7 Haziran 2017

Yüzüklerin Efendisi (Tek cilt)

 
Yüzüklerin Efendisi (Tek cilt özel basım) - The Lord of The Rings (The Fellowship of The Ring, The Two Towers, The Return of The King)
John Ronald Reuel Tolkien
Çeviren: Çiğdem Erkal İpek
Şiir çevirileri: Bülent Somay
Metis Yayınları
Ekim 2013 (Yedinci basım)
1015 sayfa

Bitti, bitti! Vallahi bitti! Yaklaşık 1300 gram ağırlığındaki (az önce tarttım, cidden) kaldırım taşı cüsseli Yüzüklerin Efendisi cildini aylarca baş ucumda tuttuktan sonra nihayet bitirdim! Okuduğu kitabın ağırlığını merak eden tek manyak ben değilimdir, değil mi? Yok yok, değilimdir.

Neyse, bir münasebetsizlik edip Yüzüklerin Efendisi'ni eleştirecek, yorumlamaya kalkışacak değilim. Sadece kitabı bitirdiğimi haber vermek istedim. Aslında bu kitabı çok daha hızlı bitirirdim ama takdir edersiniz ki çantada taşımaya uygun bir kitap değil, tramvay durağında çıkarıp okumaya başlasam deli derler adama. Gerçi yine de bir süre yanımda taşıdım, hastanede refakatçi kalıp saatler geçirdiğim yaklaşık on gün boyunca yollarda ağırlık çalışması yaptık kendisiyle.

Daha önce okusam daha çok sever miydim bilmiyorum, kitabın büyük bir kısmını severek okudum. Filmleri doğru düzgün hatırlamadığım için bayağı da heyecanla okudum. Fakat bir yandan da, kitaptan yer yer sıkıldığımı itiraf etmem lazım, uzuuun betimlemeler, uzuuun ve düz yolculuklar kitaptaki yolcular gibi beni de bunalttı, yordu. Bir de, nihayet, "Filmde neden Tom Bombadil yok?!" diye isyan eden insanları anlıyorum. Gerçekten, filmde neden Tom Bombadil yok?! Ayrıca neden Tom Bombadil'in adı adeta Türkçeye çevrilmiş gibi?

Yüzüklerin Efendisi'nden her bahsedildiğinde yüzüme yerleşen mahcup ifadeyi ve "Ya ben daha okumadım..." itirafımı geride bıraktığım için çok memnunum. Böylece fantastik edebiyat alanındaki bir eksiğimi gidermiş oldum. Hobbit'i ya da Orta Dünya'ya ait diğer kitapları okur muyum, ne zaman okurum, elimdeki okunmamış kitap yığınları arasından sıra gelir mi bilmiyorum. Şimdilik bu dev kitap beni epey götürür. Ha bir de, her zaman olduğu gibi, KİTABI DAHA GÜZEL!

21 Mayıs 2017

Kitaplar ve Sigaralar


Kitaplar ve Sigaralar - Books v. Cigarettes
George Orwell
Çeviren: Levent Konca
*Sel Yayıncılık
Ocak 2015 (4. basım)
119 sayfa

Bu sefer çabucak bitirdiğim bir kitapla karşınızdayım çünkü duraklarda, tramvaylarda, doktor beklerken, arkadaş beklerken, parkta çimlere yayılmışken okumak üzere çantada taşımaya çok müsait, kısa makaleleri gayet hızlı okunan bir kitap. En kısası altı sayfa, en uzunu aşağı yukarı elli sayfa süren yedi makale var kitapta, Orwell bunları 1940'lı yıllarda yazmış ve çeşitli gazete/dergilerde yayımlanmışlar.

Kitapla ilgili en kötü şeyi en başta söyleyeyim. 1946'da, '47'de yazılan makaleler var ve Orwell'in o zamanlar İngiltere'ye yönelik yazdığı eleştirileri yetmiş yıl sonrasında yaşadığımız şu ortama tamamen uyuyor. Moralim bozuluyor.

