26 Ağustos 2019

Safsatalar: Aklın Kırk Haramisi


Safsatalar: Aklın Kırk Haramisi
Tevfik Uyar
Destek Yayınları
Mart 2019 (1. basım)
256 sayfa

Hani ad hominem vardır, argumentum ad personam vardır, bunlara benzeyen başka başka Latince terimler vardır, bildiniz mi? Bir kısmını bildiğinize eminim. Ben bir kısmını biliyordum ama ya isimlerini karıştırıyor ya da bildiğim şeye isim uyduramıyordum. İşte, Tevfik Uyar'ın kitabı bu sorunu ortadan kaldırıyor. Safsataları, yani "hatalı akıl yürütme" yollarını listeliyor, güzelce açıklıyor. Bunu yapan ilk kaynak değil, bunu yapan ilk Türkçe kaynak da değil ama kitaplıkta bulundurmak için güzel bir kaynak. Baştan sona yavaş yavaş okumak isteyenler için de gayet uygun.

Kitapta (yanlış hatırlamıyorsam hepsi daha önce literatüre girmiş) kırk adet safsata var. Hepsi için birkaç diyalog örneği, açıklama ve o safsataya nasıl savunma geliştirileceğini içeren bölümlere ayrılmış kitap. Adam karalama ile başlıyor, cımbızlama safsatası ile devam ediyor, safsata safsatası (evet...) ile bitiyor.

Kitaptaki bilgileri birçok yerde bulabilirsiniz, Tevfik Uyar da kaynakçayı eklemiş zaten eserinin sonuna ama derli toplu bir kaynak olarak ben çok sevdim. Kitaplığımdaki varlığına mutlu olduğum kitaplardan biri oldu bu. Kitaptan birkaç safsata örneği verip gideyim ben.

(Cımbızlama safsatası)
- Türkiye siyasetinde kadınlara yer vermiyorlarmış da, falan da filan da... İşleri güçleri eleştirmek. Oysa bizim kadın başbakanımız bile oldu.

(İstisna safsatası)
- Ben hiçbir zaman dedikodu yapmam.
- Yahu daha geçen Ayten Hanımların dedikodusunu yapıyordun?
- O özel bir meseleydi, o günlük yaptım. Yoksa işim olmaz.

(Yanlış ikilem -siyah beyaz- safsatası)
- Yüklenme bu kadar çocuğa. İstediği mesleği kendi seçsin.
- Doktor olmasın da serseri mi olsun?

27 Haziran 2019

Harry Potter ve Lanetli Çocuk


Harry Potter ve Lanetli Çocuk - Harry Potter and the Cursed Child
J.K. Rowling, John Tiffany, Jack Thorne
Çevirenler: Sevin Okyay, Kutlukhan Kutlu
Yapı Kredi Yayınları
Kasım 2016 (1. basım)
359 sayfa

Uzun zamandır bir oturuşta 15-20 sayfadan fazla okuduğum olmamıştı. Lanetli Çocuk bu laneti kırdı, köyde geçirdiğim bir bayram akşamında neredeyse 150 sayfa okudum. Ertesi gün de kitap bitti zaten. Harry Potter'a ihtiyacım varmış. (Bu vesileyle, bana Harry Potter temalı doğum günü hediyeleri alan ve iki yıllık tanışıklığımız boyunca ilk kez çocuk gibi kıkırdayıp el çırparak sevinmeme şahit olan Hande ve Tunç'u anmak isterim. Fotoğrafta gördüğünüz harita ve asa onların hediyesi.)

Ön not: Bu yazı minik minik spoilerlar içerebilir.

Bu kitabı çok beğenen pek kimse yok sanırım. Potterhead olarak andığımız grubun bir kısmı Lanetli Çocuk'u canon'a dahil saymıyorlar. Kitabı sevenler azınlıkta kalmış gibi geliyor bana. Ben tam ortada kaldım. Kitabı çok sevdim çünkü Potter evrenini özlemişim, çünkü zaman yolculuğu konusunu hep severim, çünkü ergenliklerini onlarla beraber yaşadığım karakterlerin yetişkin hâllerini okumak keyifliydi. Ama kitabı pek sevmedim çünkü bu bir tiyatro metni, tamamen diyaloglarla ilerliyor ve dolayısıyla (normal olarak) bir romanın verebileceği derinlikten yoksun ve sanki bir şeyler eksik, serinin popülaritesini sağmak için üretilmiş gibi ("Zaten öyle!" diyenler olacak, biliyorum).

Sahne, Ölüm Yadigârları'nın bittiği yerde açılıyor. Harry ve Ginny üç çocuklarıyla, Hermione ve Ron da kızlarıyla King's Cross'talar ve çocuklar Hogwarts Ekspresi'ne binmek üzereler. Harry'nin küçük oğlu Albus Severus, "ya Slytherin'e seçilirsem" diye korkuyor, Harry, "senin adını aldığın iki büyük büyücü..." diye bik bik ediyor. (Takıntılı âşık ve gerçek bir bully olan Snape'in bu kadar sevilmesini hiç anlamıyorum, Harry'nin oğlunun adını Albus Severus koymasından da hiç hoşnut değilim.) Trene binip okula giderken Albus, Draco Malfoy'un oğlu Scorpius'la tanışıyor ve ikisi çok iyi anlaşıyorlar (adeta Ron ve Harry gibi).

