25 Aralık 2015

Adalet


Adalet - Ancillary Justice
Ann Leckie
Çeviren: Yaprak Onur
İthaki Yayınları
Ekim 2015 (1. basım)
399 sayfa

Adalet, kapağında sıralanan ödülleri ve yayınevinin yoğun tanıtımı sayesinde dikkatleri topladı, ben de elbette aldım, biraz rafta beklettim. Çünkü kitaplar da peynir gibi, bilemedin şarap gibi, mayalanabilen şeyler. Neden o kitapları yığıp kule yapıyoruz zannediyorsunuz, hep bundan. İşte, kitabı beklettim ki biraz mayalansın, tadı yerine gelsin. Sonra okumaya başladım, çünkü hem İhsan "önce bunu oku" dedi, hem de kitabın çevirmeni Yaprak Onur instagram'da "evet bunu oku" dedi. Yoğun ısrara dayanamadım! Ehem... Yine lafı dolandırıp kendi kendime eğlenmeye başladım. Ama aslında bir diyeceğim var: Önce lütfen Kayıp Rıhtım'a gidin, Hazal Çamur'un şahane incelemesini okuyun. (Dev hizmet! BURAYA tıklarsanız doğrudan incelemeye ulaşıyorsunuz.) Hazal incelemeye Jung'dan girmiş, kitabın editörü Alican -yorumunda- Freud'dan çıkmış. Yok böyle bir şey.

Hazal'ın detaylı yazısından sonra, kitapla ilgili ne ekleyebilirim onu bilemedim. Neyi sevdim, neyi sevmedim onlardan bahsedeyim. Öncelikle, Adalet de İthaki'nin aceleye gelen kitaplarından olmuş. Zaten İhsan "yazım hataları seni delirtecek" demişti, söylediği kadar varmış. Buradan sevgili editörümüz Alican'a sesleniyorum, ikinci baskı için son okumacı lazım mı? Fakat çeviriye diyecek laf yok, güzel sözcükler, güzel tercihler, akıcı anlatım. Bir tek, (Hazal gibi) kitabın adındaki ancillary'nin kaybolmasına üzüldüm, Bağıl Adalet çok tatlı olurmuş aslında.

Kitabın kahramanı bir gemi. Evet, bildiğiniz gemi, uzayda gezenlerden. Kocaman bir gemi ve binlerce bağıl parçası var. Bu, şu demek: geminin kolektif bilinci var! Gemi yapay zekasını paylaşan bağıl birimleri var ve bu birimler sayesinde şöyle şeyler okuyoruz:
"Kıdemsiz rahip, Teğmen Awn ile İlahi Kişilik arasına fincanları ve kâseleri koyarken ben girişte sessiz ve hareketsizce durdum.
Aynı zamanda, yaklaşık kırk metre ileride, tapınağın içinde bulunan 43,5 metre yüksekliğinde, 65,7 metre uzunluğunda ve 29,9 metre genişliğindeki biçimsiz alanda duruyordum.
(...)
Aynı zamanda tapınağın kapılarının dışında da durmuş yosun lekeleriyle dolu alandan gelip geçen insanları izliyordum."
Tabii aynı anda gezegen yörüngesindeki yerini de koruyor gemi. Aslında tek bir yapay zekaya bağlı, küçük, tek başına hareket eden birimlerden oluşan bir makine/robot/gemi fikri çok güzel ama kitapta yer alan bağılların üretimi hiç güzel değil. Bağıllar, bir zamanlar insan olan, Yine de fikir çok güzel. (İbretiâlem olsun diye burayı böyle bırakıyorum. Ne demeye çalıştığımı toparlayıp devam ediyorum.) Bağıllar bir zamanlar insan olan, iradeleri olan, aşık olabilen, belki bazıları kitap okumayı seven, şarkı söyleyen ama belki de bazıları lanet pis adamlar olan birimler. Nasıl olduğunu bilmediğimiz birtakım işlemlerle gemi bilincine bağlanıyorlar ve organik birer kabuk olarak, geminin bilincini, hafızasını paylaşıyorlar. İnsanlardan yapılmak yerine mekanik, elektronik, plastik falan bağıllar olsa aslında, çok güzel fikir.

