31 Aralık 2015

Bir yıl daha bitti, iyi mi?

http://anneemond.com/

Yeni yıl gecesi yazısını gelenekselleştiriyorum galiba. Bu sefer yazıyı önceden yazıp hazır bırakıyorum, çünkü o gece ne yapacağımdan emin değilim. Yanlışlıkla dışarı çıkarsam durumum yukarıda gördüğünüz gibi olacak. Çıkmazsam da oturur kitap okurum işte. Hatta galiba güzel bir şarap alıp şarap-kestane-kitap/film/dizi keyfi yapabilirim. Ay ne iyi olur. Fakat her durumda, 2015 biterken yine bir yıllık okuma raporu ve yeni bir yıllık plan yapma zamanı geldi.

Önce planla başlayalım. 2016'da kitap ALMAYACAĞIM! Yeter yahu! Kitaplığımdan sürekli kitap eksiltiyorum (evin başka başka yerlerine depoluyorum) yine de bitmiyor. Çünkü okumadığım kitaplar hızla çoğalıyorlar. Daha önce paylaştığım okunacaklar tepesini biliyorsunuz, fakat alıp okumadığım kitaplar o fotoğraftakilerle sınırlı değil. Hiç değil. Buradakiler sadece "artık ayıp oluyor, yakında okuyayım" diye ortalığa çıkardıklarım. Bir de kitaplığın raflarına dağılmış olanlar var. Çok var. Üstelik okumayı çok istediğim ama bir türlü sıra gelmeyen çok fazla kitap var. O yüzden bu yıl kitap almamaya karar verdim. Doğal olarak bu kararımın istisnaları olacak. Öncelikle, arayıp bulamadığım sahaf kitapları karşıma çıkarsa alırım. Bir de mesela İthaki'nin Doctor Who kitaplarını alırım, çünkü Savaş Doktoru kitabı gelecek, çok merakla bekliyorum. Yani, önceden bilip beklediğim/aradığım kitapları almadan duramam, bunu bir kabul edelim. Fakat böyle istisnalar dışında kitap almayacağım. (Fakat hediye kitaplar her zaman büyük bir mutlulukla kabul edilir.)

Kitaplığımda bekleyen kocaman bir Yerdeniz cildi, bir Yüzüklerin Efendisi cildi, üç cilt dolusu Poe öyküsü, İlyada ve Odysseia (hem de Azra Erhat çevirisi), okunmamış Metis dizisi bilim kurguları, okuduğum ama hiiiç hatırlamadığım eski basım İthaki bilim kurguları, Dune'un son iki kitabı, Isaac Asimovlar, Philip K. Dickler, Kurt Vonnegutlar, popüler bilim kitapları, sanat kuramı kitapları... Yani, hiç yeni kitap almasam bile bir yıl içinde bitiremeyeceğim kadar çok kitap var. Üstelik, İdefix'in sanal kitap fuarındaki aşırı güzel indirimlere dayanamayıp aldığım bir koli kitap daha var. Yani, önümüzdeki yıl kitap almaya kalkışırsam çok ayıp!


Bakın bunlar da İdefix'ten topluca aldığım kitaplar. Ve dergi. Peyniraltı Edebiyatı, Aralık 2015 sayısını Asimov'a ayırmış. Bunu bilip de almamam mümkün mü? Üstelik aşırı sevimli insan Deniz'in de bir yazısı var bu sayıda. İki adet kurgu dışı kitap, ikisi de bilim kurgu ile ilgili. Biri Baudou'nun minicik Bilim-Kurgu kitabı. Diğeri ise China Miéville ve Mark Bould'un yazdığı Kızıl Dünyalar. Ayrıca iki Miéville romanı, öncelikle Demir Konsey okunacak. Uzun zamandır aklımda olan fakat yeni alabildiğim Kıyamet Kitabı, yanında yine İthaki'den üç roman. Bir dedektiflik öyküleri kitabı, bir fantastik öykü seçkisi. Bir Orwell, bir Vonnegut, bir Hasan Ali Toptaş. Bir de Metis Ajanda. Kullanmayı hiçbir zaman beceremediğim ajandayı bu yıl daha çok kullanmak da hedeflerimden biri olsun.

Sonra... Başka ne hedefim var? Hah evet, blog yazmaya başlarken (ay resmen yıllar önce!) aklımda şöyle bir şey vardı: eski basım bilim kurgular hakkında yorum bulmak, künyeleri dışında bilgi edinmek çok zor, bari ben yazayım. Bunu unuttum ben çünkü durmaksızın yeni, güzel, merak ettiğim kitaplar çıkıyor. Geri dönüp eski kitaplar hakkında yazmaya üşeniyorum. Bu sene bunu da yapayım. Etti mi bana üç hedef? Yeter, çok bile.

Hay allah, neredeyse unutuyordum. Bir de, listemi taşımaya üşendiğim için bu devirde hâlâ Goodreads kullanmayıp Vikitap'la takip ediyordum kitaplarımı. Ama yeter, sitenin yavaşlığından, başıboşluğundan darlandım artık iyice. Eski kitapları aktarmaya üşenip yarım bıraksam bile, hiç olmazsa 2016'da okuduğum kitapları Goodreads'le takip edeceğim.

(Maddeler halinde sıralayayım ki, sonra lazım olduğunda dönüp dönüp bakayım.)
  • Bu yıl yeni kitap alınmayacak.
  • Ajanda ocak ayından sonra da kullanılacak.
  • Eski bilim kurgu kitapları hakkında daha çok yazı yazılacak.
  • Goodreads'e taşınılacak. (Takip etmek isteyen olursa buradayım)

Gelelim yıllık okuma raporuna. Bu yıl -yine- 42 kitap bitirmişim. Douglas Adams'ın bir bildiği varmış, bütün bunlar tesadüften ibaret olamaz! Çok güzel kitaplar okudum yine.

- MonoKL, Ölümsüz ve Kavgam'la kitaplığımdaki ve kalbimdeki (ehehe) yerini büyüttü. Yıl sonu gelirken Vardiya'yı da çıkarıp beni fazlasıyla mutlu etti.
- Dune serisine başladım ve Arrakis'i, Fremenleri çok fazla sevdim. Çok sevdiğim için bitirmeye kıyamadım, yavaş yavaş devam ediyorum.
- Dune demişken; İthaki, Dune ile başlayan bilim kurgu serisiyle bizi (ben ve bir kısım arkadaşlarım) çok sevindirdi. Ama en çok Doctor Who kitapları ve yeni Ray Bradbury kitaplarına sevindim bu yıl.
- Başka Dünyalar ve Tarihin Bilinçdışı, kurgu olmayan kitapların da ne kadar keyifli olabildiğini hatırlattı.
- Bir de Altay Öktem, O Adam Babamdı ile beni yine ağzım açık bıraktı.

