Bu aralar blogu çok ihmal ettim, farkındayım. Çok yoğun işlerim olduğundan, sürekli koşturduğumdan, önemli işlerle uğraştığımdan değil; sadece bu ay okuyamadım. Kozmik Üçleme'yi zar zor bitirip Okuma Şenliği'nin son gününe yetiştirdim, ama yazısını yetiştiremedim. Onu da bu akşam ya da yarın hallederim artık. Fakat pek okumadığım ve bloga hiçbir şey yazmadığım günler boyunca tamamen boş durmuş sayılmam. Pek sevgili Mit dedi ki: "Kayıp Rıhtım için Doctor Who'nun yeni sezonuyla ilgili bir şeyler yazmak ister misin?" İstemez miyim! "Ay yazıyorum ama du' bakalım neye benzeyecek? Of olmadı bu galiba. Yahu ben dizi sektöründen ne anlarım ki bu işe kalkıştım?" diye kendimi azarlaya azarlaya yazıyı yazdım, teslim ettim. Severek okuduğum siteye iki satır katkım oldu diye de çok sevindim. Böyleyken böyle işte... Gelelim Şenlik'teki içler acısı performansıma:
3 ay boyunca, toplam 2677 sayfa tutan 11 kitap okuyabildim. Ekstra puanlı kategorilerden yalnızca birini (3 kitaplık seri) tamamladım. Böylece 151 puanla bitirdim şenliği. Okuduğum kitaplar:
Adında bir sayı geçen kitap: İki Beyinli Adam - Michael Crichton (237 sayfa) 10 puan
Çevirmenlik de yapan bir yazarın kitabı: Filler Çapraz Gider - Altay Öktem (125 sayfa) 10 puan
Sahaftan alınmış kitap: Son Nesil - Arthur C. Clarke (248 sayfa) 10 puan
Daha önce okumadığım yabancı kadın yazar: Elif - G. Willow Wilson (359 sayfa) 10 puan
Durum hiç iyi değil, görüldüğü üzere. Üstelik bu çok kategorili şenliği iki ayda tamamlayanlar varmış! Kendilerini içtenlikle tebrik ediyorum! =)
Çalışkan organizatörümüz Güz Şenliği kategorilerini de açıkladı bugün. Bu seferlik ben katılmıyorum. Birkaç ay boyunca yeni kitap almayı bırakıp evde biriken kitap yığınımı eritmeye çalışacağım. Hatta bloga başlamadan önce okuduğum bilim kurgu kitaplarını da hızlıca tekrar okuyup buraya yazmak istiyorum ama, bakalım yapabilecek miyim. Üstelik bir de tekrar öğrenci oldum, derslerim ne kadar zamanımı alacak bilmiyorum ama nedense epey yoğun olacakmış gibi geliyor. Ben şimdi susayım o zaman.
Serinin ilk kitabı olan Sessiz Gezegenin Dışında'yı biraz sıkıcı bulmuştum, meğer her şey yeni başlıyormuş. Perelandra'yı bitirebilmek için kendimi epey zorladım, son 10-15 sayfayı neredeyse on günde okuyabildim. Kitabın sonlarına geldiğimde o kadar usandım ki, ancak birkaç satır okuyup "öff yeter" diye kitabı bir kenara bırakıyordum. Ama azimliyim, üçüncü kitabı da okuyup bitireceğim.
Lewis, kitaba birkaç satırlık bir önsöz yazmış ve "Bu kitaptaki karakterlerin tümü tamamen hayal ürünüdür ve hiçbiri alegorik değildir." demiş. Hı-hım, tabii... Hayal ürünü karakterler olduklarına eminim ama alegori konusunda yazarın ironi yaptığını düşünmemek için hiçbir nedenim yok. Öte yandan, kitabı hazırlarken Kabalcı çalışanları da çok sıkılmış olacaklar ki, arka kapakta Ransom yerine "akademisyen Dr. Watson"dan bahsetmişler. Belki de arka kapak yazısını yazarken Sherlock izliyorlardı.
