20 Eylül 2015

Dune Tanrı İmparatoru (#4)



Dune Tanrı İmparatoru - God Emperor of Dune
Frank Herbert
Çeviren: Dost Körpe
Kabalcı Yayınevi
Kasım 2009 (1. basım)
538 sayfa

Klasik Dune serisinin dördüncü kitabından bahsetmeye geçmeden önce bir diyeceğim var. Dune serisinin yayın haklarını İthaki aldı ve ilk kitap gözden geçirilmiş çevirisi ve çok sade çok güzel yeni kapağı ile piyasaya çıktı. Şurada ön okuması var kitabın, çeviriyi Kabalcı baskısı ile birazcık (2-3 paragraf kadar) karşılaştırdım; gözden geçirmişler, derleyip toparlamışlar ve daha iyi olmuş. Ayrıca, daha önemlisi, editör Alican Saygı Ortanca bir de iyi haber veriyor kitabın girişinde: "İyi bilimkurgu eserleri yayımlama idealizminin yarattığı bilinç, türe olan minnet ve yayınevi misyonu bir araya gelince, elinizde ilk kitabı bulunan Bilimkurgu Klasikleri dizisi fikri ortaya çıktı." Ben de, bunu okuyunca oturduğum yerde azıcık dans ettim. Çünkü İthaki'nin bilim kurgu klasiklerinden oluşan bir seriye başlamış olması bence kutlamayı hak ediyor!




Gelelim Dune Tanrı İmparatoru'na. Buradan sonra, serinin ilk üç kitabı hakkında spoiler olabilir. Dune Çocukları hakkında kesinlikle olur. Ben ikaz edeyim, sonrası size kalmış.

Efsanenin başlangıcının, Atreideslerin Dune'a gelmelerinin üzerinden 3500 yıldan fazla zaman geçmiş, İmparatorluk takvimine göre yıl 13.725. Kynes'in gezegen ekosistemini değiştirme hayali gerçek olmuş fakat bunu sağlayan kişi, gezegeni ve İmparatorluğu üç bin yıldır yöneten Leto II'den başkası değil. Dune Çocukları'nda kız kardeşi ve hafızasını paylaştığı ataları ile konuşan, babası kadar güçlü bir kahin olan Leto, gezegenin ve imparatorluğun geleceği için "Altın Yol" dediği planının gerçekleşmek zorunda olduğunu düşünüyordu ve kitabın sonunda kumalabalıkları ile birleşip simbiyotik bir yaşam seçmiş, insanlığından giderek uzaklaşmaya başlamıştı.

II. Leto'nun metamorfozu ilerlemiş, kumsolucanı derisi büyümüş, binlerce yıldır yaşayan tanrı-imparator, bir tiran olmuş. Metrelerce uzanan boyu, silah işlemeyen derisi, çevresindeki herkesi korkutan geleceği görme yeteneği ve katı kurallarıyla hem kalan baharat stokunu hem de bütün imparatorluğu yönetiyor. Bene Gesserit rahibeleri güçlerini kaybetmiş; Lonca, baharat için Leto'ya muhtaç, büyük hanedanlar yok olmuş, Atreides soyunu ise Ganimet'in torunları sürdürüyor. Dune, adını aldığı çölleri yitirmiş, artık gezegende akan bir nehir bile var; savaşlar yok ama bu zorunlu ve baskıcı barış döneminin getirdiği gerginlik tüm gezegeni (hatta gezegenleri) sarmış durumda.

