22 Mayıs 2014

Dumas Kulübü


Dumas Kulübü ya da Richelieu'nün Gölgesi - El club Dumas o La sombra de Richelieu
Arturo Pérez-Reverte
Desenler: Francisco Solé
Çeviren: Peral Bayaz Charum
İletişim Yayınları
1998 (1. basım)
447 sayfa

* Okuma Şenliği için sinemaya uyarlanmış bir kitap.

Bana öyle geliyor ki, hevesle başladığım bu şenliği bitiremeyeceğim. Geçen hafta Soma'da yaşanan felaketin yansımaları bir yandan, kişisel ve ailesel sorunlar diğer yandan beynimi sıkıştırıp işlevsizliğe, odaklanma problemlerine yol açarken Dumas Kulübü'nü ancak 11 günde bitirebilmişim. Kafamı toparlayıp doğru düzgün okuyamadığım gibi, Soma hakkında iki satır yazmaya da elim varmadı. Kitaplardan bahsetmek kolay; üzüntümü, hiddetimi sözcüklere çevirmeyi beceremiyorum, ne yazsam samimiyetsiz geliyor. O yüzden affınıza ve kitaplarıma sığınarak Dumas Kulübü'nü anlatacağım.

Blogdaki yazılarımda zaman zaman bahsettiğim kitapçım Faruk Bey, çok ilginç bir insan. Dumas Kulübü'nü benim gibi sürekli müşterilerinden birine satmış. Bir süre sonra, "Ben daha okuyamadım onu, okumak da istiyordum." diye müşterisinden ödünç almış, kitabı çok beğenmiş ve benim de çok seveceğimi ve mutlaka okumam gerektiğini düşündüğü için gerçek sahibine iade etmeden önce bana verdi kitabı. Emanet kitabın ağırlığı ve çabucak okuyup geri götüreyim düşüncesiyle çantama attığım kitabı, umduğumdan çok daha uzun süre alıkoydum ama sonunda bitirdim! Şenlik koşulları gereği film uyarlamasını da (The Ninth Gate) izleyeceğim birkaç gün içinde, ama filmden bahsetmeyi düşünmediğim için, filmi izlemeden önce kitapla ilgili yorumumu yazmak istedim.

Dumas Kulübü, müşterileri için nadir kitapları, el yazmalarını arayıp bulan; bir nevi kitap dedektifliği yapan Lucas Corso'nun hikayesini anlatıyor. Ben de bu yüzden -hiç utanmadan- konu etiketlerine polisiye sözcüğünü de ekledim. Çünkü kitap boyunca süregiden bir gizem ve bunu çözmeye çalışan Corso var elimizde; bundan âlâ polisiye mi olur?

Önce, Üç Silahşörler'in bir bölümü olan Anjou Şarabı'nın el yazması taslakları çıkıyor Corso'nun karşısına ve bir müşterisi bu taslakların otantik olup olmadığını doğrulamasını istiyor. Corso bununla ilgilenirken Varo Borja adında zengin bir koleksiyoncu, Karanlıklar Ülkesinin Dokuz Kapısı adlı Latince bir kitap ile birlikte ortaya çıkıyor. Söylentiye göre bu kitabın yazarı engizisyonda yargılanmış ve yakılarak öldürülmüş; çünkü Dokuz Kapı'nın sırrını çözen kişi şeytanla konuşabiliyormuş. Eski kayıtlara göre bu kitaptan sadece bir tane bulunması gerekirken, kitabın bilinen üç kopyası var ve Borja, Corso'dan hangi kopyanın orijinal olduğunu bulmasını istiyor.

