12 Ağustos 2013

Puslu Kıtalar Atlası


Puslu Kıtalar Atlası
İhsan Oktay Anar
İletişim Yayınevi
Ocak 1995 (26. basım) 
238 sayfa

Bayram seyran derken blogu biraz ihmal ettim; ama bu arada yazlık okuma şenliğimizin iki kitabını daha bitirdim! Benden başka herkesin okuduğunu düşündüğüm Puslu Kıtalar Atlası'nı Mshn önerdi, bir kuzenimin kitaplığında buldum ve ödünç aldım, başka bir kuzenim "ben de aldım ama daha okuyamadım" dedi, okuma önerilerine çok güvendiğim bir arkadaşım ise İhsan Oktay Anar hakkında çok olumlu şeyler söyledi. Sonuç olarak, iyi bir kitap seçmişim.

Türkçe'nin çok güzel kullanıldığı; kaynak aldığı kültleri, hikayeleri iyi kullanmış, sağlam kurgulu bu roman hakkında yazacak çok fazla şey bulamıyorum. Kitabın gerçek kahramanı Uzun İhsan Efendi ve felsefesi kafa karıştırdığı ölçüde keyifli. Okunmalı.

* 2013 yaz okuma etkinliği için, benden başka herkesin okuduğu bir kitap. 15 Puan!

11 Ağustos 2013

Cumartesi İlk 10: En Sevdiğim Karakterler

Bir "Cumartesi İlk 10" listesinin pazar günü yapılması bence çok da mantıksız değil. Dün, gün boyu zamanım yoktu ve gece de çok yorgundum, bu listeyi yapmak istediğim için de bugüne bıraktım. Neden olmasın? Bu haftanın başlığı En Sevdiğim Karakterler.

1. Sirius Black (Harry Potter Serisi)
Arkasından gözyaşları döküp Rowling'e çok kızmış olabilirim, gençtik o zamanlar. Dikbaşlı, kendi bildiğini okuyan; etik duruşu ve dostluğa verdiği değer ile, sanırım serinin en sevdiğim karakteri.

2. Doktor Hayrullah Bey (Çalıkuşu)
Feride'nin koruyucu meleği, ağzı bozuk askeri doktor. Kaba görüntüsünün ardında yardımsever, ahlaklı ve onlarca kitap okumuş, çok bilgili bir adam.

3. R. Daneel Olivaw (Vakıf ve Robot serileri)
Asimov'un en önemli robotu. 3 robot yasası gereğince her zaman doğru ve iyi olanı yapar.

4. Clarisse McClellan (Fahrenheit 451)
Guy Montag'in değişimine neden olan, düşünmeyi seven genç kız.

5. Sıdıka
Atilla Atalay'ın en sevdiğim karakteri. Yaşadığı dünyaya baş kaldırmaya çalışan, çok düşünen ve beni güldürdüğü kadar üzen bir karakter.

6. Hercule Poirot
Agatha Christie'nin yarattığı, üstün zekasından çok özgüvenini ve kendine özgü mizacını sevdiğim adam.

7. Homongolos (Bir Kadın Düşmanı)
Çok sevdiğim bir Reşat Nuri karakteri daha. Gözüktüğünden çok farklı bir adam.

8. Marvin (Otostopçunun Galaksi Rehberi serisi)
Paranoyak ve depresif robot.

9. Gully Foyle (Kaplan! Kaplan!)
Çoğunlukla yabancısı olduğum intikam hissi ve hırs ile güdülenen, bir benzerini gerçek hayatta sevmeyecek olsam da büyük bir okuma zeyki veren karakter.

10. Kaptan Nemo (Denizler Altında 20.000 Fersah)
Nautilus'un sahibi ve beyni; çok zeki, çok okumuş, insanlardan kaçarken katı ahlakını da yanına almış bir adam.

Şöyle bir bakınca, çok eğlenceli olduğu için sevdiğim karakterler var, ama diğerleri hep kendine ait sağlam bir etik anlayışı olan, karakteri çok güçlü ve zeki insanlar. Zaten gerçekte de öyle insanları seviyorum ben. ^.^

4 Ağustos 2013

Yeni sahaf buldum!

