şeyi anlatıyor ama, hangi birini sıralayıp aktaracağımı bilmiyorum. Sonuç olarak, Filler Çapraz gider karanlık ve çok güzel bir kitap, iyi ki yeniden basılmış da alıp okuyabiliyoruz.

30 Temmuz 2014

Azazel


Azazel (Fantasy Stories)
Isaac Asimov
Bantam Spectra Books
February 1990 (Bantam 1st ed.)
221 sayfa

* Okuma Şenliği için yabancı dilde bir kitap.

(Kara kara düşündürenler)
Hello. This is a book. My name is... Ehhe.. Eee... Bu yukarıdaki kitap tam da şu yazdığım seviyede olsaydı, iki günde bitirirdim. Fakat, neyime güvenip Asimov'u orijinal dilinden okumaya kalkıştım bilmiyorum. Adam "lugubriously" diyor, ben "hımmm... tabi." deyip sözlük arıyorum. Sonuç olarak, yine nereden geldiğini bilmediğim bir "okurum ben ya" özgüveniyle alıp kitaplığa koyduğum diğer İngilizce baskı Asimov'lara bakıp kara kara düşünüyorum. En incesi ve küçüğü buydu!

Bu arada, merak eden olursa eğer, bu kitapların bir kısmını ve birkaç tane çok güzel sanat kitabını Abebooks'tan çok uygun fiyatlara aldım birkaç sene önce. Abebooks, Nadirkitap'ın global versiyonu; iyi durumda ve ucuz ikinci el kitaplar bulmak mümkün. Ben buradan çok sık kitap almasam bile arasıra girip bakınmayı seviyorum. (Reklamları dinlediniz.)

Kitap, Asimov'un yazdığı kısa bir giriş bölümüyle başlıyor. Eric Protter adlı bir beyefendinin, aylık bir dergi için gizemli hikayeler yazmasını teklif ettiğini; iyi insanlara hayır demekte zorlandığı için bu teklifi kabul ettiğini söylüyor Asimov. Diyor ki, tanıştığı tüm editörler iyi insanlarmış. Bu durum, adamın hayatı boyunca yüzlerce kitap yazmasını açıklıyor olabilir. Editörlere hayır diyemediği için hiç durup dinlenmeden yazmış adamcağız. Ne iyi etmiş! Ne diyorduk? Asimov'un bu dergi için yazdığı ilk öyküde Azazel ortaya çıkmış. Eric Protter'ın dergisinde yayımlanan öykünün ardından, Azazel öyküleri biraz değişerek başka bir dergide devam etmiş. Daha sonra Isaac Asimov's Science Fiction Magazine'de yayımlamak üzere yeni Azazel hikayeleri yazmış ama fantastik öyküleri bilim kurgu kılıfına uydurabilmek için yine bazı değişiklikler yapmış. Sonuç olarak, ilk yazdığı öyküden ilham alan iki farklı seri oluşmuş; ilk öykü, diğerlerine uymadığı için bu öykülerin derlemelerinde kendine yer bulamamış. Bu kitaptaki öyküler için ise, en başa dönüp bir başlangıç kurgusu yaratmış. Ayrıca, Asimov giriş bölümünün sonunda diyor ki, bu öykülerin mizah hicivleri olması ve Asimov tarzının dışında (kendi deyişiyle un-Asimovian) olması kasıtlı bir tavırmış, şaşırmamıza gerek yokmuş.