Peki neden sigaralar? Çünkü yazar kitaba adını veren makalesinde diyor ki, "Kitapların pahalılığından şikayet ediyorsunuz ama sigaraya verdiğiniz para, benim kitaba verdiğim paradan daha fazla." Elbette bunu tam olarak böyle demiyor, daha düzgün cümleler kuruyor ama söylediği şey, özünde, bu. Oturmuş, satın aldığı, ödünç aldığı, hediye gelen ve kütüphaneden okuduğu kitapları da hesaba katarak bir karşılaştırma yapmış. Okumanın ucuz eğlence türlerinden biri -hatta muhtemelen radyo dinlemekten sonra EN ucuz olanı- olduğunu matematik ispatıyla önümüze koymuş. Uzuuun uzun hesaplar yapmaya girişmeyeceğim (çünkü beceremem) ama bugünkü fiyatlarla bir hesap yapsak, yine ortalama bir okurun yıllık kitap masrafı ortalama bir tiryakinin yıllık sigara masrafından çok daha az çıkacaktır eminim. Bir buçuk yıldır sigara içmeyen bir eski tiryaki olarak yıllarca sigaraya harcadığım bütçeyi kitaba aktarmak beni mutlu ediyor. (KAMU SPOTU: Sigara içmeyin.)

Bir makalesinde kitap eleştirmenliğini konu alıyor ve gazetelere eleştiri yazan profesyonellerin ne kadar zavallı bir halde olduklarını anlatıyor. Diyor ki:
"Belli konular üzerine derinleşen kitaplarla uzmanlar ilgilenmeli; diğer yandan eleştirmenliğin büyük bir bölümü, özellikle de roman eleştirileri pekala amatörler tarafından da yapılabilir. Hemen her kitap insanda yoğun duygular uyandırabilir; bir okurun tutkulu bir şekilde hoşlanmadığı bir kitap hakkındaki fikirleri dahi sıkılmış bir profesyonelinkilerden kesinlikle daha değerli olacaktır."
Benden bahsediyor!!! Bu metni kaleme aldığı 1946'da internet denen icat henüz çok uzaklardaydı elbette, böyle bir düzenleme yapmanın zorluğundan ve editörlerin kadrolu eleştirmenleriyle çalışmak durumunda kaldıklarından dem vuruyor. Neyse ki artık internet var, birçok kitap seven amatör elimize klavyeleri alıp gönlümüzce ukalalık yapabiliyoruz. Ve ne kadar haklı, gazetelerde okuduğum kitap önerilerine değil, internetteki okur yorumlarına daha çok güveniyorum hep.

Yazının Korunması makalesinde basın özgürlüğünden, entelektüel özgürlükten ve yalnız tutucu sağın değil, dönemin komünistlerinin de düşünce özgürlüğüne zarar verdiğinden bahsediyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde (tabii o zaman henüz adı İkinci Dünya savaşı değildi) yazdığı bu metin geçerliliğini hâlâ koruyor.
"Ancak totalitarizm, bir inanç çağından çok bir şizofreni çağı vaat eder. Toplum, yapısı belirgin bir biçimde yapay hale gelince; yani yönetici sınıfı işlevlerini kaybetmesine rağmen güç kullanarak ya da sahtekarlıkla iktidara tutunmakta başarılı okunca totaliterleşir. Böyle bir toplum ne kadar uzun var olursa olsun asla ne hoşgörülü olabilir ne de entelektüel açıdan istikrarlı."
Not aldığım başka başka yerler de var ama bence bu kadar alıntı yeter. Kitabın sonu, yazarın St Cyprian's adlı yatılı okulda yaşadıklarına ayrılmış. Sekiz yaşında bir çocuğun yatılı okula verilmesi bile bana fazlasıyla tuhaf gelirken Orwell'in anlattıklarını aklımda canlandırmak güç. Minimum miktarda yemekle beslenen, binici sopasıyla dövülen çocuklar, kapısı kapanmayan tuvaletler, hijyenden çok uzak banyolar, el kadar veletler arasında sınıf ayrımı... Orwell'in okuluyla ilgili anıları pek de tatlı, hoş türden değil. İnternette biraz bakındım da, okulun bazı ünlü mezunları Orwell'in yazdıklarının tamamen hatalı olduğunu, okulun şahane bir eğitim verdiğini düşünüyorlar. Sir Cecil Beaton ise (Aldous Huxley'den Salvador Dali'ye, Pablo Picasso'dan Audrey Hepburn'e birçok ünlünün fotoğrafları ile tanınan bir fotoğrafçı) okulda Orwell'le beraber okumuş ve yazdıklarının abartılı olsa da eğlenceli olduğunu söylemiş.

