14 Mart 2017

Sabahtan Akşama


Sabahtan Akşama - Morgon og Kveld
Jon Fosse
Çeviren: Deniz Canefe
MonoKL Yayınları
Kasım 2016 (1. basım)
103 sayfa

MonoKL, çağdaş Norveç edebiyatından eserler yayımlamaya devam ediyor ve çok iyi yapıyor. Knausgaard'ın çevirmenlerinden sonra Norveççeden tercüme yapan üçüncü çevirmenle, Deniz Canefe'yle tanıştım bu kitapta. Pırıl pırıl çevirmiş, bayıldım. Baskı güzel, kapağı çok sevmedim ama olsun.

Sabahtan Akşama upuzun, dolambaçlı, bağlantılı cümlelerden oluşuyor. Kitapta nokta yok! 1-2 tane nokta gördüm, yazar mı kullanmış, çeviri ve edit sırasında dalgınlıkla mı araya girmiş bilemedim. Birkaç soru işareti var, onun dışında bolca virgül ve bağlaç kullanıp paragraflarca uzun cümleler yazmış Fosse. Okunması kolay ama içimdeki takıntılı okur her paragrafın sonunda nokta aradı, cümlelerin bitmemesi sinirimi bozdu; sonra alıştım.

Kitabın birinci bölümünde Johannes'in doğumunu okuyoruz. Yazarın anlatımından mı kaynaklanıyor bilemedim (ya da alıştığımız noktalamanın kullanılmamasından) ama çok çok dışarıdan bakıyoruz sahneye; bir tiyatro oyununu 35 ekran televizyondan izler gibi. Peki, bu kötü mü? Bence değil, gayet keyifli.
Biraz daha sıcak su gerek Olai, dedi İhtiyar Ebe Anna
Dikilip duracak mısın öyle mutfak kapısında, dedi
Yok, yok dedi Olai
Teni hem bir sıcaklık hem bir serinlikle ürperdi, içini kaplayan mutluluk gözyaşı olup taşarken ocağın başına koştu, dumanı üstünde kaynar suyu fıçıya doldurmaya başladı, evet, böyle sıcak olmalı diye düşündü, suyu doldurdukça doldurdu, Anna'nın yeter dediğini işitti, bu kadar yeter, dedi Ebe, Olai başını kaldırdığında İhtiyar Ebe Anna gelip fıçıyı ondan aldı
Ufacık bir adada yaşayan balıkçı Olai ve karısı Marta'nın evinde, oğulları Johannes doğmak üzere. Bitmeyen, nefes aldırmayan, noktasız anlatım sayesinde doğum anı öyle gerçek ki; zaten tıklım tıklım dolu olup insanların üstüme geldiği bir tramvayda okuyunca ben doğacakmışım gibi daralmayı başardım. Şahane!

İkinci bölüm ise artık yaşlı bir adam olan Johannes'in, her yanı tutulmuş hâlde uyandığı bir günü anlatıyor. Kitapla ilgili pek çok yazıda, yorumda bahsi geçtiği için benim de burada yazmaktan çekinmeyeceğim bir konu var. Eğer kitabı ne bekleyeceğinizi bilmeden okumak isterseniz (ben öyle okudum, çok güzel oldu) bir sonraki paragrafı atlayın. Blogda spoiler uyarısı yapıp metni saklayacak bir teknolojiye sahip olmadığım için böyle yapmak durumundayız. Bir paragraf atladıktan sonra okumaya devam edebilirsiniz sanırım. Sizin için fark etmezse ya da ne olduğunu bilmek isterseniz buyurun, anlatayım.

Evet, ikinci bölüm Johannes'in kasvetli bir güne uyanmasıyla başlıyor. İlk bölümde doğmuştu, hayatının ilk saatlerini okumuştuk ya. Bu bölümde de hayatının son gününü okuyoruz. Bu bilgiye sahip olmadan okumak çok keyifli, bölüm ilerledikçe "Yahu... Acaba?" diye diye okudum ben ve bir insanın ölümü ancak bu kadar yumuşak ve güzel anlatılabilirmiş, hayran kaldım. Şimdi bu mevzuyu kapatıp devam edelim.

