17 Şubat 2016

R.U.R. Rossum'un Evrensel Robotları


R.U.R. Rossum'un Evrensel Robotları - Rossumovi Univerzální Roboti
Karel Čapek
Çeviren: Patricia Öztürk
Elips Kitap
Mayıs 2013 (1. basım)
105 sayfa

* Bu yazı önce Kayıp Rıhtım'da görücüye çıktı.

1920 yılında yazılmış ve ilk kez 1921’de sahnelenmiş, üç perdelik bir tiyatro oyunu R.U.R.

Bir tür gereksiz bilgi/trivia olarak, bu eserle ilgili tek bilgim Çekçe olduğu ve “robot” sözcüğünün İngilizce’ye bu oyunla geçtiğinden ibaretti: “Robot mu? Ay bilmiyor musun, Çekçe’den diğer dillere geçti, ne İngilizcesi.” Hatta Bilimkurgunun Şaşırtan İlkleri adlı projemizde kendisine şöyle bir değinmiştik hatırlarsanız.

Elips Kitap 2013’te, yani yazarı Karel Čapek’in ölümünden yetmiş beş yıl sonra R.U.R.’u Çekçe aslından tercüme ederek yayımlamış. Böylece kitabı okuyabildim ve artık “robot”un etimolojisi hakkında en az yarım saat konuşabilecek bilgiye sahibim.

Çekçe'den ve robot sözcüğünden bahsetmişken, oyunu anlatmaya başlamadan önce belirtmem gereken bir detay var. Robot, uzun zamandır dilimize yerleşmiş bir sözcük ve (işin içine birazcık semiyotik karıştırırsak) bu sözcüğün gösterileni olarak insansı metal gövdeler, gıcırtılı sesler, yanıp sönen bir çift göz çıkıyor karşımıza; ya da Asimov'un pozitronik robotları; ya da sarsak adımlarla yürüyen Asimo. Fakat sözcüğün temeli kölelik, zorunlu çalışma, iş gücü gibi anlamları olan robotnik, robota, robotiti sözcüklerine dayanıyor. Kitabı okurken bu bilgiyi bir kenarda tutmakta fayda var.

Tiyatro oyunlarını okumayı çok sevmiyorum, sahnede göze batmayan -hatta aranan- teatrallik, yazıya döküldüğünde beni rahatsız ediyor. Cümle içinde “teatral” demiş olmam da beni rahatsız ediyor ama konumuz o değil. Bir de, sanırım, tiyatro metinlerinin neredeyse tamamen diyaloga dayalı olması okuma keyfini azaltıyor. Bir anlatıcı arıyor gözlerim. Fakat söz konusu eser R.U.R. olunca böyle şeyleri görmezden geldim elbette. Robot sözcüğünü İngilizce’ye, oradan da neredeyse bütün dillere taşıyan oyundaki robotların neye benzediğini bilmemek, ortamlarda bilimkurgudan çok anlıyorum diye gezerken biraz ayıp oluyor çünkü. “Neredeyse bütün diller” dedim, çünkü Burmaca, Çince, İzlandaca, Somalice ve galaksinin neresinde konuşulduğunu bilmediğim birkaç dilde robotun karşılığında çok farklı sözcükler çıkıyor. Nereden mi biliyorum? Çok basit. “Robots of Dawn” yazıp Google Translate’teki bütün dillere tek tek çevirdim, oradan biliyorum. Dalgınlıkla Türkçe’ye bile çevirdim. (Neden okuduğum kitabın ismi yerine başka bir kitabın ismiyle denediğimi hiç sormayın, gerçekten bilmiyorum.)