Yazarların kitaplar, edebiyat, sahaflar ve benzeri konularda yazdıkları makaleleri/denemeleri okumayı çok seviyorum, dolayısıyla Kitaplar ve Sigaralar'ı da keyifle okudum. Çeviri şahane, akıcı. İnsanı bezdirecek yazım hataları yok (2-3 minik hata gözden kaçmış, olur o kadar) daha ne olsun? Orwell okuyup sevdiyseniz, o sevdiğiniz kurguları yaratan yazarı biraz daha tanımak için bu kitabı da okumalısınız diye düşünüyorum.

3 Mayıs 2017

Cthulhu'nun Çağrısı


Cthulhu'nun Çağrısı
Howard Phillips Lovecraft
Çeviren: Dost Körpe
İthaki Yayınları
Ekim 2008 (2. basım)
229 sayfa

Selam. Ben geldim. Evet, yaşıyorum. Hayır, blogla hiç ilgilenemedim. Farkındayım. Bir anda çok şey oldu, bir sürü şey üst üste geldi, bloga elimi bile süremedim. Bir kere, güzel telefonum ve güzel masaüstü bilgisayarım peş peşe bozuldular. Telefon servisten dönecek umarım, bilgisayar ise bütün donanımı kurcalayıp sorunu çözemediğim için öylece bekliyor. Bu nedenle, neredeyse iki aydır minnak netbook, tablet ve arkadaştan ödünç eski telefon üçlüsüyle idare ediyorum. Şu yukarıdaki fotoğrafı tabletle çekip düzenledim, büyük ekranda neye benzediği hakkında hiçbir fikrim yok ama elimden daha fazlası gelmiyor. Bir yandan birtakım minik sağlık sorunları, bir yandan düzeltilecek kitaplar, bir yandan sosyal hayatımı sürdürme çabası derken... Blogla ilgilenmek bir yana, kitap bile okuyamadım.

Cthulhu'nun Çağrısı'na, Goodreads'deki kayıt doğruysa Eylül 2016'da başlamışım. (NE?!) Sonra yarım kaldı, sonra bir gayret bitirmeye çalışıp yine haftalarca elimde süründürdüm. Şimdi... Aramızdaki Cthulhu müritleri ve Lovecraft sevenler bana çok kızacak ama bu kitabı okurken sıkıldım, bir türlü ilerleyemedim. Poe okurken gözlerim büyürdü, geceleri kâbus görürdüm fakat bu kitaptaki öyküleri okurken esnememi bastıramadım. Gerçekten sıkıldım. :( Eğer Lovecraft ve Poe arasında bir rekabet varsa tarafımı seçtim. POE <3

Kitaba başlayalı yarım sene geçtiği için ilk öyküleri çok net hatırladığımı söyleyemeyeceğim. (Bu arada, yukarıdaki künyede kitabın orijinal adı yok çünkü kitabın künye sayfasında da yok.) Erich Zann'ın Müziği, uluyan kemanlar, vahşi sesler, gizemli bir müzisyenle keyifli öykülerden biriydi. Herbert West - Diriltici adlı öyküyü ise resmen öfleyip pöfleyerek okudum çünkü gerçekten şeytani ve korkutucu bir şeylerden bahsetse de dönüp dönüp aynı şeyi anlatıyor ve çok gereksiz uzun. Pickman'ın Modeli, bir gotik ressamı anlattığı için biraz ilgimi çekti fakat yine korkutmadı. -_- Ama öyküde betimlenen bir tabloyu Goya'nın Saturn'üne benzetip mutlu oldum. 