İlk bölümde yalnızca doğumunu gördüğümüz Johannes ile ilgili daha çok şey öğreniyoruz bu bölümde. "Johannes büyüdü, evlendi, mesleği şu, çocuklarının adı bu," değil, metnin akışı içinde yavaş yavaş anlatıyor yazar. Bir süre önce karısı Erna'nın öldüğünü ve ondan sonra Johannes'in yalnız yaşadığını öğreniyoruz. Sabah alışkanlıklarını, kahvaltıdan önce içtiği sigarayı ve kahveyi, yakınlarda oturan kızı Signe'yi, komşusu Peter'i okuyoruz.
Erna şu leğeni ne çok kullanırdı, çamaşır makinesinden önce ne çok çamaşır yıkamıştı bunlarda, evet, az değildi, şimdi Erna göçeli çok oluyordu, leğenlerse buradaydı, evet, işte böyleydi, insanlar gider, geriye eşyalar kalırdı

Şiir gibi, huzurlu, akıp giden bir kısa roman Sabahtan Akşama. Şu aralar istediğim kadar bilim kurgu okuyamadığıma üzülsem de böyle güzel kitaplar buluyor ve okuyorum diye mutluyum. Tam, sakin bir pazar sabahı okunmalık kitap. Öneririm. :)

2 Mart 2017

Daha Ne Olsun


Daha Ne Olsun: Mezuniyet Konuşmaları - If This Isn't Nice, What Is?: Advice for the Young
Kurt Vonnegut
Çeviren: Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık
Kasım 2014 (1. basım)
107 sayfa

"Yüzyılın" dedim, beğenmedim, "çağımızın" diye başladım, olmadı sildim, şöyle deneyelim: Yakın geçmişin ve 20. ile 21. yüzyılların en iyi yazarlarından biri Kurt Vonnegut diye düşünüyorum. Bunu, hangi kurumun bana verdiği yetkiye dayanarak yaptığımı sorabilirsiniz. Cevap veremem ama siz yine de sorabilirsiniz. Fikrimin arkasındayım, her kitabından ayrı ayrı keyif alıyorum ve Vonnegut okumaktan sıkılmak mümkün değil.

Kurt Vonnegut üniversite mezunu değilmiş, kitabın arka kapağı öyle diyor. Web sitesi de bu bilgiyi doğruluyor. 1940 yılında Cornell Üniversitesi'nde kimya eğitime başlamış, 1943'te üniversiteden ayrılıp İkinci Dünya Savaşı'na gitmiş ve eğitimini hiçbir zaman tamamlamamış. Fakat kitaplarının başarısıyla (bazı kitapları zaman zaman okullarda yasaklansa da) üniversitelerin mezuniyet törenlerinde aranan bir konuşmacı olmuş. Bu kitap da, işte bu konuşmaların bazılarından oluşuyor.