Sonuç olarak şapkamı önüme koydum, bu yılın en sevdiğim kitabı hangisi oldu diye düşündüm. (Evet, şapkayı ben de pek anlamadım.) Başta her şey çok kolaydı, fakat bambaşka türlere ait olan iki kitap arasında o kadar kararsız kaldım ki, birinciliği ikiye böldüm. Bu yılın en sevdiğim kitapları Knausgaard'ın Kavgam'ı ve Öktem'in O Adam Babamdı'sı oldu.

Bu kadar. İyi yıllar!

28 Aralık 2015

Bonnie ve Clyde


Bonnie ve Clyde - Bonnie and Clyde
Burt Hirschfeld
Çeviren: Gönül Suveren
Altın Kitaplar Yayınevi
1968
231 sayfa

2015'in son kitap yorumunu (Yeni bir kitaba başladım ama bitirip yorum yetiştiremem, tembelim ben.) gerçekten kötü bir kitaba ayırdım. Çok meşhur suçlular, Barrow çetesinin elebaşısı (bu -sı ekinden hiç emin değilim, doğru mu yanlış mı acaba?) Clyde ve büyük aşkı Bonnie'yi anlatan bir film, bir dolu kitap varken, Altın Kitaplar en kötüsünü seçip çevirmiş olabilir. Ama çeviri ve kullanılan dil, tam da dönemin çok sevdiğim Türkçesi, harika.
(Ek: Bu arada bu kitap ve yukarıda link verdiğim film aynı senaryodan uyarlanmışlar. Sonradan fark ettim.)

Efendim, Bonnie ve Clyde Büyük Buhran döneminde ABD'nin güney bölgesinde gerçekleşen onlarca soygun ve birden fazla cinayetten sorumlu iki genç. Genç derken, neredeyse çocuk yahu! Tanıştıkları zaman biri 19 yaşında, diğeri 21. Zaten bundan dört sene sonra da öldürülüyorlar. O kadar ünlüler ki, FBI'ın ünlü davalar sayfasında da yerlerini almışlar. (Şu cümleyi okuyan biri zannedecek ki boş vakitlerimi FBI'ın sitesinde ünlü davaları okumakla geçiriyorum. Az önce Google'da buldum aslında ama çok ilginçmiş, yazımı yazıp bitirince kurcalamaya devam edeceğim.)

Kitap, Bonnie ve Clyde'ın tanışmalarını romantik ve erotik bir kurguya yerleştirerek başlıyor. Bonnie, annesinin arabasını çalmaya kalkışan yakışıklı genci durdurmak yerine onunla birlikte evi terk ediyor, eline ilk kez aldığı silahla yarım saat içinde harika bir nişancıya dönüşüyor, çalıntı arabalarıyla yollara düşüyorlar. Kitapta zaman kavramı yok, neyin ne zaman olduğunu, olayların arasında kaç gün/hafta/ay geçtiğini bilmek mümkün değil. Bölümler çat diye bitiyor, ne olduğunu anlamıyorsunuz. Birkaç kez kitapta geri dönüp arada eksik sayfa mı var acaba diye baktım, gerçekten. Clyde'ın erkek kardeşi ile buluşuyorlar, kardeşi Buck yanında eşiyle birlikte geliyor. Bir rahibin kızı olan kadıncağız önce "bu suçlularla daha fazla kalmayalım" derken, birkaç sayfa içinde "soygundan bana pay vermediler" diye kavga çıkarıyor. Böyle böyle şeyler işte.

Aslında olaylar heyecanlı, maceralı fakat yazarın kurgusu o kadar zayıf ki, olmamış hiç. Bonnie ve Clyde'ı anlatan Wikipedia sayfası bile daha okunası geldi bana. Kitabı salt okuma keyfi için öneremiyorum fakat suç yazını hakkında ya da karakterler hakkında merakınız varsa arşivlik alınabilir.

25 Aralık 2015

Adalet


Adalet - Ancillary Justice
Ann Leckie
Çeviren: Yaprak Onur
İthaki Yayınları
Ekim 2015 (1. basım)
399 sayfa

Adalet, kapağında sıralanan ödülleri ve yayınevinin yoğun tanıtımı sayesinde dikkatleri topladı, ben de elbette aldım, biraz rafta beklettim. Çünkü kitaplar da peynir gibi, bilemedin şarap gibi, mayalanabilen şeyler. Neden o kitapları yığıp kule yapıyoruz zannediyorsunuz, hep bundan. İşte, kitabı beklettim ki biraz mayalansın, tadı yerine gelsin. Sonra okumaya başladım, çünkü hem İhsan "önce bunu oku" dedi, hem de kitabın çevirmeni Yaprak Onur instagram'da "evet bunu oku" dedi. Yoğun ısrara dayanamadım! Ehem... Yine lafı dolandırıp kendi kendime eğlenmeye başladım. Ama aslında bir diyeceğim var: Önce lütfen Kayıp Rıhtım'a gidin, Hazal Çamur'un şahane incelemesini okuyun. (Dev hizmet! BURAYA tıklarsanız doğrudan incelemeye ulaşıyorsunuz.) Hazal incelemeye Jung'dan girmiş, kitabın editörü Alican -yorumunda- Freud'dan çıkmış. Yok böyle bir şey.

Hazal'ın detaylı yazısından sonra, kitapla ilgili ne ekleyebilirim onu bilemedim. Neyi sevdim, neyi sevmedim onlardan bahsedeyim. Öncelikle, Adalet de İthaki'nin aceleye gelen kitaplarından olmuş. Zaten İhsan "yazım hataları seni delirtecek" demişti, söylediği kadar varmış. Buradan sevgili editörümüz Alican'a sesleniyorum, ikinci baskı için son okumacı lazım mı? Fakat çeviriye diyecek laf yok, güzel sözcükler, güzel tercihler, akıcı anlatım. Bir tek, (Hazal gibi) kitabın adındaki ancillary'nin kaybolmasına üzüldüm, Bağıl Adalet çok tatlı olurmuş aslında.