Durum böyle iken, Leto'nun yönetimini, Altın Yol'un gidişatını okuyoruz roman boyunca. Politik entrikalar, gözü pek düşmanlar ve kanlı saldırılar olsa da, bir tiranın yönetimi altındaki halkın sorunlarını daha çok inceleyen; ilk üç kitaba göre daha sakin bir kitap Tanrı İmparatoru.
 "Cizvitler buna güç merkezini korumak, derdi. Bu durum da tamamen ikiyüzlülüğe yol açar ve bu ikiyüzlülük de eylemleriyle açıklamaları arasındaki tutarsızlıktan her zaman anlaşılır. Eylemleriyle açıklamaları asla bağdaşmaz."
 "O zaman bu konuyu daha dikkatli incelemeliyim, Lordum."
 "En sonunda da hâkimiyet insanlara suçluluk hissettirilerek sağlanır hale gelir. Çünkü bu ikiyüzlülük cadı avlarına ve günah keçileri aramaya yol açar."
---
"Güç merkezleri çok tehlikelidir, çünkü gerçekten delirmiş olan kişileri, güce sırf güç adına sahip olmak isteyen kişileri mıknatıs gibi çeker. Anlıyor musun?"
---
 "Onn'un tasarımına dair çok eğlenceli bir efsane vardır. Bu efsaneyi destekleyip yayılmasını sağladım. Denir ki bir zamanlar orada yaşamış bir halkın hükümdarının, senede bir kez tamamen karanlıkta, silahsız ve zırhsız bir şekilde halk arasında dolaşması gerekirmiş. Efsanedeki hükümdar karanlıktaki kullarının arasında gezinip yürüyüşünü gerçekleştirirken üzerinde ışıldayan bir giysi olurmuş. Kullarıysa o gün için siyahlara bürünürmüş ve üstlerinde asla bir silah araması yapılmazmış."
 "Bunun Onn'la... ve sizinle ne ilgisi var?"
 "Hükümdar o yürüyüşten sağ çıkabilirse, iyi bir hükümdar olduğu anlaşılırmış."
Aslında Dune Tanrı İmparatoru ile ilgili yazılacak daha çok şey var fakat artık uykusuzluktan cümlelerimi toparlayamamaya başladım ve neredeyse bir hafta boyunca internetten uzak kalacağım için yazıyı daha fazla geciktirmek istemedim. Bu arada, şu son alıntıdaki efsaneyi denemeye cesaret edecek bir tanecik politikacı arasak, neredeyse 200 ülkenin içinden bulabilir miyiz, çok merak ettim. 

Dune serisinin son iki kitabı kaldı elimde (klasik seriyi sayıyorum elbette, diğerlerini kim bilir ne zaman okurum.) Bir yandan peş peşe ikisini de okumak istiyorum, bir yandan da bitmesinler diye elim gitmiyor. Aniden chick-flick'lere sararsam yargılamayın beni, olur mu? ^^

10 Eylül 2015

Zarif Bir Cinayet Gecesi


Zarif Bir Cinayet Gecesi - They Do It With Mirrors
Agatha Christie
Çeviren: Çiğdem Öztekin
Altın Kitaplar Yayınevi
Mart 2014 (2. basım)
232 sayfa

Kitabın başlığına, yani Türkçe başlığına, bakınca frak giyen bir katil ya da dantelli parasolü ile kırıtan bir katil ya da hiç olmazsa cinayet işlerken serçe parmağını havaya kaldıran bir katil bekliyordum. (Evet, benim serçe parmağım hâlâ kendini zarafet timsali zannediyor; çünkü iyileşmek bilmiyor.)  Fakat kitabın ismini öyle bir çevirmişler, öyle bir çevirmişler ki, neye çevirdiklerini kendileri de pek bilememişler. Yani hayır, katilin serçe parmağının havada olduğunu pek zannetmiyorum. Ama güzel kitap. Üstelik benim için iki ayrı önemi var bu kitabın.