Bir kere, Kurt Vonnegut büyük bir hümanist. Öylesine değil, bütün hayatıyla ve politik duruşuyla bir hümanist. Amerikan Hümanist Cemiyeti'nin de onursal başkanı. Vonnegut'tan önce Isaac Asimov da aynı topluluğun başkanlığını üstlenmiş; en sevdiğim yazarlardan ikisi hakkında böyle bilgiler edindikçe mutlu oluyorum. 2004 tarihli bir konuşmasında, bu durumu kendisi anlatıyor Vonnegut:
"Ezkaza Amerikan Hümanist Birliği'nin fahri başkanıyım; bu esasen işlevsiz makamda benden önce büyük bilimkurgu yazarı, müteveffa Isaac Asimov vardı. Biz hümanistler, ölümden soraki hayatla ilgili hiçbir ödül yahut ceza beklentisine girmeden, becerebildiğimizce onurlu davranırız. Bize herhangi bir aşinalığı bulunan tek soyut kavrama, toplumumuza elimizden geldiğince hizmet ederiz.
Asimov için bir cenaze töreni düzenlemiştik ve törenin bir yerinde, 'Isaac artık Cennet'te,' demiştim. Hümanist bir topluluğa hitaben söylenecek en komik laftı bu. Kahkahadan yerlerde yuvarlanmıştı herkes. Ortalığın sakinleşmesi epey sürmüştü."
Aynı dönemde yaşamadığım için, tanışıp iki cümle sohbet edemediğim için üzüldüğüm çok az insan var. Tahmin edeceğiniz üzere Vonnegut ve Asimov bunlardan ikisi. O yüzden, yukarıda alıntıladığım anı bana öyle kıymetli geliyor ki anlatamam. Genellikle yavru kedi görünce kullandığım Küçük Emrah kaşlarım hemen devreye giriyor, çok keyif almakla çok üzülmek arasında bir yerde kalıyorum. Neyse... Bu alıntı aslında Vonnegut'un konuşmalarında anlattıklarının bir kısmını da özetliyor. Okuyunca hepimizin "evet lan!" diyeceği ama uygulamaya gelince yer yer teklediğimiz şeylerden bahsediyor yazar. Ödül beklemeden, cezadan korkmadan iyi insan olmak, insanları eşit görmek, güzel müziğin tadını çıkarmak, falan filan... Savaşa katılan, esir düşen ama savaş boyunca bir kişiyi bile öldürmeyen bir adamdan bahsediyoruz. Daha ne olsun!

Kitap hakkında söyleyebileceğim fazla bir şey yok. Kısa kısa konuşmalardan oluşuyor, kesinlikle çok güzel şeyler anlatıyor ve çok rahat okunuyor. Kitabın çevirisiyle ilgili hiç not almamışım, demek ki şikayet edecek bir şey bulamamışım. Hatırladığım kadarıyla gayet hatasız ve temiz bir baskı. Çevirenin, editörün ellerine sağlık. Vonnegut'un 1978 yılında gerçekleştirdiği bir konuşmadan sadece iki cümlesini daha alıntılayıp gidiyorum ben.
"Arthur C. Clarke'ın, Çocukluğun Sonu'nu okuyanınız vardır belki; bilimkurgu alanındaki birkaç başyapıttan biridir. Diğerlerinin hepsini ben yazdım."

19 Şubat 2017

Yüzen Opera ve Yolun Sonu


Yüzen Opera ve Yolun Sonu - The Floating Opera and The End of the Road
John Barth
Çeviren: Esra Gül Coşkun
MonoKL Yayınları
Eylül 2016 (1. basım)
399 sayfa

Merhaba, yılın ikinci ayı biterken ben daha bir tek kitap yazısı tamamlayabildim. Bilgisayar kasamın üzerinde sıra bekleyen kitaplar tozlanıyor, ben oturup en baştan House M.D. izliyorum çünkü neden olmasın... Bu sıralar böyle bir tembellik, bir üşengeçlik var üzerimde, geçer herhalde. Efendim, kitabımızdan bahsetmeye başlamadan önce bir diyeceğim var. Eminim bu blogu okuyan çok şahane insanlar arasında (çünkü çok kalabalık değilsiniz ve hepiniz de şahane insanlarsınız) fanzin sevenler vardır. Sizden iyi olmasınlar, çok tatlı insanların çıkardığı Marşandiz Fanzin adlı bir yayın var, "Setenay bizden de bahseder misin blogunda?" dediler, seve seve iletiyorum. Marşandiz Fanzin'in web sitesine, Facebook sayfasına ve Twitter hesabına buralara tıklayarak ulaşabilirsiniz. Severseniz alır okursunuz belki. Gelelim kitaba...

MonoKL'un pek şahane kitaplarından birini daha anlatmak istiyorum. Kitabı okuyalı aylar oldu, o yüzden çok kopuk ve eksik anlatabilirim, idare edin beni bu seferlik.