Bu sefer olaylar, Ransom'ın evine doğru yola koyulan anlatıcıyla (Ransom'ın ilk seyahatini de bize aktaran kişi, yazarımız Lewis'in ta kendisi) başlıyor. Ransom'ın gönderdiği bir telgraf üzerine onu görmeye giden yazar, Worchester tren istasyonu ile Ransom'ın evi arasındaki birkaç kilometrelik yolda yürürken aklından çeşit çeşit düşünceler geçiyor: Mars'taki yaratıklar, arkadaşının Mars'tan döndükten sonra ne kadar değiştiği, bu seyahatle ilgili duyduğu kaygılar... Böylece giderek artan bir huzursuzluğun ve korkunun içinde buluyor kendini. Geri dönme yönündeki güdülerini dizginleyip Ransom'ın evine ulaşıyor ve kapıda, ev sahibinin dışarıda olduğunu, yemek için beklemesi gerekmediğini söyleyen bir not buluyor. Eve giren yazar buz gibi ve çok büyük bir kutu ile, bir de Mars'tan gelen bir eldil ile karşılaşıyor. Ransom eve gelip misafiriyle buluştuğunda kendisinin Perelandra'ya (bizim deyişimizle Venüs'e) gönderileceğini, bu seyahate hazırlanmak ve geri döndüğünde karşılanmak üzere yazarın yardımına ihtiyacı olduğunu anlatıyor. Venüs'ü birtakım şeytanî güçlerden korumak üzere, eldilin temsilcisi olarak gönderileceğini de anlatıyor elbette.
Daha önce bahsi geçen kutunun içine yerleşen Ransom, eldilin üstün güçleri sayesinde yavaşlatılmış metabolizmasıyla beslenme ve boşaltım ihtiyacı hissetmiyor, kutunun soğukluğu sayesinde güneşin yakıcılığından korunuyor ve kendini Perelandra'da buluyor. Neyse ki, ilk seyahatinde öğrendiği dil yalnız Mars'a (Malacandra'ya) özgü bir dil değilmiş, Güneş sistemimizin ortak diliymiş; böylece Perelandra'ya gittiğinde yeni bir dil öğrenmek zorunda kalmıyor. Güneş'e bizden daha yakın olan ve atmosferi neredeyse tamamen karbondioksitten oluşan, yüzey sıcaklığı 460 santigrat civarlarında dolaşan gezegene indiğinde; Dünya'dan biraz daha (?) sıcak olduğu için çıplak dolaşmaya karar veriyor. Atmosfer basıncı konusuna ise hiç girmeyelim... Perelandra'nın yüzeyi de tahmin edebileceğimizden çok farklı. Hiç aralanmayan bir bulut tabakası ile kaplı olduğu için dışarıdan gözlenemeyen gezegen devasa bir okyanusa sahip, bu okyanusun içinde yalnızca küçük bir sabit kara parçası (Sabitlenmiş Diyar) ve sayısız yüzen ada var. Evet, yüzen ada, suyun üzerinde süzülen kumaş parçaları gibi oradan oraya savrulan, bitkiler ve ağaçlarla kaplı, suyun dalgası ile birlikte kıvrılıp bükülen adalar. Neden olmasın. Bu ağaçların kökü yok mu diye de düşünmeyelim artık. Kurgu bu. Ne çok inceliyorsunuz siz de!
Ransom bu adalardan birine ulaşıyor, karnını doyuruyor, etrafı inceliyor, sürekli kıpırdanan zemin üzerinde düşmeden yürümeyi öğreniyor. Birkaç hayvan dışında hiçbir canlıyla karşılaşmadan geçen bir iki günün sonunda, bulunduğu ada başka bir adanın yakınlarına sürükleniyor ve orada yeşil renkli derisi dışında tamamen insana benzeyen bir kadın olduğunu görüyor. Öğreniyoruz ki, bu kadın Perelandra'nın Havva'sı, kraliçesi. Bir yerlerde bir de kralı varmış ama ayrı adalara düşmüşler, birbirlerini kaybetmişler. Ransom, Leydi diye hitap ettiği bu kadınla bol bol sohbet edip gezegenimizden bahsediyor, kadının anlattıklarını dinliyor. Günler böyle güzel geçerken, bir gün gökyüzünden yuvarlak bir nesne düşüyor ve içinden (ilk kitapta Ransom'u kaçırıp Mars'a götüren) Weston çıkıyor.