Perde, Rossum’un Evrensel Robotları fabrikasına açılıyor. Müdür Domin’in gösterişli ofisinde “En Ucuz İş: Rossum’un Robotları” gibi sloganlar karşılıyor ziyaretçiyi, seyirciyi, okuru. Fabrikayı ziyaret eden genç kadın, Başkan Glory’nin kızı ve Hümanizm Birliği Başkanı olan Helena, Domin’in yanına geliyor ve fabrikanın işleyişi, robotlar, robotların duyguları hakkında sohbete koyuluyorlar. Bu prolog, fabrikadaki bütün insan personelin Helena’ya âşık olması ve Domin’in evlilik teklifiyle bitiyor. Nasıl oldu, kim ne ara kadına âşık oldu diye pek fazla düşünmeden hatırlayalım: Esas oyun başlamadan önce karakterlerin geçmişini anlatan minik bir giriş bu. Čapek fazla uzatmamak için her şeyi bir çırpıda halletmiş.

Bu bölümde gördüğümüz çok önemli iki şey var. Birincisi, Helena’nın Hümanizm Birliği gibi gruplar var ve robotlara “insan gibi” davranılması gerektiğini savunuyorlar. Dünyada tek bir yerde üretilen robotları savunmak için, insanlar çok hızlı örgütlenmiş. İkincisi ise, Rossum’un fabrikasındaki robotların üretimiyle ilgili. Bu robotlar organik materyalden üretiliyorlar ve dış görünüşlerini insandan ayırt etmek çok zor. Bir ruhları yok, üreme organları gibi gereksiz organları yok fakat Asimov’un pozitronik beyinli robotları kadar, hatta yeni nesil Battlestar Galactica’nın cylonları kadar “insan” görünüyorlar. Sonra bir şeyler olmuş ve bu organik robotlar teneke adamlara dönüşmüşler. Sırf bunun için detaylı bir araştırma dosyası hazırlanabilir. Fakat şimdilik “Vay be, neredeeen nereye…” yorumuyla bu konuyu kendi haline bırakıyorum.

R.U.R.’un yazılmasının üzerinden doksan dört yıl geçmiş. Kullandığımız anlamıyla robot kavramının bu kadar “yeni” olmasına şaşırıyorum; kitap Cyrano de Bergerac’ın bilim kurguları gibi 1600’lerde yazılmış olsa daha az şaşıracaktım sanırım. Bir yandan da, yüz yıldır robotlarla ilgili yazılan, çekilen, çizilen neredeyse her eserde karşılaştığımız kaygıların bu incecik kitapta topluca bulunabilmesine şaşırıyorum. Robotlarla ilgili etik kaygılar? Var. Robot hakları? Var. Robotların da duyguları olduğunu söyleyen aktivistler? Var. Robotların dünyayı ele geçireceği korkusu? Var. Karel Čapek, ardından gelen yazarlara yeni hiçbir şey bırakmamış neredeyse. Neyse ki bütün bunları bir tiyatro oyununa sığdırmış; böylece Asimov, Clarke, Lem ve adlarını sıralamakla bitiremeyeceğim tüm yazarlar buradan alıp yürümüşler.