Öncelikle, Zarif Bir Cinayet Gecesi, bir Miss Marple hikayesi ve ben bu kadından biraz bahsetmek istiyorum. Miss Marple, bence hak ettiği değeri bulamamış bir polisiye karakter. Tamam, bir Sherlock Holmes değil ya da Hercule Poirot'nun karikatürize zekasına erişemez fakat sıradan, tatlı bir yaşlı kadın ve böyle bir kadının çok başarılı bir dedektif olması tuhaf biçimde güzel. Miss Marple, eskiden her mahallede bulunan, balkonda oturup gelenin geçenin kaydını tutan ve kimin ne haltlar karıştırdığını çok iyi bilen apartman teyzelerine benziyor aslında. İngiltere'nin küçük bir köyünde yaşayan, tonton, şirin, nazik, tam da dertleşilecek bir insan. Fakat, bütün bunların yanında, insanların kötü olduğuna ve herkesin olabilecek en kötü şeyi yapabileceğine inanıyor. Bu özellikleri, keskin zekası ve hafızası ile birleştiğinde Miss Marple bir cinayet sahnesinde kimin yalan söylediğini, kimin cinayet için nedeni olduğunu, olaydaki tutarsızlıkları görüyor; çoğunlukla köyünde daha önce yaşanan olaylarla ya da tanıdığı kişilerle benzerlikler buluyor ve hooop, olayı çözüyor!

Bu kitapta, Miss Marple eski bir okul arkadaşıyla buluşuyor; arkadaşının kız kardeşi hakkındaki endişelerini dinliyor ve söz konusu kardeşi ziyaret edip duruma bir göz atmayı kabul ediyor. Marple'ın ziyarete gittiği kardeş, sorunlu çocukların eğitimi ve psikolojisi ile uğraşan kocası ile birlikte, kocaman bir evde yaşıyor. Evde kendisi ve kocasının dışında, kızı, evlat edindiği diğer kızının kızı ve kocası, ikinci kocasının çocukları, yıllardır yanında çalışan asistanı, psikologlar, öğretmenler... var. Arazinin içindeki bir bina ise suçlu çocuklar için rehabilitasyon merkezi olarak kullanılıyor. Ortam bu, olaylar karışık. Neyse ki, Miss Marple orada.

Kitabın ikinci önemi ise, tamamen kişisel. İlk kez bir Agatha Christie kitabında, katilin kim olduğunu ve cinayeti nasıl işlediğini cinayetten hemen sonra çözdüm ve çözümüm doğru çıktı! Hmm... Kitap için biraz olumsuz bir yorum olabilir bu, neyse artık, ne yapalım. Çözdüm ben.

5 Eylül 2015

Hokus Pokus



Hokus Pokus - Hocus Pocus
Kurt Vonnegut
Çeviren: Ali Öktem
Dost Kitabevi Yayınları
Haziran 2001 (1. basım)
268 sayfa

Yine, gereğinden fazla uzun zamanda okuduğum ve bir türlü oturup hakkında iki satır yazamadığım bir kitapla karşınızdayım sevgili seyirciler. (İçimdeki TRT spikeri de karşınızda galiba...)

Hokus Pokus'u okudum bitirdim, arkasından koca bir romanı okudum (ama hakkında bir şeyler yazmayı -kitap piyasaya çıkana kadar- erteliyorum) sonra da yine bir Agatha Christie romanına başladım. Bir oturuşta bitecek bir Miss Marple macerası olmasına rağmen o kitabı da okuyamıyorum. Yaz bitiyor diye yas tutuyor olabilirim, emin değilim. Fakat bu arada, hiç olmazsa, parmağımdaki dev sargıdan kurtuldum; sürekli sağa sola çarptığım için minik yara bantları ile sarıyorum ve tamamen düzelmesini bekliyorum. Ne zaman mutfakta elime bıçak almaya kalksam biri (genellikle benden 11 yaş küçük olan yeğenim) yetişip "sen dur, biz yapalım" diyor. Şımartılıyorum ya da 5 yaşındaymışım gibi muamele görüyorum, çok eğlenceli!

