10 Ekim 2011

12 to the Moon


Kitaplara ara verip 1960 yapımı bir filmden bahsetmek istiyorum bu sefer. 12 to the Moon, IMDB'de 2.4 puan almış olsa da, dönemi içinde değerlendirilmesi gereken bir film ve bence çok keyifli!

Erkek arkadaşımın gönderdiği bir köşe yazısıyla filmden haberdar oldum ve hatta filme ulaşmamı sağlayan kaynağı da aynı mesajda buldum. Bilimkurgu kitaplarına olan sevgimi, filmlere doğru genişletmek isteyen sevgili kişisi bana bol bol bilimkurgu izletmek konusunda ısrarlı çünkü! Yeri gelmişken, yakın zamanda çekilen bir film olan Attack the Block, puanının aksine izlediğim en anlamsız ve kötü bilimkurgu filmiydi, belirtmek istedim.
Gelelim 12 to the Moon'a... Film, Ay'a yapılan ilk insanlı yolculuktan dokuz sene önce çekilmiş. Uzayın ve uydumuzun o zamanlar çözülmemiş esrarlarına çok naif bir yaklaşımları var. Bilimkurgu severleri (fakat içinde gerçekten "bilim" olan kurgulardan bahsediyorum.) şaşırtacak, güldürecek, 'yok artık' dedirtecek anlamsız detaylarla dolu film. Uzay boşluğunda ışıldayan yıldızlar, mekiğin yanında süzülen bulut kümeleri, bitmek bilmeyen asteroid yağmurları, plastik şezlonglarda gerçekleşen yolculuk... Bence en eğlenceli saçmalıklardan biri şöyleydi: Ay yüzeyinde 'hava' arıyor astronotlar; iniş yaptıkları yerde atmosfer yokken, kısa bir yürüyüş mesafesinde "burda hava var" diyerek kasklarını çıkarıp normal solunum yapabiliyorlar! Ve daha güzeli, sanırım o dönemin teknolojisi yansıma sorununu çözmeye yetmediği için, astronot kasklarının önünde "invisible shield" olduğunu iddia ederek olası "aaa kameramanı gördüm lan!" söylentilerini engellemişler ve astronotların yüzlerini görmemizi sağlamışlar.



Filmin oyuncu kadrosu on iki kişiden oluşuyor (ilk sahnelerdeki figüranları saymazsak...) Amerikalılar, Alman, Rus, Japon, Fransız... ve Muzaffer Tema. Çokuluslu bir uzay yolculuğu anlatılıyor; Ay'a ABD bayrağı yerine, bu topluluğu simgeleyen bir bayrak dikiyorlar. Ekibin baş doktoru olan Muzaffer Tema (Dr. Selim Hamit) hafif aksanlı İngilizcesi, karizması ve güzel yardımcısını etkileyen tavırlarıyla göz dolduruyor!

O dönemin teknolojisi ve insanların teknolojiye bakışı, şimdi baktığımız yerden o kadar geri kalmış ki (oysa çok değil, elli senelik bir film) örneğin Ay'a giden ekibin nükleer enerjiye duyduğu güven inanılmayacak kadar aptalca gözüküyor. Kostümler, mekan tasarımları, görsel efektler; Matrix'i, Avatar'ı, Inception'ı izleyen bizler için tarih öncesinden gelmiş izlenimi uyandırıyor. Yine de ve her şeye rağmen, 12 to the Moon izlenmesi gereken bir bilimkurgu filmi olarak arşivimdeki yerini aldı.

10 Eylül 2011

Beşik


Beşik - Cradle
Arthur C. Clarke, Gentry Lee
Çeviren: M. Alper Çopur
Sarmal Yayınevi
Aralık 1998 (1. basım)
519 sayfa

Sevgili Robinbook (bkz: robinbook @ekşi sözlük) sayesinde edindim Arthur C. Clarke'ın Gentry Lee ile birlikte yazdığı Beşik'i. Rama Serisinde de birlikte çalışan bu iki yazar çok başarılı kitaplara imza atıyorlar. (Ki zaten, Clarke, bilimkurgunun en tanınan ustalarından biridir.)

Bilinmeyen bir gezegendeki okyanusta yaşayan canlıların çiftleşme rituelleriyle başlıyor roman. İkinci bölümde ise ABD'nin güney sahillerine atlıyoruz, uzak bir zamanda değil, 1994 yılında geçiyor roman. Sonra yine aniden dış uzaydan, kim olduğu bilinmeyen yaşam formlarından bahseden bir bölüme atlıyoruz. Sonra yine Dünya'da buluyoruz kendimizi...

