10 Nisan 2013

Yüzen Şehir



Yüzen Şehir - Une Ville Flottante
Jules Verne
Çeviren: Ali Kemal Balkanlı
İtimat Kitabevi
1972
217 sayfa

Yazar Ayları'nın Nisan yazarı olarak Jules Verne seçildi. Çok sevdiğim bir yazar olduğu gibi, kitapları da genellikle hızlı okunabildiğinden "Madem öyle, her hafta bir Jules Verne kitabı okusam ne iyi olur." dedim, sevgili Pınar (Pinuccia) da bana katıldı; Nisan'da dörder adet Jules Verne kitabı okumaya karar verdik. Keyifli bir tesadüf oldu, ikimiz de ilk önce Yüzen Şehir'i okuduk. (Pınar'ın Yüzen Şehir yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.) Sorun şu ki, her hafta bir Jules Verne kitabı okumayı planlarken, ben biraz yavaş gidiyorum. Mayıs'a kadar sürecek yoğun bir çalışma sürecine girdik iş yerimde ve günlük koşturmacam çoğalınca okuma hızım düşüyor istemeden. Hal böyleyken, Nisan ayının onuncu gününde ancak ilk Jules Verne kitabımı bitirebildim. Hızımı daha da kaybetmeden devam etmeliyim ki, "her hafta bir Jules Verne" hedefimi tamamlayabileyim...

Yüzen Şehir'in bende bulunan baskısı 1972 yılında yapılmış, İtimat Kitabevi tarafından. Çocuk kitapları serisinden çıkan kitap, kısaltılmış versiyon olabilir mi, emin değilim; İthaki baskısı ile karşılaştırmam gerek. Yüzen Şehir, Liverpool'dan New York'a seyahat eden dev bir yolcu gemisini anlatıyor. Great-Eastern adlı geminin yolcuları, personeli ve tüm teknik detayları ana karakterin gözünden anlatılıyor. New York'a kadar olan yolculuk gün gün detaylandırılmış, gemi ne kadar yol aldı, hangi enlem/boylamdan nereye kadar gidebildi, hava ne durumdaydı, geminin pervaneleri dakikada kaç dönüş yaptı... Hepsini öğreniyoruz.

Birkaç ana karakter üzerinde yoğunlaşan olayların etrafında bütün yolculuğu anlatıyor Jules Verne. Ne yazık ki, çok severek okuduğumu söyleyemiyorum. Bana öyle geldi ki, yazar kurguladığı devasa gemiyi bol teknik detayla anlatırken, canımız sıkılmasın diye aralara bir hikaye serpiştirmiş. Çok yabancısı olduğum deniz terminolojisi de dahil olunca (iskele neresi, sancak ne taraftır bilmiyorum ve öğrenmek konusunda pek hevesli değilim) dev bir buharlı makine steampunk seven tarafımı uyandırsa da; çok keyifli bir okuma olmadı benim için.

7 Nisan 2013

Hazine buldum!


Bu kitabı, bugün Ankara Antika Pazarı'nda buldum.

ve 1 tl'ye aldım!!!

2 Nisan 2013

Kaplan! Kaplan!


Kaplan! Kaplan! - Tiger! Tiger! / The Stars My Destination
Alfred Bester
Çeviren: Serap Şenkul Tezcan
Altıkırkbeş Yayın
Kasım 1996 (1. basım)
268 sayfa

Çok uzun zamandır hiçbir kitabı okurken bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum! Bunu söyleyerek başlamasam çatlardım. Kitabın sonuna geldiğimde (finale yaklaşık otuz sayfa kaldığında) kitabı kapattım, neler olacağını deli gibi merak ederken kitap bitmesin istedim. Sonraki neredeyse iki saati, kitabı açıp bir paragraf okuyup tekrar kapatarak geçirdim. Bu saçma sapan davranışım yeğenim Selin'in de dikkatini çekti ("Abla n'apıyorsun sen öyle ya?") ve sonuç olarak kitabı o kadar merak etti ki, şu an okuduğu Resimli Adam bitince bu kitabı da okumaya karar verdi.