(Sonradan ekleme: Bu sahaf bulunduğu bina yıkılacağı için kapandı, başka bir yere taşınıp taşınmadığını bilmiyorum.)

Bir hafta kadar önce eve dönerken, çok sık kullanmadığım bir sokaktan geçtim, baktım ki küçücük bir sahaf açılmış. O gün hemen bakmak istedim, iftar saatiydi ve dükkan kapalıydı. Sonra aklımdan tamamen çıkmış; iki gün önce tekrar o sokaktan geçene kadar hatırlamadım bile. İçeri girdim ama yanımda kuzenim vardı, benden nefret etmesini istemediğim için çok oyalanamadım. Hemen bir Arthur C. Clarke kitabı buldum ve aldım. Dün, bütün raflara bakmak üzere tekrar gittim bu küçük kitapçıya; sanırım 15-20 dakikada tüm raflara göz attım ve bu sefer altı tane kitap buldum, aldım. İşte, tümüne 21 lira verdiğim o kitaplar (Bir de, bu fotoğrafta yok ama Asimov'un Çelik Mağaralar'ını aldım, Ayberk'e göndermek için.)


Bu sahafı anlatıyorum, çünkü Eskişehir'in büyük bir sahaf açığı/ayıbı var. Var olan birkaç sahafın da desteklenip ayakta kalması gerektiğini düşünüyorum. Çok sevdiğim Aşiyan Sahaf'ın yanında, evime çok yakın bir sahaf açılmasına da çok sevindim üstelik. Buranın sahibi Servet Bey, Ankara'dan yeni gelmiş Eskişehir'e ve henüz çoğu kitabını getirememiş. Yine de, ilgimi çeken epey kitap buldum ve daha önce gazeteci olan Servet Bey'in sohbetini de çok sevdim. Vişnelik'e yolunuz düşerse uğramanızı öneririm. Sahaf, Vişnelik tramvay durağına çok yakın, Savaş Caddesi üzerindeki bisikletçinin yan sokağında. Üşenmedim, kroki bile yaptım bakın.

Bu arada, bir de isteğim var. Eskişehir'de bildiğiniz, kıyıda köşede kalmış büyük küçük sahaflar varsa, yorum yapıp paylaşırsanız çok sevinirim. (İnsancıl demeyin, üzülürüm!)

3 Ağustos 2013

Hayatım...


Hayatım... Otobiyografi - An Autobiography
Agatha Christie
Çeviren: Azize Bergin
Altın Kitaplar Yayınevi
Nisan 2009 (1. basım) 
608 sayfa

Çok sevdiğim yazar Agatha Christie'nin otobiyografisi olan Hayatım...'ı keyifle okudum. Christie bu kitap üzerinde yaklaşık on beş yıl çalışmış ve ölümünden bir yıl önce, 1975'te tamamlamış. Kitap boyunca tarihleri çok fazla belirtmemiş; özellikle merak ettiğiniz olayların tarihini yazarın wikipedia sayfasında bile bulabilirsiniz sanırım. Agatha Christie'nin hayatı ile ilgili en büyük gizem olan (1926 yılında gerçekleşen) "kayboluş" olayından hiç bahsetmiyor kitapta. Irak'taki antik kent Nimrud'da bir kerpiç evde yaşarken yazmaya başladığı otobiyografi; çocukluğunu, gençliğini, evliliklerini ve yaşlılığını oradan oraya atlayarak anlatıyor. Bu serbest yazım bence çok keyifli, kitabın akıp gitmesini sağlıyor. Bana, hafifçe "Bir Dinozorun Anıları"nı da hatırlattı.