Ne diyorduk? Hah, gemi, yani Toren'in Adaleti. Çoook uzun yıllardır yaşayan geminin hayatının birkaç evresini birden okuyoruz. Yirmi yıllık bir zaman diliminde bir ileri bir geri giderek süren anlatıda, geminin bin yıl önceki maceralarından bir kısmını da öğreniyoruz. En sevdiğim şey, kitapta koca bir milenyum var! Anlatıcımız olan Breq'le beraber geçmişi ve bugünü öğrenirken epey büyük bir evrenin içinde buluyoruz kendimizi. Yayılmacı politikası ile Radch ve çok tanrılı dinleri, sınıfların belirgin biçimde ayrıldığı bir toplumsal sistem (ve sınıf atlayanların bocalaması). Ah bir de, Radch'ın yayıldığı yerlere medeniyeti götürmesi. Ne kadar bildik, nasıl tanıdık.

Kitaptaki karakterler, elbette esas karakterimiz olan gemi de buna dahil, çok başarılı. Hiçbiri dümdüz değil, romanla birlikte değişiyorlar, derinlikleri var. Özellikle Seivarden'e dikkat! Birçok okur Teğmen Awn'u çok sevdiğini söylese de en çok Seivarden'i sevdim, kişi olarak değil ama yazarın sürekli geliştirdiği bir karakter olarak.

Aldığı ödüller bile Adalet'in büyük bir beklenti yaratmasına yetiyor. Beklentileri karşılayacak kadar iyi bir roman olmasına rağmen, kitaba ancak yarısından sonra ısınabildim. Niye böyle oldu bilmiyorum ama kitabın ilk 200 sayfası boyunca kitaptan sıkıldım, oturup uzun süre okuyamadım; kitabın yarısını geçtikten sonra ise bir şeyler oldu, meraklanmaya ve peş peşe onlarca sayfa okumaya başladım.

Bir de son olarak, kitabın kapağını hiç sevmediğimi söylemem lazım. İthaki'nin suçu yok, orijinal kapağı kullanmışlar. Orijinal kapağı kraterler, küçük gemiler (uçaklar?), antenler gibi şeylerle doldurana kızmak lazım. Sıradan bir macera romanı kapağı yaratmayı başarmış. Fakat gök mavisi iç kapağı ve bilim kurgu dizisinin roketi ile kitabın iç tasarımına yine bayıldım. Devam kitapları olan Ancillary Sword ve Ancillary Mercy'yi de merakla bekleyeceğim.

12 Aralık 2015

Üç Harfli Kelime: Aşk


Üç Harfli Kelime: Aşk - Four Letter Word
Kolektif
Hazırlayan: Joshua Knelman, Rosalind Porter
Çeviren: H. Sıla Okur
Siren Yayınları
Şubat 2008 (1. basım)
239 sayfa

Bir dakika. Ya bir durun, dinleyin. "Setenay, aşk falan hayırdır?" diye cıvıklık yapmaya gerek yok. Ben hepsini önceden yaptım. Kitabı satın aldıktan sonra eve getirip okumak için beklettiğim süre boyunca yaptım o cıvıklığı. Üstelik aylar önce okuduğum ve aşk öyküleri ile dolu olan kitap bana daha uzuuuun yıllar yeter diyordum. Sonra gittim bu kitabı aldım. Ama bakın, neden aldığımı anlatayım. Önce Sweet Leaf'in yorumunu okudum, sonra yazarların isimlerini. Neil Gaiman! Margaret Atwood! Ursula K. Le Guin! Leonard Cohen! Leonard Cohen mi? A aa, meğer adamın kitapları varmış! Alkışlarla kendisini sahneye çağırıyoruz!