Kitap ilerledikçe açılmaya başladı aslında. Cthulhu'nun Çağrısı ününü hak ediyor ve Innsmouth Üzerindeki Gölge de kitap için görkemli bir kapanış olmuş, kesinlikle en sevdiğim ve beni ürkütebilen öykü oldu. Fakat buralara gelene kadar çok daraldığım için bir önyargı ve hoşnutsuzlukla okudum yine. Lovecraft seven sevgili arkadaşlarım, ne olur bana kızmayın, ben sevemedim. Yazarın üslubunu mu sevmedim, çeviriye mi ısınamadım, bilmiyorum. Bu sefer böyle oldu. Fakat elbette siz bana bakmayın, koskoca Lovecraft'ı kendiniz okumadan karar vermeyin. İyi okumalar!

14 Mart 2017

Sabahtan Akşama


Sabahtan Akşama - Morgon og Kveld
Jon Fosse
Çeviren: Deniz Canefe
MonoKL Yayınları
Kasım 2016 (1. basım)
103 sayfa

MonoKL, çağdaş Norveç edebiyatından eserler yayımlamaya devam ediyor ve çok iyi yapıyor. Knausgaard'ın çevirmenlerinden sonra Norveççeden tercüme yapan üçüncü çevirmenle, Deniz Canefe'yle tanıştım bu kitapta. Pırıl pırıl çevirmiş, bayıldım. Baskı güzel, kapağı çok sevmedim ama olsun.

Sabahtan Akşama upuzun, dolambaçlı, bağlantılı cümlelerden oluşuyor. Kitapta nokta yok! 1-2 tane nokta gördüm, yazar mı kullanmış, çeviri ve edit sırasında dalgınlıkla mı araya girmiş bilemedim. Birkaç soru işareti var, onun dışında bolca virgül ve bağlaç kullanıp paragraflarca uzun cümleler yazmış Fosse. Okunması kolay ama içimdeki takıntılı okur her paragrafın sonunda nokta aradı, cümlelerin bitmemesi sinirimi bozdu; sonra alıştım.

Kitabın birinci bölümünde Johannes'in doğumunu okuyoruz. Yazarın anlatımından mı kaynaklanıyor bilemedim (ya da alıştığımız noktalamanın kullanılmamasından) ama çok çok dışarıdan bakıyoruz sahneye; bir tiyatro oyununu 35 ekran televizyondan izler gibi. Peki, bu kötü mü? Bence değil, gayet keyifli.
Biraz daha sıcak su gerek Olai, dedi İhtiyar Ebe Anna
Dikilip duracak mısın öyle mutfak kapısında, dedi
Yok, yok dedi Olai
Teni hem bir sıcaklık hem bir serinlikle ürperdi, içini kaplayan mutluluk gözyaşı olup taşarken ocağın başına koştu, dumanı üstünde kaynar suyu fıçıya doldurmaya başladı, evet, böyle sıcak olmalı diye düşündü, suyu doldurdukça doldurdu, Anna'nın yeter dediğini işitti, bu kadar yeter, dedi Ebe, Olai başını kaldırdığında İhtiyar Ebe Anna gelip fıçıyı ondan aldı
Ufacık bir adada yaşayan balıkçı Olai ve karısı Marta'nın evinde, oğulları Johannes doğmak üzere. Bitmeyen, nefes aldırmayan, noktasız anlatım sayesinde doğum anı öyle gerçek ki; zaten tıklım tıklım dolu olup insanların üstüme geldiği bir tramvayda okuyunca ben doğacakmışım gibi daralmayı başardım. Şahane!