Victoria Devri'nin sonlarında doğan Agatha Christie (doğum adı ile Agatha Clarissa Mary Miller) bu dönemin alışkanlıklarına sahip bir aile içinde, genellikle mutlu bir çocukluk geçirmiş. Uyumlu bir baba, yaratıcı bir anne, enerji dolu abla ve ailenin sorunlu çocuğu abi (ki, abisinin başkalarının gözünde başarısız gözükmesine rağmen, kendi bildiği gibi ve mutlu bir hayat sürdüğünü düşünüyor Christie) ve hizmetçiler, büyükanneler, yakın dostlar (aralarında Rudyard Kipling de varmış) ile dolu, Ashfield malikanesinde büyümüş. Yatılı okulda okuyan ablası ve genellikle evden uzakta olan abisi pek ortalıkta gözükmediklerinden; dadıları, evcil hayvanları ve en önemlisi hayalî arkadaşlarıyla vakit geçirmiş. Yetişkinlik döneminde de olduğu gibi, kendisini konuşarak ifade etmeyi pek beceremeyen ve bu yüzden -aile içinde- "ağır" olduğu söylenen Christie, zengin hayal gücünün o günlerde yarattığı karakterleri ve maceraların çoğunu hatırlayıp kitabında anlatıyor.

Christie'nin çocukluğu ile ilgili anlattıklarından en çok bebek evini sevdim. Çeşitli örneklerini filmlerde, dizilerde, internette gördüğümüz bu bebek evleri için, o günlerde her türlü eşya ve insan figürleri satılıyormuş; yemekler, mutfak eşyaları, mobilyalar, tuvalet masaları, lambalar ve vazolar... Bizim Sims oyununun çok daha fazla emek isteyen ve keyifli bir erken versiyonu!

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını yaşayan Christie, Birinci Dünya Savaşı'nda hemşire ve eczacı olarak çalışmış; İkinci Dünya Savaşı'nda ise damadını kaybetmiş. Damadının ölümü ve ilk eşinden boşanması; kitapta bahsettiği nadir üzücü konulardan. Genel olarak hayatındaki güzel anıları ve olayları hatırlayıp yazmış; bunları tekrar yaşamaktan çok keyif almış. Bense, kitap boyunca kendisi ile ilgili anlattıklarından "aaa ben de öyle!" diyecek yerler bulup mutlu oldum. Örneğin, gençliği ile ilgili anılarını anlatırken şöyle diyor:
"Ben ise tam aksine, bu açıdan biraz da babama benzediğim için, bana eğlenceli bir olay yaşayıp yaşamadığım sorulduğunda hemen, "Hiçbir şey olmadı," derdim. "Bayan falanca, partide ne giymişti?" "Hatırlamıyorum" ... Ben genelde, her şeyi kendime saklamaya devam ettim. Sıkı ağızlı olmak istediğimi sanmıyorum. Sadece pek çok şeyin önem taşımadığını düşünüyordum; peki o zaman neden bu önemsiz şeylerden söz etmeli ki?"
İşte, annemin 30 yıl boyunca şikayet ettiği şey... Ne gerek var ki? Bir de, Christie kitaplarını (ya da taslaklarını) dikte ettirirken, yanına kızı geldiğinde doğru düzgün bir cümle bile kuramadığını anlatıyor. Sınavda tepesine öğretmen dikildiğinde hiçbir şey yazamayan öğrenciler gibi! (Bu yazıyı yazarken odaya annem girdi, bir şeyler alması gerekiyordu ve o çıkana kadar tek kelime yazmadan boş boş ekrana baktım.) Kendimi Agatha Christie'ye benzetirken, biraz da o büyük hayal gücüne sahip olsaydım ne iyi olurdu! Christie'nin tüm Jules Verne romanlarını Fransızca okumasını ise çok kıskandım.

Agatha Christie bol bol seyahat etmiş, çocukluğunda bir süre yaşadıkları Fransa dışında, tek başına bir Doğu seyahatine de çıkmış böylece ikinci eşi Max Mallowan ile tanşmış ve arkeoloji hakkında birçok bilgi edinmiş. Doğu Ekspresi ile gerçekleştirdiği ilk seyahatini, İstanbul'da geçirdiği süreyi de anlatan yazar, bir de trende tanıştığı bir kadından bahsediyor:
"Tek çocuklu hem de kız çocuklu olduğum için kendimi aşağılanmış gibi hissediyordum. Güleç yüzlü Türk hanım, anlayabildiğim kadarıyla tam on üç çocuk doğurmuştu, bunların beşi ölmüştü ve en az üç kez, belki de dört kez düşük yapmıştı."
Kitabın sonlarına doğru ise, kocası Max'in (İkinci Dünya Savaşı sırasında) Türk Yardım Heyeti'nde çalıştığını söylüyor. Irak'taki kazı alanlarında uzun süre yaşayan yazar, bu coğrafyayı çok sevmiş.