John Barth ABD'li bir yazar, 1930 yılında doğmuş, birçok başarılı roman yazmış, Johns Hopkins'de önce öğrenci, sonra profesör olarak bulunmuş, internetteki fotoğraflarından edindiğim izlenime göre de tonton, sevimli bir insan. Okuduğum ilk kitabının verdiği izlenim ise kendine özgü, absürt bir tarzla yazdığı ve ben bu absürt yazarları hep çok seviyorum.

Elimizdeki kitap, yazarın iki romanının (ya da kısa roman?) bir arada basılmış hali. İkisinden de ayrı ayrı bahsedelim. Yüzen Opera, anlatıcının doğrudan okura hitabıyla başlıyor. Anlatıcımız elli dört yaşında, bir seksen üç boyunda ve sadece altmış kilo gelen avukat Todd Andrews. Bize bir şeyler anlatıyor, belli bir günden ve o gün yaşanan bir olaydan bahsedecek ama konuyu bir türlü oraya bağlayamıyor.
Ah bu ben... Korkarım her şey çok önemli ve nihayetinde hiçbir şeyin önemi yok. Artık on altı yıllık hazırlığımın faydalı olmayacağından, en azından düşündüğüm şekliyle olmayacağından eminim: O günkü olayları çok iyi anlıyorum; ama iş, yorumlamaya gelince yapacağım şey herhâlde hiç yorum yapmamaya çalışmak, bunun yerine sadece gerçeklere bağlı kalmak olacak. O zaman da yine konudan büyük ölçüde sapacağımı biliyorum -bunun cazibesi her zaman çok büyük, sonun alakasız olduğunu bildiğimde ise iyice karşı konulmaz oluyor- ama en azından sona ulaşacağıma dair biraz umudum var ve itibarımı yitirdiğimde, her hâlükârda, neye niyetlendiysem ondan ötürü kendimi takdir edebileceğim.
Öncelikle, şu yukarıdaki alıntıyı çevirmek zorunda olmadığım için çok memnunum. Yazarın uzun, dolambaçlı cümlelerini çok şahane çevirmiş Esra Gül Coşkun, eline sağlık! Todd Andrews, Dorset Otel'de bir odada yaşadığı zamanları anlatıyor, uzun süredir burada yaşayan bir grup arkadaşı var, kendilerine Dorchester Kâşifler Kulübü diyorlar. Bir de, kitapta anlatılanların bir kısmına ev sahipliği yapan gemi var: Adam'ın Hakiki ve Benzersiz Yüzen Operası adlı gemi, nehirde bir aşağı bir yukarı geziniyor, içeride de gösteriler yapılıyor. Andrews, buna benzer bir gösteri gemisiyle ilgili fikirlerini ve kitabına neden bu ismi verdiğini uzun uzun açıklıyor:
Gemi demir atmayacak, bunun yerine akıntıyla birlikte nehirde bir aşağı bir yukarı sürüklenecek, seyirciler nehrin iki yakasında da oturacaklar. Gemi yanlarından geçerken, oyunun o anda oynanan kısmı neresiyse onu yakalayacaklar ve sonra başka bir parça daha yakalamak için akıntının gemiyi geri getirmesini beklemek zorunda kalacaklar. (...) Çoğu zaman neler olup bittiğini hiç mi hiç anlamayacaklar ya da aslında bilmedikleri halde bildiklerini düşünecekler. (...) İşte bu kitap da bu şekilde ilerleyecek, bundan eminim. Dostum, yüzen bir opera bu; tuhaflıklarla, melodramla, büyük gösterilerle, derslerle ve eğlenceyle dolu, ama bu opera benim avare yazımın akıntısında gönülsüzce yüzüyor.
Kahramanımız Bay Andrews biraz çocukluğunu, biraz oteli, oradan doktor ziyaretini, aldığı hukuk eğitimini, babasının şirketini anlatıyor; okuyucunun kafasını bir güzel karıştırıyor. Hatta iki ayrı hikâyeyi aynı anda anlatmaya kalkışıyor. Her şey Yüzen Opera'ya da bağlanıyor elbette ama oralara girmek istemiyorum.