Kitabın bundan sonrası bol bol diyalog. Bir tarafta Havva'yı kandıran yılanın rolünü üstlenmiş Weston, diğer tarafta onun Leydi'yi kötü düşüncelerle zehirlemesini önlemeye çalışan Ransom. Yaradılış hikayesi, "Havva o elmayı yemeseydi neler olurdu?" sorusunun etrafında uzadıkça uzuyor. Weston ve Ransom uzun (çok uzun) felsefî tartışmalara girişiyorlar:
"Sizin Şeytanınız ve sizin Tanrınız," dedi Weston, "her ikisi de aynı Güç'ün suretleri. Cennetiniz öndeki kusursuz ruhaniliğin sureti; cehenneminizse bizi arkadan buraya doğru iten kışkırtmanın ya da çabalamanın suretidir. Bu yüzden de birinin statik huzuruyla diğerinin ateşi ve karanlığı bir araya gelir. Yenilenen evrimin bir sonraki aşamasında bizi ileti çağıran Tanrıdır; bunun ötesine geçen aşamada bizi kovansa Şeytandır. Sonuçta, dininiz şeytanların düşmüş melekler olduğunu söyler."
Sayfalar boyunca, Weston'ın kadını ilk günaha doğru kışkırtması ve Ransom'ın buna karşı ataklar geliştirmesinden başka bir şey olmuyor. Kitap bolca faydalandığı Hristiyan mitolojisinin yanında, zaman zaman Roma mitolojisine kadar uzanıp, yüzyıllar önce bu gezegenlere verilen isimleri eldilaya bağlıyor. Ransom, yaşadıklarını anlatmak üzere Dünya'ya dönüyor elbette. Bunun ardından, serinin son ve en kalın kitabı olan Korkunç Kale geliyor. Perelandra'yı okurken öyle sıkıldım ki, Ransom başını alıp hangi gezegene gidecek diye merak etmeye bile enerjim kalmadı, okuma sevgim tükendi. Yine de seriyi bir an önce bitirmek için elimden geleni yapacağım. Hadi bakalım...
Bu etkinliği Yosunca blogunda gördüm, çok keyifli gözüküyordu. Hazır elimdeki kitabı (Kozmik Üçleme'nin ikincisini) bir türlü bitirememişken blog hareketlensin diye ben de yapmak istedim. Evet, Perelandra adlı kitabı bitiremiyorum. 10-15 sayfa kaldı ama azimle ve inatla bitmiyor, kitap beni hiç sevmedi. Neyse, dün akşam kitaplığımı kurcaladım, kapaklarını çok sevdiğim kitapları ortalığa döktüm. Bu arada fark ettim ki, bilim kurguların kapaklarını çoğunlukla beğenmiyormuşum. (Güzel sanatlar mezunuyum ben, her türlü görsel tasarımı eleştirmek doğamda var, duramıyorum.) Listeyi sekiz kitapta bırakmak üzereydim ama şımarıklık yapmadım, 10'a tamamlamayı başardım, hatta 12 bile oldu. Fakat bu seçtiğim kitapları kendi aralarında sıralayamadığım için, buraya alfabetik olarak eklemeyi tercih ettim.
Asosyal Bir Sosyalist - Bernard Shaw, Salyangoz Yayınları Kurşun kalem ile yapılmış gibi gözüken kapağına bayıldığım için almıştım bu kitabı. Kapak resmini Pınar Kısa Met yapmış.
Azazel - Isaac Asimov, Bantam Spectra
Azazel'ın kapağındaki illüstrasyonu, özellikle de kafasını
çevirmiş bana bakan küçük iblisi çok sevimli buluyorum. ^.^
Bir de, kapakta kullanılan renk üçlemesini seviyorum, hatta bir ara üşenmeyip blogun tasarımını değiştirebilirsem tam da bu renkleri kullanmayı planlıyorum.