Son iki gündür de, Hokus Pokus'u karşıma alıyorum, boş boş bakışıyoruz. "Ne yazayım senin hakkında?" diyorum, cevap vermiyor. Bir Vietnam gazisinin, akademisyenin, hapishane öğretmeninin ve mahkumun hikayesini anlatıyor roman. Hepsi aynı kişi. 1940 yılında doğan Eugene Debs Hartke, sosyalist lider Eugene Debs'in anısına bu ismi almış ve daha ilk sayfada, Debs'in sözlerini alıntılıyor:
"Bir alt-sınıf olduğu sürece ben de onlardan biriyim. Bir suç unsuru var olduğu sürece ben de içindeyim. Hapse atılmış bir tek kişi bile varsa özgür değilim."
Hartke, anılarını yazmaya 2001 yılında başlamış; eline geçen her kağıda -ne kadar küçük bir parça olursa olsun- yazıyor, yazdıklarını sıralayıp devam ediyor. West Point Askeri Akademisine girişi, Vietnam savaşı, eşi, eşinin akıl hastası annesi, Tarkington Üniversitesi... bu sonuncusu, zengin ailelerin aptal çocukları üniversite diploması alabilsin diye kurulmuş bir okul. Bazı vakıf üniversitelerimizi hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim. Hartke, nüfuzlu ailelerin çocukları hakkında çok karamsar:
"Böylece Yönetim Kurulu, Egemen Sınıfla derdimin ne olduğunu öğrenmek istedi.
O zaman söylemedim, ama şu anda büyük bir mutlulukla söyleyebilirim ki, Egemen Sınıfın sorunu, o sınıfta olanların çoğunun Kimberley gibi kuşbeyinli olmasıdır."
Savaş, atom bombası, üniversite, hapishane, delilik, askerlik, din, aile, ahlak... hakkında söyleyecek çok şeyi olan Vonnegut, laf kalabalığının arasına saklayıp anlatıyor her şeyi. (Bu klişeyi söylemezsem olmaz...) Güldürürken düşündürüyor. (Söyledim, rahatladım.) Alıntı yapmak üzere birkaç tane post-it yapıştırmışım kitaba; alıntıları peş peşe sıralasam, bu yazı da böyle olsa olur, değil mi?
"Her hayvan türü, kendi türünden hayvanların çok güzel olduğunu düşünür. Bu yüzden evlenen insanlar da çok güzel olduklarını ve bebeklerinin de çok güzel olacağını düşünürler, ama aslında gergedanlar kadar çirkinler. Çok güzel olduğumuzu düşünmemiz aslında öyle olduğumuz anlamına gelmez. Belki de korkunç çirkin hayvanlarız ve bunu kendimize itiraf edemiyoruz, çünkü bu bizi felaket hayal kırıklığına uğratır."
---
"Eğer insanların doğasında tanımadığı ve tanımak da istemediği başkalarına ve onların çektikleri acılara karşı kayıtsız kalmak olmasaydı, Vietnam Savaşı bu kadar uzun sürmezdi. Bazı insanlar, bu en doğal eğilimle başa çıkmaya çalışmış ve mutsuz yabancılar için duydukları üzüntüyü dile getirmişlerdi. Ama Tarih'in gösterdiği, Tarih'in haykırdığı gibi: 'Sayıları hiçbir zaman çok olmadı!'"
---
"Yaşlı Bilgeler buradakilerin kendileriyle ilgili her şeye, ne kadar saçma olursa olsun, gururlarını okşadığı sürece inanabileceklerini gördüler. Bunun doğruluğundan emin olmak için bir deney yaptılar. Kafalarına bütün evrenin kendilerine benzeyen büyük bir erkek hayvan tarafından yaratıldığı fikrini soktular. O, bir tahtta oturuyordu ve çevresinde de daha  az gösterişli bir sürü taht daha vardı. İnsanlar öldüklerinde gidip o tahtlarda oturuyorlardı, çünkü onlar yaratıcının yakın akrabalarıydılar."
---
"Bir hiç kimse olan Sosyalist büyükbabam Ben Wills'in aksine, önerecek hiçbir reform planım yok. Bence yalnızca Kapitalizm değil, her yönetim şekli, paramıza sahip olan insanlar sarhoşken ya da değilken, deliyken ya da akıllıyken ne yapmaya karar verirlerse odur."