Yolun Sonu ise, doktor tavsiyesiyle öğretmen olmaya karar veren Jacob Horner'ın hikâyesi. Geleneksel yöntemleri kabul etmeyen, tuhaf bir doktorun kurduğu "Yeniden Harekete Geçirme Çiftliği" de kurucusu gibi tuhaf.
Gelişim ve Danışma Odası'nda kendinizi rahat hissetmeniz, şartlar düşünüldüğünde pek mümkün görünmüyor, ne de olsa buraya rahatlamak için değil, bir şeyler danışmak için geliyorsunuz. Eğer tamamen rahatlayacak olsanız Doktor'un söylediklerini sakin sakin oturarak dinleyebilirdiniz, özel üniformalı bir uşak tarafından yatağına kadar getirilen kahvaltıya karşılık, titizlik ederek yiyeceklerden bazılarını seçip bazılarını reddeden ve sadece seçebildiği kadarını yiyen birisi gibi. Elbette böyle bir ruh hâlinin Gelişim ve Danışma Odası'nda yeri yoktur çünkü kendinizi bilerek Doktor'un ellerine bırakmış olursunuz; onun istekleri sizinkilere değil, sizin istekleriniz onunkilere hizmet eder ve verdiği tavsiyeler karşısında yapmanız gereken, onları sorgulamak ya da daha da ileriye gidip eleştirmek değil (sorgulamak yersiz; eleştirmek anlamsız), o tavsiyelere uymaktır.
İşte bu odada, Doktor, Horner'a "artık bir iş bul" diyor. Fen Edebiyat diploması olduğunu öğrenince de, küçük bir okula öğretmenlik başvurusu yapmasını tavsiye ediyor. 1950'lerin tatlı ortamında, elbette kahramanımız işe kabul ediliyor ve olaylar gelişiyor. Maryland'in Wicomico ilçesindeki (en güzel isimli ilçe, çikolata ismi gibi) bir devlet okulunda göreve başlıyor ve bu küçük ilçeye yerleşiyor. Fakat, rahatlıkla anlayabildiğim bir kaygısı var: Her şey çok iyi başlıyor!
Yolunda gitmeyen ilk şey, beni tam anlamıyla tatmin eden bir odayı hemencecik bulmuş olmamdı. Genellikle, söz konusu bir oda tutmak olduğunda beni memnun etmek hiç de kolay bir iş değildir. (...) Böylesine zor beğenen biri olduğumdan güç bela beğendiğim bir yeri bulmak bile genellikle epey zamanımı alırdı. Ama aksilik bu ya, otelden çıkıp College Caddesi'nde yürürken yolumun üstünde gördüğüm ilk kiralık oda tüm bu şartları karşılıyordu.
Adam korkmakta haklı bence. Bu seferki hikâye kronolojik sıçramalar yapmıyor. Horner güzel güzel, sırasıyla anlatıyor her şeyi. Öğretmenlik yapmaya başlıyor, diğer öğretmenlerle arkadaş oluyor, özellikle Joe Morgan ve eşi Rennie ile samimiyeti artıyor. Horner mantıklı bir adam, karar vermeden önce düşünüp taşınıyor, gerekçelerini tartıyor. Olaylardan bahsetmeyeceğim pek, genelgeçer doğruları ve sosyal ilişkileri evirip çeviriyor yazar.

Kitabı okumamın üzerinden aylar geçtiği ve bu yazıyı parça parça tamamlamam haftalar sürdüğü için ne dediğimi, ne diyeceğimi, neyi unutup neyi tekrar ettiğimi falan hep karıştırdım artık. Bu sefer böyle olsun. Özet geçiyorum: Her zaman okuduğum kitaplara benzemiyor ama Yüzen Opera ve Yolun Sonu'nu ben epey severek okudum. Öneririm.