Kitabın kahramanı bir gemi. Evet, bildiğiniz gemi, uzayda gezenlerden. Kocaman bir gemi ve binlerce bağıl parçası var. Bu, şu demek: geminin kolektif bilinci var! Gemi yapay zekasını paylaşan bağıl birimleri var ve bu birimler sayesinde şöyle şeyler okuyoruz:
"Kıdemsiz rahip, Teğmen Awn ile İlahi Kişilik arasına fincanları ve kâseleri koyarken ben girişte sessiz ve hareketsizce durdum.
Aynı zamanda, yaklaşık kırk metre ileride, tapınağın içinde bulunan 43,5 metre yüksekliğinde, 65,7 metre uzunluğunda ve 29,9 metre genişliğindeki biçimsiz alanda duruyordum.
(...)
Aynı zamanda tapınağın kapılarının dışında da durmuş yosun lekeleriyle dolu alandan gelip geçen insanları izliyordum."
Tabii aynı anda gezegen yörüngesindeki yerini de koruyor gemi. Aslında tek bir yapay zekaya bağlı, küçük, tek başına hareket eden birimlerden oluşan bir makine/robot/gemi fikri çok güzel ama kitapta yer alan bağılların üretimi hiç güzel değil. Bağıllar, bir zamanlar insan olan, Yine de fikir çok güzel. (İbretiâlem olsun diye burayı böyle bırakıyorum. Ne demeye çalıştığımı toparlayıp devam ediyorum.) Bağıllar bir zamanlar insan olan, iradeleri olan, aşık olabilen, belki bazıları kitap okumayı seven, şarkı söyleyen ama belki de bazıları lanet pis adamlar olan birimler. Nasıl olduğunu bilmediğimiz birtakım işlemlerle gemi bilincine bağlanıyorlar ve organik birer kabuk olarak, geminin bilincini, hafızasını paylaşıyorlar. İnsanlardan yapılmak yerine mekanik, elektronik, plastik falan bağıllar olsa aslında, çok güzel fikir.

Ne diyorduk? Hah, gemi, yani Toren'in Adaleti. Çoook uzun yıllardır yaşayan geminin hayatının birkaç evresini birden okuyoruz. Yirmi yıllık bir zaman diliminde bir ileri bir geri giderek süren anlatıda, geminin bin yıl önceki maceralarından bir kısmını da öğreniyoruz. En sevdiğim şey, kitapta koca bir milenyum var! Anlatıcımız olan Breq'le beraber geçmişi ve bugünü öğrenirken epey büyük bir evrenin içinde buluyoruz kendimizi. Yayılmacı politikası ile Radch ve çok tanrılı dinleri, sınıfların belirgin biçimde ayrıldığı bir toplumsal sistem (ve sınıf atlayanların bocalaması). Ah bir de, Radch'ın yayıldığı yerlere medeniyeti götürmesi. Ne kadar bildik, nasıl tanıdık.

Kitaptaki karakterler, elbette esas karakterimiz olan gemi de buna dahil, çok başarılı. Hiçbiri dümdüz değil, romanla birlikte değişiyorlar, derinlikleri var. Özellikle Seivarden'e dikkat! Birçok okur Teğmen Awn'u çok sevdiğini söylese de en çok Seivarden'i sevdim, kişi olarak değil ama yazarın sürekli geliştirdiği bir karakter olarak.

Aldığı ödüller bile Adalet'in büyük bir beklenti yaratmasına yetiyor. Beklentileri karşılayacak kadar iyi bir roman olmasına rağmen, kitaba ancak yarısından sonra ısınabildim. Niye böyle oldu bilmiyorum ama kitabın ilk 200 sayfası boyunca kitaptan sıkıldım, oturup uzun süre okuyamadım; kitabın yarısını geçtikten sonra ise bir şeyler oldu, meraklanmaya ve peş peşe onlarca sayfa okumaya başladım.

Bir de son olarak, kitabın kapağını hiç sevmediğimi söylemem lazım. İthaki'nin suçu yok, orijinal kapağı kullanmışlar. Orijinal kapağı kraterler, küçük gemiler (uçaklar?), antenler gibi şeylerle doldurana kızmak lazım. Sıradan bir macera romanı kapağı yaratmayı başarmış. Fakat gök mavisi iç kapağı ve bilim kurgu dizisinin roketi ile kitabın iç tasarımına yine bayıldım. Devam kitapları olan Ancillary Sword ve Ancillary Mercy'yi de merakla bekleyeceğim.

12 Aralık 2015

Üç Harfli Kelime: Aşk


Üç Harfli Kelime: Aşk - Four Letter Word
Kolektif
Hazırlayan: Joshua Knelman, Rosalind Porter
Çeviren: H. Sıla Okur
Siren Yayınları
Şubat 2008 (1. basım)
239 sayfa

Bir dakika. Ya bir durun, dinleyin. "Setenay, aşk falan hayırdır?" diye cıvıklık yapmaya gerek yok. Ben hepsini önceden yaptım. Kitabı satın aldıktan sonra eve getirip okumak için beklettiğim süre boyunca yaptım o cıvıklığı. Üstelik aylar önce okuduğum ve aşk öyküleri ile dolu olan kitap bana daha uzuuuun yıllar yeter diyordum. Sonra gittim bu kitabı aldım. Ama bakın, neden aldığımı anlatayım. Önce Sweet Leaf'in yorumunu okudum, sonra yazarların isimlerini. Neil Gaiman! Margaret Atwood! Ursula K. Le Guin! Leonard Cohen! Leonard Cohen mi? A aa, meğer adamın kitapları varmış! Alkışlarla kendisini sahneye çağırıyoruz!



İşte bu yazarlar nedeniyle kitabı okumam gerekiyordu. Bu arada, kitapta tam kırk bir yazarın öyküsü var, yazarlardan biri "İsimsiz." Diğerlerinin isimlerini ise yazının en sonunda tek tek sıralayacağım, çünkü kitaba ekleyebileceğim etiket sayısı sınırlı ve ben bütün yazarların adının burada bulunmasını istiyorum. Kitabın çevirisine bayıldım. Kitabın sonunda yazarların kısa biyografileri var ve çevirmenin ismini de eklemiş Siren Yayınları. Baktım ki, Sıla Okur Kierkegaard, Burgess, Saramago gibi yazarları da çevirmiş. Harika! Fakat başlığın çevirisini -ve kapağı- sevemedim. "Üç Harfli Kelime"nin sonuna aşk diye eklemeselerdi, kitaptan cin çıkacak zannedebilirdik değil mi? Kapağı da, özellikle kocaman kırmızı harflerle yazılmış AŞK sözcüğü yüzünden sevmedim. İngilizce baskının üç farklı kapağını buldum internette, hepsi daha zarif gözüktü bana.