İşte bu yazarlar nedeniyle kitabı okumam gerekiyordu. Bu arada, kitapta tam kırk bir yazarın öyküsü var, yazarlardan biri "İsimsiz." Diğerlerinin isimlerini ise yazının en sonunda tek tek sıralayacağım, çünkü kitaba ekleyebileceğim etiket sayısı sınırlı ve ben bütün yazarların adının burada bulunmasını istiyorum. Kitabın çevirisine bayıldım. Kitabın sonunda yazarların kısa biyografileri var ve çevirmenin ismini de eklemiş Siren Yayınları. Baktım ki, Sıla Okur Kierkegaard, Burgess, Saramago gibi yazarları da çevirmiş. Harika! Fakat başlığın çevirisini -ve kapağı- sevemedim. "Üç Harfli Kelime"nin sonuna aşk diye eklemeselerdi, kitaptan cin çıkacak zannedebilirdik değil mi? Kapağı da, özellikle kocaman kırmızı harflerle yazılmış AŞK sözcüğü yüzünden sevmedim. İngilizce baskının üç farklı kapağını buldum internette, hepsi daha zarif gözüktü bana.




Kitap, yazarların kurgusal aşk mektuplarından oluşuyor. Her yazarın farklı yaklaşımları var, hepsi birbirinden güzel ve kitabı okumak gerçekten çok keyifliydi. Tamam, mektupların hepsini çok severek okumadım, hatta bir tanesini neredeyse atlaya atlaya okudum ki bitsin de kurtulayım. Ama çoğu öykü/mektup çok güzeldi. Cevapsız kalan e-postalar, Felice Bauer'in Kafka'ya mektubu, bir anneye mektup, bir dağa hitaben yazılmış bir aşk mektubu, küçük bir çocuğun öğretmenine mektubu, bir maymunun primatolog bayana mektubu... Karşılıksız aşk, ihanet, poligami, hatta cinayet. Her şey var!

Benim en sevdiğim mektup Mandy Sayer'in mektubu oldu, öğretmene yazılmış olan. Küçük çocuğun felaket imlası yüzünden okumak zor olsa da, ba-yıl-dım. (Bakın o kadar çok sevmişim ki, vurgulamak için heceler halinde yazmaya başladım.) Neil Gaiman'ın mektubunu da çok sevdim. Le Guin ve Atwood'un mektupları ise kendilerinden bekleneceği üzere farklı, hatta fantastik!

Zaten mektupların her biri kısacık, detay vermek çok zor. O yüzden böyle kısacık anlatmış olayım bu sefer. Özetle, kitabın başlığına bakıp burun kıvırmayın, çok güzel kitap. Bir önceki yazıda anlattığım gerekçeler dolayısıyla biraz fazla uzun zamanda okuyabildim ve hemen arkasından (İhsan'ın önerisi ile) Adalet'e başladım. Bakalım onu ne zaman bitirebileceğim.

*
Yazarlar: Jonathan Lethem, Chimamanda Ngozi Adichie, Adam Thorpe, Lionel Shriver, David Bezmozgis, Chris Bachelder, A.L. Kennedy, Jeff Parker, Francine Prose, Graham Roumieu, Gautam Malkani, Miriam Toews, James Robertson, Etgar Keret, Mandy Sayer, Jeanette Winterson, Michel Faber, Hisham Matar, Geoff Dyer, Matthew Zapruder, Carl-Johan Vallgren, Joseph Boyden, Neil Gaiman, Valerie Martin, Peter Behrens, Ursula K. Le Guin, Nick Laird, Sam Lipsyte, Panos Karnezis, Jan Morris, Hari Kunzru, Margaret Atwood, Damon Galgut, Audrey Niffenegger, Juli Zeh, Leonard Cohen, Phil LaMarche, M.G. Vassanji, Tessa Brown, Douglas Coupland.

1 Aralık 2015

13 14 anahtarını uzatsana

Aralık ayına girmişiz, hiç söylemiyorsunuz. Blogu epeyce ihmal ettim diye bir baktım ki, kasım boyunca iki tanecik yazı yazabilmişim. Hiç olmazsa bir güncelleme yapayım dedim çünkü şu an elimde yorumlayabileceğim kitap yok. Neden yok, onu anlatayım biraz.