31 Aralık 2016

Sensin "Happy"


Gelenekselleştirmeye başladığım "Şimdi bu önümüzdeki yılın tam olarak neresi kutlu?!" temalı yazıma hoş geldiniz! Programımız 2016'nın ne kadar da berbat bir yıl olduğundan bahsederek başlayacak, 2017'den de farklı bir şey beklememeyi öğütleyerek devam edecek. Aralarda ise dansöz var, şarkıcılar var, sihirbaz var, karışık meyve tabağı, kestane ve şarap da ikramımız!

Gerçi, TRT'nin dansözlerinden "yılbaşı kutlamak kültürümüzde yohhkğ" diyenlere evrildiğimiz şu zamanlarda inadına çıkıp sokaklarda, kafamda külah şapka, yüzümde karton maske, bağıra çağıra yılbaşı kutlayasım geliyor ama pek kıymetli uzuvlarımı kaldırıp hiçbir yere çıkacak değilim. Yerler buzlu, hava soğuk; evde ise kahve var, gerekirse battaniye var. Hem bugün itibarı ile, senenin sonunu zar zor gören bütün sevdiğimiz ünlüler ölecek diye korkuyorum. David Bowie, Gene Wilder, Umberto Eco ve Harper Lee (ikisi aynı günde üstelik), Alan Rickman, Prince, Leonard Cohen, Zsa Zsa Gabor, Muhammed Ali, Ron Glass, George Michael, son olarak Carrie Fisher ve Debbie Reynolds... Yazarken içim daraldı yine. Link vermek istemiyorum, Wikipedia'da dev bir "bu yıl ölen ünlüler" sayfası var, bütün yılı listelediklerini zannederken önümdeki dev listenin yalnızca Aralık ayını içerdiğini görünce dehşetle kapattım sayfayı. İzleyerek, dinleyerek, okuyarak büyüdüğümüz insanlar yaşlanıyorlar, ölüyorlar ve ben henüz buna alışamadım. 2017, lütfen sen biraz daha insaflı ol. Ayıp oluyor.

Bu tatsız konuyu kapatalım. Televizyonda Sermet Erkin olsa izlerdim şimdi ya, ne güzel olurdu. Televizyonda ne olduğu hakkında pek fikrim olmadığı için ve yeterince vakit öldürmüyormuşçasına tutup Netflix abonesi olduğum için dizilerden dizi beğenip bütün günü öylece tüketeceğim. (Çünkü bu yazıyı, 31 Aralık'ın ilk saatlerinde yazıyorum, henüz yeni yıl kutlamalarının başlamasına bir 19-20 saat var sanırım.) Belki şöyle sihirli, illüzyonlu bir film bulurum. Hiç sihir numarası da bilmiyorum ki, kendi kendime yapıp eğleneyim.

Geçen yılın sonunda yazdığım yazıya bakıyorum. Hedefler belirlemişim. Sizi hiç oralara kadar yormayacağım, bakınız hedeflerim şunlarmış:

- Bu yıl yeni kitap alınmayacak.
Sonuç: AHAHAHAHHAHAH, şu an kitaplığımdaki rafların yarısında çift sıra kitap var, aldığım ama okumadığım kitap sayısı 100'ü geçti. HAHAhaahah ay kitap almayacaktım ben değil mi, unuttum yahu.
- Ajanda ocak ayından sonra da kullanılacak.
Sonuç: Mart'a kadar kısmen yoğun, Mayıs'a kadar çok seyrek kullanmışım. Eh, benim için bu da bir ilerleme.
- Eski bilim kurgu kitapları hakkında daha çok yazı yazılacak.
Sonuç: İstediğim kadar çok yazamadım ama Baskan dizisini anlatmaya başladım, altı kitap da hiç fena değil. 2017'de devam ederiz.
- Goodreads'e taşınılacak.
Sonuç: Taşındım, harıl harıl da kullanıyorum! ^_^