30 Ağustos 2015

Tesla'nın Kutusu


Tesla'nın Kutusu - The Invention of Everything Else
Samantha Hunt
Çeviren: Cihat Taşçıoğlu
April Yayıncılık
Mayıs 2014 (5. basım, cep boy)
455 sayfa

Büyük kitapçı zincirlerinden birinde dolanıp bilim kurgu ve fantastik raflarında yeni bir şey yok diye üzülürken, bir umutla yeni çıkanlara bakıp çok satanlarda kendine yer bulan (bence) çok gereksiz kitaplara burun kıvırırken uzak bir köşede beyaz beyaz parlayan bu kitabı gördüm. "Hımm..." diye yanaştım, "Du' bakalım, nasılmış?" diye aldım kitabı. Tesadüfen bulup aldığım çoğu kitap gibi bir süre kitaplıkta beklettim, Dune'a ara vermişken okuyayım dedim. Güzel bir biyografi beklerken, Tesla'yı bir roman karakteri olarak buldum karşımda. Kitapları almadan önce daha düzgün incelemeliyim galiba.

Tesla'nın hayatının son günlerini geçirdiği Hotel New Yorker'da başlıyor roman. Bazı çocukluk anılarını, otel odasını, güvercinlerini anlatıyor Tesla. Sonra aniden, radyo tiyatrosu dinleyen genç bir kız çıkıyor karşımıza, Tesla'nın aksine üçüncü kişiden okuyoruz bu genç kızla ilgili bölümleri. Louisa, babasıyla birlikte yaşıyor, Hotel New Yorker'da kat görevlisi olarak çalışıyor ve temizlik için girdiği odalardaki kişisel eşyaları karıştırmak, eşya sahipleri ile ilgili çıkarımlarda bulunmak en büyük eğlencesi.

Tesla, tamamlayamadığı buluşlarını, ABD'ye gittiği yıl başına gelenleri, Edison'la yaşadıklarını bölüm bölüm anlatırken; Louisa, babası Walter, babasının en yakın arkadaşı Azor ve aniden Louisa'nın karşısına çıkan eski okul arkadaşı Arthur tuhaf bir maceraya atılıyorlar. Azor bir zaman makinesi üretmeyi başardığını (ayrıca Tesla'nın gelecekten geldiğini) iddia ediyor, Walter geçmişe gidip ölen karısını görmek istiyor, Louisa bütün bunlara şüpheyle yaklaşsa da geri duramıyor ve bir yandan da otelin tuhaf müşterisi Bay Tesla ile sohbet edip odasındaki anlaşılmaz nesnelerin ne işe yaradıklarını öğrenmeye çalışıyor.
"Büyü, din, okült, tüm bunlar burada, Yeryüzü'nde hayata geçirilebilecek tüm harika şeylere inanmamak için birer bahanedir. Büyüyü istemem. İnsanların hayallerinden bile geçirmediği şeylerin mümkün olabileceğini anlamasını isterim. Suyla işleyen otomobiller. Deri kesilmeden yapılan ameliyatlar. Bilginin ve enerjinin kablosuz aktarımı. İnanılmak istiyorum, Louisa."
Tesla, iyi güzel. Zaman yolculuğu, harika. Roman? Ehh işte... Çok fazla keyif aldığımı, kurgunun şaşırtıcı bir çizgide ilerlediğini söyleyemeyeceğim. Kitabın üçte ikisini bitirdikten sonra "Ha gayret, az kaldı" diye kendi kendimi gaza getirip devam etmem gerekti. Çeviriyi genel olarak beğensem de, yazım hatalarının çok fazla olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak, Tesla'yı misafir eden bir roman olduğu için okunabilir ama fazla bir şey beklememek lazım.