Kitap, yazarların kurgusal aşk mektuplarından oluşuyor. Her yazarın farklı yaklaşımları var, hepsi birbirinden güzel ve kitabı okumak gerçekten çok keyifliydi. Tamam, mektupların hepsini çok severek okumadım, hatta bir tanesini neredeyse atlaya atlaya okudum ki bitsin de kurtulayım. Ama çoğu öykü/mektup çok güzeldi. Cevapsız kalan e-postalar, Felice Bauer'in Kafka'ya mektubu, bir anneye mektup, bir dağa hitaben yazılmış bir aşk mektubu, küçük bir çocuğun öğretmenine mektubu, bir maymunun primatolog bayana mektubu... Karşılıksız aşk, ihanet, poligami, hatta cinayet. Her şey var!

Benim en sevdiğim mektup Mandy Sayer'in mektubu oldu, öğretmene yazılmış olan. Küçük çocuğun felaket imlası yüzünden okumak zor olsa da, ba-yıl-dım. (Bakın o kadar çok sevmişim ki, vurgulamak için heceler halinde yazmaya başladım.) Neil Gaiman'ın mektubunu da çok sevdim. Le Guin ve Atwood'un mektupları ise kendilerinden bekleneceği üzere farklı, hatta fantastik!

Zaten mektupların her biri kısacık, detay vermek çok zor. O yüzden böyle kısacık anlatmış olayım bu sefer. Özetle, kitabın başlığına bakıp burun kıvırmayın, çok güzel kitap. Bir önceki yazıda anlattığım gerekçeler dolayısıyla biraz fazla uzun zamanda okuyabildim ve hemen arkasından (İhsan'ın önerisi ile) Adalet'e başladım. Bakalım onu ne zaman bitirebileceğim.

*
Yazarlar: Jonathan Lethem, Chimamanda Ngozi Adichie, Adam Thorpe, Lionel Shriver, David Bezmozgis, Chris Bachelder, A.L. Kennedy, Jeff Parker, Francine Prose, Graham Roumieu, Gautam Malkani, Miriam Toews, James Robertson, Etgar Keret, Mandy Sayer, Jeanette Winterson, Michel Faber, Hisham Matar, Geoff Dyer, Matthew Zapruder, Carl-Johan Vallgren, Joseph Boyden, Neil Gaiman, Valerie Martin, Peter Behrens, Ursula K. Le Guin, Nick Laird, Sam Lipsyte, Panos Karnezis, Jan Morris, Hari Kunzru, Margaret Atwood, Damon Galgut, Audrey Niffenegger, Juli Zeh, Leonard Cohen, Phil LaMarche, M.G. Vassanji, Tessa Brown, Douglas Coupland.

1 Aralık 2015

13 14 anahtarını uzatsana

Aralık ayına girmişiz, hiç söylemiyorsunuz. Blogu epeyce ihmal ettim diye bir baktım ki, kasım boyunca iki tanecik yazı yazabilmişim. Hiç olmazsa bir güncelleme yapayım dedim çünkü şu an elimde yorumlayabileceğim kitap yok. Neden yok, onu anlatayım biraz.

Çünkü bir aydır evde tadilat var. Abartmıyorum, net bir aydır ev alt üst olmuş durumda. Zeminin yarısı kocaman plastik çarşaflarla kaplı, sürekli kuruması beklenen bir alçı/derz/sıva/silikon bölgesi var ve evin "dayanıklı" tüketim ürünleri de manzaradan etkileniyor olacaklar ki, "Ahah ay tadilata mı giriştiniz. Sen bekle, bir de ben bozulayım da gör gününü!" diyerek greve gidiyorlar. Yani evde kitap okumak gerçekten zor bu aralar ama en azından sıva nasıl yapılır, fayans dizerken nelere dikkat etmek gerekir, su tesisatının bağlantı elemanlarının ölçüsü ne olmalıdır, kör tapa bir nedir gibi bilgiler edindim ve mahallenin nalburları ile samimiyetim arttı. "Pardon, üç çeyreklik dirsek alabilir miyim?" sorusunu ilk kez seslendirmem gerektiğinde yadırgadım ama sonra alıştım. Bu ortamı bırakıp da ben nasıl "Yazar, sözcükleri hayata bakışını yansıtan bir ayna olarak kullanmış." benzeri cümleler kurayım şimdi?

Diğer yandan, geçtiğimiz ay boyunca bloga yazmadığım iki kitap daha (bakış açısına bağlı olarak dört kitap da diyebiliriz) okudum, her biri epey hacimli kitaplardı. Bir tanesi daha önce üç cilt halinde basılmış, şimdi tek cilt baskısı yapılacak olan bir fantastik roman. Diğeri, yine fantastik bir serinin ikinci kitabının Türkçe çevirisi, ilk kez yayımlanacak. İkisi de bu aralar matbaaya gidecekler sanırım. Çok sevdiğim (bazen de Marslı'nın ilk baskısında olduğu gibi yazım hatalarına çok kızdığım) İthaki için son okuma yapmaya başlamış oldum böylece. Çok sevgili editör Alican Saygı Ortanca'yı fazlaca sıkboğaz etmiş olabilirim fakat benim için lobi yapan İhsan ve Ozancan'a da teşekkür etmem gerekiyor. (Evet onları da sıkboğaz ettim. Ne pis bir insanmışım ben.)

Ehm... Ne diyorduk? Hah, evet. Bloga yazabilecek kitabım yok. Ama okunacaklar tepesi yükselmeye devam ediyor. Sonra yanlara doğru genişliyor. Geçen yılın sonunda çekilen fotoğrafla karşılaştırıyorum (Burada) ve çoook uzun zamandır orada bekleyen kitapları görünce kendime birazcık kızıyorum. Üstelik o zaman on dokuz kitaptan ibaret olan tepenin nüfusu -şimdi saydım- otuz ikiye yükselmiş. Bunlar yetmediği için, toptan alırım diye sanal alışveriş sepetimde biriken kitaplar var. Yakında onlar da eklenir buraya.

Durum böyle işte. Fotoğrafta gözüken yığında "Önce mutlaka bunu oku" dediğiniz kitap varsa önerileri alabilirim, evdeki şantiye ortadan kalkar kalkmaz okuma hızımı toparlayıp blogla daha fazla ilgilenmeye başlayacağım.