Bu sene öyle kitap almamak gibi hedefler koymayacağım, ha yapamayacağımı biliyordum ama belki biraz kendimi tutarım, kısıtlarım diye umut etmiştim. (Hiç beceremedim.) Okuma hedefim ise, yeterince makul bir beklentiyle, haftada bir kitaptan 52 kitap bitirmekti. Onu da beceremedim. Bu yıl ancak 28 kitap okumuşum, içler acısı! Bahanelerim var tabii, bir kere çok gezdim. Tatil için değil, düğünler, cenazeler, toplantılar, görüşmeler için gezince gittiğim yerlerde pek okuyamadım. Sonra, bu yıl düzelttiğim, son okuduğum, yayına hazırladığım daha fazla kitap oldu. Her birini aynı anda Türkçe ve İngilizce okuyup o sırada başka kitap okumadığım için sayıyı düşürdüm. Bir de her zamanki gibi, bilgisayar başına oturunca zaman kavramını yitirme sorunum var. "Şunu kapatayım da uyumadan biraz kitap okuyayım" dedikten sonra bir bakıyorum saçma saçma saatlere kadar oturup oyalanmışım. 2017'de bu durumu kesinlikle düzeltmem lazım. Bakalım becerebilecek miyim.


Gelelim bu yıl okuduğum kitaplara. (Ne var, Nesrin Topkapı olmadan yılbaşı mı olur ya!) 2016 kitaplığım için çok verimli bir yıl oldu. İthaki'nin bilimkurgu klasikleri, Delidolu'nun Diskdünya'sı, MonoKL'un Knausgaard'ı derken yeni kitaplar karşısında Kurabiye Canavarı'na döndüm. Ama işte, okumaya yeterince zaman ayırmadığımda o kitaplar yığın yığın diziliyorlar. Seneyi Yüzüklerin Efendisi ile kapatacaktım ama araya iş girdi, kitaba ara vermek zorunda kaldım. Hayır, sekiz kilo kitap, yanımda taşıyıp durakta, tramvayda falan da okuyamıyorum. Çantamda Kurt Vonnegut taşıdım, o öyle bitti her boşlukta 3-5 sayfa okuya okuya. (Yazısını yazamadım daha, zaman ayıramıyorum ki...)

Bu senenin kitaplarına şöyle bir baktım da, çok merak ettiğim bir dolu kitap var ve ben hiçbirini okumamışım. Okuduklarımın arasında en sevdiğim kitap (neden hâlâ yayımlanmadığını bilmediğim) Madde 22. Piyasaya çıksa da önüme gelen herkese önersem diye sabırla bekliyorum. Sonra, bahsetmeden geçemeyeceğim Sakın Zarar Verme var. Sonsuzluğun Sonu tüm zamanların en güzel kitaplarından olmaya aday. Arada sevmediğim kitaplar da oldu elbette ama yine çok güzel kitaplar okudum. 2017 için tek hedef belirliyorum, daha çok kitap okuyacağım, bilgisayar başında daha az zaman geçireceğim.

İyi yıllar diliyorum efendim, 2017 daha huzurlu, daha mutlu, daha güzel olsun.

24 Aralık 2016

Hayaller Kâhyası


Hayaller Kâhyası
Atilla Atalay
İletişim Yayınları
2013 (6. basım)
141 sayfa

Ne zamandır yeni bir Atilla Atalay kitabı okumuyordum. Arada sırada eski kitaplarından rastgele 2-3 Sıdıka öyküsü okuyorum ama daha önce okumadığım yazılarını okumak da çok keyifli oldu. Hâlâ Yüzüklerin Efendisi okurken (kitabı dışarı çıkaramadığım için okuma sürem kısıtlanıyor, insan okuyacak demeden dev gibi cilt almasaymışım iyiymiş aslında) Hayaller Kâhyası'nı da kısaca yazayım istedim.