Alfred Bester bol ödüllü bir bilim kurgu yazarı; bu benim okuduğum ilk kitabı oldu (bir de Asker Kaçağı'ndaki öyküsü var.) ve diğerleri de bu kadar iyidir umuduyla bulduğum bütün Bester kitaplarını toplayacağımı düşünüyorum. Bu kitabın baskı bilgilerine gelirsek, 6.45 tarafından 1996 yılında yayımlanmış ve bütün 6.45 sempatime rağmen özensiz bir baskı olduğunu söylemek zorundayım. Arka kapakta esas karakterin adının yanlış yazması ile başlayıp, birkaç dizgi hatası ile devam eden ve rahatsız eden ayrıntılar var. En fenası ise (bu yazıyı yazarken fark ettim) kitabın başında yazarın kısa biyografisi verilmiş, yazarın doğum tarihi var ama ölüm tarihi (kitabın basımından 9 yıl önce) yazılmamış. Belki (Selin'in dediği gibi) kalplerinde yaşıyordur, ondandır...

Kaplan! Kaplan! bir intikam hikayesi. Distopya değil, dünyanın sonu ya da kıyamet senaryosu değil, uzay savaşları değil; salt bir intikam hikayesinin ardında tüm insanlığın zaaflarını ve zayıflıklarını anlatıyor. Sıradan bir adamın öfke ve intikam arzusuna tutunarak hayatta kalmasını anlatıyor. Bester'in kurduğu gelecekte insanlar tüm güneş sistemine yayılmış; iç gezegenler ile dış gezegenler arasında politik gerilimler, savaş tehlikesi var. Buna rağmen uçuk bir gelecek tasviri yok romanda, gereksiz detaylara yer verilmemiş ve ben bunu çok sevdim. Roman, konuya katkısı olmayan betimlemelere hiç yer vermeden ilerliyor; dolayısıyla öyle bir akıp gidiyor ki, yeterince zamanım olsaydı bir oturuşta bitirirdim.

24. yüzyılda geçen roman; Jaunte adında bir biliminsanının laboratuvarında başlıyor, bir kazanın ardından gelişen olaylar insan zihninin bilinmeyenlerini ortaya çıkarıyor ve uzun bir süreç sonunda insanların yalnız zihin gücü ile bir noktadan diğerine ulaşması, ışınlanma sağlanıyor. Teknik, elbette araştırmacı Jaunte'nin adını alıyor ve "Jauntelemek" neredeyse standart bir seyahat biçimine dönüşüyor. Bu değişim, kaçınılmaz olarak toplumu etkiliyor; istenmeyen Jaunteleri engellemek için metotlar geliştiriliyor, kadınlar (ve namusları) kör odalarda korunur hale geliyor.

Jauntelemeyi, Harry Potter'ın "cisimlenme"si ile karşılaştırmadan edemedim ve Rowling bu kitabı okumuş muydu diye çok merak ettim. Kaplan! Kaplan!'da insanlar (aynen sürücü kursuna gider gibi) Jaunteleme kurslarına gidiyorlar; Rowling'in de cisimlenme eğitimi ve sınavı vardı. Hatta Hogwarts'a gelen cisimlenme hocası, tekniği şöyle özetliyordu: "Konum, kararlılık, kontrol." Bester ise "Konum, yükseklik, durum." diye özetliyor jauntelemeyi; elbette bir bilim kurgu kitabından açıklamasını beklediğimiz prensipleri var Jauntelemenin, ancak daha önce gördüğünüz yerlere Jaunteleyebiliyorsunuz, uzay boşluğunda Jaunteleyemiyorsunuz ve (yeteneğinize göre) bir seferde ancak belli bir mesafeyi aşabiliyorsunuz. Jauntelemenin yaygınlaşması ile, sosyal sınıflar bunu farklı kullanıyor; burjuvazi jauntelemekten uzak duruyor ve ne kadar eski/yavaş taşıma biçimleri kullanırlarsa o kadar değerli sayılıyorlar.