Böylece bir tarafta Üç Silahşörler ve Dumas'nın, diğer tarafta okült öğretiler ve şeytanın peşinden koşan Corso Madrid'ten Sintra'ya, Paris'ten Toledo'ya uzanan bir kargaşanın içinde buluyor kendini. Olayların kendi kontrolünde ilerlemediğini fark ettiğinde ise, durumu bir kitap okur gibi dışarıdan gözlemleyip uygun karakterlere bürünüyor, okuduğu kitabın içinde yer alan bir kişi gibi davranıyor. Tuhaftır, olaylara dahil olan insanlar da birer kitap kahramanı olmak konusunda çok hevesli! Üç Silahşörler'deki karakterlere benzeyen insanlar, kendisini Irene Adler olarak tanıtan bir genç kız, antikacılar, şeytanı arayanlar... Kitapta çok fazla yan karakter var fakat bu (ara sıra "bu kimdi yahu?" desem de) gereksiz bir kalabalık yaratmıyor. Üstelik, tuhaf takıntılara sahip olsalar da, bazıları yalnızca nesne olarak değer verse de, kitap seven insanlarla dolu bu roman. Örneğin, Varo Borja:
"Kitapseverlik aynen bir dini kabul etmek gibidir, bir kere başladınız mı bütün bir ömür boyu sürer." ya da "Bir kitapsever kitaplara dokunmasından belli olur."
gibi cümleler kuruyor; "ayyy evet!" diye seviniyorum ben de okurken. Kitapseverleri böyle süslü cümlelerle anlatsa da, yazar kitap sevgisini yüceltme hatasına düşmemiş. Bu kitaptaki kitapseverler birer aziz değil, kitap sevgileri sayesinde üstinsan seviyesine erişmiş değiller. Bir kadın, Corso'ya şöyle diyebiliyor:
"Oysa senin kitapların bencil. Yalnızlık dolu. Kimileri okumadan yırtılıyorlar. Yalnızca kitaplara ilgi duyan birinin kimseye ihtiyacı olmaz, bu da beni ürkütüyor."
Eski kitaplarla, antikacılarla dolu olan roman, uzak geçmişte yaşanmamasına rağmen (ve tüm bilgisayarlara, telefonlara, fotoğraf makinelerine rağmen) sanki siyah beyaz, birkaç yüzyıl öncesine ait bir atmosferde geçiyor; sanki 1990'larda değil de, Karanlık Çağ'dan birkaç yıl sonra yaşanıyor her şey. Şeytanı çağıran kitabın arkasından koştururken okült öğreti ile ilgili tartışmalar yaşanıyor bir anda. Demonoloji ve cinbilim araştırmaları yapan bir vakfın yöneticisi olan Barones Ungern, şeytanı anlatıyor:
"Şeytanı konu alan bilimler Lucifer'i bilgelikle eş tutarlar. Yaratılış'ta, yılan kılığındaki şeytan kendine yabancılaşmış insanın aptallığından kurtulup bilinç ve istenç kazanmasına, usuna sahip çıkmasını sağlayan yaratıktır... Bilinçlenme ve özgürlüğün beraberinde getirdiği tüm acılarla birlikte."
(Cümledeki anlatım bozukluğunun farkındayım, kitaptan aynen aktardım.)
Anlatım bozukluğundan bahsetmişken, İspanyolcadan tercüme edilen bu kitabın çevirisinin çok başarılı olmadığını düşünüyorum. Başı ile sonu birbirini tutmayan cümleler var, bazı diyaloglarda kimin ne söylediğini anlamak zor, bol bol "aşağıdakilerin hangisinde anlatım bozukluğu vardır?" sorusuna cevap olacak cümleler var ve benim kadar takıntılıysanız, bütün bunlar okuma keyfini azaltıyor. Hatta, daha kitabın başlarında görüp "yok artık!" dediğim cümleyi de paylaşayım:
"Makarova'nın karşı sekse duyduğu nefretten kurtulan tek erkek Corso'ydu."
Makarova eşcinsel bir kadın ve evet, karşı seksten nefret ediyor, karşı cinsten değil. Sonra bana takıntılı diyorlar, TDK diyorlar. Yine de, kitabın çok keyifli olduğunu tekrar söylemeliyim. Üç Silahşörler'i okumuş olsaydım çok daha keyifli olacağına da eminim. Finalde el yazmalarına ne oluyor, şeytanı buluyorlar mı gibi birtakım soruları ise cevapsız bırakacağım. Alın, okuyun. Olmazsa filmini izlersiniz. Ben henüz izlemedim ama finali değiştirmemiş olduklarını umuyorum.
"Şemalaşmış kalıplar üstünde ufak tefek oynamalar ve tekrarlar öyle eskilere dayanıyor ki Aristoteles bile Poetika'da bu konuya değinmiş. Ve aslına bakarsanız televizyon dizileri klasik tragedyanın veya romantik dramın, ya da Dumasvari bir romanın günümüze uydurulmuş, yeni bir evriminden başka nedir ki?.. Bu yüzden akıllı bir okur da bu tür yapıtlardan sonsuz zevk alabilir."

8 Mayıs 2014

Mutsuz Aşk Vardır


Mutsuz Aşk Vardır
Hazırlayan: Kadir Aydemir
Yitik Ülke Yayınları
Ocak 2014 (1. basım)
400 sayfa

Okuma Şenliği için bir öykü kitabı.