24 Ağustos 2015

Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?


Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? - Do Androids Dream of Electric Sheep?
Philip K. Dick
Çeviren: Mehmet Öztekin
Altıkırkbeş Yayın
Ocak 2014 (2. basım)
289 sayfa

Şimdi bana deseniz ki "Setenay, bilim kurgu diye başımızın etini yiyorsun, türe ait bir dolu kitap okudun ettin de; bu çok bilinen, çok sevilen kitabı okumak için neden bu kadar bekledin?" Cevabım hazır. Philip K. Dick'in kitapları farklı yayınevlerinden de basılmaya başladığında, belki başka bir yayınevinden çıkar da onu alıp okurum diye bekledim. Çünkü  6 45'in çevirilerine güvenemiyorum. İkinci baskıyı yaptılar, mecburen aldım kitabı. Ya da, sorunuzu soruyla karşılayabilirim: Bilin bakalım bir yayınevi, bir kitabın adını kaç farklı şekilde yazabilir? Cevap veriyorum: Üç.

Yandaki fotoğrafta sırasıyla kitabın kapağını, iç kapağını ve tüm sağ sayfaların üst köşesini görüyorsunuz. Kitabın tamamında bolca bulunan yazım yanlışlarını bir kenara bıraktım -ki bir kenara bırakılmayacak kadar fazlalar,- başlığı nasıl yazacakları konusunda bir fikir birliğine varabilseler, ondan sonra kitabı matbaaya gönderseler ne iyi olurdu. En azından, "elektrik" sözcüğünü nasıl yazacaklarına karar verseler o da olurdu. İşte böyle şeylerle karşılaşacağımı tahmin edebildiğim için Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?'yi okumayı uzuuun süre erteledim. Yine aynı nedenle kitaplığımda bekleyen birkaç Philip K. Dick kitabı daha var; enerjimi topladıkça yavaş yavaş okuyacağımı umuyorum. Okumayı bu kadar istediğim ama aynı zamanda okumaktan kaçındığım başka bir yazar yok sanırım. Bir de Neuromancer var tabii, onu da buraya eklemek lazım. Kitabın çevirisi ile ilgili o kadar kötü yorumlar okudum ki, yanaşamıyorum.

(Temsilî)
Bu arada, ben Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?'yi bitireli galiba iki hafta oldu, yine hem okumakta hem de okuduklarımla ilgili yazmakta zorlanmaya başladım.  Önce annem ameliyat oldu, onun ameliyat sonrası takip ve tedavi süreci devam ederken ben parmağımı kestim. Çünkü parmağımın patates olduğunu zannettim. Çok da iyi kesmişim, diktiler, dikişi söktüler ama ben hâlâ sarılıp sarmalanmış bir parmakla geziyor ve kocaman sargı nedeniyle adeta bir İngiliz asilzadesi gibi sağ elimin serçe parmağını sürekli havada tutuyorum. Kendimi İngiliz zannederken, annemi de Spiderman yaptım bu arada; çünkü ona da radyoaktif iyot verdiler ve ben birkaç günümü kitap okumak yerine "Anneeee, sen şimdi tavandan mı sarkacaksın? Karanlıkta parlıyor musun? Süper güç? Spiderman! Spiderman! Does whatever a spider can!" diye saçmalamakla ve geiger sayacı nerede satılır diye merak etmekle geçirdim. Başladığım bir kitabı (Sylvie ve Bruno - Lewis Carroll) yarım bıraktım, çünkü çok sıkıldım. Sıkılmama garantili olduğu için yeni bir Vonnegut romanına başladım ama yine çooook yavaş okuyorum. Sanırım Dune'a geri dönmeden önce birkaç hafif kitap okumam gerekecek.