İşte esas olaylar böyle bir ortamda başlıyor, kaza yapmış bir uzay gemisi olan Göçebe'de hayatta kalan tek kişi olan Gully Foyle'un hayata tutunma mücadelesini izliyoruz. Geminin hava yalıtımı zarar görmeyen tek odasında aylarca yalnız başına yaşayan ve her saatini zorlukla geçiren Gully Foyle, yakından geçen bir uzay gemisini görünce kurtulacağını zanneder, gemi Foyle'un olduğu yere yaklaşırken ümitle bekler ama gemi bir manevrayla uzaklaşır. Geminin sadece ismini gören Foyle için bu gemiyi bulmak ve intikam almak arzusu yeni bir motivasyon kaynağıdır. İçinde bulunduğu enkazı uzaydaki amaçsız yörüngesinden koparıp herhangi bir gezegene yönlendirme çabasına girişir ama ancak bir asteroide ulaşabilir. Bu asteroidin üzerinde kendilerine Bilimsel İnsanlar diyen küçük bir topluluk vardır.

Bilimsel İnsanlar'dan özellikle bahsediyorum, çünkü bu bölümü okuduğumda aklıma hemen Yıldız Gemisi geldi. O kitapta olduğu gibi, Sargasso asteroidinde yaşayan insanlar da birkaç nesildir uygarlıktan kopmuşlar ve atalarından kalan bilim, kökeni belirsiz bir inanç biçimine dönüşmüş. Bilimsel İnsanlar, asteroitlerine gelen Gully Foyle'u tedavi ettikten sonra karşısına üç kadın çıkarıyorlar ve şöyle diyorlar: "Seç.  Bilimsel insanlar doğal ayırım uygular. Seçiminde bilimsel ol. Genetik ol."

Bilimsel İnsanlar'ın küçük asteroidinde ele geçirdiği kırık dökük bir gemiyle tekrar yola çıkan Foyle'u, bu sefer Mars'ın açıklarında bir yörüngede İç Gezegenler donanması bulur ve tedavi ederek Dünya'ya ulaşmasını sağlarlar. İşte bundan sonra, yaklaşık 230 sayfalık bir intikam, kovalama, kaçış ve olgunlaşma hikayesi var. Esas konuyu anlatan hiçbir detay vermek istemiyorum ki, okurken siz de benim gibi her sayfada şaşırın, heyecanla okuyun. Birçok karakter, birçok mekan içinde olabildiğince sıradan bir adamın av peşinde koşan bir kaplana dönüşmesini, intikam arzusunun yönlendirmesiyle güdülenerek neler yapabileceğini anlatan roman o kadar sürükleyici ki, iki gün önce bitirdiğim halde (pek sık başıma gelmeyen bir şey bu) kitabın etkisini atamadım üzerimden.
"Topluma emretmemelisiniz, öğretmelisiniz."
"Hayat bir hilkat garibesidir. Onun umudu ve zaferi budur."
Google'da kitaba bakarken çok beğendiğim iki ayrı kapak tasarımını da paylaşmak istiyorum:

25 Mart 2013

Kedi Beşiği


Kedi Beşiği - Cat's Cradle
Kurt Vonnegut
Çeviren: Serkan Göktaş
April Yayıncılık
Şubat 2012 (1. basım)
255 sayfa

Okuduğum hiçbir Vonnegut kitabı diğerine benzemiyor. Şampiyonların Kahvaltısı, Gece Ana, Kedi Beşiği... Hepsi çok farklı şeylerden bahsediyor ama keyifle okunuyor. Kedi Beşiği'ni (aynen Gece Ana'da olduğu gibi) "Kurt Vonnegut yazdıysa okunur." diyerek aldım, kitapların arka kapağını okuma alışkanlığı edinemedim henüz!

