1 Nisan 2014

Gulliver'in Gezileri


Gulliver'in Gezileri - Gulliver's Travels
Jonathan Swift
Çeviren: Kıymet Erzincan Kına
İthaki Yayınları
Temmuz 2013 (2. basım)
341 sayfa

* Okuma Şenliği için ben doğmadan en az 100 yıl önce yazılmış olan kitap. (1726)

İrlandalı yazar ve heccav Jonathan Swift'in bu kitabını biraz Eskişehir'de, biraz Ankara'da, biraz da trende okudum, dolayısıyla epey parçalı bir okuma oldu ve kitaptan sıkılmaya başlamıştım ki, sonunda bitti. Kapağı açar açmaz gördüğüm "Jonathan Swift: Heccav. Ömrünün sonuna doğru felç geçirdi ve konuşma yeteneğini kaybetti. Mezar kitabesini kendi yazdı." şeklindeki minyatür biyografiye bir süre boş boş bakarak başladım kitabı okumaya. (Heccav? Wicca? Yok canım... Hımm. Hiccup? Daha neler!) Sonra öğrendim ki, heccav sözcüğü hicivden geliyormuş, satirist, yergici, hicveden demekmiş. Şimdiye kadar başka hiçbir kitabını okumadığım Swift, İngilizce nesirin en önemli satiristlerinden sayılıyormuş. Böylece yeni bir sözcük öğrenip mutlu oldum! (Şimdiye kadar okumadığım derken, bırakın okumayı, kendisinin başka hiçbir kitabının Türkçe baskısına rastladığımı hatırlamıyorum. Şimdi bir online kitapçıda denedim, Gulliver'in Gezileri'nin onlarca çeşit baskısının dışında yalnızca iki kitabını bulabildim: Hizmetkarlara Talimatlar ve Alçakgönüllü Bir Öneri. Bu iki kitaba da bir bakmak lazım sanırım.)

Gulliver'in Gezileri ile, eğitim hayatınızın bir noktasında mutlaka karşılaşmış olmalısınız diye düşünüyorum. Ben ilköğretimin ilk yıllarında okumuştum ama çocuklar için düzenlenmiş, epey kırpılmış bir kitaptı ve yanılmıyorsam sadece Lilliput'taki maceraları içeriyordu. 9-10 yaşlarında bir çocuk için gayet eğlenceli ve basit bir kitap; bir adam var, denizde kayboluyor ve kendini minicik insanların ortasında buluyor. Meğer o iş öyle değilmiş; hiciv sanatı diye bir şey varmış, alegori varmış; Swift, zavallı Gulliver'i oradan oraya boşuna gezdirmiyormuş. Üstelik, Lilliput dışında birçok tuhaf ülkeye daha gitmiş; dolayısıyla tam metin çevirisini okumak istiyordum bir süredir.

(Burada uzun bir parantez açıp, alegori sözcüğünü bir türlü hatırlayamadığım için Ayberk'e sorduğumda aramızda geçen diyalogu aynen aktarmak istiyorum:
- Ya, hani yazarlar eleştiri yaparken "aslında sizden bahsetmiyorum yeaa" ayağı yaparlar ya, aslında Mars'ta oluyor o, aslında başka ülke falan diye; o yaptıkları şeyin bi ismi var mı?
- "Mars'ın başkenti Hasankara'da insanlar 53 saattir verdikleri oyları koruyorlar" gibi mi?
- Aynen. Komple romanlarda yapıyorlardı ya bunu bilim kurgucular falan. Ne o yaptıkları? Hiciv değil, sembolizm değil, bir şey olması lazım.
- Alegori. Yukarıda yaptığım da alegorik tariz.
- Ohh! Teşekkürler!
Şu yazıları yazarken doğru düzgün cümleler kurmak için ne çabalar harcıyorum, ne debeleniyorum. Bu sözcük unutmalarım için bir şey yapmam lazım. Neyse.)