Albus ve Harry anlaşamıyorlar. Albus kimsenin kendisini anlamadığını, çok yalnız olduğunu, hayattaki tek dostunun Scorpius olduğunu düşünürken Harry de iyi bir baba olamadığını ve oğluyla birbirlerini asla anlamayacaklarını düşünüyor. Derken... Amos Diggory ortaya çıkıyor, Cedric'in ölümü için Harry'yi suçluyor; bunu gizlice dinleyen Albus, yasadışı bir zaman döndürücüyü ele geçirip Cedric'in ölümünü engellemeye kalkışıyor.

ALBUS
Güzel. Üçüncü soru. Cedric'in ölmesine gerek var mıydı? Kolay soru, kolay cevap: Hayır. Voldemort'un ağzından çıkan sözler, "fazlalığı öldürün" idi. Fazlalık. Sırf babamla beraber olduğu için ve babam onu kurtaramadığı için öldü. Ama biz kurtarabiliriz. Bir yanlışlık yapıldı ve biz onu düzelteceğiz. Bir Zaman Döndürücü kullanacağız. Onu geri getireceğiz.
SCORPIUS
Albus, çok bariz nedenlerden dolayı, Zaman Döndürücü'lere pek bayılmıyorum...

Olaylar bundan sonra çok karışıyor, yeni ve şaşırtıcı karakterler mevzuya dahil oluyor. Zaman yolculuğunun (daha önce birçok yazar ve senarist tarafından kurcalanan) sorunları Rowling tarafından kurcalanıyor, olaylar karışıyor, her şey birbirine giriyor, sonra güzelce çözülüyor.

Tekrar edeceğim, kitapta bir Harry Potter romanı tadı yok. Ama bu evreni özlediyseniz okumaktan çekinmeyin. Ben keyifle okudum ve bir gün mümkün olursa sahnede izlemeyi de çok isterim.

16 Haziran 2019

Doctor Who: Dehşet Ağı


Doctor Who: Dehşet Ağı - The Crawling Terror
Mike Tucker
Çeviren: Nazlı Saltan
İthaki Yayınları
Aralık 2015 (1. basım)
192 sayfa

Dehşet Ağı'nın kapağında TARDIS'e dolanmış örümcek ağları ve kocaman bir örümcek var. O yüzden bu kitabı okumayı sürekli erteliyordum çünkü örümceklerle karşılaşınca verdiğim tepki zavallı Ron Weasley'ye epey benziyor. Sonunda geçenlerde cesaretimi topladım, trende okumak üzere yanıma aldım. Sonra da şuncacık kitabı on beş günde bitirdim. Gerçi yine iyi, hiç olmazsa bitirdim. Başlayıp başlayıp yarım bıraktığım kitaplar giderek çoğalıyor, bakalım sonum ne olacak.

Dehşet Ağı'nda, kapağında da gördüğünüz üzere 12. Doktor ve Clara var. Clara her zamanki ebleh bakışlarıyla kapağın köşesinde yerini almış. Çok özür dilerim, Clara nefretim dışıma taşıyor ama bir dizideki bir karakteri ancak bu kadar sevmeyebilirim sanırım. Öyle böyle değil, hiç sevmiyorum. Neyse ki kitabı okurken sürekli gözümün önünde canlanmıyor, daha katlanılabilir bir hâl alıyor böylece. Neyse.