Kedi Beşiği aslında bir apokalips romanı, dünyanın sonu hakkında tuhaf bir alternatif sunuyor. Kitaba adını veren kedi beşiği ise, muhtemelen adını bilmediğimiz ama çocukken hepimizin oynadığına emin olduğum bir oyun. İki ucu birbirine düğümlenmiş bir ip ile oluşturulan anlamsız şekillerden ibaret olan bu oyun; kitaptaki iddia doğruysa Eskimolar'a kadar herkes tarafından bilinirmiş ve çocuklar bu oyunda ne kedi, ne beşik göremediklerinden, delirirlermiş. Biz yeğenimle bir parça ip bulduk, denedik; hâlâ hatırlıyormuşuz oyunu. Kitabı okuduğum süre boyunca cebimde pembe bir ip parçasıyla gezmek de tuhaf oldu biraz... Bir de bu oyunun tek kişilik, şekilli bir versiyonu var ki, fotoğraflarla belgelemeden geçemedik. Tuhaf surat ifademin kusuruna bakmazsanız paylaşıyorum:


Kitabın baş karakteri, bir zamanlar Hristiyan olan (sonra Bokononcu olmuş) bir yazar, John. İlk atom bombasının Hiroşima'ya atıldığı gün ile ilgili bir roman yazmaya çalışan John, bu kitap için araştırma yaparken, atom bombasının mucitlerinden olan Dr. Felix Hoenniker'in ailesi ve iş arkadaşlarıyla tanışır; bu arada Dr. Hoenniker'in teorisi olduğu sanılan buz-dokuz molekülü ile karşılaşır. Derken, Hoenniker'in kayıp oğlu Frank'in peşinden San Lorenzo adasına doğru yola çıkar. Bu adada Bokonon ve Bokononculuk ile tanışır. Kurt Vonnegut'un kurgusu olan bu din epey hoşuma gitti. Bokonon dini ile ilgili en sevdiğim metinlerden biri şöyle:
Bir de aklıma önceki gece tümünü okuduğum Bokonon'un On Dördüncü Kitabı geldi. On Dördüncü Kitap'ın başlığı şöyledir: 'Son Bir Milyon Yılın Deneyimleri Göz Önüne Alındığında Düşünceli Bir İnsan İnsanlık İçin Ne Umut Besleyebilir?'
On Dördüncü Kitap'ı okumak pek uzun sürmez. Yalnızca bir kelime ve bir noktadan ibarettir.
Şöyle yazar:
'Hiç.'
San Lorenzo adasında doğan ve yayılan, bu arada adada karşılığı ölüm cezası olmak üzere yasaklanan bir din Bokononculuk, çok sayıdaki kitabı kalipsolar şeklinde yazılmış ve insanlığa bakışı epey ilgi çekici. Vonnegut dünyanın sonuna giden yolu bilim adamları, bir yazar ve tuhaf bir peygamber eşliğinde anlatmış. Modern dünyaya, dinlere, insanlığa dair okunması gereken bir kitap.

Bokonon'un kitaplarını okumak isterseniz, şurada hepsini buldum.

20 Mart 2013

Noel Şarkısı


Noel Şarkısı - A Christmas Carol
Charles Dickens
Çeviren: Nihal Yeğinobalı
Can Yayınları
Ocak 2012 (8. basım) 
136 sayfa

Can Çocuk serisinden çıkan bu kitabı "okumalıyım" listesine almıştım bir süre önce; geçenlerde Eskişehir'e gidip sevgili Aşiyan Sahaf'a uğradığımda tesadüfen gördüm, hemen aldım; sırada bekleyen birdolu kitabı biraz daha bekletip bu kitabı okudum. Noel Şarkısı'nı, Doctor Who'nun aynı adlı christmas special bölümü dolayısıyla çok merak ediyordum. Aynı adlı derken, A Christmas Carol'dan bahsediyorum ve Noel Şarkısı adının çok güzel bir çeviri olmadığını düşünüyorum nedensizce.