Bekleyiş Unutuş - Maurice Blanchot, MonoKL Yayınları
Mümkün olduğunca minimalist olan bu kapağın hem rengini, hem de (fotoğrafta çok belli olmasa da) dokulu mat kartondan yapılmış olmasını ve selofan kaplı olmamasını çok seviyorum. Selofan nedir ya!
Gölgesizler - Hasan Ali Toptaş, İletişim Yayınları
Murtaza - Orhan Kemal, Cem Yayınevi Murtaza'nın sahne uyarlamasını tam da bu kapaktaki gibi, bir karikatür dergisinden canlanmış gibi gözüken bir dekorda izleyip çok sevmiştim. Kapak resmi Mehmet Sönmez'e ait.
kuru kafa yerine dalga illüstrasyonu kullanılmıştı.
Ama bu kapaktaki Viktoryan çağrışımlı
kuru kafayı daha çok sevdim.
Otomatik Portakal - Anthony Burgess, Bilgi Yayınevi Bu kapak çalışması Fahri Karagözoğlu'nun elinden çıkmış ve kitabın gördüğüm diğer kapaklarının hepsinden daha güzel.
Bütün Öyküleri 1, 2, 3 - Edgar Allan Poe, Dost Kitabevi
Poe öykülerine çok uyan bu kapakları kim yapmış bilmiyorum, çünkü künyede bununla ilgili bir bilgi yok. Ama "Dikkat, kabuslara neden olabilir" yazan bir uyarı levhası olabilecek yeterlilikte kapaklar olmuş.
Tembellik Hakkı - Paul Lafargue, Kırmızı Kedi Yayınevi Bende bu kitabın elektronik versiyonu vardı, sırf şu gördüğünüz kapak ve aynı temalı ayraç çok güzel olduğu için kitabı aldım. Pişman değilim, yine olsa yine aynı şeyi yaparım.
Yer Açın! Yer Açın! - Harry Harrison, Metis Yayınları
Kapaktaki görsel, Hieronymus Bosch'un Last Judgement adlı
eserlerinin birinden bir detay. (Aynı temayı defalarca işlemiş.)
Üç panelli tablonun tam hali için buraya tıklayabilirsiniz. Bosch'un
bu karmakarışık mahşer yeri, kitabın temasına da
mükemmel biçimde uyuyor.
Benden bu kadar. Bence bütün kapaklar minimal olsun, tasarımcılar less is more desin. Çünkü bence ben haklıyım. Ayrıca basın yayın alanında yüksek lisansa başlıyorum. Yayınevleri, beni bekleyin!
Narnia Günlükleri serisinin yazarı, ayrıca Tolkien'in de yakın arkadaşı olan Clive Staples Lewis'in Kozmik Üçlemesini okumaya başladım. Hatta ikinci kitabı yarıladım ama Sessiz Gezegenin Dışında'dan bahseden bir yazı yazmak yerine sürekli başka şeylerle oyalandım. Öncelikle, Sessiz Gezegenin Dışında (ve elbette devam kitapları) her türlü kaynakta bilim kurgu janrına dahil edilmiş ama fantastik kurgu desek de yanlış olmaz. Hatta, bence Kozmik Üçleme adını "Gulliver'in Güneş Sisteminde Gezileri" olarak bile değiştirebiliriz; bir de baş karakterin adını değiştirmemiz gerekir elbette. Neyse.