Öykülere adını veren Azazel da zaten tamamen un-Asimovian bir karakter, çünkü Azazel iki santimetre boyunda, çok becerikli bir iblis. Azazel'ı öte dünyadan (diğer boyuttan, ya da her nereden geliyorsa oradan) dünyaya çağıran kişi ise George Bitternut. Dedelerinden kalan mistik yöntemlerle yaktığı çeşitli otları kullanarak Azazel'ı çağırıyor ve (iblis doğrudan kendisine yardım etmeyi reddettiği için) çeşitli arkadaşlarının sıkıntılarını çözmek üzere iblisten yardım istiyor. George ve Azazel dışında, öykülerdeki sabit üçüncü karakter, Asimov'un ta kendisi. Asimov ve George, bir edebiyat kongresinde tanışıyorlar; George, Asimov'un öykülerini ve kitaplarını çok sevdiğini söyleyerek yazarın sevgisini kazanıyor ve kendisini pahalı bir restoranda yemeğe davet ettiriyor. Bu yemek sırasında, Azazel'la yaşadığı bir öyküyü anlatıyor. Bu tanışmanın ardından yazarımız ve Geroge arasıra buluşmaya devam ediyorlar, yemeklerin ve içkilerin parasını her zaman Asimov ödüyor. George ise bunun karşılığında Asimov'un ne kadar kötü bir yazar olduğu ile ilgili fikirlerini paylaşıyor, yemek yedikleri restoranı eleştiriyor, Asimov'u aşağılıyor, yeterince içki içtiğinde ise "O değil de..." diye lafa girip yeni bir Azazel anısı anlatıyor ve her seferinde "Sen Azazel'ı nereden biliyorsun? Hiç kimseye ondan bahsetmem ben." diye şaşırıyor. Yemeğin sonunda ise Asimov'un ödediği hesaptan dönen para üstünü çaktırmadan cebine atıp uzaklaşıyor. Anlayacağınız, George tamamen kendine özgü bir karakter; ne iş yaptığı belli değil, genellikle geniş çevresinin sırtından geçiniyor, kendisini çok iyi niyetli, çok hayırsever ve çok dost canlısı bir insan olarak görüyor, yaptığı iyiliklerin kıymetinin hiç bilinmediğini düşünüp dertleniyor. Yaptığı tüm iyilikler ise, Azazel'ı çağırıp sorunu anlatmaktan (ve elbette sonunda işleri daha beter etmekten) ibaret.

Asimov fantastik bir kurgu yaratsa da, içindeki bilim adamını tam olarak susturamamış. Azazel, "Bu istediğini yapmak için adamın DNA'sında kuantum seviyesinde değişiklikler yapmam gerekir!" diye isyan ediyor bazen. Ya da bir basketbolcuya yardımcı olmak için beynini kurcalayıp reflekslerinin gelişmesini sağlıyor. Bir yazarın bankada, hastanede, taksi beklerken... boşa geçirdiği zamanı kısaltmak için olasılık yasalarını kurcalıyor. Taştan yontulmuş bir heykeli canlandırması istendiğinde sinirden çırpınıyor:
He squawked with a shrillness that hurt my ears. "Bring silicate-based material to carbon-and-water life? Why don't you ask me to build you a planet out of excrement and be done with it? How can I turn stone to flesh?"
Öykülerin oturduğu kalıp böyle işte, George bir arkadaşının yaratıcı yazarlık yeteneğini artırıp zengin olması için, çirkin bir kadının güzelleşmesi için, insanlığı yok etmeye niyetlenen çılgın bir bilim adamını durdurmak için Azazel'dan yardım istiyor, Azazel isteneni yapıyor ve yardım edilen insan her seferinde daha beter bir duruma düşüyor. Asimov, "ne dilediğinize dikkat edin" diye başlayan (ve devamını tam olarak hatırlayamadığım) sözü evirip çevirip çok eğlenceli öykülere dönüştürmüş. Keşke bir yayınevi çıkıp bu kitabın çevirisini yapsa, ben de gönül rahatlığıyla herkese önerebilsem.

20 Temmuz 2014

İki Beyinli Adam


İki Beyinli Adam - The Terminal Man
Michael Crichton
Çeviren: Mehmet Harmancı
Uycan Yayınları
Aralık 1973
237 sayfa

* Okuma Şenliği için adında bir sayı geçen bir kitap.