Kitabı merak etmeme neden olan Doctor Who bölümü, Dickens'ın bu hikayesini çok seven Steven Moffat tarafından yazılmış ve elbette kitaptan esinlenmiş. Kitabın baş karakteri Ebenezer Scrooge'un yerini Kazran Sardick almış ve benzer bir ana tema üzerine, en sevdiğim Doctor Who bölümlerinden biri yapılmış.

İşte o köşeler!
Kitap, -doğal olarak- biraz büyük puntolarla yazılmış; Can Yayınları'ndan beklemediğim imla (ya da dizgi) hataları var birkaç tane. İç kapaktan sonra "Bu kitabın sahibi: ..." sayfası, en sonda ise bir "Kitapla ilgili düşüncelerim: ..." alanı, bir de  "Okumaktan hiç vazgeçmemen dileğiyle..." diye minik bir not var. Özellikle o not pek hoşuma gitti. Bir de, kitabın her sayfasının köşesinde "Charles Dickens Noel Şarkısı" yazıyor ve ufak takıntıları olan bir zavallı olarak, o köşelere sürekli gözüm takıldı, kitap bitene kadar huzurumu kaçırdı sayfa köşeleri! Kutlay Sındırgı'nın illüstrasyonları ise çok güzel olmakla birlikte, kitabı -betimlemeleri- pek okumadan çizilmiş gibi geldi bana. Gelelim öyküye...

Borsa çevrelerinin saygın iş adamı Scrooge ve ortağı Marley'i anlatarak başlıyor kitap, öncelikle Marley'in öldüğünü, bu konuda hiç şüphe olmadığını söylüyor ki hiç aklımızdan çıkmasın. Soğuk ve sisli Londra'da, Noel'den bir gün önce başlıyor öykü; Scrooge'un ne yaman bir iş adamı olduğunu, ne kadar zengin olduğunu ama ne suratsız, eğlenmeyi bilmeyen, cimri, sevimsiz bir adam olduğunu anlatıyor.

İçimdeki isyankarın resmidir.
Bu sevimsiz ve suratsız adam, Noel'den önceki gün yanında çalışan yazmanına, yeğenine, muhtaçlar için yardım toplayan adamlara ve karşısına çıkan herkese surat asıp tersleniyor; sonunda ofisten çıkıp evine gittiğinde, ortağı Marley'i buluyor karşısında. Ne demiştik, Marley'in ölü olduğu hiç aklımızdan çıkmamalı! Her tarafından zincirler sarkan, acı çeken Marley; Scrooge'a "diğer taraf"ı anlatıyor, kendisine üç ayrı ruhun görüneceğini söylüyor ve ortadan kayboluyor.

Sonrası malum, ruhlar teker teker geliyor; birincisi Scrooge'a geçmişinden kesitler gösteriyor, kırdığı kalpleri, kaçırdığı mutluluk fırsatlarını gösteriyor uzun uzun. Geçmişinden pişman olsa da, gelecekte bunu değiştirebileceğini anlatıyor. İkinci ruh, Scrooge'u bugünde gezdiriyor, terslediği yeğeninin mutlu Noel kutlamasını, fakir yazmanın evindeki huzuru, tüm ülkeyi saran bayram neşesini gözüne soka soka sonunda bu neşeyi paylaşmasını sağlıyor. Scrooge'u ziyaret eden son ruh, diğerlerinden çok daha korkutucu, karanlık. Bu ruh geleceği gösteriyor, hayatını değiştirmezse neler olacağını acımasızca anlatıyor Scrooge'a ve geldiği gibi sessizce gidiyor.

Altmetni ortada, derdini açıkça anlatan (bir çocuk kitabı da öyle olmalı sanırım) sevimli bir kitap Noel Şarkısı. Yoğun işlerin arasında, ya da her zamanki kitaplarınızdan sıkıldığınızda, ya da yeni bir romana başlayamayacak kadar aklınız dağınık olduğunda okumayı düşünebilirsiniz. Her zaman kocaman, kalın romanlar okuyacak değiliz ya; arasıra çocuk kitaplarını da okumak lazım. Arkasından A Christmas Carol'ı da izleyin!