İşte böyle, Gulliver birbirinden acayip ülkelerde gezerken (aslında bu ülkelere kazayla ulaşıp canını zor kurtarırken) ülkesinin, toplumun, politikacıların eleştirisini yapıyor; fakat bütün anlattıkları gerçek dışı mekanlarda gerçekleştiği için dönemin kralı George I, Swift'i huzuruna çağırıp "Arkadaşım, sen ne diyorsun, gel bi' anlat bakayım." diyemiyor. Demokrasinin beşiği ülkemiz için elbette böyle bir şey söz konusu değil, fakat düşünmenin bile kısıtlandığını duyduğumuz (özgür internetimiz sayesinde duyuyoruz elbette) kimi ülkelerde bu yöntem çok kullanışlı olacaktır diye düşünüyorum.

Bay Lemuel Gulliver, tanınmış bir cerrahın yanında birkaç yıl çıraklık yaptıktan sonra tıp eğitimi almış, ardından gemi doktoru olup maceradan maceraya koşmak isteyip kendini denizlere atmış bir genç adam. Sefere çıktığı ilk gemi olan Swallow ile birkaç sorunsuz yolculuk geçirmiş, durulmuş, evlenmiş; bir süre akıllı uslu yaşadıktan sonra yerinde duramayıp tekrar denize açılmış. Deniz yolculuklarında sık sık felaketler yaşayıp her seferinde canını zor kurtarmasına rağmen, bu akılsız adam bir türlü uslanmamış; karısının, arkadaşlarının öğütlerini dinlememiş; bin bir zorlukla eve ulaşıp birkaç ay dinlendikten sonra yine kendini denizlere atmış. Bir kitabın baş karakteri ancak bu kadar sevimsiz ve sinir bozucu bir adam olarak kurgulanabilirmiş. Ya adam bi' dur. Doktorsun sen, aç bir muayenehane, takıl orada işte. Ama hayır, "Başıma ne işler geldi, yeter artık denizciliği bırakayım." demek yok. Ancak insanlardan nefret eder hale gelince evine kapanmış adam, oturup maceralarını yazmış.