Romantizm deyince aklına Delacroix, Goya falan gelen bir insanım ben. Romantizm benim için bir sanat akımıyken, üstelik çok sevdiğim bir akım bile değilken, böyle aşk dolu, mutsuzluk dolu bir kitabı neden okuduğumu pek bilmiyorum. Bazen olur böyle; çok üzücü, çok ağlatacak filmler izlemek isterim, buram buram dram olsun ortalık, ağlamaktan gözlerim şişsin, bir ferahlayayım isterim. Ama pek olmuyor... En son bu isteğe kapıldığımda bana önerilen ("Çok ağlayacaksın!") filmi boş gözlerle izleyip "Eee? Çok mu duygusal şimdi bu?" diye sorduğumda kendimden biraz şüphelenmiştim. Bu kitabı okuyup bitirince şüphelerim arttı, "Al sana duygu! His! Üzüntü! Çok acı!" diye sunulan hislerden hiçbir şey anlamıyorum sanırım. Kitapların ve filmlerin çok anlamsız sahnelerinde hislenip üzülebiliyorum fakat duygusallık, romantizm, aşk acısı gözüme gözüme sokulursa yabancılaşıyorum galiba. Üstü kapalı, ince ince sunulan romantizm daha iyi değil mi?

Yitik Ülke'nin genç yazarların kitaplarını yayımlamasını, kitaplarının yanında tohum hediye etmek gibi güzellikler yapmasını, suluboya kapaklarını çok seviyorum. Yitik Ülke tarafından yayımlanan ve okuduğum iki roman da çok keyifliydi. Fakat bu kocaman öykü derlemesini sevemedim. Kitapta 133 yazardan 133 öykü var; bazı öyküler iyi, bazı öyküler pek iyi değil, bazı öykülerde (boşluk doldurmaya çalışan köşe yazarları gibi) her cümle üç nokta ile bitiyor. Üç nokta adlı güzide noktalama işaretinin cümlelere duygusallık kattığı fikrini kim uydurdu, hangi noktadan sonra bu kadar yaygınlaştı bilmiyorum ama o insana karşı kin doluyum. Bütün bir metinde her cümle üç nokta ile bitince okuyamıyorum çünkü ben o yazıyı... Dikkatim dağılıyor... Neden böyle yapmış ki diye derin düşüncelere dalıyorum... Gözlerim ufka dalıyor... Gün batıyor kızıl harelerle... Sen yoksun... Kara bir kedi geçiyor kaldırımdan, irkiliyorum... Sonra, sonra konu dağılıyor... "Ben ne anlatıyordum yahu?" diye soruyorum kendi kendime... Toparlamaya çalışıyorum... Fakat artık hisli şarkıcılar gibi bakıyorum ekrana... Ehm... Özür dilerim!

Kitaptaki öyküler aşk kavramını derinlemesine inceleme iddiasında değil, bir kişiye hissedilen aşk ve (adı üzerinde) mutsuz aşk hikayeleri var. Birçoğu genç yazarların kaleminden çıkan öykülerin hepsini beğendiğimi söyleyemem elbette. Birkaç öyküyü sevdim, bazılarını sevmedim; bazı öykülerde yazarın "vurucu" cümlelerinden çok, arada öylesine geçen birkaç cümleyi sevdim. Bir kitabın arasından düşüp kaybolan fotoğrafa üzüldüm, "Ne güzel konuşuyordu. Ben de onu ne güzel dinliyordum." cümlelerine bayıldım; bir de, "Yalnız da değilim. Her yanımda kitaplar var." diyen yazarı çok sevdim! Diğer yandan ise, az önce (biraz kendimi kaptırarak) belirttiğim gibi, üç noktalarla dolu paragraflardan rahatsız oldum, "Lanet olsun!" diye acısını haykıran bir adama üzülemedim ama epey güldüm; ıssız adamlara, ıssız krallara, "duyumsanan hisler"e boş boş baktım.

Sonuç olarak, Mutsuz Aşk Vardır benim çok severek okuduğum bir kitap olmadı. Türü sevenlere çok daha fazla keyif verecektir eminim, ama ben bilim kurgudan devam etsem daha iyi olacak.

30 Nisan 2014

İmparator Dünya


İmparator Dünya - Imperial Earth
Arthur C. Clarke
Çeviren: Nilgün Özcan
İthaki Yayınları
2002 (1. basım)
493 sayfa

* Okuma Şenliği için kütüphanemde en uzun süredir okunmayı bekleyen o kitap.