Yaz tatillerinde uzun doğa yürüyüşleri yapmayı seven bir öğretim üyesinin, hava kararmadan önce kalacak bir yer bulmaya çalışması ile başlıyor roman. Cambridge Üniversitesinde dilbilimci olan Ransom, konaklayacak bir pansiyon bulma umudu tükenmişken, küçük bir evin kapısından fırlayan bir kadınla karşılaşıyor. Yakınlarda bulunan bir evde iki profesörün yaşadığını, kadının oğlunun o evde çalıştığını öğreniyor ve meslektaşlarının kendisine yardımcı olabileceğini düşünerek bu eve doğru yöneliyor. Evin tekinsiz görüntüsü karşısında cesareti kırılsa da evin kapısına kadar gitmeyi başarıyor ve orada çalışan çocuğun "Bırakın da eve gideyim" diye haykırdığı bir kargaşa ile karşılaşıyor. Çocuğu evine göndermek için tartışırken, ev sahiplerinden birinin eski bir okul arkadaşı olduğunu fark ediyor ve şahit olduğu şüphe uyandırıcı duruma rağmen geceyi geçirmek üzere eve giriyor. Ransom'ın eski arkadaşı olan Devine, Weston adlı bir fizikçi ile paylaştığı evde misafirine içki ikram ediyor ve sohbet etmeye başlıyorlar. Devine, Ransom'ın evli olmadığını, tatilde nereye gittiğini kimsenin bilmediğini ve dersleri tekrar başlayana kadar kimsenin yokluğunu fark etmeyeceğini öğreniyor. Bu arada yorgunluktan bayılmak üzere olan Ransom, gittikçe uyuşuyor ve bilinci bulanıklaşmaya başlıyor.
Ransom, karanlık bir odada uyanıyor, odanın tavanından soluk bir ışık geliyor ve duvarlar alışılmadık bir perspektifle yukarı doğru genişliyor. Sonunda, iki çılgın profesörün kendisini bir uzay gemisine taşıdıklarını ve Malacandra dedikleri bir gezegene ulaşmayı hedefleyen yolculuklarının bir ay süreceğini öğreniyor. Kitabın bilim kurguya en yaklaştığı bölümler bu yolculuk ve geminin tasviri. Küresel bir formda üretilmiş olan gemi, küçük kütlesine rağmen bir çekim alanı oluşturuyor ve uzay boşluğunda hareket ettikleri sürece kürenin merkezi "zemin" oluyor, daha büyük bir gök cismine yaklaştıklarında ise yer çekimi etkisine kapılan gemide, gök cismine yakın olan taraftaki duvarlar zemin haline geliyor, tüm odaların tavanı-zemini-duvarları birbirinin yerini alıyor. Bu arada Ransom uzayın büyüsüne kapılıyor:
"Yıllar boyunca 'uzay' kavramını dünyaları birbirinden ayıran karanlık, soğuk bir boşluk ve mutlak cansızlıktan ibaret kasvetli bir ortam olarak okumuştu. O ana kadar da bunun kendisini nasıl da etkilemiş olduğunun farkında bile değildi - ama şimdi aynı 'uzay' tanımını, içinde yüzdükleri bu parlak ve semavi okyanusa yapılmış kâfirce bir iftira olarak algılıyordu. Ransom buraya 'ölü' diyemezdi, durmaksızın içine akan yaşamı her an hissedebiliyordu. Bütün bu dünyalar okyanusu ve onların üstünde doğmuş bütün o yaşamlar doğrudan onun içinden beden bulduğuna göre, hissettiklerinin aksi nasıl düşünülebilirdi?" ("Space" sözcüğünün hem uzay, hem de boşluk anlamına geldiğini hatırlayınca, Ransom'un uzay sözcüğünü iftira olarak nitelemesi daha anlamlı oluyor sanırım.)
Uzun yolculuklarının sonuna yaklaşırken, Ransom yol arkadaşlarının bir tartışmasına kulak misafiri oluyor ve kendisinin, Malacandra'da yaşayan Sorn adlı canlılara teslim edilmek üzere kaçırıldığını öğreniyor. Sonunda Malacandra'ya ulaşıyorlar, biz de alabildiğine naif bir gezegen tasviri görüyoruz. Güneş Sistemimizin gezegenlerinden biri olan Malacandra'nın atmosferi solunabiliyor, yoğunluğu ve sıcaklığı alışılmışın dışında olsa da suları içilebiliyor, sürekli buharlaşan su kaynaklarına rağmen gökyüzünde asla bulut oluşmuyor, yer çekimi Dünya'dan daha düşük olduğu için tüm yer şekilleri ve bitkiler bize göre biraz fazla uzun ve ince olsalar da; yabancı bir gezegene göre her şey bir insan için fazlasıyla makul.