Gulliver'in yazıya döktüğü ilk macerası 4 Mayıs 1699'da, Güney Denizi'ne açılmak üzere yola çıkan Antelope gemisinde başlıyor. Doğu Hindistan'a doğru giderken yakalandıkları fırtınada gemi parçalandıktan sonra, Gulliver sağ kalan tek kazazede olarak neresi olduğunu bilmediği bir yerde karaya çıkıyor ve burada minicik, parmak kadar insanlarla karşılaşıyor; ülkelerine Lilliput dendiğini öğreniyor, dillerini de öğrendikten sonra Lilliput İmparatoru ve üst düzey yöneticileri ile bol bol sohbet edip fikir alışverişinde bulunuyor. Lilliputluların yaşamını, adalet sistemlerini, komşu ada Blefuscu ile olan çekişmeyi anlatıyor bu kısımda. Hani, yumurtanın sivri tarafından mı, yoksa geniş tarafından mı kırılması gerektiği konusundaki anlaşmazlık yüzünden çıkan isyan ile başlayan çekişme. Lilliput'u anlatan kısımda en çok adalet sistemi ve devlet için çalışan insanların nasıl seçildiği aklımda kaldı:
"Lilliput'lular, dolandırıcılığı hırsızlıktan daha büyük bir suç olarak kabul ettiklerinden, bu suçlar çoğu zaman ölümle noktalanıyor. İddialarına göre, dikkat, uyanıklık, biraz da zekâ bir adamın malını mülkünü hırsızlardan koruyabilir; ancak dürüstlük, kendini hiçbir zaman düzenbazlığa karşı koruyamaz."
"Bizim yasalarımızın ödülden hiç söz etmeden yalnızca cezalarla yürütüldüğünü söylediğimde, bunu, bizim siyasetimizde çok büyük bir kusur olarak değerlendirmişlerdi. İşte bu yüzdendir ki, mahkemelerindeki adalet imgesi; iki önde, iki arkada, birer tane de yanlarda olmak üzere, her yeri görebildiğini simgeleyen altı gözlü bir heykel idi. Sağ elinde ağzı açık, altın dolu bir torba, sol elinde de kınının içinde bir kılıçla, cezalandırmaktan çok ödüllendirme amacını sergiliyordu."
"İşe alacakları adamları seçerken, yetenekli olmalarından çok iyi ahlaklı olmalarına dikkat ediyorlardı. Zira devlet insanlar için gerekli bir şey olduğundan, ortalama bir insan zekâsı şu ya da bu görev için yeterli olarak görülüyordu. (...) Yüksek zihin yetenekleriyle donanımlı olmak, ahlak yoksunluğunu hiçbir zaman telafi edemeyeceğinden, belli görevler, oldukça nitelikli fakat tehlikeli insanların ellerine asla bırakılmamalıydı."
Lilliput ve Blefuscu'da uzun süre yaşayıp, bu minicik insanları kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktıktan sonra; biraz kendi çabasıyla, biraz da şansının yardımıyla İngiltere'ye dönen Gulliver, evinde rahat oturmaya ancak iki ay dayanabilmiş; 1702 yılında, Adventure isimli bir gemi ile yollara düşmüş. Bu kez Ümit Burnundan ve Madagaskar Boğazından geçerken yine fırtınaya yakalanmışlar ve ancak Ekvator civarında iken gemiye hakim olabilmişler. Buldukları ilk kara parçasında; su bulmak ve nerede olduklarını anlamak için karaya çıkan denizcilere katılan Gulliver, ani bir tehlike yüzünden gemiye dönmek zorunda kalan adamlara yetişememiş ve bir kez daha bilmediği bir yerde tek başına kalmış. Bu sefer, ilk macerasının tam tersine, dev insanların yaşadığı bir yer olan Brobdingnag'a düşen Gulliver, kendisini bulan bir toprak sahibinin evine götürülmüş, burada bakılmış, beslenmiş; akıllı bir evcil hayvan ya da oyuncak gibi evin kızı tarafından bakımı üstlenilmiş, dillerini öğrenmiş. Bir süre sonra ise, Kraliçe'ye satılmış ve bakıcısı olan küçük kız da onunla birlikte saraya yerleşmiş. Burada da Gulliver ile Kral'ın uzun tartışmalarını okuyoruz; Brobdingnag kralı, İngiltere'nin yasalarını yerden yere vuruyor:
"Benim minik dostum Grildrig, vatanın için fevkalade övgüler yağdırdın. Açıkça şunu kanıtladın ki, yasalarınızı yapan kişileri nitelendirecek en uygun özellikler; bilgisizlik, tembellik ve kötü alışkanlıktan ibaret. Bu yasalarsa, bütün ilgileri ve yetenekleri saptırmaya, zihinleri bulandırmaya ve görevden kaçmaya çalışan kişilerce açıklanıp yorumlanmakta ve uygulanmakta."
Korkutucu olayların ardından kendini açık denizde bulan Gulliver, tesadüfen oradan geçen bir gemi  tarafından kurtarılıp evine dönebilmiş. Ve... Evet, bir türlü akıllanmadığı için, tekrar denize açılma fırsatı çıkınca hiç tereddüt etmeden yollara düşmüş. Hope-well adlı bir gemi ile, Doğu Hindistan'a doğru yola çıkan Gulliver bu bölümde Laputa, Balnibarbi, Luggnagg, Glubbdubdrib ve Japonya yolculuklarını anlatıyor bize. Bu yolculuğun başında, gemileri korsanların eline düşmüş ve Gulliver'in hayatı bağışlanıp küçük bir kano ile açık denize bırakılmış. Birkaç gün boyunca küçük adalar arasında dolaşıp hayatta kalmaya çalışırken, sonunda bir uçan ada ile karşılaşmış! Laputa adlı bu uçan ada, manyetik alanları kullanıyor, yani devasa mıknatıslarla havada tutulup üç eksende hareket etmesi sağlanıyor. Adanın hareket sistemi uzun uzun anlatılmış kitapta. (Swift'in bilim kurguya dokunuşları...) Bu ada bir ülke değil, Balnibarbi kralının gezici konutu. Kral, ailesi ve kalabalık tebaası, tüm üst düzey insanlar bu adada yaşıyor ve ülkenin üzerinde bir oraya bir buraya süzülüyorlar. Laputa sakinlerinin ilgisini çeken yalnızca iki konu var: Matematik ve müzik. Yemeklerini geometrik biçimlerde kesip sunuyorlar; üst düzeydeki insanlar sürekli matematikle ilgili derin düşüncelere daldıkları için, "dürtücü" denen görevliler bezelye dolu keseler taşıyıp, bu keselerle efendilerinin ağızlarını, kulaklarını, gözlerini dürtüp zihinlerini uyarıyor. Bir süre sonra, Gulliver, ülkenin başkenti olan Lagado'ya iniyor ve bize bu ülkeyi de uzun uzun anlatıyor. Burası çeşitli alanlarda çalışan araştırmacılarla dolu; yaşamı kolaylaştıracak yollar bulmaya çalışırken her şeyi daha beter ediyorlar:
"Bu okullardaki profesörler, inşaat ve tarım için yeni yöntemler ve kurallar ile ticaret ve üretim alanları için yeni araç gereçler tasarlıyorlardı. Söylediklerine bakılırsa, bir adam on adamın işini yapacak, bir saray belki bir hafta içinde inşa edilebilecek ve bütün araç gereçler sonsuza değin onarmaksızın dayanıklı kalacaktı. Dünyadaki bütün meyveler hangi mevsim istenirse olgunlaşıp, şimdi olduklarından yüz kat daha verimli hale geleceklerdi. Bana, buna benzer bir sürü tasarı anlattı. İşin garip yanı, şu ana kadar hiçbir proje mükemmelliğe erişememiş; işte şimdi bütün ülke sefalet içinde, evler harap, insanlar aç ve çıplak."
Lagado'da TOKİ varmış meğer! Gulliver, Lagado'dan ayrılıp Maldonado'ya gidiyor, oradan Luggnagg'a geçecek bir gemi beklerken Glubbdubdrib adasını ziyaret ediyor. Bu ada, büyücüler adası olarak biliniyormuş ve adanın valisi, istediği ölüyü çağırıp hizmetkar olarak kullanan bir acayip büyücü. Valinin izni sayesinde, Gulliver birçok ölüyü karşısına alıp, tarihte merak ettiği olayları onların ağzından dinleme şansı bulmuş. Büyük İskender, Sezar, Brütüs, Sokrates, Thomas More, Homeros gibi isimlerle gerçekleştirdiği uzun sohbetleri anlatıyor. Sonunda adadan ayrılıp Maldonado limanına ve oradan Luggnagg'a geçiyor; Luggnagg tuhaf adetleri olan bir ülke, Gulliver bu adetleri anlatıyor, sonra burada yaşayan (sayıları çok az olan) Struldbrug'larla, yani ölümsüz insanlarla ilgili uzun bir değerlendirmeye yer veriyor anılarında. Ölümsüzlüğün büyük bir ahlak, bilgelik, mutluluk kaynağı olacağını düşünürken; gerçeklerin öyle olmadığını görmüş:
"Struldbrugg'lar bu ülkedeki en yüksek yaşam sınırı olarak bilinen seksen yaşına vardıklarında, yalnızca diğer yaşlılardaki aptallıkları ve kusurları değil; hiç ölmemenin, o dehşet verici geleceğin ortaya çıkardığı daha başka bir sürü aptallık ve kusurları da taşıyorlardı. Sadece dik kafalı, huysuz, açgözlü, ters, kibirli, geveze olmakla kalmayıp, arkadaşlık kuramıyor, torunlarından sonra gelenlere karşı hiçbir doğal sevgi besleyemiyorlardı."
Kitapta bu isim Struldbrug/Strulddbrugg olarak bir öyle, bir böyle yazılmış, fakat sanırım tek G ile yazılanı doğru, internetteki kaynaklarda öyle geçiyor. Bu arada, 1700'lerde cinsiyet eşitliğinden bahsetmek pek mümkün olmasa da, Swift o kadar cinsiyetçi bir yorum yapmış ki, trende okurken gülmekten kendimi alamadım, karşımda oturan kadın tuhaf tuhaf baktı bana:
"Bir Struldbrug, kendi türünden biriyle evlenecek olursa çiftin en genci seksen yaşına varır varmaz, bu evlilik Krallığın izniyle derhal feshedilir. Çünkü yasaya göre, kendi hataları olmadan sonsuza kadar dünyada kalmakla mahkûm edilmek zaten makul bir af gerekçesi olduğundan, yaşadıkları sefaleti bir de karı yükü ikiye katlamamalıdır."
Hımm... Doğru tabii. Her neyse, Gulliver sonunda bu ülkeden de ayrılmış ve Japonya'ya geçmiş. Japonya'dan bir Felemenk gemisiyle Amsterdam'a, oradan da İngiltere'ye geri dönmüş. Evinde, eşi ve çocuklarıyla beş ay dinlendikten sonra (yine!) yerinde duramamış ve daha önce doktor olarak görev yaptığı Adventure gemisine bu kez kaptan sıfatıyla geri dönmüş. Aklı beş karış havada bir adam olduğundan, gemisine yeni adamlar alması gerektiğinde doğru düzgün insanlar seçmek yerine gemiyi korsanlarla doldurmuş ve kısa zamanda gemideki hakimiyetini kaybetmiş. Geminin idaresini ele geçiren korsanlar insaflı davranmışlar ve Gulliver'i denizin ortasında bırakmamışlar da, bilmediği bir kıyıya kadar götürüp orada bırakmışlar. Bu son varış noktası ise Houyhnhnm'ların ülkesi imiş. Yani, çok akıllı atların idare ettiği ve Yahoo olarak adlandırılan akılsız, vahşi insanların bulunduğu bir ülke. Burada, Gulliver'in akıllı bir yaratık olduğuna inanmakta güçlük çekmişler çünkü ülkedeki Yahoolar ehlileştirilemeyen, sürekli başka hayvanlara saldıran, kendi aralarında kavga eden ilkel bir tür. Houyhnhnm'lar ise yüksek ahlaki değerlerle yaşayan, çok asil bir ırk. Swift, bu bölümde avukatları, savaşları, politikacıları, hatta doktorları yerden yere vurmuş, bütün eleştirilerini bir atın ağzından anlatmış. Öte yandan bu çok üstün Houyhnhnm ırkı, cinsiyetçi ve ırkçı yaklaşımlardan uzak değil:
"Evliliklerde, soyların saflığının bozulmasına meydan vermemek için renk seçimlerinde son derece dikkatli davranırlar. Erkeklerde temel olarak güce, dişilerde de zarafete önem verilir; ancak bunu aşk için değil de, soyun bozulmasına engel olmak için yaparlar çünkü dişi güçten yana üstün olursa, ona uygun olarak da zarif bir eş seçerler."
Nihayet, Gulliver tekrar yola çıkıyor. Hatta, hayatının sonuna kadar burada yaşamak istediği halde Houyhnhnm meclisinin kararı ile ülkeden ayrılması isteniyor. Derme çatma bir kayık yapıp ülkeden ayrılıyor. Vahşi ve korkunç Yahoo'ların arasına dönmek istemediği için, ıssız bir adada yaşamaya kalkışsa da, kendisini bulan denizcilerin zorlaması ile İngiltere'ye ve karısının yanına dönüyor.