17 Kasım 2015

Kıyamete Bir Milyar Yıl


Kıyamete Bir Milyar Yıl - За миллиард лет до конца света (Za milliard let do kontsa sveta)
Arkadi Strugatski, Boris Strugatski
Çeviren: Hazal Yalın
İthaki Yayınları
Ekim 2015 (1. basım)
149 sayfa

Kitaplarını düet olarak yazan ve Sovyet bilim kurgusunun önemli isimlerinden olan Strugatski Kardeşler'in İktidar Mahkumları kitabını okuyup sevmediğimi çok iyi hatırlıyordum. Tam da bu yüzden Kıyamete Bir Milyar Yıl'ı okusam mı, okumasam mı bilemiyordum ki bir arkadaşım kitabı bana hediye etti. Kitap kapıma kadar gelince heveslendim, hemen okudum. Kitabın başında "Yok.. Ben bu Strugatskilerle geçinemiyorum." diye düşünürken, okudukça kitaba hayran oldum. Kitabı bitirip şu yazıyı yazarken ise, kitap için ne hissettiğimden emin değilim. Son zamanlarda okuduğum olaylı, maceralı kitaplardan sonra çok iyi geldi ama benzerlerini azimle arayacağım bir kitap da değil. Çok ortada kaldım.

Strugatski Kardeşler, uzaysız, yaratıksız, ileri teknolojisiz bilim kurgu nasıl yazılır dersi vermişler bu romanda. Farklı alanlarda çalışan Sovyet bilim insanları ya da politik doğruculuğu bir yana bırakırsak bilim adamları var romanda. İki de kadın, biri bilim adamlarından birinin karısı, diğeri güzelliğiyle dikkat dağıtan bir yan karakter. Neyse, 1970'lerin Sovyet Rusya'sında bilimde erkek egemenliği vardır diyelim, çok üstelemeyelim.

Astrofizikçi Malyanov'un evinde başlıyor roman. Malyanov, sıcak bir yaz gününde aklını toparlayıp yeni teorisi üzerine çalışmaya çabalıyor ama durmaksızın çalan kapı ve telefon zilleri yüzünden bir türlü işinin başına geçemiyor. Karısının okul arkadaşı Lidka Ponomareva aniden çıkıp geliyor ve güzelliğiyle adamcağızın aklını başından alıyor. (Bir kadın başka ne yapabilir ki...) Malyanov misafiriyle ilgilenirken kapı tekrar çalıyor, gizemli komşusu Snegovoy geliyor. Bu arada, iş arkadaşı Vayngarten sürekli telefon ediyor ve çok tuhaf davranıyor.

Absürt bir karmaşanın ortasında kalan Malyanov ne yapacağını şaşırmışken, kapısına dayanan bir polisle beraber daha da karışıyor ortalık. Vayngarten, uzaylılar -üstün bir uygarlık- tarafından çalışmalarının engellendiğini, başlarına gelen bütün tuhaflıkların bu uzaylıların işi olduğunu iddia ediyor. Kitap, "fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" sorusunun etrafında şekilleniyor.
"Falan filan," diye sözümü kesti. "Kaçınılmaz olarak faaliyetlerinin izlerini gözlemlemiş olmamız gerekirdi, ama bunları gözleyemiyoruz. Neden? Çünkü yüksek bir uygarlık yok. Çünkü nedense hiçbir uygarlık, yüksek uygarlığa dönüşmüyor."
Strugatskilerin romanı karmaşık, kalabalık ve yorucu. Kitabı okurken, yazarların ürettiği paranoyayı ve kaygıyı paylaşmamak mümkün değil. Çok sevdiğim kitaplar arasında olmasa da, bu kitabın Rusça tam metinden çevirisinin yapılması ve yayımlanması (döneminde çeşit çeşit sansüre uğramışken) sevindirici. Benim gözüme batan yazım hataları oldu ama çok fazla değil. Güzel kapağı ve "istikbal göklerdedir" sloganıyla çok şık bir roket illüstrasyonunu birleştiren iç kapağıyla da kalbimi fethetti İthaki, bu serinin minimal kapaklarına bayılıyorum. Hatta muhtemelen, sırf koleksiyon olsun diye Dune baskısını da alıp kitaplığıma ekleyeceğim.

8 Kasım 2015

Vardiya


Vardiya - Shift: Wool -2-
Hugh Howey
Çeviren: M. İhsan Tatari, Rasim Emirosmanoğlu
MonoKL Yayınları
Kasım 2015 (1. basım)
506 sayfa

Bugün Ekim'in 31'i, az önce Rasim (yani hem Hugh Howey'nin hem de Knausgaard'ın editörü) Vardiya'nın kapak çalışmasını gönderdi bana; ben de yine heyecandan kıpır kıpır oldum. Silo'nun ardından aylaaarca bekledikten sonra Vardiya'nın neredeyse hazır olması beni çok sevindiriyor. Kitabı çoktan okumuş olmam ise (üç kez, baştan sonra) (ehe he) çok daha fazla sevindiriyor.

Yazının başında tarih belirtmemin nedeni de tam olarak bu. Kitabın matbaadan gelip piyasaya çıkmasını beklerken yazıyı yazıp hazırlayayım dedim, "Çıktı!" haberini aldığım gün yayınlanmak üzere bekleyecek. Peki, ben neden Vardiya'yı önceden okudum, hem de bir kere okumakla yetinmedim? Çünkü Rasim, MonoKL'dan çıkan kitaplarda nadiren de olsa karşılaştığım yazım hatalarının fotoğrafını çekip göndermemden bıktı sanırım. "Al, baskıdan önce oku madem" dedi, kitabın düzeltmesine katkım olmasını sağladı. ^_^ Yani, kitapta çıkabilecek yazım hataları için doğruca bana çemkirebilirsiniz, "her kitaba ukalalık yapıyordun, bu ne şimdi?" diye. (Gözümden kaçan hatalar çıkacak diye çok korkuyorum, öyle böyle değil.) Neyse, kitaba geçeyim ben.

Silo'da, var olan bir dünyayı ve oradaki insanları tanıdık. Vardiya ise bu dünyanın nasıl bu hale geldiğini anlatıyor. Silolar neden yapıldı, bu fikir kimin aklına geldi, insanları dev beton boruların içinde yaşamaya nasıl ikna ettiler? Siloların idaresi nasıl sağlanıyor? Bütün soruların cevabı bu romanda.