İkinci bölüm ise artık yaşlı bir adam olan Johannes'in, her yanı tutulmuş hâlde uyandığı bir günü anlatıyor. Kitapla ilgili pek çok yazıda, yorumda bahsi geçtiği için benim de burada yazmaktan çekinmeyeceğim bir konu var. Eğer kitabı ne bekleyeceğinizi bilmeden okumak isterseniz (ben öyle okudum, çok güzel oldu) bir sonraki paragrafı atlayın. Blogda spoiler uyarısı yapıp metni saklayacak bir teknolojiye sahip olmadığım için böyle yapmak durumundayız. Bir paragraf atladıktan sonra okumaya devam edebilirsiniz sanırım. Sizin için fark etmezse ya da ne olduğunu bilmek isterseniz buyurun, anlatayım.

Evet, ikinci bölüm Johannes'in kasvetli bir güne uyanmasıyla başlıyor. İlk bölümde doğmuştu, hayatının ilk saatlerini okumuştuk ya. Bu bölümde de hayatının son gününü okuyoruz. Bu bilgiye sahip olmadan okumak çok keyifli, bölüm ilerledikçe "Yahu... Acaba?" diye diye okudum ben ve bir insanın ölümü ancak bu kadar yumuşak ve güzel anlatılabilirmiş, hayran kaldım. Şimdi bu mevzuyu kapatıp devam edelim.

İlk bölümde yalnızca doğumunu gördüğümüz Johannes ile ilgili daha çok şey öğreniyoruz bu bölümde. "Johannes büyüdü, evlendi, mesleği şu, çocuklarının adı bu," değil, metnin akışı içinde yavaş yavaş anlatıyor yazar. Bir süre önce karısı Erna'nın öldüğünü ve ondan sonra Johannes'in yalnız yaşadığını öğreniyoruz. Sabah alışkanlıklarını, kahvaltıdan önce içtiği sigarayı ve kahveyi, yakınlarda oturan kızı Signe'yi, komşusu Peter'i okuyoruz.
Erna şu leğeni ne çok kullanırdı, çamaşır makinesinden önce ne çok çamaşır yıkamıştı bunlarda, evet, az değildi, şimdi Erna göçeli çok oluyordu, leğenlerse buradaydı, evet, işte böyleydi, insanlar gider, geriye eşyalar kalırdı

Şiir gibi, huzurlu, akıp giden bir kısa roman Sabahtan Akşama. Şu aralar istediğim kadar bilim kurgu okuyamadığıma üzülsem de böyle güzel kitaplar buluyor ve okuyorum diye mutluyum. Tam, sakin bir pazar sabahı okunmalık kitap. Öneririm. :)

2 Mart 2017

Daha Ne Olsun


Daha Ne Olsun: Mezuniyet Konuşmaları - If This Isn't Nice, What Is?: Advice for the Young
Kurt Vonnegut
Çeviren: Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık
Kasım 2014 (1. basım)
107 sayfa

"Yüzyılın" dedim, beğenmedim, "çağımızın" diye başladım, olmadı sildim, şöyle deneyelim: Yakın geçmişin ve 20. ile 21. yüzyılların en iyi yazarlarından biri Kurt Vonnegut diye düşünüyorum. Bunu, hangi kurumun bana verdiği yetkiye dayanarak yaptığımı sorabilirsiniz. Cevap veremem ama siz yine de sorabilirsiniz. Fikrimin arkasındayım, her kitabından ayrı ayrı keyif alıyorum ve Vonnegut okumaktan sıkılmak mümkün değil.