En sevdiğim bilim kurgu yazarları listesi yapsam mutlaka ilk beş arasında yer alacak olan Arthur C. Clarke'ı uzun zamandır okumuyordum. Okuma Şenliği bahane oldu, aylar yıllar önce alıp henüz okumadığım İmparator Dünya'yı okudum. ...ve sevmedim! Bir Clarke kitabını sevmediğim için hayret ettim kendime. O kadar hayret ettim ki, "Ya ben bu kitabı neden sevmedim şimdi? Hiç anlamadım, blogda nasıl anlatsam ki?" diye kara kara düşünüyorum.

Öncelikle, İthaki tarafından yayımlanan ve alıp okuduğum onlarca kitap arasında çevirisi ve redaksiyonu en kötü olan kitap bu kesinlikle. Anlatım bozukluğu, yazım hatası, ne ararsanız var! Bazı yayınevlerinde bu durumla karşılaşınca şaşırmıyorum ama İthaki'den hiç beklemediğim bu özensizlik koca roman boyunca canımı sıktı. Öyle ki, 
"Isı nedir?" diye sordu biri.
"Sıcak. Sadece eksi elli. Tek katlı giysiler yeter."
diyalogunu okuyunca "Lisedeki fizik dersinde kafama işledikleri 'ısı ve sıcaklık aynı şey değil!' gerçeğini ben bile hatırlıyorum." diye homurdandım kendi kendime. Arthur C. Clarke'ın üzerinde düşünmeden yapabileceği ısı/sıcaklık ayrımı, tahminimce çeviriden/düzenlemeden kaynaklı bir karışıklığa kurban gitmiş. Kitapta buna benzer (kimileri daha beter) biçimsiz cümleler epeyce var. Galiba kötü bir zamanlarına denk gelmiş; İthaki standartlarının bu kadar altında bir iş olmasını başka türlü açıklayamıyorum. Bu terim kargaşası dışında, kitap bilimsel doğrulara bağlı kalıyor; Clarke, bahsettiği gezegenlerin ve uyduların atmosfer koşullarını, uzay gemilerini, bir bilim kurgu romanında olabileceği kadar bilimsel gerçeklikle anlatıyor.

Romanımız 2200'lü yılların son yarısında, Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'da başlıyor. İnsanlar Güneş sistemine yayılmışlar, Ay, Mars, Merkür ve Titan'da yerleşik koloniler kurulmuş; insan yerleşimine uygun büyük uydularda çalışmalar sürüyor ve kitapta oldukça ütopik bir toplum kurgusu var. Din ayrılıkları, ırkçılık, yoksulluk kalmamış; hem Dünya'da hem de kolonileşen diğer gezegen ve uydularda her şey yolunda! Eşcinsellik normal, geleneksel evlilikler sürse de serbest cinsel ilişki ve biseksüellik sıradan, (eski dönemlerde beyaz tene atfedilen) elitizm artık az bulunan siyah tene yönlenmiş; politika bir çıkar ve kavga alanı olmaktan uzaklaşmış.
"Dünya üzerindeki hemen tüm politik atamalar, gerekli niteliklere sahip kişilerin bulunduğu bir havuz içinden, bilgisayarın rasgele seçimiyle yapılmıştı. Bazı işlerin onları yapmaya gönüllü insanlara, hele bir de bu insanlar fazlasıyla hevesli olduklarını gösteriyorsa, asla verilmemesi gerektiğini, insan ırkı binlerce yılda ancak idrak edebilmişti."
(Bu alıntıdaki "rasgele" kitapta yazıldığı şekli ile aktarıldı.)
Ayrıca, Dünya'da konuşulan İngilizceye gittikçe daha fazla Çince sözcüğün karıştığı söyleniyor kitapta; bu da sinirlendikleri zaman çatır çatır Çince küfürler sıralayan mürettebatı ile Serenity'yi, dolayısıyla Firefly adlı güzide diziyi aklıma düşürdü okurken. (Bir on dakika kadar dizinin jenerik müziğini dinleyip yas tutup geleceğim ben; bu arada Firefly'a bakıp izlemeye başlayabilirsiniz belki, sonra Fox'a Çince küfür edenler kervanına katılırız beraber.)