Roman 2110 yılında başlıyor, Troy'un birinci vardiyasına uyanması ile. Ardından 2049'a geri dönüyoruz, mekân Washington DC. Genç meclis üyesi Donald Keene, senatör Thurman'la görüşmek üzere bekliyor. Sonra bu Thurman'ın başının altından neler neler çıkıyor...

Böyle böyle, bir Troy'un neler yaşadığına bakıyoruz, bir geri dönüp Donald'ın başındaki dertlere bakıyoruz. Başka insanların hikayeleri ekleniyor. Olaylar dallanıp budaklanıyor... Troy, Silo 1'in üst düzey çalışanlarından biri. Uzun vardiyaları boyunca diğer siloları takip ediyor, yaşananları sorguluyor, hatta biraz fazla sorguluyor. Troy sayesinde silolardaki işleyişi, merkez yönetimin neyi nasıl yaptığını öğreniyoruz. Troy bir yandan kendisine yüklenen görevleri yerine getirirken bir yandan da bu yeni dünyanın bilmediği yönlerini keşfetmeye çalışıyor.

Donald Keene ise, ülkenin en önemli senatörünü çocukluğundan beri tanıyan, onun desteği sayesinde meclis üyeliğine seçilen bir mimar. Senatör Thurman, çok önemsediği nükleer atık tesisi projesi için gereken acil durum sığınaklarını Donald'ın tasarlamasını istiyor. Donald, yeni dahil olduğu projenin dosyasında, henüz öğrenciyken aceleyle çizdiği toplu konut tasarımıyla karşılaşıyor:
"Çizimi hatırlıyordu. Son sınıfta aldığı biyo-mimari dersine son dakikada yetiştirdiği bir projeydi. Hiçbir alışılmadık ya da olağanüstü yanı yoktu; yalnızca beton ve camla donatılmış, yüz küsur kat uzunluğundaki silindirik bir yapıydı. Bahçe olarak kullanılacak balkonları vardı. Silindirin bir yanının kesiti alınmış, böylece evlere, iş yerlerine ve dükkânlara ayrılan kısımlar gözler önüne serilmişti. Yapıda sınıf arkadaşlarının bol keseden malzeme kullandıklarını hatırladığı kısımlarda cimri, risk alabildiği noktalarda ise faydacı bir yöntem izlemişti. Yassı çatısından yeşil ot öbekleri çıkıntı yapıyordu; karbon nötralitesine göz kırpan korkunç bir klişeydi bu."
Bu tasarımı geliştirmesi, gökyüzüne değil yeraltına doğru uzatması ve nükleer sızıntıya karşı korunaklı hale getirmesi bekleniyor. Proje süresince yoğun çalışma saatleri, endişeli eşi, beraber çalışmak zorunda kaldığı eski sevgilisi, anlam veremediği tasarım tercihleri... Donald, projede tuhaf bir şeyler olduğunu fark etse de, yoğun gizliliğin içinde cevaplar bulmakta zorlanıyor. Büyük ideallerle geldiği konumunda Senatör'ün isteklerine karşı gelemeyen, üstelik sevmediği mimarlık işine geri dönmek zorunda kalan adamcağız, antidepresanlarla ayakta kalıyor. Tasarladığı sığınağın hiçbir zaman kullanılması gerekmeyeceğini umuyor, Senatör de bunun yalnızca proje onayı almak için gerekli bir adım olduğunda ısrarcı.

Biraz da Senatör Thurman'dan bahsetmek gerek. Romanın akışı Donald ve Troy üzerinden ilerlese de, Thurman'ın kurgudaki yeri çok önemli. İlerlemiş yaşına rağmen sağlıklı, dinç ve olduğundan çok daha genç gözüken bu adam, ülkenin en önemli kişilerinden biri. Bir dolu senatör var fakat Senatör dendiğinde kimden bahsedildiğini herkes biliyor. Sağlığını, yeni bir teknoloji olan nanobiyotik tedaviye, bedeninin içinde dolanan minicik robotlara borçlu. Kitle manipülasyonu konusunda bir dâhi ve nanoteknolojinin çok da masum olmayan amaçlara hizmet edebileceğinden emin:
Gözlerini kapsülün karşısındaki Donald’a dikti. “İran’a ilk kez neden girdik biliyor musun? Sebebi nükleer silahlar değildi, o kadarını söyleyebilirim; çünkü o kum tepelerine kazılmış her deliğe girip çıktım. O fareler atom bombalarından çok daha büyük bir ödülün peşindeydiler. Bize görünmeden, kendilerini tehlikeye atmadan ve hiçbir tepki almadan saldırmanın yöntemini keşfetmişlerdi, anlıyorsun ya?”
Şimdi tekrar Troy'a dönüyorum çünkü vardiyaların işleyişini henüz anlatamadım. Troy'un Silo 1'de çalıştığını söylemiştim, burası tüm siloların merkezi. Serinin ilk kitabını okuyanlar hatırlayacaktır, silo yöneticilerine telefonla ulaşan, yeni yönetici seçileceği zaman sınav yapan gizemli adamlar vardı. İşte tüm bu adamlar, Silo 1'de çalışıyorlar. Diğer silolarda rutinleşen bir hayat -iş, eş, okul...- varken, Silo 1'de altı aylık vardiyalar ve kriyopodlarda geçen uzun uykular var. Buradaki kadınlar, on yıllarca sürecek uykuları için kriyopodlara kapatılmışlar, erkekler ise vardiyaları boyunca çalışıp bir sonrakine kadar uzun yıllar uyuyorlar.

Kitap dünyanın nasıl değiştiğini, siloların arka planını anlatıyor ve bu arada kitle kontrolü hakkında -epey gerçekçi- bir örnek sunuyor. Yöneticilerin ve basının yarattığı bilgi karmaşası içinde gerçeklerle yalanların nasıl birbirinden ayrılmaz hale geldiği, karar verme yetkisine sahip olanların bunu nasıl kullanabileceği romana başarıyla yerleştirilmiş. Vardiya'yı da en az Silo kadar heyecanla okudum ve serinin son kitabı Dust'ı da aynı heyecanla bekleyeceğim. Kitap, şimdilik İstanbul Kitap Fuarı'ndaki MonoKL standında satışta, fuar sonrasında ise kitapçılardaki yerini alacak.