Bence Agatha Christie ile ilgili çok ilginç olan detaylardan biri de, yıllar boyunca (birkaç kitabı yayımlandıktan ve çok sattıktan sonra bile) kendisini bir yazar olarak görmemiş, polisiye romanlar yazmayı boş vakitlerinde yaptığı bir ek iş olarak nitelemiş. Zaten, çocukluğunda "ben büyüyünce yazar olacağım" dememiş hiç. Agatha Christie okuyup sevdiyseniz, otobiyografisini de keyifle okuyacağınızı düşünüyorum. Tabii, Altın Yayınlarının özensiz, bol yazım hatası (hatta anlatım bozukluğu) dolu basımını göz ardı edebilirseniz...

Bu arada, geçen ay Yazar Ayları için Agatha Christie okunacaktı, yetişemedim. Ayrıca, bu bloga başladığımdan beri hiç otobiyografi okumadığımı fark ettim, neyse.

* 2013 yaz okuma etkinliği için, türü kurgu olmayan bir kitap. 20 Puan!

30 Temmuz 2013

Soğukkanlılıkla


Soğukkanlılıkla - In Cold Blood
Truman Capote
Çeviren: Ayşe Ece
Sel Yayıncılık
Mayıs 2011 (3. basım) 
419 sayfa

Okuduğum ilk Truman Capote kitabı oldu Soğukkanlılıkla. 419 sayfalık bu hacimli romanın, kurgudan çok gerçeğe dayandığını söylüyor yazar; kısa bir internet taramasıyla bunu doğrulamak mümkün. 1959 yılında, Kansas'ın küçük bir kasabasında yaşanan olayları öğrendiğinde bu kasabaya giden yazar, katil zanlıları yakalanmadan önce birçok kişiyle konuşmuş, sayfalarca notlar almış ve zanlılar yakalandıktan sonra da altı yıl boyunca bu kitap üzerinde çalışmış. Kitap, yazarın emeğinin hakkını veriyor.

Kansas'ın küçük ve sakin Holcomb kasabasında başlayan Soğukkanlılıkla, bir "katil kim" romanı değil; roman boyunca kurbanları, suçluları ve olaylardan etkilenen diğer insanları bir arada okuyoruz. Holcomb'un önde gelen sakinlerinden biri olan Herbert Clutter ve ailesi; herkes tarafından sevilen, dindar ve yardımsever insanlar. Bu ailenin dört üyesinin birden öldürülmesi sadece yakınlarını değil, tüm kasabayı etkileyen bir trajedi. Bir yandan Clutter ailesinin ve kasabada yaşayan diğer insanların bu olaydan nasıl etkilendiğini anlatırken, bir yandan da suçluları bu noktaya getiren olayları ve sonrasını anlatıyor kitap. Emniyet güçlerinin olayı çözümleme süreci de romanda epey yer kaplıyor.

Katilleri cinayet işlemeye yönlendiren güdülerinin incelendiği bölümler özellikle ilgimi çekti; "suç işleme ehliyeti" ve bu psikolojik incelemelerin dayandırıldığı sosyolojik ve ahlakî değerler, katillerin geçmişleri  ve suçlarını itiraf ettikten sonra yaşadıkları süreçler bence çok başarılı anlatılmış. Kitaptaki detaylı anlatım zaman zaman sıkıcı olsa da bütününde başarılı bir değerlendirme olmuş. Yazarın tüm karakterlere mesafeli, taraf tutmayan yaklaşımı ise, suç ve sonuçları konusundaki kararı okuruna bırakıyor. Üzerinde en çok düşündüğüm cümle de şu oldu:
"Asılan ben olmadığım sürece idam cezasının gerekliliğine sonuna kadar inanıyorum."
* 2013 yaz okuma etkinliği için, kendi doğum yılında doğan veya ölen bir yazar tarafından yazılmış bir kitap. 30 puan!