İki Beyinli Adam'ın yazarı Michael Crichton'ı meğer zaten tanıyormuşum ama haberim yokmuş. Medikal kurgu, bilim kurgu, gerilim türlerindeki ürünleri ile hem kitap raflarını, hem sinemayı, hem de televizyonu besleyen Crichton, Jurassic Park'ın ve (bence en önemlisi) CNBC-e'de de yayımlanan ER adlı dizinin yaratıcısıymış. Harvard'da aldığı tıp eğitimini keyifli eserlere dönüştürmekteki başarısını, ER'ın 15 sezon sürmesinden ve çok sevilmesinden anlamak mümkün. Bu üretken yazar 2008 yılında, henüz 66 yaşındayken kanser nedeniyle hayatını kaybetmiş.

Benim 2012'de Ankara Kitap Fuarı'ndan aldığım bu kitabın aynı isimli (The Terminal Man) bir de film uyarlaması varmış fakat IMDB puanına bakınca pek bir beklenti yaratmadı bende. Belki bir gün, yapacak başka hiçbir şey bulamazsam izlerim. Kitaptan bahsetmeye başlamadan önce, künyesinde de yer alan ilginç bir detayı belirtmek istiyorum, ilk kez 1972'de yayımlanan bu kitap, aynı yıl Playboy dergisinde de tefrika edilmiş. Dergide cüretkar fotoğraflardan fazlası varmış demek, hiç bilmiyordum!

Romanımız 9 Mart 1971, Salı günü başlıyor ve her gün ayrı bir bölüm başlığı ile ayrılmış olarak 13 Mart'ta sona eriyor. Hastanenin girişinde oturan iki doktor Morris ve Ellis, bekledikleri hasta hakkında konuşuyorlar. Benson isimli hasta, iki polis eşliğinde, bileklerinde kelepçe ile geliyor ve hakkında biraz bilgi ediniyoruz. Hastanenin tüm cerrahlarının katıldığı bir "olağan dışı vaka takdimi" toplantısında ise, Benson'ın hastalığı ve planlanan operasyon hakkında daha fazla detay vermiş yazar. Bilgisayar uzmanı Benson, normal koşullarda zeki, sakin ve nazik bir insan. Ancak psikomotor epilepsisi dolayısıyla nöbetler geçiriyor, nöbetleri sırasında aşırı şiddet eğilimi gösteriyor ve bu durumdayken birkaç kişiyi hastanelik etmiş. Hastanenin Nöropsikiyatrik Araştırma bölümüne getirilmiş ve üçüncü kademeden bir beyin ameliyatı geçirecek. Daha önce hiçbir insan üzerinde uygulanmayan bu ameliyat için doktorların bir kısmı çok hevesli, NPA bölümünden Doktor Janet Ross ise ameliyata kesinlikle karşı çıkıyor ve hastayı kaygıyla izliyor. Ameliyat sırasında, Benson'ın beynine, amigdala içine kırk tane elektrot bağlanacak; deri altına yerleştirilen bir pille desteklenecek olan bu elektrotlar, nöbet belirtileri başladığında aktive olup beyni uyararak nöbeti engelleyecek.

Teoride her şey çok iyi, ancak bilgisayar uzmanı olan Benson, çok sağlıklı bir zihin yapısına sahip değil; makinelerin insanlığı ele geçirmeye çalıştığını düşünüyor ve beynine bir makine bağlanması fikrinden nefret ediyor:
"... ne yaptıklarını biliyorlar. Dört bir yanımız makinelerle dolu. Bir zamanlar insanların hizmetini görüyorlardı, oysa şimdi idareyi ellerine geçiriyorlar. Kurnazca, çok kurnazca yapıyorlar bunu."
Benson'ın ameliyatı tamamlanıyor, elektrotlar test ediliyor ve her birinin beyinde yarattığı etki karşılaştırılıyor. Bir süre sakinleştirici ilaçlarla kontrol altında tutulması gereken Benson, hastaneden kaçmayı başarıyor ve olaylar birbirine karışıyor. Doktorların macerasına polisler ekleniyor, hastaneden Los Angeles sokaklarına uzanan bir kovalamaca başlıyor.