Kitabın anlatımı keyifli ve Swift'in eleştirileri ilgi çekici olsa da, yarısından sonra çok sıkılmaya başladım. Oysa çocukken bir çırpıda bitmişti, iyiydi o. (Dünya Klasikleri serisinden çıkan bir kitaba "sıkıldım" dediğim için affedilirim umarım.) Yine de, yazının başında bahsettiğim diğer Swift kitaplarını da okumak istiyorum. Bu arada, neden böyle çenem düştü, bu kadar uzun anlattım ben de anlamadım. Kısaca, Gulliver denen adam oradan oraya geziyor; yediğim içtiğim benim olsun demeden hem gördüklerini, hem yediğini içtiğini anlatıyor. Buraya kadar sabırla okuduysanız eğer, teşekkür ederim!

15 yorum:

  1. Vaayy, sayende ben de yeni bir kelime öğrenmiş oldum. Heccav. Çok da tuhaf geliyor kulağa. Bir çeşit ışın kılıcı efekti gibi, hımmm.

    Uzun yazmış olman değil de isimler sıkıntılı bence biraz. Okuyacağım diye kekelemeye başladım. Glubbdubdrib diye ada ismi mi olur ya?

    Ayrıca 'Lagado'da TOKİ varmış meğer!', hahahaha... :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Heccav'ın tınısı bir garip gerçekten, TDK sözlüğünde de görene kadar ikna olmadım ama varmış öyle bir sözcük. =)

      İsimlere gelince, yazının sonunda ilk kez Houyhnhnm'ı kitaba bakmadan yazabildiğim için kendi kendime parti verdim evde, şampanya patlattım!