Çünkü bir aydır evde tadilat var. Abartmıyorum, net bir aydır ev alt üst olmuş durumda. Zeminin yarısı kocaman plastik çarşaflarla kaplı, sürekli kuruması beklenen bir alçı/derz/sıva/silikon bölgesi var ve evin "dayanıklı" tüketim ürünleri de manzaradan etkileniyor olacaklar ki, "Ahah ay tadilata mı giriştiniz. Sen bekle, bir de ben bozulayım da gör gününü!" diyerek greve gidiyorlar. Yani evde kitap okumak gerçekten zor bu aralar ama en azından sıva nasıl yapılır, fayans dizerken nelere dikkat etmek gerekir, su tesisatının bağlantı elemanlarının ölçüsü ne olmalıdır, kör tapa bir nedir gibi bilgiler edindim ve mahallenin nalburları ile samimiyetim arttı. "Pardon, üç çeyreklik dirsek alabilir miyim?" sorusunu ilk kez seslendirmem gerektiğinde yadırgadım ama sonra alıştım. Bu ortamı bırakıp da ben nasıl "Yazar, sözcükleri hayata bakışını yansıtan bir ayna olarak kullanmış," benzeri cümleler kurayım şimdi?

Diğer yandan, geçtiğimiz ay boyunca bloga yazmadığım iki kitap daha (bakış açısına bağlı olarak dört kitap da diyebiliriz) okudum, her biri epey hacimli kitaplardı. Bir tanesi daha önce üç cilt halinde basılmış, şimdi tek cilt baskısı yapılacak olan bir fantastik roman. Diğeri, yine fantastik bir serinin ikinci kitabının Türkçe çevirisi, ilk kez yayımlanacak. İkisi de bu aralar matbaaya gidecekler sanırım. Çok sevdiğim (bazen de Marslı'nın ilk baskısında olduğu gibi yazım hatalarına çok kızdığım) İthaki için son okuma yapmaya başlamış oldum böylece. Çok sevgili editör Alican Saygı Ortanca'yı fazlaca sıkboğaz etmiş olabilirim fakat benim için lobi yapan İhsan ve Ozancan'a da teşekkür etmem gerekiyor. (Evet onları da sıkboğaz ettim. Ne pis bir insanmışım ben.)

Ehm... Ne diyorduk? Hah, evet. Bloga yazabilecek kitabım yok. Ama okunacaklar tepesi yükselmeye devam ediyor. Sonra yanlara doğru genişliyor. Geçen yılın sonunda çekilen fotoğrafla karşılaştırıyorum (Burada) ve çoook uzun zamandır orada bekleyen kitapları görünce kendime birazcık kızıyorum. Üstelik o zaman on dokuz kitaptan ibaret olan tepenin nüfusu -şimdi saydım- otuz ikiye yükselmiş. Bunlar yetmediği için, toptan alırım diye sanal alışveriş sepetimde biriken kitaplar var. Yakında onlar da eklenir buraya.

Durum böyle işte. Fotoğrafta gözüken yığında "Önce mutlaka bunu oku" dediğiniz kitap varsa önerileri alabilirim, evdeki şantiye ortadan kalkar kalkmaz okuma hızımı toparlayıp blogla daha fazla ilgilenmeye başlayacağım.

17 Kasım 2015

Kıyamete Bir Milyar Yıl


Kıyamete Bir Milyar Yıl - За миллиард лет до конца света (Za milliard let do kontsa sveta)
Arkadi Strugatski, Boris Strugatski
Çeviren: Hazal Yalın
İthaki Yayınları
Ekim 2015 (1. basım)
149 sayfa

Kitaplarını düet olarak yazan ve Sovyet bilim kurgusunun önemli isimlerinden olan Strugatski Kardeşler'in İktidar Mahkumları kitabını okuyup sevmediğimi çok iyi hatırlıyordum. Tam da bu yüzden Kıyamete Bir Milyar Yıl'ı okusam mı, okumasam mı bilemiyordum ki bir arkadaşım kitabı bana hediye etti. Kitap kapıma kadar gelince heveslendim, hemen okudum. Kitabın başında "Yok.. Ben bu Strugatskilerle geçinemiyorum." diye düşünürken, okudukça kitaba hayran oldum. Kitabı bitirip şu yazıyı yazarken ise, kitap için ne hissettiğimden emin değilim. Son zamanlarda okuduğum olaylı, maceralı kitaplardan sonra çok iyi geldi ama benzerlerini azimle arayacağım bir kitap da değil. Çok ortada kaldım.