Bilgisayarların henüz çok yaygın olmadığı yıllarda yazılan bu kitap, teknolojinin yarattığı korkuyu ele alarak çok güzel bir giriş yapmış. Bilgisayar teknolojisinin hızlı ilerleyişi, makinelerin boyutunun giderek küçülmesi ve giderek akıllanmaları, öğrenebilen bilgisayarlar, bir bilgisayarın hata yapmaması...
"Ancak kompüterler farklıydılar. Kompüterlerle birlikte çalışmak, insanı alçaltıcı bir deneydi. Hiç yanlış yapmazlardı. Bu kadar basitti işte. Bir problemin kaynağını bulmak iki hafta da sürse, bu program on ayrı insan tarafından da kontrol edilse, bütün kadro en sonunda kompüter devrelerinin bir yerde yanıldığı izlenimine kapılmaya bile başlasalar sonunda bir insan yanlışı çıkardı ortaya. Her zaman böyleydi bu."
Evet, kitabın yazıldığı zaman bilgisayarlar o kadar yeniymiş ki, henüz bilgisayar sözcüğü Türkçedeki yerini almamış. İşte böyle güzel konular yakalayan bu kitap, teknolojinin geleceği ile ilgili güçlü teorilerle devam etmek yerine sıradan bir polis kovalamacasına dönüşünce hafif bir hayal kırıklığı hissettim. Crichton'ın hakkını vermek gerekir, kitabın ikinci yarısında epey gerilimli ve heyecanlı sayfalar var ama benim beklentim çok başkaydı. Yine de, beyinden gelen talimatları algılayıp hareket eden protezlerin üretildiği bir dönemde yaşarken, kırk yıl önce yazılmış bu kitabı okumak güzel oldu.

Bu kitapta yer bulan kaygılara da çok uyduğu için ve çok hoşuma gittiği için, geçenlerde Facebook'taki I f*cking love science sayfasında gördüğüm bir fotoğrafı da paylaşayım gitmeden.

13 Temmuz 2014

Elif


Elif - Alif the Unseen
G. Willow Wilson
Çeviren: Gökhan Sarı
MonoKL Yayınları
Mayıs 2014 (1. basım)
362 sayfa

* Okuma Şenliği için daha önce hiç okumadığım yabancı kadın yazar.

Fantastik kurgunun islam mitleri ile kesiştiği, genellikle okuduğum kitaplardan epey farklı ama ilginç ve keyifli, üstelik 2013 World Fantasy Award ile taçlandırılmış, arka kapağını Neil Gaiman'dan aldığı övgü ile süslemiş bir kitap Elif. Yazarı G. Willow Wilson da ilgi çekici bir kadın. ABD'de doğan yazar Boston Üniversitesi'nde okurken müslümanlığı seçmiş, Kahire'ye taşınmış, bir yandan çeşitli dergilere yazılar yazarken bir yandan da Cairo adlı bir grafik roman yazmış; devam eden bir çizgi roman çalışması varmış. Elif'in sonunda yer alan notunda belirttiği üzere, üç ilgi alanı olan teknolojiyi, islamı ve sosyopolitik tartışmaları tek bir arkadaş grubu üzerinde birleştiremediği için sinirlenip "Ben de romanını yazarım arkadaş!" demiş. (Belki de tam olarak öyle dememiştir ama ben öyle anladım.)