Doktor ve Clara, kendilerini İngiltere'nin kırlarında, Wiltshire denen ufacık bir kasabada buluyorlar. Bir ley hattı bozulmuş, kasabada haddinden fazla büyümüş börtü böcekler görünür olmuş; bir de taş çember var, Stonehenge gibi ama daha küçük, yerel. Böcekler insanları öldürmeye başlıyor, Opera'nın Hayaleti gibi maskeyle gezen gizemli bir biliminsanı tuhaf işler yapıyor, İkinci Dünya Savaşı gazisi bir adamcağız bir şeylerden çok korkuyor, ordu desteğe geliyor; Doktor (12. Doktor'dan bekleneceği üzere) askerlerden hiç hoşlanmıyor. Elbette, mevzuyu yerinde görmek lazım diye TARDIS'e atladığı gibi İkinci Dünya Savaşı'na gidiyor, geçmişte neler olduğunu öğreniyor. Böcekler var, uzaylılar var. Hareketli bir Doctor Who bölümünden beklediğiniz ne varsa hepsi var.
Bir kadın ve bir erkeğin ona doğru yürüdüğünü fark ettiğinde tepsiyi arabasının bagajına yüklüyordu.
"Günaydın." Adamın sesinde İskoç bir tını vardı.
Angela dikkatlice yığının üstüne bir örtü serdi.
"Günaydın."
"Köyde bir polis merkezi var mı?"
"Hayır. En yakındaki Wyndham'da. Ama Charlie Bevan, yerel polis memuru, bu yeşilliğin karşısında yaşıyor." Angela kaşlarını çattı. "Her şey yolunda mı? Bir kaza mı oldu?"
"Tam olarak değil..." Adamla kadın birbirine baktılar. "Küçük bir böcek probleminiz olabilir."
Angela yüzündeki kanın çekildiğini hissetti. "Ah, hayır. Lütfen onlardan daha fazla olduğunu söyleme."
Adamın gür kaşları sorgular biçimde kalktı. "Daha fazla mı?"
"Şuna bir baksanız iyi olur." Angela çelik tepsi üzerinden örtüyü kaldırdı. "Daha büyük bir böcek göreceğinizi hiç sanmıyorum."
Mevzu geniş, konu yer yer üçe bölünüyor, karakterler çok kalabalık ama sonunda her şey güzelce birbirine bağlanıp çözülüyor.Çeviri ve editörlük çok özenli değil, yine de okunuyor. Şahane bir kitap mı? Pek değil. Tatilde ayaklarını uzatıp okunacak bir kitap mı? Kesinlikle. Doctor Who özlediyseniz ve bu kitabı henüz okumadıysanız tam da şu sıralar okunur bence.

4 Ocak 2019

Stephen Hawking Herkül'ü Döver


Stephen Hawking Herkül'ü Döver
Yalvaç Ural
Yapı Kredi Yayınları
Temmuz 2017 (5. baskı)
113 sayfa

Demir Konsey'i okumayı beceremeyince çocuk kitaplarına sığındım. Geçen yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nda alıp imzalattığım Stephen Hawking Herkül'ü Döver'i okudum. Böylece, 2018'de keyfim için okuduğum son kitap bu oldu. Bence güzel oldu, daha fazla okuyabilsem iyiydi tabii.

Kitap iki üç sayfalık bölümlerden oluşuyor, Yalvaç Ural anılarını fıkralarla, öğütlerle, hikâyelerle harmanlamış, birkaç şiirini de ekleyip o sevimli diliyle anlatmış. YKY'deki sayfasına göre 9-12 yaş için bir kitap bu. Bence otuzundan sonra okumak da gayet keyifli, orası ayrı, fakat bu yaş grubundaki çocuklar için Yalvaç Ural kitaplarının şahane bir hediye olacağına eminim.

2 Ocak 2019

(Yılbaşı ile ilgili komikli şakalı başlık)


2014'ten beri sektirmeden yazdığım yıl sonu yazısını da ihmal ettim bu yıl. Çünkü üşendim, çünkü kitaplar konusunda kendimden memnun değilim, çünkü yazacak pek bir şeyim yok. Bir yılın bitip diğerinin başlamasına karşı tavrımı da yukarıdaki fotoğrafta görüyorsunuz. Yine de, geç de olsa, bir yıl sonu/başı yazısı yazmadan olmaz, değil mi?

2018'de kendime otuz kitaplık, gayet mütevazı bir hedef koymuştum. Peki ne oldu: On beş kitap okudum, iki kitabı da yarım bıraktım ve bloga sadece dokuz yazı yazabildim. Ama yine okuyamayacağım kadar çok kitap aldım.

Demir Konsey'i yarım bıraktığımı anlatmıştım, arkasından "Beni Bradbury paklar," diyerek Karahindiba Şarabı'nı okumaya başladım ama onu da bitiremedim. Bir buçuk aydır bir kenarda duruyor ama "bunu da okuyamadım" diye yeni bir yazı yazmaya utandım. Bir de çocuk kitabı okudum, onunla ilgili yazı yazdım ama kitabın fotoğrafını bir türlü çekemediğim için yazıyı paylaşamıyorum. Halledeceğim onu da.

2018'de az okudum ama okuduğum kitapların hepsini sevdim. Özellikle de Flowers for Algernon'u. Dune'a devam ettim, geriye bir tane kitap kaldı ama seri bitmesin istediğim için okuyamıyorum. (Sonradan yazılan kitapları seriye dahil saymıyorum.) Knausgaard okudum, Kavgam serisini yarıladım böylece. Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri'ni iyi ki aldım, geç kalmadım diye sevindim.

Her yıl, istediğim kadar okuyamadım diye üzülüyorum ve bir sonraki yıl daha çok okumaya karar veriyorum. Sonra daha da az okuyorum. Bu yıl da kararım aynı, daha fazla okuyacağım! Telefonumun "Günde kaç saatini bana harcıyorsun" konulu raporlarına baktıkça kendime kızıyorum. Telefonla ilişkimi mesafeli bir hâle getirip o zamanı kitaplara geri vermem lazım. Kısfmet.

Bol okumalı, telefonda daha az oyalanmalı ve çok güzel kitaplı bir 2019 olsun!