Ransom kendisini kaçıranların yanından kaçmayı başarıyor, açlığın da etkilediği sanrılar nedeniyle aklını kaçırdığından şüphelendiği birkaç gün geçirse de kendine gelmeyi başarıyor ve bir gün Malacandra'nın bilinçli ve zeki yerlilerinden biriyle karşılaşıyor: Yaklaşık iki metre boyunda, kalın siyah kıllarla kaplı, perdeli ayakları olan ve çok iyi yüzen bir Hross. Dilbilimci Ransom, yaratığın konuşabildiğini hemen fark ediyor, işaretler ve karşılıklı söylenen tek kelimelik cümleler ile yarım yamalak bir iletişim kuruyorlar ve Ransom, Hross'un peşine takılıp yaşadığı köye giderken dillerini de hızla öğrenmeye başlıyor.
Malacandra, biz Dünyalıların Mars olarak tanıdığı, Güneş Sisteminin dördüncü gezegeni. Az önce dediğim gibi, atmosferi rahatlıkla solunabiliyor ama canlıların evrimi bizimkinden çok farklı bir yol izlemiş. Yalnızca Hrosslar ve Sornlar değil, bir de Pfifltrigg adlı canlılar sosyal yapıyı paylaşıyorlar; bütün bu grupların farklı özellikleri ön planda ve birbirleri ile uyum içinde yaşıyorlar. Ayrıca Eldila diye adlandırdıkları, neredeyse yarı-tanrı olan, ışığı geçirdikleri için çok zor görülen varlıklar, Maleldil ve Oyarsa denen, ölmeyen, üremeyen, yaşlanmayan, farklı bir boyutta yaşayan ama Malacandalılarla sürekli iletişim halinde olan varlıklar var. Ransom bütün bu yabancı zekaları anlamaya çalışıyor, neyse ki mesleği gereği dillerinde çabucak ustalaşıyor ve çok bilge bir Sorn'un şu anlattıklarını anlayabiliyor:
"Bizim duyularımızla hissettiğimiz en hızlı şey ışıktır. Biz aslında ışığı görmeyiz, yalnızca onun aydınlattığı daha yavaş şeyleri görürüz ve bu yüzden de ışık bizim için sınırdır - nesnelerin bizim için çok fazla hızlı hale gelmesinden önce bildiğimiz son şeydir. Sonuçta bir eldil'in bedeni ışık kadar hızlı bir harekettir; onun bedeninin ışıktan oluştuğunu söyleyebilirsin, ama bu, eldil'in kullanacağı anlamda bir ışık değildir."
Bir yandan Malacandra'nın yerlileri ile etik ve felsefe tartışan Ransom, bir yandan da kendisini buraya getiren adamlardan saklanmaya ve planlarını bozmaya çalışıyor. Devine'ın tek hedefi gezegende bol bulunan altın madenleri iken; büyük fizikçi Weston, insan soyunun sürmesi için Malacandra'nın işgal edilmesi ve yerli halkın yok edilmesi gibi çok daha büyük planlar peşinde. Olaylar olayları, tartışmalar tartışmaları kovalarken sonunda Ransom, Weston ve Oyarsa (yani ışık kadar hızlı yaratıkların en üstünü) bir araya geliyorlar. Oyarsa, neden bizim gezegenimize Sessiz Gezegen dediklerini anlatıyor; kendi gezegeninin halklarından olmayan Weston ve Devine'a ölüm cezası veremeyeceğini, ancak evlerine dönmeleri gerektiğini söylüyor.
Bu kitabı okurken çok sıkıcı bulmadım ama ikinci kitabın ortalarına kadar gelmişken biraz sıkılmaya başladım. Lewis'in kurguladığı ve bitkilerine, renklerine kadar betimlediği gezegenler çok güzel ama Sessiz Gezegenin Dışında kitabındaki karakterler salt iyi ve kötü olarak ayrılmışlar, çok inandırıcı, gerçek karakterler değiller. (Evet, bir Marslı da inanılası bir karakter olabilir. Bkz: Mars Yıllıkları) Bakalım üçleme bitince fikrim değişecek mi.