Čapek, fabrikanın Teknoloji Genel Müdürü Fabry aracılığıyla, insanların mükemmel yaratılmadığını, iş gücü ve verimlilik bakımından çok eksik olduğunu söylüyor:
HELENA: "O hâlde neden onları yapıyorsunuz?"
BUSMAN: "Ha ha ha! Bu çok iyi! Robotlar neden yapılıyormuş!"
FABRY: "Çalıştırmak için küçük hanım. Bir robot iki buçuk işçinin yerini alır. İnsan makinesi çok kusurluydu. Bir gün ortadan kaldırılması gerekiyordu."
Günümüz kapitalizminden çok uzaklarda kalan bir iyimserlik de var eserde:
DOMIN: "Olacak. Başka türlüsü olamaz. Bundan evvel belki korkunç şeyler yaşanacak. Bu engellenemez ama ondan sonra insanın insana hizmet etmesi ve insanın maddeye esareti bitecek. Hiç kimse ekmeğini hayat ve nefretle ödemeyecek. Sen artık işçi değilsin, sen yazman değilsin, sen artık kömür çıkartmıyorsun ve sen artık yabancı bir makinenin başında değilsin. Lanetlediğin işinde artık ruhunu harcamayacaksın!"
İnşaat şefi, şüpheci Alquist'in bir tiradını da alıntıladıktan sonra konuyu toparlayacağım. Bakın, Alquist ne diyor:
ALQUIST: "Oldu! Oldu! Tüm dünya, tüm kıtalar, tüm insanlık artık çılgın, saçma sapan bir âlemdir! Yemeğe elini bile uzatmıyorlar, ayağa kalmak zorunda kalmasınlar diye yemek dosdoğru ağızlarına sokuşturuluyor. Ha ha! Domin'in robotları her şeyi hallediyor! Ve biz insanlar, biz yaratılmanın tacı olarak, biz çalışarak yaşlanmıyoruz, biz çocuklar yüzünden yaşlanmıyoruz, sefaletten yaşlanmıyoruz. Çabuk, çabuk tüm sefalar buraya! Ve siz onlardan çocuk yapmalarını mı isterdiniz? Helena, gereksiz olan erkeklere kadınlar çocuk doğurmayacak!"
Oyun, robotların ne kadar modern ve faydalı birer iş gücü olduklarını göstererek başlıyor, sahneler değiştikçe durum karışıyor ve yazarın tarafsız bakışı bir ibret öyküsüne evriliyor. Oyunun ilerleyişi ve finali hakkında spoiler vermeden yazmak çok zor, fazla bilgi almaktan kaçınmak isteyenleri son paragrafa davet edelim, bu arada ben de her bir perdenin içeriğinden biraz daha bahsedeyim.

Birinci perde, Helena'nın fabrikayı ziyaret ettiği günden tam on yıl sonrasına açılıyor. Domin ve Helena evlenmişler, fabrikanın bulunduğu küçük adada yaşıyorlar. Fabrikanın ürettiği robotlar bütün dünyaya yayılmış, yalnız sanayide kullanılmakla kalmamışlar, ordular da robot kullanıyor. Helena'nın dadısı, robotların şeytanın fikri olduğunu söylüyor, Domin kapitalist iş adamı kimliğini terk etmemiş, Helena ise robotlara alışmış ama gelecekten korkuyor. Adaya yanaşan gemilerin getirdiği haberler hiç iyi değil: robotlara karşı ayaklanan işçiler, insanlara karşı ayaklanan robotlar, organize hareket eden robotlar... Durum, insanlar için pek de iyi gözükmüyor.

İkinci perdede insanlar çok daha huzursuz. Robot ayaklanması adaya ulaşmış, Helena'nın evindeki bir avuç insan hem nerede yanlış yaptıklarını tartışıyorlar hem de yaklaşan asi robotlara karşı kendilerini savunmaya çalışıyorlar.

Son perdede ise fabrikaya dönüyoruz. Alquist masa başında oturmuş kitapları kurcalıyor. İçeri giren robot, Robotlar Merkez Komitesinin görüşme isteğini iletiyor. Robotların Alquist'ten ne istediklerini, diğer insanların nereye kaybolduğunu ise anlatmayacağım. O kadar da değil.

Avrupa'nın sosyal ve ekonomik yönden epey dengesiz bir döneminde yaşayan; Rossum'un Evrensel Robotları'nı Ekim Devrimi'nin hemen sonrasında, memleketinin yanı başında SSCB kurulmak üzereyken ve konstrüktivizm akımı Doğu Avrupa sanatını etkilerken yazan Čapek, Marksizm hakkında ne düşünüyordu, robotlarını nasıl yarattı, artık gerçek robotların çalıştığı (ama insanların daha da çok çalıştığı) dünyayı görse ne düşünürdü bilmem. Fakat eserinde seri üretim bantlarından çıkan, ruhsuz köleler olarak tasarladığı robotları ile bir yüzyılın bilim kurgu edebiyatını besledi.