Romanın dünyada geçen bölümleri ortalama üstü bir macera romanı gibi ilerliyor. Zeki, başarılı, seksi gazeteci kadın; Harvard eğitimini yarıda bırakmış alkolik define avcısı; teknoloji delisi genç, kimlik bunalımı içinde bir yarbay... Macera romanları için çok uygun karakterler var! Askerlerin "kaybettiği" bir füze hakkında araştırma yapan gazetecimiz Carol ve kiraladığı teknenin iki kişilik mürettebatı anlam veremedikleri keşifler yapıyorlar, her şeyi birleştirmeye çalışırken bir yandan askerlerle, bir yandan başka define avcılarıyla uğraşıyorlar ve usta yazarlarımız gizemi koruma konusunda çok başarılı! Dünya ve uzay hikayeleri arasında bir onu bir diğerini okurken, biliyoruz ki bu iki konu bir yerde birbirine bağlanacak ama nerede, nasıl, hangi taraftan bağlanacağının ipuçlarını uzun süre bulamıyoruz.

Uzak uzayda geçen öykü ise, 'macera romanı'nın aksine daha masalsı bir anlatıma sahip. Haklarında pek fazla bilgi verilmeyen "koloniciler"den -ki, Asimov'un Vakıf'ındaki gibi geniş bir alana hükmeden merkezi bir otorite gibi gözüküyorlar.- ve uzaydaki çeşitli yaşam formlarından oluşan hayvanat bahçelerinden bahsediliyor. (Hayvanat bahçesi projesi, Rama'yı anımsatıyor bir yandan...) Koloniciler ve projeleri hakkında daha fazla okudukça bunun Dünya'ya nasıl yansıtılacağı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Sonunda iki konu birleşiyor ve epey heyecan verici bir şekilde yaklaşıyoruz romanın sonuna.

Baş karakterimiz Carol, nihayet yabancı bir medeniyetle karşılaştığında, "Alice kendini harikalar diyarında sanıyordu..." diyor ve daha yeni "Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri"yi okumuşken -bu kitaptan da kısaca bahsetmeyi planlıyorum bir ara- bu benzetme çok hoşuma gitti!

26 Ağustos 2011

Kitap yerleştirme sanatı 2

Haftalarca "bugün yapıyorum, ya da yok yok yarına kalsın. Aslında önümüzdeki hafta çok daha uygun ya, evet." diyerek süründürdükten sonra, sonunda kitaplığımı düzenlemeyi başardım. Artık bütün kitaplar yerli yerinde, aradığım kitabı bulmam beş saniyeden fazla sürmüyor ve (şimdilik) kitaplarım çok derli toplu ve düzenli gözüküyorlar!

Operasyondan önce kitaplığım bu haldeydi.
Bir adet toz bezi, kitapları yığabileceğim yeterli boş alan, keyifli şarkılardan oluşan bir playlist, yeterli kahve ve sigara stoğu, bir de yeterli enerjiye sahip olduğuma emin olunca, gördüğünüz raflardaki kitapları kabaca ayırarak yığmaya başladım. Yabancı roman, yerli roman, bilimkurgu, sanat kitabı, gereksizler... gibi kategorilerden, gereksiz olanları (kitaba gereksiz denmez, taş olursun!) salona, eski kitapların yanına yerleştirdim. Böylece küçük kutularda kalan kitaplarıma da yer açılmış oldu. Ortalık kitap yığınlarıyla kaplı iken, odam (bence) çok sevimli gözüküyordu. Başka kimsenin bu fikrime katılacağını zannetmiyorum.

Güzel gözükmüyor mu ama?

Kitap yığınlarını oluştururken, birkaç şey dikkatimi çekti:
1. 1984'üm kayıp, kime verdiğim ya da neden kaybolduğu konusunda hiçbir fikrim yok ve çok mutsuzum!
2. Asimov hayatta olsaydı ve kitaplığımın ilk üç rafını görseydi beni evlat edinmek isteyebilirdi.
3. Bu kadar çok Agatha Christie kitabını ne zaman aldığımı bilmiyorum, kendime "oha" dedim istemsizce.
4. Tüysüz'ü iki kez almışım! Biri aile evimde (1989 baskısı,) biri öğrenci evimdeymiş (2009 baskısı) ve iki kitaplık bir araya gelene kadar fark etmemişim bile...