Son olarak, ismini bu kitaptan alan bir Iron Maiden şarkısı varmış meğer, yazıyı yazarken birkaç kez dinledim. Siz de dinlemek isterseniz böyle devam edelim:
İlk baskısı 1953'te yapılan romanımızın zaman çizgisi 1970'lerde başlıyor. Eski dostlar olan Hoffman ve Schneider adlı iki bilim insanı, uzun yıllar önce yollarını ayırmışlar ve biri ABD adına, biri Rusya adına; kalabalık ekipleri ile birlikte, uzaya açılan ilk gemiyi üretmek için harıl harıl çalışıyorlar. Fakat, iki ekip de sonuca çok yaklaşmışken, yıldızların arasından çıkıp gelen devasa gemiler Dünya göklerinde beliriyor. İnsan ırkı artık yalnız değil.
İlk temasın beş yıl sonrasına atlayan roman, New York'taki Birleşmiş Milletler binasına taşıyor okuyucuyu. Gökyüzüne park eden gemiler beş yıldır oradan ayrılmamışlar, içerideki varlıklar yüzlerini göstermemişler ama Dünya yönetimine hakim olmuşlar ve yalnızca BM Genel Sekreteri Stormgren ile doğrudan iletişim kuruyorlar. Bu hakimiyetle birlikte milletler arası savaşlar sona ermiş, dünya bir bolluk ve huzur dönemine girmiş, kim oldukları bilinmeyen bu yöneticilere Tanrısallar adı verilmiş. İnsanlar çoğunlukla bu durumdan memnunlar ve tepelerinde süzülen yabancı gemilere çoktan alışmışlar ama duruma karşı çıkan, özgürlüklerinin yok olduğunu savunan ve şiddetli protestolar düzenleyen bir azınlık var. Bu protestocuların büyük bir kısmını din adamları oluşturuyor, çünkü Tanrısalların gelişi ile birlikte inançlarının tehdit edildiğini düşünüyorlar:
"Bilim, aldırmazlıkla olduğu kadar, dogmalarını kabul etmemekle de dini yıkabilir. bildiğim kadarıyla Zeus veya Thor'un yokluğunu kimse ortaya koymadı, ama şimdi bunların çok az izleyicisi var. Wainwright ve taraftarları da, onların inançları konusundaki gerçeği bildiğimiz için korkuyor. Acaba ne kadar zamandır insanlığı gözlediğimizi düşünüyorlar? Muhammed'in hicreti başlattığını, ya da Musa'nın Yahudilere yasalar koyduğunu gördük mü? Onların inandıkları öykülerin tümüyle saçma olduğunu biliyor muyuz?"
Bu konuşmayı yapan kişi Karellen, Tanrısalların sözcüsü. Kendisini asla göstermese de, Genel Sekreter Stormgren'le düzenli toplantılar yapıyor, talimatlar iletiyor ve hatta bir çeşit arkadaşlık ilişkisi geliştiriyorlar. Görevi süresince Karellen'in neye benzediğini hiç öğrenemeyen Stormgren, emekli olmadan önceki son toplantılarında ufak bir oyun oynayıp Karellen'i görmeyi başarıyor. Gördüğü şeyi hiç kimseyle paylaşmıyor ve Tanrısalların sırrını hayatı boyunca saklıyor. Bu olaydan ancak elli yıl sonra Karellen yeryüzüne iniyor ve insanlara kendini gösteriyor.
Elli yıllık bir atlama yapan romanda Clarke, Tanrısalların yönettiği dünyada adeta bir ütopya kurmuş. İnsanlık uzaya açılma hayalini bir kenara bırakmış, günlük işlerin çoğunu robotlara devretmiş, yalnızca keyif için çalışıyorlar, çalışmak istemezlerse okula dönüp yeni bir alanda eğitim görüyorlar; nadir bulunan nesneler dışında hemen her şey bedava sağlanıyor ya da çok ucuz fiyatlara satılıyor. Bu huzurlu, zengin, sağlıklı dünya tanımı, kurgu bir gelecek için bile çok fazla iyimser. Bütün bu iyimser tablonun ardında, din ile birlikte bilim ve sanat da bir gerileme sürecine girmiş. Bilimle uğraşan (oyalanan) birçok insan olmasına karşılık, ilerlemeyi sürdürecek nitelikte bilim insanları kalmamış.