4 Şubat 2016

Sakallı Celâl


Sakallı Celâl: Bir Türk Filozofunun Yeniden Doğuşu
Orhan Karaveli
Doğan Kitap
Haziran 2014 (15. basım)
195 sayfa

İki yıl önce, Eskişehir'in en süper kitapçısı Faruk Bey'in önerisiyle İlhan Şevket Aykut'un hayatını okumuştum. Birkaç ay önce de, yine kitapçımın önerisiyle Sakallı Celâl'i aldım, okunacaklar yığınına ekledim. Toplumdan soyutlanmış, geleneksel yaşantıyı reddetmiş, "biraz tuhaf" sıfatıyla tanımlanan insanları çok seviyor Faruk Bey. Sakallı Celâl de böyle bir insanın biyografisi. Bu kitapla beraber bir biyografi daha önermişti Faruk Bey ama kitabın kapağında bütün sevimliliği ile gülümseyen şu adamı görünce "Bunu okumak istiyorum!" dedim. Dedim ama, kitabın bazı kısımlarını okuyabilmek için irade savaşı verdim resmen. Kafamın içinde Eye of the Tiger çalarken "Okuyabilirsin, yapabilirsin, bu sayfalar elbet bitecek," gibi şeyler söyledim kendi kendime. Gerçekten de o sayfalar bitti ve kitabın geri kalanı çok daha keyifle aktı gitti.

Sakallı Celâl olarak tanınan, kendine soyadı olarak Yalnız'ı (mezar taşına göre Yalınız) seçen, Galatasaray mezunu, Fransa görmüş bir paşa çocuğu. Neredeyse hepsi "büyük adam" olan okul arkadaşlarının aksine; oturaklı, düz bir hayat sürmemiş. Bir süre öğretmenlik yapmış, bir ara gemilerde çalışmış, Ege'ye gidip bir fabrikada işçi olmuş; bilgisiyle, fikirleriyle çevresini çok etkilemiş, değişik bir adam. 1886 yılında doğup Haziran 1962'de ölen Sakallı Celâl ardında yazılı bir sayfa bile bırakmamış, özellikle Galatasaray'dan okul arkadaşı olan akranları da birer birer vefat ettiği için anılarını doğrudan anlatacak çok fazla insan da kalmamış. Buna rağmen, Orhan Karaveli kollarını sıvamış, Sakallı Celâl'i tanıyan, bilen insanları ve bir dolu belgeyi bir araya toplayıp bu kitabı oluşturmuş.

Önce kitaptan şikayet etme nedenlerimi sıralayayım. Paşa çocuğu olan ve anne tarafından da kalabalık bir ailesi bulunan Celâl Bey'in akrabalarını, özellikle Abdülhamit döneminde yaşamış olanları o kadar uzuuuuuun uzun anlatmış ki yazar; hem sıkıntıdan bittim hem de kim kimdir, hangisi Sakallı Celâl'in nesidir hiç aklımda tutamadım. Çünkü Celâl Bey'in annesinin üvey kardeşinin eşinin yeğenlerinden bana ne?! Bu kadar detayı uzun uzadıya anlatmasalar daha iyiydi ya, hiç olmazsa kitabın burasına bir soy ağacı çiziktirselerdi, kim kimdir anlamak daha kolay olurdu. Bakın bir örnek vereyim:
"Cemâl Bey'in Zeynep Mebrure Hanım'dan iki kızı olacaktır: Mehveş ve Suzan. Yunanistan Parlamentosu'na seçilen Hasan Vodina ile Mehveş Hanım'ın güzeller güzeli rahmetli kızı Nihal, hâlen doksan yaşındaki Avukat Haldun Dörter'le evlenecek ve iki oğlu, Mimar Dr. Hasan Dörter ile Dr. Can Dörter, Mimar Dr. Neş'e ve Dr. Fatma Dörter'le hayatlarını birleştirecektir. Mimar çiftin kızları Gizem hâlen Amerika'da öğrenimini sürdürüyor. Diş Hekimi Dr. Can ve Dr. Fatma Dörter'in kızları küçük Öykü ise henüz ilkokul çağında."
Bu, Celal Bey'in abisinden uzanan soy ağacının bir kısmı. Devamı da var, yazmaya üşendim. İşte bu sayfalar çok canımı sıktı. Hiç merak etmediğim insanlarla ilgili bir sürü magazin bilgisi. Celâl Bey'in kalabalık ailesinden kısaca bahseden 2-3 sayfa yetmez miydi?