Ehm... Kitabın ana karakterleri Malcolm, Colin ve Duncan Makenzie'den ibaret üç nesillik bir aile. En büyükleri olan Malcolm, Titan'a yerleşen ilk kolonicilerden biri ve Titan siyasetinin tepesinde sağlam bir yer edinmiş. Genetik bir bozukluk nedeniyle doğal yollarla sağlıklı çocuklara sahip olması mümkün olmayan Malcolm, klonlama yoluyla edindiği ve genetik kopyası olan çocuğunu (Colin'i) varisi ve iş ortağı olarak yetiştirmiş. Colin de, 40'lı yaşlarına gelince babasının yolunu izlemiş ve üçüncü klon olan Duncan doğmuş. Titan'da başlayan romanda Makenzieleri ve bazı akrabalarını, arkadaşlarını tanıyoruz, uydudaki işleyişi öğreniyoruz. Sonra Duncan ile birlikte, ABD'nin beş yüzüncü Kurtuluş Günü kutlamalarına (4 Temmuz 2276) katılmak üzere Dünya'ya doğru yola çıkıyoruz. Duncan Dünya'nın yer çekimine alışmaya çalışıyor, Titan'daki yeraltı yaşamından sonra açık gökyüzü karşısında dehşete kapılıyor, yağmurun zararsız olduğunu algılamaya çalışıyor. Bizim için sıradan olan pek çok şeye tamamen yabancı olan bir Titanlının gözünden gezegenimize bakmak epey ilginç. Bir çeşit cep bilgisayarı ya da akıllı telefon olan minisek'i kullanıyor bol bol. Yine global (hatta gezegenler arası) bir iletişim ağı öngörüsü var kitapta ve yine kablosuz veri iletimi yok; minisek'in hafızasında kayıtlı olmayan bilgilere ulaşabilmek için genel ağa kablo ile bağlanması gerekiyor.

Bütün bunlar aslında ilginç ve keyifli; uzayda kolonileşme, farklı gezegenlerde yaşayan insanların bir araya gelmesi ve Dünya'yı onların gözünden izlemek, Clarke'ın bilimsel öngörüleri... Fakat kitabın geneline hakim olan iyimserlik o kadar naif ki, bir yerden sonra rahatsız etmeye başlıyor. Bir de, kitabın ancak sonlarında ortaya çıkan ve Duncan'ın çözmeye çalıştığı bir gizem var ama konuya heyecan kattığı, kitabın sonunu merak ettirdiği söylenemez. Sanırım en çok bu yüzden "tam olmamış" gibi geldi bana.

Kitabın kendisinden çok, bu yazıyı yazmaktan keyif aldım. Evet, bence de biraz tuhaf. Beğenmediğim kitaplar hakkında yazmak daha zor geliyor genellikle. Ama, bu sefer ilgimi çeken bir şey öğrendim, o yüzden daha keyifli oldu. Her zamanki gibi Google'da kitabı araştırırken İngilizce bir blogda bu kitapla ilgili bir değerlendirme buldum. Kitabı çok beğenen biri tarafından yazıldığı belli olan yazı epey hoşuma gitti, güzel yazmış diyerek okudum, okudum... Yazının sonuna gelince Jo Walton adını gördüm, "Ben bu ismi biliyorum!" diyerek kitaplığıma doğru döndüm, kitaplarımı şöyle bir taradım; sonra tekrar bloga bakıp sayfanın en üstüne kadar çıktım, tekrar Jo Walton adını gördüm. Sonra, dev bir kalabalığın ortasında bir arkadaşımla karşılaşmış gibi sevindim. Ötekiler Arasında'nın yazarı Jo Walton "Aa evet, ben de okudum o kitabı; çok da sevdim aslında, sen niye sevmedin ki?" diye karşıma geçmiş, kitap hakkındaki fikirlerini anlatıyor bana! Okumak isterseniz şuraya buyurun. (Özellikle yorumlarda bolca spoiler var, uyarmadı demeyin!)

Şimdi, hoşgörünüze sığınarak, laf arasında Firefly dediğim andan beri peş peşe dinlediğim müziği de buraya bırakıyorum.

15 Nisan 2014

Balkar Şiiri Antolojisi


Balkar Şiiri Antolojisi - Малкъар Поэеияньı Антологиясьı (Malkar Poeyeiyanı Antologiyası)
Kanşaubiy Miziev
Çevirenler: Zühtü Bayar, Ataol Behramoğlu, Anıl Meriçelli, Kanşaubiy Miziev, Ahmet Necdet, Seyyir Nezir, Mehmet Özgül, Hasan Hüseyin Yalvaç
Broy Yayınevi
Mart 2011 (1. basım)
155 sayfa

* Okuma Şenliği için bir şiir kitabı.