"Evet, pek çok teknolog vardı; fakat bunların pek azı insan bilgisinin sınırlarını genişletecek özgünlüğe sahipti. Merak vardı, buna ayıracak boş zaman da; ama temel nitelikte bilimsel araştırmaya girecek yürek yoktu insanlarda. (...) Hiçbir çağda, sırf eğlence için birtakım gerçekleri toplamaya koyulan böylesine çok sayıda amatör bilimci görülmemişti; ne yazık ki, bu gerçekler arasında ilişki kuracak kuramcıların sayısı çok azdı. (...) Amatör ve profesyonel olmak üzere sürüyle icracı vardı, ama varlıkları bir nesil boyu sürecek, gerçek anlamda edebiyat, müzik, resim ve heykel ürünleri çıkmıyordu artık. Dünya, artık bir daha hiç dönmeyecek olan bir geçmişin parlaklığıyla yaşıyordu."
Bir de, Clarke'ın yönetime el koyan uzaylılar ile gerekçelendirdiği çöküşü biz şimdiden yaşıyoruz sanırım:
"Her gün radyo ve TV'nin çeşitli kanallarından beş yüz saat kadar bir yayın yapıldığının farkında mısınız? (...) İnsanların artık pasif süngerler haline gelmesine şaşmamalı; yalnızca emiyor ama herhangi bir şey yaratmıyorlar. Kişi başına ortalama program izleme süresinin günde üç saat olduğunu biliyor muydunuz?"
Düşünebiliyor musunuz?! Günde üç saat televizyon izlemek, nasıl da inanılmaz! Kesintisiz yayın yapan sadece yirmi kanal olsa, Clarke'ın "abartılı" bir süre olarak sunduğu beş yüz saatlik yayını yakalıyoruz. Yanılmıyorsam bizim evdeki televizyonda 120'den fazla kanal var. Hesabı tamamlamaya üşendim.
Tanrısalların Dünya'ya gelmelerinin ardından geçen yıllarda nesiller değişiyor, yeni doğan her nesil ile birlikte Tanrısalların varlığı ve yönetim biçimleri daha da kanıksanıyor; ancak neden buraya geldikleri, neden insan ırkının geleceğine müdahale ettikleri ancak kitabın sonlarında açıklanıyor. Bu kitabın büyük bir kısmını çok sevdim, finale yaklaştıkça sevgim biraz azalmaya başladı. (Bundan sonra yazacağım birkaç cümle, kitabın sonu ile ilgili yorum içerdiği için okumamayı tercih edebilirsiniz. Final ile ilgili kısmı okumak istemeyenler için kısa özet: İnsanın başka bir gezegenden gelen varlıklarla ilk temasını işleyen bu roman bence mutlaka okunmalı. 'Ben okurum, final hakkında bilgi almak okuma keyfimi kaçırmaz' diyorsanız, devam edelim.)
Galiba ben, aslında Arthur C. Clarke'ı pek o kadar sevmiyorum.
Kullandığı dili seviyorum, romanlarındaki insan eleştirilerini seviyorum
ama birden fazla romanında kullandığı, saf bilinçten oluşan bir varlığa
doğru evrimleşme ya da bu bilincin iradesine bağlanan olayları
sevmiyorum. Son Nesil'i okurken de aynı hayal kırıklığını yaşadım; oysa
çok güzel gidiyordu roman. Görüyoruz ki, Karellen ve soydaşları Yücedimağ olarak adlandırdıkları bir varlığın emri ile dünyaya gelmişler. Yücedimağ'ın insan evriminin bir sonraki basamağı ile ilgili öngörüleri doğrultusunda insanları yönlendirmeleri gerekiyormuş. Bu evrimin ne olduğunu, nasıl olduğunu ise elbette anlatmayacağım, fakat kitapta oldukça görkemli betimlemeler var. Yücedimağ kurgusunu sevmesem de, kitabı büyük bir keyifle okudum.