Sonra kitaplıkları silmek ve kurumalarını beklerken kaba yığınları daha düzenli hale getirmek gerekiyordu. Elbette bilimkurgulardan başladım. Serileri ayırdım, geri kalan kitapları yazarlarına ve yayınevlerine göre ayırdım. Mümkün olduğunca düzgün görünecek bir sıralama yaptım. Aynı işlemi tüm diğer kitaplar için tekrar ettim. Dosyaları, defterleri toparladım. Saatlerce sonra, nihayet raflara yerleştirme işi de bittiğinde ortaya çıkan manzaradan çok memnundum!

Sonuç görüntü bu oldu.
Agatha Christie'lerin renk skalasına dikkatinizi çekerim! =)

Kitapların önünde duran ıvır zıvırları da yerleştirince, pek güzel ve sevimli bir kitaplık köşem oldu!
Son olarak, kitaplığımda yaşayan Salvador ve Andy'yle tanıştırayım sizi:


14 Ağustos 2011

Balığın Bisiklete İhtiyacı Ne Kadarsa...



Balığın Bisiklete İhtiyacı Ne Kadarsa Kadının Erkeğe İhtiyacı O Kadardır - Big Girls Don't Cry
Fay Weldon
Çeviren:  İpek van den Born
Aykırı Yayınları
2000 (1. basım)
247 sayfa

Bir grup feminist kadının seslerini duyurma çabasını ve eğlenceli maceralarını anlatan, yaz tatilinde havuz kenarında okumalık bir roman. Güçlü olmaya çalışan kadınlar, eşcinseller, aldatma, metafizik meraklısı bir kadın, para düşkünü bir başka kadın, paylaşılamayan bir erkek, aids, intihar... 1970'lerde, feminizmin yeni ortaya çıktığı dönemde geçiyor roman.
Bir araya gelip seslerini nasıl duyuracaklarını tartışan kadınlar, çözümü kitaplarda buluyor ve Medusa adında bir yayınevi kuruyorlar. Bu kadınların kişisel değişimleri ile birlikte yayınevinin büyümesini ve değişimini izliyoruz romanda. Aslında, hakkında çok fazla şey yazabileceğim bir kitap değil. Dediğim gibi, tatil ruhuna uygun, hafif, eğlenceli bir kitap.

9 Ağustos 2011

Kitap yerleştirme sanatı

Ekşi Sözlük'teki sevdiğim başlıklardan birini, bu yazıya da başlık yaptım. Birkaç ayda bir, kitaplıklarımın bütün raflarını yere indirip tekrar düzenlemek hoşuma gidiyor. Hoşuma gitmese bile, altı aydan sonra zorunluluk halini alıyor, çünkü aradığım kitapları bulamamaya başlıyorum ya da yeni aldığım kitapları çok alakasız yerlere yerleştirmek zorunda kalıyorum. Mesela şu an, kitaplığım rastgele yerleştirilmiş durumda, kitapların arasında/üstünde dergiler, defterler, dosyalar var ve aradığım bir kitabı bulmam en az on dakika sürüyor!


Gördüğünüz fotoğraf, benim öğrenci evimdeki kitap düzenleme seanslarından birinin başlangıcı. O raflar tek tek silinecek; kitaplar önce türlerine göre ayrılacak, sonra yayınevlerine göre, sonra yazarlarına göre, sonra kapak renklerine göre! Bu arada boy sırasını bozan kitaplar çıkacak, 'bunları ne yapmalı' diye delirtecek. En sevdiğim türden başlayarak üst raflardan aşağı doğru yerleştirilecek. Belki ara sıra iç ses tuhaflaşacak: "Şuraya iki tane mavi kapaklı sanat kitabı alsam daha güzel gözükür lan aslında!"

Öğrenci evimdeki kitaplarla, aile evimdeki kitaplar bir araya geldiler artık; hem kitap sayısı, hem raf sayısı arttı ve ben kitapları düzenlemeyi inatla erteliyorum. Kendi kitaplarımı düzenlemeden önce, evde yıllardır bulunan eski kitapları yerleştirdik annemle. Kitaplıklarda yer olmadığı için, eski vitrinin dolaplarını bu kitaplara ayırdık. Dakikalarımı harcayıp kitapları ayırdım; sonra da annem birkaç dakikasını harcadı ve benim yaptığım kümelere hiç aldırmadan hepsini doldurdu dolaplara! Hiç olmazsa, okuyabileceğim birkaç kitap daha buldum eski kitapların arasında.


Son olarak, kendi kitaplarımı düzenleyince onların da bir fotoğrafını eklemeyi planlıyorum. Bir de, bundan sonra tanıtacağım kitap, bilimkurgu yerine eğlenceli ve feminist bir roman olacak. Blogumu izlemeye devam edin efendim...