Kitap ilk kez 2000 yılında yayımlandıktan sonra 2006'ya kadar beş baskı yapmış, sonra 2013'te tekrar basılmış. Atilla Atalay'ın baskısı bulunan çoğu kitabını aldım ama bu kitabı bir şekilde atlamışım. Daha önce okuduğum kitaplarının bir kısmı tamamen mizah yazıları, bir kısmı daha duygusallı yazılardan oluşuyordu. Bu kitap baştan sona duygusal. Altı öykü var, her biri Atilla Atalay'ın o kendine özgü, içten hüznünü taşıyor. "Çok çok duygusalım, çok romantiğim, çok hisliyim" diye bağıran yazıları ne kadar sevmiyorsam, bu kendi halindeki duygusallığı da o kadar çok seviyorum.

İlk öykünün adı Sebebim. Bir mola yerinde, "Pavurya kıskaçları, yavru mikiler, parti ve takım amblemleri, araba markaları, başka bir boyutta asla bir araya gelemeyecek çeşitli zincir boncuk kombinasyonları; bin türlü manyak şeklin ucunda sallandığı anahtarlıklar..." ile başlıyor, otobüsünü kaybeden bir yaşlı teyzeyle devam ediyor.
 - Yavrum, Allah rızası için şöyle bir bakın bana. Ben bu otobüste miydim?
Hep birlikte teyzeye bakıp ister istemez güldük. Teyze de, ön koltuklarda oturanların gülen yüzlerine tek tek bakıp yine sordu.
- Ön sıralarda bi yerde oturuyodum. Karıştırdım işte otobüsleri bi daha bir bakın bakalım, gördünüz mü beni bu arabada...
Kaybolmuş işte teyze... Hem ne kaybolmak. Gecelerin ortasında şehirlerin arasında, birbirine benzeyen otobüslerde... Fena bozuk teyze. Dokunsak ağlıycak.
Böyle tatlı, böyle güzel anlatıyor. Yolculuk, yazarın köyünde, halasının evinde bitiyor. Karşıdaki evde bir teyze var, evin bahçesinde bir otobüs koltuğu, üzerinde oturup boşluğa bakan bir teyze.
- Sebebim Deeze o...
- Nası Sebebim Teyze... Adı öyle mi...
- Hayriye ismi... Sebebim deye gocası derdi ona ööle... Bu genç gızkene içip içiip baaçalarda "Sebebiim" deye bağurudu buna.
Sebebim de, kocası Mustafa'ya Mis dermiş, Mistafa'nın gısası. Uzun uzun anlatmayacağım, Sebebim'le Mis'in öyküsü işte. 

Sonra eski bir sinema salonu, bir ayrılık hikâyesi, Atilla Atalay'ın hem okula gidip hem mizah dergilerinde çalıştığı zamanlardan kalan anıları, bir aşk hikâyesi; en sonda da kitaba adını veren Hayaller Kâhyası,  kitabın en uzun öyküsü. Varol ve Murtaza kardeşleri, en çok da Murtaza'yı anlatan, yine hüzünlü bir öykü. Anneleri, Varol'dan sonra ikinci çocuğu erkek olursa adını Mertol koymak isterken, bir rüya görmüş ve o yüzden çocuğun adını Murtaza koymuş.
Nevin Hanım dört tabak yoğurtlu mantı yiyip de yattığında ya da kocası Necdet Bey'le beraber "Görünmeyeni görünür kılan alaca mantarlar"dan toplayıp pişirdiklerinde hep böyle tuhaf rüyalarla uyanırdı. Murtaza, bu acaip ismi Bulutlar Meleği Kuzah'a filan değil, dört tabak mantıya borçlu olduğunu düşünmeden edemiyordu.
Okulunda çıkan yangından sonra bir türlü eğitim hayatına dönemeyen, orada burada çıraklık derken önce uzun süre kuaför çıraklığı yapıp sonra "dövüş sanatları"a merak saran ve bir lüks gece kulübünde güvenlikçi olan Murtaza ve abisinin işlerini, hayatlarını o tatlı anlatımıyla yazmış Atalay. Bütün kitabı çok severek okudum, zaten Atilla Atalay'ı hep çok severek okurum. Eh, dolayısıyla, şiddetle öneririm. :)