31 Ekim 2015

Yara


Yara - The Scar
China Miéville
Çeviren: Güler Siper
Yordam Kitap
Ağustos 2013 (1. basım)
671 sayfa

Perdido Sokağı İstasyonu'nu okumamın üzerinden neredeyse iki yıl geçmiş, sonunda Yeni Crobuzon'a dönebildim ve serinin ikinci kitabı olan Yara'yı da çok sevdim. Kitabın Türkçe'ye çevrilmesi için epey beklemişiz, çünkü Yara 2003 yılı Arthur C. Clarke ödülü adayı ve aynı yıl The British Fantasy ödülünü kazanmış. Geç de olsa alıp Türkçe okuyabildiğim için çok mutluyum bu kitabı. İngilizce okumak muhtemelen epey zor olurdu, çünkü Miéville'in kurguladığı çeşit çeşit canlının tuhaf isimleri var. Güler Siper, bu isimleri Türkçeleştirirken çok iyi bir iş çıkarmış. Örneğin, "scabmettler" diye bir tür var, çok güçlüler, çok iyi birer dövüşçüler ve kendi kanlarını akıtıp kuşandıkları birer zırhları var. Bu yaratıkları "yüreklikabuk" olarak çevirmiş. Benzer bir sürü örnek var ve bence çeviri genel olarak çok başarılı. Ama (her kitapta bu "ama" geliyor biliyorum...) çeşitli yazım hatalarının yanında, anlam karmaşası yaratan cümleler de bulunuyor kitapta.

"Derken, sonunda, görkemli bir gök gürültüsü şimşeklerin sonuncusunu haber verdi." cümlesini okuduğumda, Miéville'in Bas-Lag dünyasında ışığın sesten daha yavaş olduğu şüphesine kapılıyorum. Fakat aslında değil... Tüm roman boyunca adı doğru yazılan Silas Fennec, aniden karşıma Silac Fennes olarak çıkınca irkiliyorum. Özellikle de, bir cümlenin birazını çevirmeyi unuttuklarını görünce çok fena irkiliyorum. Bakınız, yeşil etiketin ortasındaki cümle:


Fakat yine de, özel isimlerin Türkçeleştirilmesi başta olmak üzere, çok güzel bir çeviri olduğunu tekrar etmek isterim. Dalgınlıkla yapılan hatalar var, onlar da sonraki baskılarda düzelmiştir/düzelecektir mutlaka.

Jules Verne'in Yüzen Şehir adlı bir kitabı var, devasa bir yolcu gemisini anlatır. Hah, işte o devasa gemiyi alın, etrafına birkaç tane daha devasa gemi ve büyüklü küçüklü onlarca gemi daha bağlayın. Gemilerin arasından halatlar, zincirler, asma köprüler, ip merdivenler sarksın. Bir de petrol sondaj kulesi ekleyin. Oldu mu? Armada'yı zihninizde canlandırdınız, tebrik ederim! Şimdi bu kocaman gemi karmaşasına insanlar, kepriler (bir tür insansı böcek), kaktüs insanlar, tekraryapımlar, yüreklikabuklar, vampirler, kerevitler yerleştirin; orada yaşasınlar. Armada'nın yerleşik halkını da böylece hallettik. İşte, romanın büyük bir kısmı burada geçiyor.

Bellis Coldwine, bir nedenle Yeni Crobuzon'dan ayrılmak zorunda kalan bir dilbilimci. Önce Salkrikaltor'a, oradan da Nova Esperium kolonisine doğru yola çıkan Terpsikor adlı geminin ekibine katılıyor; Salkrikaltor kerevitleri hakkındaki -var olduğunu iddia ettiği- derin bilgisi sayesinde bu işe kabul edilmiş ve olanca suratsızlığı, huysuzluğu, içe dönüklüğü ile, yolculuğun büyük kısmını kamarasında oturup mektup yazarak geçiriyor. Salkrikaltor'a ulaşıyorlar, su altında yaşayan kerevitlerle görüşüp yola devam edeceklerken Silas Fennec ortaya çıkıyor, Yeni Crobuzon hükümetinden aldığı yetki ile, geminin yola çıktığı limana geri dönmesini emrediyor.

Bütün bu yolculuk boyunca, romanın devamında yakından tanıyacağımız karakterlerle de karşılaşmaya başlıyoruz. Su altı biyoloğu Johannes Tearfly, tutuklu tekraryapım Tanner Sack, genç miço Şekel... Geri dönüş yolculuğu yüzünden huzursuzluğun arttığı gemide, Kaptan Myzovic yolcuları sakinleştirmeye çalışıyor fakat ani bir korsan saldırısı ile her şey birbirine giriyor. Saldıran korsanlar, Armada adlı yüzen, gizli şehrin sakinleri. Gemideki insanları Armada'ya götürüyorlar, fazla sorun çıkaranları ayırdıktan sonra herkese birer daire veriyor, uygun işler buluyor ve burada yaşamaya alışmalarını söylüyorlar. Sonrası sürekli artan bir gerilim, entrika içinde entrika, politik oyunlar... (Bu detayların bir kısmı arka kapakta yazsa da, ben anlatmak istemiyorum.)

Armada bir yönüyle gerçek bir sosyal devlet. Yeni Crobuzon'da toplumdan dışlanan tekraryapımlar burada diğer herkesle eşit haklara sahip. Herkesin küçük de olsa bir evi var. Her mahallenin kendi yönetimi ve bir de büyük konsey var. Fakat bunların hepsinin üstünde, Sevgililer olarak adlandırılan tuhaf bir çift var. Bir de Sevgililer'in koruması, Armada'nın büyük savaşçısı Uther Doul. Armada'da günlük hayat dengeli ve neredeyse demokratik olsa da, Sevgililer'in büyük planları var ve yüzen şehrin sakinlerine ancak işlerine geldiği kadarını açıklıyorlar.
"Terpsikor'daki Tekraryapımlar artık evlerine dönemeyeceklerini çoktan anlamışlardı. Yirmi yılmış -hadi canım sen de, bunun müebbet hapis cezası, ölüm cezası anlamına geldiğini biliyorlar. Şimdi buradalar, işleri, paraları ve saygınlıkları var. Bu durumu kabullenmeleri şaşırtıcı mı sence?"
Yara, tıpkı Perdido Sokağı İstasyonu gibi görkemli, şaşırtıcı ve çok katmanlı bir kitap. Çok büyük keyifle okudum, çok sevdim ve serinin devamı olan Demir Konsey'i okumak için iki yıl beklemeyeceğime eminim.