Kitabı Türkçeye kazandıran ekibin isimlerine aşinayım. Bloglar arası tanışıklığımın yanı sıra çevirilerini de çok beğendiğim M. İhsan Tatari ile beraber, Silo'nun çevirisinde çok başarılı olan ikili Gökhan Sarı ile Rasim Emirosmanoğlu çalışmışlar Elif için ve yine iyi bir iş çıkarmışlar. Bu kitap biraz daha aceleye gelmiş sanki; ufak tefek hatalar, yerinde bulunamayan birkaç noktalama işareti var fakat yakın zamanda okuduğum birçok çeviriden çok daha başarılı olduğu için, kendime "Tamam canım, abartma sen de." deyip geçiyorum bunları. Fakat, MonoKL'daki sevgili arkadaşlarım, kitabın künyesine orijinal ismini yazmamışsınız?

Yaşlı el yazması ustası Rıza'nın, zorla alıkoyduğu bir cine anlattırdığı ve yazıya döktüğü hikayelerle başlıyor roman. Rıza'nın "Şey" diye adlandırdığı cin, halkının hikayelerinin insanlara aktarılmaması gerektiğini düşünse de Rıza'nın bağlayıcı nesnelerinden kurtulamadığı için pes ediyor ve Elf Yevm denen hikayeleri anlatmaya başlıyor. Ardından yüzlerce yıl sonrasına atlıyoruz ve, bir yandan İntizar'dan mesaj gelirse diye gözünü telefonundan ayıramayan, bir yandan da uyuklayan Elif'le tanışıyoruz. Elif, Orta Doğu'nun bir şehrinde yaşayan, kendisini Gri Şapkalılara dahil gören bir hacker. Gerçek adını kullanmayı sevmiyor ve sanal dünyada kullandığı ismi ile tanınıyor: alfabenin ilk harfi, yukarıdan aşağı düz bir çizgi. Keskin ideolojik kaygıları yok, parasını ödeyen herkese dijital koruma sağlıyor ve Devlet Güvenlik'in sansürcü, baskıcı rejimine karşı koyan diğer arkadaşları ile birlikte; gittikçe sıkılaşan kontroller, sanal takipler ve El diye adlandırdıkları, kimliğini bilmedikleri düşmandan gizlenmeye çalışıyor. Daha gelişmiş ülkelerdeki hackerların kaygılarıyla dalga geçiyorlar ve bu arada kendi etraflarındaki çember gittikçe daralıyor.
"Doğru düzgün bir posta servisi olmayan ama dünyanın en gelişmiş dijital polis şebekelerinden birine sahip olmakla böbürlenen bir yerde yaşamanın nasıl bir şey olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktu. Prensleri gümüş kaplı arabalar süren Emirlikler ve içme suyu olmayan bölgeler... Endişe ve hoşnutsuzluk belirten yasadışı söylemleri tespit etmek için bütün blogların, bütün sohbet odalarının ve bütün forumların izlendiği bir internet..."
Elif, internette tanışıp aşık olduğu İntizar'la, ülkesinin ve geleneklerinin izin verdiğinden çok daha yakın bir ilişki içine giriyor fakat ilişkileri İntizar'ın başka bir adamla nişanlanmasıyla bitiyor. Hayalleri yıkılan Elif, eski sevgilisinin kendisine hiçbir şekilde ulaşamamasını sağlamak için çok gelişmiş bir keylogger tasarlamaya ve bu yazılım sayesinde İntizar'dan gelecek her türlü içeriği engellemeye karar veriyor. Ürettiği yazılım, hiç ummadığı bir şekilde başarılı oluyor ve İntizar için oluşturulan filtre sayesinde Elif sanal varlığını saklayabiliyor. Fakat bu sırada El'in ağına yakalanan Elif'in kimliği açığa çıkıyor ve komşu kızı Dina'nın da istemeden dahil olduğu bir kovalamacanın içine düşüyor.