Yaz 2013 Okuma Şenliğimizde, içinde adımın geçtiği bir kitap bulmak için (bulduğum zaman hemen alıp genellikle okumadığım) Kafkasya ile ilgili kitaplarıma yönelmiştim. Bu sefer, bir şiir kitabı okumam gerekiyordu ve yine bu kitaplar yardımıma yetişti. İçinde 43 şairin kısa hayat hikayeleri ve şiirlerinden örnekler bulunan bu antolojiyi seçtim.

Kitaptan biraz bahsetmeden önce, bu yazıyı okuyacak birkaç kişinin aklından geçebileceğini düşündüğüm "Balkar ne yahu?" sorusunu cevaplayacağım. Balkarlar, Kuzey Kafkasya'da yaşayan, Karaçaylarla hem etnisite, hem dil olarak yakın olan, kökenlerinin Bulgarlar, İskitler, Sümerler ya da Hazarlara dayandığı şeklinde farklı görüşler olan bir halk. Yerleşik oldukları Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti, Elbrus Dağının hemen yanında; Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyetine, Gürcistan'a, Osetya'ya komşu. Ana dilleri olan Balkarca, Karaçayca ile birkaç ses ve telaffuz farkı dışında neredeyse aynı; kimi kaynaklarda Karaçay-Balkarca olarak tek isim altında görülebiliyor. Bu dil de, Azerice ya da Tatarca gibi, dinlediğinizde çok tanıdık gelecek kadar Türkçeye yakın; Kiril alfabesi kullandıkları için, okumada biraz zorluk çıkarabiliyor.

Kuzey Kafkasya'da yerleşik diğer halklar gibi savaşlar ve sürgünlerle dolu bir geçmişi olan Balkarların edebiyatı, elbette bu olaylardan çok etkilenmiş. Kitabın girişindeki Balkar Şiiri adlı değerlendirme yazısı bundan da bahsediyor ve Balkar şiirini savaş dönemi, sürgün dönemi, yeni dönem gibi başlıklara ayırıyor. Antolojide yer alan şairlerin pek çoğu sürgüne gönderilmiş, yurtlarına geri dönmüş (ya da dönemeden hayatını kaybetmiş), kimileri Sovyet ordusunda Nazi Almanyasına karşı savaşmış, kimileri Kuzey Kafkasya'da Stalin'e karşı savaşmış ve bütün bunlar şiirlerde yer bulmuş. Kitapta aşk şiirleri, pastoral şiirler gibi sevimlilikler yerine bolca sürgün şiiri, vatan özlemi, savaş şiirleri var.

Balkar şairleri arasında Rusya'da tanınan, edebiyat gruplarına dahil olup ödüller alan birçok isim var. Çok kalabalık bir halk olmayan Balkarlar 1944 yılında, Stalin döneminde Sibirya ve Orta Asya'ya sürgüne gönderilmişler. Sürgünün yanı sıra dillerinin de yasaklanması ile beraber, Balkar edebiyatı bir duraklama dönemine girmiş, yine de şairlerin çoğu gizlice şiir yazmaya devam etmiş. Kanşaubiy Miziev, bu durumu anlattıktan sonra, Şeyh Şamil'in ilginç bir anekdotunu paylaşıyor yazısında:
Şiiri yasaklayan Şamil, bunun nedenini soran yakınlarına şu cevabı verir: "Bunu halkımı ve kendimi berbat şairlerden kurtarmak için yaptım. Şair ruhu olmayanlar korkar ve şiir yazmaktan vazgeçer. Gerçek şairler zaten yazma yasağına dayanamaz ve şiir yazmaya devam ederler, onları hiçbir yasak durduramaz."
Şiirden pek anlamıyorum ve en son ne zaman sadece canım istediği için oturup şiir okuduğumu hatırlamıyorum. Dolayısıyla, kitaptaki şiirleri değerlendirebilecek durumda değilim. Fakat, ne kadar Türkçeye yakın bir dilden çevrilmiş olursa olsun, çeviri şiir okumak iyi bir fikir değilmiş. Kitapta, şiire özgü o akıcı dili yakalamak mümkün değil; çeviriler Balkar dilinin kendine özgü tınısını ve nüanslarını yansıtmayı başaramıyor. (Şiirleri değil ama çeviriyi değerlendirebiliyorum, çünkü ailemde hâlâ ana dil Karaçayca ve ev içinde sürekli Karaçayca konuşuluyor; ben konuşamasam da dinleme ve okumada gayet iyiyim.)