Bu yazıya konu olan romanın kendisine gelirsek,  aylarca "Oku artık şunu!" diye başımın etini yiyen Volkan tarafından linç edilme riskini göze alarak söylüyorum, bu romanın ününü abartılı buldum. Durun, hemen vurmayın ama yahu, bir dinleyin! İnsanlar ve insansı androidler üzerine kurulu romanın anlatmaya çalıştıklarından çok daha iyisini Asimov zaten robot öyküleriyle yaptı. (Bilmeden öğrenmeden ukalalık yapmayayım dedim, kontrol ettim: I, Robot, Androidler'den on sekiz yıl önce yayımlanmış. İzninizle, ukalalığıma devam ediyorum.)

Savaş sonrası Dünya atmosferinin fazlasıyla kirlendiği, gezegen nüfusunun büyük çoğunluğunun başka gezegenlere göç ettiği; pek çok hayvanın neslinin tükendiği bir gelecekte kurgulanmış roman. Polis servisi ile beraber çalışan bir android avcısının, Rick Deckard'ın evinde başlıyor her şey; insanın duygularını, arzularını şekillendirebilen makinenin başında, karısının neden depresyon hissini yaşamak istediğini anlamaya çalışıyor Deckard. Bakın burası güzel; kitap boyunca sık sık bahsi geçen bu aletle televizyon izleme isteğini, eşine itaat duygusunu, agresifliği ya da sakinliği artırabilir, nasıl hissetmek istiyorsanız ona göre ayarlayabilirsiniz. Tam bir distopya ürünü! Fakat, böyle bir teknolojiyi sürekli kullanmanın nelere yol açabileceği gibi detaylar yok. Olsaydı iyiydi...

Hayvanların da kitapta özel bir yeri var. Hayatta kalmayı başaran hayvanların sayısı çok azaldığı için, bir evcil hayvan sahibi olmak büyük bir prestij sağlıyor. Yüksek apartmanların çatıları, bina sakinlerinin hayvanlarına ayrılmış; böylece keçisini, atını, güvercinini besleyen insanlar komşularına gösteriş yapma fırsatını da kaçırmamış oluyorlar. Hayvanınız ölürse, onun da çözümü var; bu alanda uzmanlaşan üreticiler gerçeğinden ayırt edilemeyen elektrikli hayvanlar yapıyorlar. Bu elektrikli hayvanlar, gerçek versiyonları gibi yemek yiyor, uyuyor, arızalandıklarında ise hasta hayvanlar gibi davranıyor. Servisi aradığınızda, bir hayvan hastanesi ambulansıyla gelip atölyeye götürüyorlar.

Deckard'ın avladığı androidler, Dünya dışında üretiliyor ve dış gezegenlerde kullanılıyor olsa da, Dünya'da bulunmaları yasa dışı. Görüntü olarak insanlardan ayırt edilemeyen bu gelişmiş makinelerin android olduğunu kanıtlamak için psikolojik testler ya da kemik iliği analizi yapılıyor. Polislerle iş birliği içinde çalışan Deckard, birimindeki en başarılı avcı bir android tarafından yaralanıp hastanelik olduğunda onun yarım bırakmak zorunda kaldığı işi devralıyor ve çok gelişmiş altı androidin peşine takılıyor.
Resch, Rick'e döndü: "Voigt-Kapff testinin ölçtüğü nedir Bay Deckard?"
"Çeşitli sosyal durumlarda gösterilen duygudaşlık tepkisini taban alır, genellikle hayvanlarla ilgili."
"Bizimkisi büyük bir ihtimalle daha basit bir test. Omuriliğin üst kısmında meydana gelen refleks tepkisi insan sinir sistemine oranla robotlarda birkaç mikro saniye daha geç oluşuyor."
Özetle, yapay zeka sahibi bu makinelerin de insanlar gibi duygulara, empati yeteneğine sahip olup olmadığını; insandan farklarının nerede başladığını sorguluyor roman. Bir bilim kurgu klasiği olarak mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum ama, başta dediğim gibi, Asimov aynı konuyu çok daha incelikle işliyor.