Elif ve Dina, bir yandan El'den kaçıyorlar; bir yandan da İntizar'ın Elif'e neden çok eski bir kitabı, Elf Yevm'i gönderdiğini anlamaya çalışıyorlar. Elif'in hacker arkadaşı Abdullah'ın yönlendirmesiyle, kendilerine yardım edebileceğini umdukları Vampir Vikram diye anılan adamı buluyorlar, Vikram'ın insan olmadığını (ve fakat Jedi mind trick yapabilen, hilebaz ve kötücül gözükse de tutarlı bir etik anlayışı olan) bir cin olduğunu fark ediyorlar. Ardından olaylar olaylar!

Elif, Dina'nın serinkanlı mantığı ve Vikram'ın kendine özgü davranışlarının yardımı ile El'in kim olduğunu öğreniyor ve bir süre daha saklı kalmayı başarıyor. Bir caminin bilge, akıllı ve pek sevilesi yaşlı imamının da başını derde sokarak yakalanıyor ve sonunda El'le karşı karşıya geliyor. El, teknolojiyi özgürlükle bağdaştıran Elif'in tam karşıtı bir düşünceyi temsil ediyor; Elif'le konuşurken diyor ki:
"Yapma ama Elif. Kafanda canlandırdığın Şehir'in nasıl bir yer olduğunu dürüstçe söyle bana. Demokratik mi? (...) Güzel liman kentimizin yurttaşlarına gerçek oy hakkı verirsen, şu üç şeyden birini yapacaklardır: ya kendi kabilelerine, ya İslamcılara, ya da onlara en çok parayı ödeyene oy verirler."
Şansının ve hiç ummadığı bir insanın yardımıyla El'in hapishanesinden kaçan Elif, Şehir'e geri dönemeyeceği için kendini çöle atıyor, cinlerin arasına karışıyor, hatta bir lamba ciniyle bile tanışıyor. Kendi halinde bir hacker'ken ortasında kaldığı olaylardan kurtulup hayatını düzeltebilmek ve El'den kurtulmak için planlar yapıyor, cinlerden yardım istiyor; bu arada, dertlerine dert katan Elf Yevm'i kimin başına atsa bilemiyor ve kitabı yakmayı öneriyor. Dina, şiddetle karşı çıkıyor:
"Hayır," dedi Dina. "Biz kitap yakan insanlar değiliz."
"Biz de kim?"
"Azıcık beyni olan insanlar."
(Bu diyalogun devamında Dina'nın söyledikleri çok güzel. Ama koca bir paragrafı buraya eklemek istemedim.)
Kaçak ekibimiz aylar sonra Şehir'e geri döndüklerinde ise, protestolarla, ayaklanmalarla, koca bir isyanla karşılaşıyorlar. Arap Baharı'ndan beslenen bu bölümlerde anlatılan bazı sahneler bizim için de çok tanıdık:
"Daldıkları hülyadan silah sesleri ve hemen ardından gelen alçak bir tıslamayla uyanıverdiler. Göstericilerin üzerine doğru göz yaşartıcı bir gaz bombası yuvarlandı. Elif bir sokak ötede coplarını ve zırhlarını kuşanmış Devlet Güvenlik polislerini gördü."
Çok fazla spoiler vermemek için yazıya ekleyemediğim karakterlerle birlikte, epey kalabalık bir kitap Elif. Bütün bu karakterler kitapta farklı düşünceleri, farklı inançları ya da felsefeleri temsil ediyorlar ve dolayısıyla karakter fazlalığı rahatsız etmiyor. Kitabın yazarı Doğu kültürü ile batılı fantastik edebiyatı çok keyifli bir biçimde birleştirmiş bence. Elbette anlatmadığı, yalnızca satır aralarında şöyle bir değindiği (özellikle de bir kadın olarak, bu bölgelerdeki kadınların sosyal konumları, hakları ile ilgili) konular var. Yine de, sürükleyici kurgusu ve İslam mitolojisinden beslenen karakterleri ile çok keyifli, okunması gereken bir kitap.