Şiirler dışında, kitapta ilgimi çeken iki şey oldu. 1916 doğumlu şair Maksim Gettuev'in Kosmonartla (yani, Uzay Nartları) adlı bir kitabı varmış; bir de 1939 doğumlu Ali Bayzullaev için "Balkar edebiyatının ilk bilim kurgu kitabı" Julduz Muhajirle (Yıldız Muhacirleri)'nin yazarı diyor. Yine Bayzullaev'in Yıldız Sürüleri, Yanan Yıldızlar, Zamanların Çarkı adlı kitapları da listelenmiş. Bu kitapları bulup okuma olasılığım pek yüksek değil, yine de Balkarca yazılmış bilim kurgu kitapları olmasına, nedense çok şaşırdım. Sonra, "Neden şaşırdım ki?" diye tekrar şaşırdım. Sovyet edebiyatı birçok bilim kurgu yazarı çıkarmışken, Zamyatin 1921'de Biz'i yayımlamışken, Balkar edebiyatçılarının bilim kurguyla ilgilenmesi beklenmedik bir şey değil.

Şiir kitabı okuma görevimi tamamlayıp rahatladım, şenlik kitaplarıma huzur içinde devam edebilirim.

10 Nisan 2014

Damızlık Kızın Öyküsü



Damızlık Kızın Öyküsü - The Handmaid's Tale
Margaret Atwood
Çevirenler: Sevinç Kabakçıoğlu, Özcan Kabakçıoğlu
Afa Yayınları
Ekim 1992
352 sayfa

* Okuma Şenliği için, şimdiye kadar okumadığım bir kadın yazarın kitabı.

Damızlık Kızın Öyküsü'nü üç gün önce bitirdim; üç gündür Blogger'a giriyorum, kitabı elime alıyorum, birkaç saniye boş boş baktıktan sonra bir oyuna dalıyorum, yeni bir dizi bulup izlemeye başlıyorum, aniden bulaşık yıkamaya karar veriyorum, hiçbirini yapamazsam Facebook üzerinden "yaaa ben bloga yazı yazamıyorum" diye mızıklanıyorum zavallı arkadaşlarıma. Sınav öncesi ders çalışmamak için her şeyi yapan öğrencilere döndüm. (Kendi öğrenciliğime de dönmüş olabilirim. Emin değilim.) Böyle başlayınca, kitabı sevmediğim izlenimi oluşturuyor olabilirim; hiç ilgisi yok, öyle değil. Kitabı çok sevdim, hakkında çok şey söylenecek bir kitap olduğunu düşünüyorum ve eli yüzü düzgün bir yazı çıkaramayacağımdan korktuğum için günlerdir oyalanıyorum. Sanırım bu oyalanma sürecini tamamladım; hemen bir kahve yapıp içsem, bir de ortalığı süpürsem, toz alsam, iki çeşit yemek yapıp gelsem; tüm ilgimi bu yazıyı tamamlamaya verebilirim!

(Aradan bir gün daha geçti. Üstelik bu yazıyı bitirip kitabı raftaki yerine koymadan önce başka bir kitabı okumaya başlayamıyorum.)

Atwood'un bu karanlık distopyası yakın gelecekte (hatta bize göre, belki geçmişte) ABD hükümetinin yerine geçen totaliter bir yapı (Gilead) içinde geçiyor. Topluma terörist saldırılar olarak sunulan olayların ardından ABD hükümeti dağılmış; kendilerine Yakup'un Oğulları diyen bir grup yönetime el koymuş ve çok kısa bir zaman içinde her şey değişmiş. Kadınların paralarına el konulmuş, çalışmaları yasaklanmış, sınıflandırılarak yeni toplumdaki yerlerine dağıtılmışlar. Sosyal piramidin tepesindeki grup olan eşler yüksek rütbeli erkeklerle evlenip, ev işlerini idare ediyorlar ve yalnızca mavi elbiseler giyiyorlar. Marthalar ev içi hizmetlerde kullanılan, çocuk doğurma yaşını geçmiş ya da kısır olan kadınlardan oluşan grup, yeşil giysiler giyiyorlar. Kırmızı uzun elbiseler, kırmızı eldivenler giyen, yüzlerini kırmızı peçeler ve beyaz kanatlarla kapatanlar ise damızlık kızlar. Yüksek rütbeli erkeklere ait olan bu kadınların öncelikli görevi çocuk doğurmak. Damızlık kızları eğiten, kahverengi elbiseli kadınlara teyze deniyor; Gilead yönetimini içtenlikle destekleyen bu yaşlıca kadınlar, kalabalık eğitim merkezlerinin yönetiminden sorumlu. Bir de ekonokadınlar var. Daha alt seviyedeki erkeklere ait olan; evin bütün işlerini ve çocuk doğurma sorumluluğunu üstlenen bu kadınlar birleşik görevlerine uygun olarak mavi, yeşil, kırmızı çizgili elbiseler giyiyorlar. Bunlardan herhangi birini beğenmediyseniz, kolonilere giden kadınlara katılabilirsiniz. Orada ağır işlerde çalıştırılır, kirlenmiş hava ve toprak yüzünden yavaş yavaş ölebilirsiniz. Ya da Jezebel olarak anılan kadınlardan biri olur, komutanların yasa dışı partilerinde fahişelik yapabilirsiniz.