Kurt Vonnegut üniversite mezunu değilmiş, kitabın arka kapağı öyle diyor. Web sitesi de bu bilgiyi doğruluyor. 1940 yılında Cornell Üniversitesi'nde kimya eğitimine başlamış, 1943'te üniversiteden ayrılıp İkinci Dünya Savaşı'na gitmiş ve eğitimini hiçbir zaman tamamlamamış. Fakat kitaplarının başarısıyla (bazı kitapları zaman zaman okullarda yasaklansa da) üniversitelerin mezuniyet törenlerinde aranan bir konuşmacı olmuş. Bu kitap da, işte bu konuşmaların bazılarından oluşuyor.

Bir kere, Kurt Vonnegut büyük bir hümanist. Öylesine değil, bütün hayatıyla ve politik duruşuyla bir hümanist. Amerikan Hümanist Cemiyeti'nin de onursal başkanı. Vonnegut'tan önce Isaac Asimov da aynı topluluğun başkanlığını üstlenmiş; en sevdiğim yazarlardan ikisi hakkında böyle bilgiler edindikçe mutlu oluyorum. 2004 tarihli bir konuşmasında, bu durumu kendisi anlatıyor Vonnegut:
"Ezkaza Amerikan Hümanist Birliği'nin fahri başkanıyım; bu esasen işlevsiz makamda benden önce büyük bilimkurgu yazarı, müteveffa Isaac Asimov vardı. Biz hümanistler, ölümden soraki hayatla ilgili hiçbir ödül yahut ceza beklentisine girmeden, becerebildiğimizce onurlu davranırız. Bize herhangi bir aşinalığı bulunan tek soyut kavrama, toplumumuza elimizden geldiğince hizmet ederiz.
Asimov için bir cenaze töreni düzenlemiştik ve törenin bir yerinde, 'Isaac artık Cennet'te,' demiştim. Hümanist bir topluluğa hitaben söylenecek en komik laftı bu. Kahkahadan yerlerde yuvarlanmıştı herkes. Ortalığın sakinleşmesi epey sürmüştü."
Aynı dönemde yaşamadığım için, tanışıp iki cümle sohbet edemediğim için üzüldüğüm çok az insan var. Tahmin edeceğiniz üzere Vonnegut ve Asimov bunlardan ikisi. O yüzden, yukarıda alıntıladığım anı bana öyle kıymetli geliyor ki anlatamam. Genellikle yavru kedi görünce kullandığım Küçük Emrah kaşlarım hemen devreye giriyor, çok keyif almakla çok üzülmek arasında bir yerde kalıyorum. Neyse... Bu alıntı aslında Vonnegut'un konuşmalarında anlattıklarının bir kısmını da özetliyor. Okuyunca hepimizin "evet lan!" diyeceği ama uygulamaya gelince yer yer teklediğimiz şeylerden bahsediyor yazar. Ödül beklemeden, cezadan korkmadan iyi insan olmak, insanları eşit görmek, güzel müziğin tadını çıkarmak, falan filan... Savaşa katılan, esir düşen ama savaş boyunca bir kişiyi bile öldürmeyen bir adamdan bahsediyoruz. Daha ne olsun!

Kitap hakkında söyleyebileceğim fazla bir şey yok. Kısa kısa konuşmalardan oluşuyor, kesinlikle çok güzel şeyler anlatıyor ve çok rahat okunuyor. Kitabın çevirisiyle ilgili hiç not almamışım, demek ki şikayet edecek bir şey bulamamışım. Hatırladığım kadarıyla gayet hatasız ve temiz bir baskı. Çevirenin, editörün ellerine sağlık. Vonnegut'un 1978 yılında gerçekleştirdiği bir konuşmadan sadece iki cümlesini daha alıntılayıp gidiyorum ben.
"Arthur C. Clarke'ın, Çocukluğun Sonu'nu okuyanınız vardır belki; bilimkurgu alanındaki birkaç başyapıttan biridir. Diğerlerinin hepsini ben yazdım."