Strugatski Kardeşler, uzaysız, yaratıksız, ileri teknolojisiz bilim kurgu nasıl yazılır dersi vermişler bu romanda. Farklı alanlarda çalışan Sovyet bilim insanları ya da politik doğruculuğu bir yana bırakırsak bilim adamları var romanda. İki de kadın, biri bilim adamlarından birinin karısı, diğeri güzelliğiyle dikkat dağıtan bir yan karakter. Neyse, 1970'lerin Sovyet Rusya'sında bilimde erkek egemenliği vardır diyelim, çok üstelemeyelim.

Astrofizikçi Malyanov'un evinde başlıyor roman. Malyanov, sıcak bir yaz gününde aklını toparlayıp yeni teorisi üzerine çalışmaya çabalıyor ama durmaksızın çalan kapı ve telefon zilleri yüzünden bir türlü işinin başına geçemiyor. Karısının okul arkadaşı Lidka Ponomareva aniden çıkıp geliyor ve güzelliğiyle adamcağızın aklını başından alıyor. (Bir kadın başka ne yapabilir ki...) Malyanov misafiriyle ilgilenirken kapı tekrar çalıyor, gizemli komşusu Snegovoy geliyor. Bu arada, iş arkadaşı Vayngarten sürekli telefon ediyor ve çok tuhaf davranıyor.

Absürt bir karmaşanın ortasında kalan Malyanov ne yapacağını şaşırmışken, kapısına dayanan bir polisle beraber daha da karışıyor ortalık. Vayngarten, uzaylılar -üstün bir uygarlık- tarafından çalışmalarının engellendiğini, başlarına gelen bütün tuhaflıkların bu uzaylıların işi olduğunu iddia ediyor. Kitap, "fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" sorusunun etrafında şekilleniyor.
"Falan filan," diye sözümü kesti. "Kaçınılmaz olarak faaliyetlerinin izlerini gözlemlemiş olmamız gerekirdi, ama bunları gözleyemiyoruz. Neden? Çünkü yüksek bir uygarlık yok. Çünkü nedense hiçbir uygarlık, yüksek uygarlığa dönüşmüyor."
Strugatskilerin romanı karmaşık, kalabalık ve yorucu. Kitabı okurken, yazarların ürettiği paranoyayı ve kaygıyı paylaşmamak mümkün değil. Çok sevdiğim kitaplar arasında olmasa da, bu kitabın Rusça tam metinden çevirisinin yapılması ve yayımlanması (döneminde çeşit çeşit sansüre uğramışken) sevindirici. Benim gözüme batan yazım hataları oldu ama çok fazla değil. Güzel kapağı ve "istikbal göklerdedir" sloganıyla çok şık bir roket illüstrasyonunu birleştiren iç kapağıyla da kalbimi fethetti İthaki, bu serinin minimal kapaklarına bayılıyorum. Hatta muhtemelen, sırf koleksiyon olsun diye Dune baskısını da alıp kitaplığıma ekleyeceğim.

8 Kasım 2015

Vardiya


Vardiya - Shift: Wool -2-
Hugh Howey
Çeviren: M. İhsan Tatari, Rasim Emirosmanoğlu
MonoKL Yayınları
Kasım 2015 (1. basım)
506 sayfa

Bugün Ekim'in 31'i, az önce Rasim (yani hem Hugh Howey'nin hem de Knausgaard'ın editörü) Vardiya'nın kapak çalışmasını gönderdi bana; ben de yine heyecandan kıpır kıpır oldum. Silo'nun ardından aylaaarca bekledikten sonra Vardiya'nın neredeyse hazır olması beni çok sevindiriyor. Kitabı çoktan okumuş olmam ise (üç kez, baştan sonra) (ehe he) çok daha fazla sevindiriyor.