      Ayrıca, TOKİ değil miymiş o? Ben mi yanlış anlamışım?

      Sil
    2. TOKİ olup olmamasına değil, yakıştırmana güldüm. Tepkine güldüm yani. Komik geldi. Yani nasıl diyeyim, benim için bir çeşit 'Tahta mı? Tahta tabii, zoruna mı gitti?' sahnesi oldu orası. Hehehee... :))

      Sil
    3. Hahah biliyordum zaten =P

      Sil
  2. yahu hala geziyormu bu gulliver?? ben çocukken başlamıştı gezmeye yorulmadı hala...Güzel bir eserdir.Aslında çocuk kitabı değil tabii..Swift cüceler ve devler ülkesi üzerinden ingiltere siyasetini ve insanların ahlakını hicvederken bence Bilimkurgunun veya Fantastik edebiyatın ilk babalarından olmaya da adaydır.Belki bir nevi 18.yüzyılın Ballard'ı gibi sanki.Adanın adı bence o kadar da kötü değil en azından taylandlı veya polonyalı bir isim vermemiş hayali adasına.Yada kişilerin ismi zbigniew brzezinski veya Sirimavo Ratwatte Dias Bandaranaike de olabilirdi (ilk kadın başbakan-sri lankalı) şaka bir yana iyi bir tercih olmuş.Keyifli okumalar!!
    ankaralıkitapkurdu

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hâlâ geziyor, bir türlü akıllanmamış. Bu kadar çok gezdiği için bitmek bilmedi ya kitap. =)
      Bilim kurgu ve fantastik ögelere değinmişler başka sitelerde de, kesinlikle haklısınız. İsimlere gelince, telaffuzlarını çözebilseydim sorun olmayacaktı.
      Size de keyifli okumalar diliyorum =)

      Sil
  3. Şahane bir yazı olmuş ama bu. Kitap okur gibi oldum :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Senden böyle övgü almak ne güzel =)

      Sil
  4. Philıp K.Dıck'in TOPLU ÖYKULER-1'i çıkmış lk defa sanırım .haberiniz varmıydı benmi atlamışım?? 635 sayfa...Üstelik 6.45 den değil.Hemen sipariş vereyim
    ankaralıkitapkurdu

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haberim var ama alamadım henüz =)
      Gerçekten iyi bir baskıya benziyor, kitapçımda kurcaladım biraz. Kaçırmamak lazım.

      Sil
    2. kusura bakmayın bazen sizin gündeminizin dışına cıkıyorum ama kitaplar konusunda haberleştiğim tek kaynak sizsiniz affınıza sığınarak.!!
      ankaralıkitapkurdu

      Sil
    3. Kusur olur mu, zaten gündemim yok ki, okuduğum kitapları sırayla yazıyorum o kadar. Siz böyle yazınca blog gerçekten bir işe yarıyormuş gibi geliyor üstelik, seviniyorum =)

      Sil
    4. PKD 'nin Toplu Öyküler-1 aldım.Nefis bir cilt.Ama daha okumadan arka kapakdaki tanıtım yazılarınn tercümesini okuyunca beynimden vurulmuşa döndüm!! Umarım kitabın içi de aynı özensizlikte değildir 6.45'in sinir bozucu tercümelerine benzemez.hayırlısı!!
      ankaralıkitapkurdu

      Sil
    5. Kitabı okuduktan sonra bir yorumla çeviriyi değerlendirirseniz çok sevinirim, alınacaklar listemde bekliyor kitap. =)

      Sil
    6. haklısınız peşin hükümlü olmamak lazım elbette.amaBK çevirisi özel bir vocabulaire i bilmek gerektiriyor.Ancak en basit bir hata tamamı hakkında kötümser bir yoruma neden olabiliyor.Mesela çevirmen 20 li yaşlardaki PKD in eserlerini göreceğiz demek yerine 20 li yıllardaki (bindokuzyüz) i PKD in eserini göreceğiz diyorsa arka kapakta insan isteristemez irrite oluyor.Neyse haklısnız ben karamsarım
      ankaralıkitapkurdu

      Sil