Kadınların okuması, yazı yazması yasak. Öyle ki, mağaza tabelaları bile silinmiş; isimler ve sözcükler yerine, örneğin Bilumum Etler adlı dükkanın tabelasında tahtadan yapılmış bir pirzola var. Süt ve Bal diye bilinen dükkan ise üç yumurta, bir arı, bir inek resmi ile tanıtıyor kendisini. Kişilikleri, meslekleri, paraları, özgürlükleri yok edilen bu kadınların isimleri de ellerinden alınmış. Bir martha iseniz, size isminizle seslenebilirler; fakat bir damızlık kızın ismi, hizmet ettiği komutan ile birlikte değişiyor. Fredinki, Warreninki, Gleninki oluyor; kendi olmaktan tamamen sıyrılıyor.

Gilead'daki erkeklere gelince, sıradan işleri yapan adamları bir yana bırakırsak, yönetim kademesine ait birkaç rütbe var. En üstte, elbette, komutanlar var. Göz olarak adlandırılan, kim olduklarını asla bilemeyeceğiniz gizli polisler; Gilead sınırlarını büyütmeye yönelik savaşta yer alan melekler ve rutin polis işerini yapan gardiyanlar var.

Kitap yok, gazete yok, televizyon tamamen Gilead yönetiminin kontrolünde, haberlerde yalnızca meleklerin yeni bir zaferi ya da yakalanan bir suçlu gösteriliyor. Gilead, askeri güçlerin yanında dini ögeleri de başarıyla kullanarak toplumu kontrol altında tutuyor. İşte bu keyifli, özgür, cıvıl cıvıl ortamda geçiyor romanımız. Birinci tekil şahıs kullanan anlatımda, olayları (ve anıları) Fredinki'nin gözünden görüyoruz, onun hafızasında geziyoruz. Roman düz bir zaman çizgisi üzerinde ilerlemiyor; Fredinki, teyzelerden eğitim aldığı yeri geçmiş zamana dönüşlerle anlatıyor; şimdiki zamana gelip hikayesini gün gün anlatırken bütün bu olayların öncesine dönüp annesini, kocasını, elinden alınan çocuğunu anlatıyor.

Genellikle okuduğum distopyalar bir şekilde, çok gerçek değildir; karanlık bir gelecek portresi çizseler de kurgu olduklarını unutturmazlar. Damızlık Kızın Öyküsü ise beni fazlasıyla korkutarak, hiç fark etmeden içine düşeceğim bir dünya gibi geldi. Bunun bir nedeni, Atwood'un anlatımında gizli sanırım. Hikaye anlatıcısı olan Fredinki, yaşadığı yeni dünyayı kanıksamış, olayları gereksiz dramatik tasvirlerle süslemiyor; tam aksine, sıradan bir günü anlatıyor ve geçmişten bahsettiğinde "Gerçekten öyle mi yaşıyorduk?" diye şaşırıyor.
"Çıplaklığım şimdiden garip geliyor bana. Bedenim modası geçmiş gibi görünüyor. Sahilde, mayo giyer miydim, gerçekten? Giyerdim, düşünmeden, erkekler arasında, bacaklarımı, kollarımı, kalçalarımı ve sırtımı sergileyerek, görülebildiğimi umursamadan."
Kitabın etkileyiciliğinin ikinci nedeni ise, bir geçiş aşamasını anlatması. İyi bilinen tüm diğer distopyalarda (1984, Biz, Fahrenheit 451...) kurgulanan dünya uzun süredir aynı durumda; kitapların kahramanları o dünyada doğmuşlar ve geçmişi, bizim için "normal" olan dünyayı bilmiyor ancak sezinliyorlar. Damızlık Kızın Öyküsü ise bir geçiş romanı. Fredinki, sıradan bir ABD demokrasisinde doğmuş, mini etek giyip eğlenmiş, aşık olmuş; alışık olduğu dünya gözlerinin önünde değişmiş ve bize her iki dünyayı da anlatıyor.

Nolite te bastardes carborundorum.