Yazının başında tarih belirtmemin nedeni de tam olarak bu. Kitabın matbaadan gelip piyasaya çıkmasını beklerken yazıyı yazıp hazırlayayım dedim, "Çıktı!" haberini aldığım gün yayınlanmak üzere bekleyecek. Peki, ben neden Vardiya'yı önceden okudum, hem de bir kere okumakla yetinmedim? Çünkü Rasim, MonoKL'dan çıkan kitaplarda nadiren de olsa karşılaştığım yazım hatalarının fotoğrafını çekip göndermemden bıktı sanırım. "Al, baskıdan önce oku madem" dedi, kitabın düzeltmesine katkım olmasını sağladı. ^_^ Yani, kitapta çıkabilecek yazım hataları için doğruca bana çemkirebilirsiniz, "her kitaba ukalalık yapıyordun, bu ne şimdi?" diye. (Gözümden kaçan hatalar çıkacak diye çok korkuyorum, öyle böyle değil.) Neyse, kitaba geçeyim ben.

Silo'da, var olan bir dünyayı ve oradaki insanları tanıdık. Vardiya ise bu dünyanın nasıl bu hale geldiğini anlatıyor. Silolar neden yapıldı, bu fikir kimin aklına geldi, insanları dev beton boruların içinde yaşamaya nasıl ikna ettiler? Siloların idaresi nasıl sağlanıyor? Bütün soruların cevabı bu romanda.

Roman 2110 yılında başlıyor, Troy'un birinci vardiyasına uyanması ile. Ardından 2049'a geri dönüyoruz, mekân Washington DC. Genç meclis üyesi Donald Keene, senatör Thurman'la görüşmek üzere bekliyor. Sonra bu Thurman'ın başının altından neler neler çıkıyor...

Böyle böyle, bir Troy'un neler yaşadığına bakıyoruz, bir geri dönüp Donald'ın başındaki dertlere bakıyoruz. Başka insanların hikayeleri ekleniyor. Olaylar dallanıp budaklanıyor... Troy, Silo 1'in üst düzey çalışanlarından biri. Uzun vardiyaları boyunca diğer siloları takip ediyor, yaşananları sorguluyor, hatta biraz fazla sorguluyor. Troy sayesinde silolardaki işleyişi, merkez yönetimin neyi nasıl yaptığını öğreniyoruz. Troy bir yandan kendisine yüklenen görevleri yerine getirirken bir yandan da bu yeni dünyanın bilmediği yönlerini keşfetmeye çalışıyor.

Donald Keene ise, ülkenin en önemli senatörünü çocukluğundan beri tanıyan, onun desteği sayesinde meclis üyeliğine seçilen bir mimar. Senatör Thurman, çok önemsediği nükleer atık tesisi projesi için gereken acil durum sığınaklarını Donald'ın tasarlamasını istiyor. Donald, yeni dahil olduğu projenin dosyasında, henüz öğrenciyken aceleyle çizdiği toplu konut tasarımıyla karşılaşıyor:
"Çizimi hatırlıyordu. Son sınıfta aldığı biyo-mimari dersine son dakikada yetiştirdiği bir projeydi. Hiçbir alışılmadık ya da olağanüstü yanı yoktu; yalnızca beton ve camla donatılmış, yüz küsur kat uzunluğundaki silindirik bir yapıydı. Bahçe olarak kullanılacak balkonları vardı. Silindirin bir yanının kesiti alınmış, böylece evlere, iş yerlerine ve dükkânlara ayrılan kısımlar gözler önüne serilmişti. Yapıda sınıf arkadaşlarının bol keseden malzeme kullandıklarını hatırladığı kısımlarda cimri, risk alabildiği noktalarda ise faydacı bir yöntem izlemişti. Yassı çatısından yeşil ot öbekleri çıkıntı yapıyordu; karbon nötralitesine göz kırpan korkunç bir klişeydi bu."
Bu tasarımı geliştirmesi, gökyüzüne değil yeraltına doğru uzatması ve nükleer sızıntıya karşı korunaklı hale getirmesi bekleniyor. Proje süresince yoğun çalışma saatleri, endişeli eşi, beraber çalışmak zorunda kaldığı eski sevgilisi, anlam veremediği tasarım tercihleri... Donald, projede tuhaf bir şeyler olduğunu fark etse de, yoğun gizliliğin içinde cevaplar bulmakta zorlanıyor. Büyük ideallerle geldiği konumunda Senatör'ün isteklerine karşı gelemeyen, üstelik sevmediği mimarlık işine geri dönmek zorunda kalan adamcağız, antidepresanlarla ayakta kalıyor. Tasarladığı sığınağın hiçbir zaman kullanılması gerekmeyeceğini umuyor, Senatör de bunun yalnızca proje onayı almak için gerekli bir adım olduğunda ısrarcı.