Kitapla ilgili bir diğer şikayetim, aslında yazarın üslubuna yöneliyor. Birden fazla yerde, paragraflar ya da bölümler yazarın "... çok ilginç ve düşündürücüdür." "... ne muhteşem bir yanıttır." gibi yorumlarıyla bitiyor ve huysuz bir okur olarak ben bunu sinir bozucu buluyorum. Aktarılan şeyin ilginçliğini, muhteşemliğini kendim değerlendirirsem daha mutlu olurum. Bir de kimi cümlelerin -miştir ile başlayıp -di ile bitmesi rahatsız etti ama çok da sık tekrarlanan bir sorun değil. Yazar Orhan Karaveli, ödüllü ve tanınmış bir basın emekçisiymiş. Belki de onun dönemine ait olan yazım tarzı, gazeteci üslubuyla birleşince bana yabancı gelmiştir.

Son olarak, kitap çeşitli fotoğraflarla süslenmiş ve bu çok güzel. Yalnızca Celâl Bey'in değil, ailesinin ve yakınlarının fotoğrafları da kullanılmış. Eski siyah beyaz fotoğraflara zaten bayılırım, kitabın içinde de karşıma çıktıklarında keyifle izledim fotoğrafları. Fakat, örneğin tamamen Abdülhamit'e ve dönemin donanmasına ayrılmış karşılıklı iki sayfada Celâl Bey'in abilerinin fotoğrafı var. Orada ne işi var o fotoğrafların? Yani, sayfa düzenini de çok sevmedim.

Fakat Celâl Bey'i epey sevdim. Dönemine yetişip tanıyabilsem büyük ihtimalle anlattıklarını pürdikkat dinleyenlerden olurdum. Baksanıza adama:
"Anadolu'da Fransızca hocalığı yaparken öğrencilere futbol oynatıyordu. Bir yobaz hocanın "Bu oyun dine aykırıdır... Kerbela'da şehit edilen İmam Hüseyin'in başını düşmanları böyle tekmelemişlerdi" dediğini duyunca yobazı dövdü. Azlettiler..."
Bunu okuyunca gülmeden edemedim, yobazla kavga etti falan değil, yobazı "dövdü." Tamam şiddeti desteklemiyoruz ama, komik. Böyle ilginç birçok anı, anekdot var kitapta, hepsi de Celâl Bey'in yakın çevresinden aktarılmış. Bu çevrede kimler kimler var: Yusuf Ziya Ortaç, Nazım Hikmet, Ahmet Haşim, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli, Haldun Taner, Ramiz Gökçe... Hatta, yazının başında bahsettiğim İlhan Şevket ile de tanışmışlar ve çok iyi anlaşmışlar.

Kitap Celâl Bey'in çocukluğunu, okul hayatını, ailesini, öğretmenliğini -ve neden devam etmediğini,- Sovyetler Birliği'nde katıldığı "Komintern" toplantılarını, sonunda yaşlılığını anlatıyor. Daha önce dediğim gibi, uzuuuun aile geçmişini okurken çok sıkıldım ama kitabın geri kalanı ilginçti. Celâl Bey'in son günlerini okurken ise bir üzüntü sardı, elli yıl önceki bir cenazeye ağladım. Hayır canım, sulu gözlü olduğumu da nereden çıkardınız!

Sakallı Celâl'i anlatan kitap on yılda on beş baskı yapmış. Pek takip etmediğim bir janra ait ama yine de bu kadar çok baskı yapmasına şaşırdım. Demek ki ben yeni öğrenmiş olsam da birçok kişi duymuş, okumuş Celâl Bey'in hayatını. Biyografi seviyorsanız ya da arkasında eser bırakmamış bir filozofu tanımak isterseniz okunabilir.