Biraz da Senatör Thurman'dan bahsetmek gerek. Romanın akışı Donald ve Troy üzerinden ilerlese de, Thurman'ın kurgudaki yeri çok önemli. İlerlemiş yaşına rağmen sağlıklı, dinç ve olduğundan çok daha genç gözüken bu adam, ülkenin en önemli kişilerinden biri. Bir dolu senatör var fakat Senatör dendiğinde kimden bahsedildiğini herkes biliyor. Sağlığını, yeni bir teknoloji olan nanobiyotik tedaviye, bedeninin içinde dolanan minicik robotlara borçlu. Kitle manipülasyonu konusunda bir dâhi ve nanoteknolojinin çok da masum olmayan amaçlara hizmet edebileceğinden emin:
Gözlerini kapsülün karşısındaki Donald’a dikti. “İran’a ilk kez neden girdik biliyor musun? Sebebi nükleer silahlar değildi, o kadarını söyleyebilirim; çünkü o kum tepelerine kazılmış her deliğe girip çıktım. O fareler atom bombalarından çok daha büyük bir ödülün peşindeydiler. Bize görünmeden, kendilerini tehlikeye atmadan ve hiçbir tepki almadan saldırmanın yöntemini keşfetmişlerdi, anlıyorsun ya?”
Şimdi tekrar Troy'a dönüyorum çünkü vardiyaların işleyişini henüz anlatamadım. Troy'un Silo 1'de çalıştığını söylemiştim, burası tüm siloların merkezi. Serinin ilk kitabını okuyanlar hatırlayacaktır, silo yöneticilerine telefonla ulaşan, yeni yönetici seçileceği zaman sınav yapan gizemli adamlar vardı. İşte tüm bu adamlar, Silo 1'de çalışıyorlar. Diğer silolarda rutinleşen bir hayat -iş, eş, okul...- varken, Silo 1'de altı aylık vardiyalar ve kriyopodlarda geçen uzun uykular var. Buradaki kadınlar, on yıllarca sürecek uykuları için kriyopodlara kapatılmışlar, erkekler ise vardiyaları boyunca çalışıp bir sonrakine kadar uzun yıllar uyuyorlar.

Kitap dünyanın nasıl değiştiğini, siloların arka planını anlatıyor ve bu arada kitle kontrolü hakkında -epey gerçekçi- bir örnek sunuyor. Yöneticilerin ve basının yarattığı bilgi karmaşası içinde gerçeklerle yalanların nasıl birbirinden ayrılmaz hale geldiği, karar verme yetkisine sahip olanların bunu nasıl kullanabileceği romana başarıyla yerleştirilmiş. Vardiya'yı da en az Silo kadar heyecanla okudum ve serinin son kitabı Dust'ı da aynı heyecanla bekleyeceğim. Kitap, şimdilik İstanbul Kitap Fuarı'ndaki MonoKL standında satışta, fuar sonrasında ise kitapçılardaki yerini alacak.