22 Ekim 2015

Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?


Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? -Fantastic Beasts & Where to Find Them
Newt Scamander (J.K. Rowling)
Çevirenler: Sevin Okyay, Gül Sarıoğlu
Yapı Kredi Yayınları
Mart 2002 (1. basım)
42 sayfa

Albus Dumbledore'un önsözü ile özel baskı! Üstelik kendisi, biz mugglelar için, bu kitabın kurgu olduğunu özellikle belirtiyor. Akromantula denen yaratığın gerçek olmadığını bilmek beni gerçekten, içtenlikle rahatlatıyor. Ortalama boydaki örümcekler yeterince korkunç, devasa zeki örümceklere hiç gerek yok.

Kitap, büyücüler için bir rehber. Korkunç canavarlardan tüylü pofyumaklara kadar her türlü fantastik yaratığı, hangi coğrafyalarda yaşadıklarını anlatıyor ve seriyi severek okuyan her okur için de çok sevimli bir okuma sunuyor. Kitabın sayfalarında Harry'nin, Ron'un, hatta Hermione'nin karaladığı notlar var. Notların her biri, Harry Potter serisindeki bir yerlere gönderme yapmış; birden fazlasına yüksek sesle güldüğümü söylemeliyim.

Minicik bir kitap, hakkında söylenecek çok fazla şey bulamıyorum. Harry ve arkadaşları (benimle birlikte) 30 yaşlarını devirmişken, yıllar sonra dönüp bu kitabı okumak çok eğlenceli oldu. Üstelik yeni baskısı da bu yıl piyasaya çıkmış, yine de uygun fiyata bulup ilk baskısını edindiğim için mutluyum. Bir de, önümüzdeki yıl vizyona girecek bir filmi varmış ama Harry Potter filmlerini izlemediğim için (ön yargılı değilim, bir tanesini izledim berbattı) film hakkında beklentim ya da yorumum yok. Son olarak, kitabın geliri Comic Relief'e gidiyormuş. Çok güzel değil mi?

14 Ekim 2015

Doctor Who: Siluet


Siluet - Silhouette
Justin Richards
Çeviren: Ayda Sungur
İthaki Yayınları
Eylül 2015 (1. basım)
188 sayfa

Peter Capaldi'nin büyük bir başarıyla canlandırdığı 12. Doktor, eşcinsel (ve biri insan biri homo reptilia olan) çiftimiz Jenny ile Madam Vastra, bilinen evrenin en eğlenceli patatesi Strax ve bir kilitli oda cinayeti! Şu cümlenin sunduğu beklentiyi yıkacak ne olabilir? Elbette Clara Oswald! Bir de, İthaki'nin yayımladığı tüm Doctor Who kitapları arasında en az beğendiğim çeviri. Bu kitapta Clara olmasaydı ve çeviri ile düzeltiye biraz daha özenilmiş olsaydı; Shada'dan sonra en çok sevdiğim Doctor Who kitabı olurdu. Ama tam olamadı. Ama yine de çok güzel kitap. Ama Clara artık gitsin. Ama Strax <3

Bu arada, Capaldi'nin doktorunu sevmeyen varsa, kendilerine bir diyeceği var:


Ehem... Siluet diyordum değil mi? Viktorya dönemi Londra'sında, çalışma odasının kilitli kapısının ardında öldürülen bir adam, Madam Vastra'ya hitaben yazdığı mektubunu tamamlayamamıştır. Strax, öldürülen içki arkadaşının katilini bulmaya çalışır. Bu sırada Londra'dan gelen kaynağı belirsiz bir sinyali araştırmak için Doktor ve Clara da oraya inerler ve bütün bu olayların bağlantılı olduğunu fark ettiklerinde bütün çete birlikte araştırma yapmaya başlar.

Buz Panayırı ve hemen yanındaki Gariplikler Karnavalı'nda yoğunlaşan ipuçları, hareket eden gölgeler -ki yazarın bu gölgeleri Vashta Nerada'ya bağlamaması beni çok mutlu etti,- ortadan kaybolan origami kuşları... derken keyifli bir roman çıkmış ortaya. Temel karakterlerin dizideki tavırları korunmuş, çok da güzel yansıtılmış. Özellikle Strax, her zamanki formunu hiç kaybetmemiş:
"Hayır," dedi Strax. "Ama bir arkadaşım der ki, olanaksızı elediğinde elinde kalan şey ihtimal dahilinde olmasa bile yok edilmesi gerekir. Size iyi günler."
Doctor Who izlemeyen birinin bu kitaptan ne kadar keyif alacağını kestiremiyorum, Doktor'u, Strax'i, Vastra'yı tanıyıp okumak mutlaka daha keyifli olur. Yine de ortada güzel bir kilitli oda cinayeti, büyük bir gizem ve azıcık bilim kurguyla süslenmiş güzel bir roman var. Doctor Who sevenlere şiddetle, izlemeyenlere ise biraz daha az şiddetle öneririm. (İzleyip sevmeyenleri görmezden geliyorum.)

9 Ekim 2015

Yerlerde Bir Aziz


Yerlerde Bir Aziz - Le Très-Bas
Christian Bobin
Çeviren: Melek Gözde Meriç
MonoKL Yayınları
Nisan 2015 (1. basım)
105 sayfa

Blogu yine çok ihmal ettim, değil mi? Çok dersim olduğundan, okuyamadığımdan falan değil; kitap okudum fakat okuduğum kitaplar hakkında yazmaya çoook üşendim. Şimdi yapmam gereken başka işler var, onları yapmaya üşendiğim için blogla uğraşıyorum. Böyle bir zincir oldu gidiyor üşengeçliğim. Neyse.

Yerlerde Bir Aziz, 13. yüzyılın bir keşişini, Assisili Françesko'yu anlatıyor. Françesko'nun çocukluğunu, gençliğini, çevresinde doluşan güzel kızları ve babasının servetini geride bırakıp gidişini anlatıyor. Yazarın dili şiirsel; öyle ki, kitabı okumaya başladığımda bloga ne yazacağımı düşünürken aklımda şu cümle vardı: Bu kitabın dili benim için fazlasıyla lirik. Fakat biraz okuduktan sonra bu fazla lirik dile alıştım ve hoşuma gitmeye başladı.
"Şehirlerde, mesleklerde, ailelerde yaşarız. Ama gerçekte yaşadığımız yer aslında bir yer değildir. Gerçekte yaşadığımız yer günlerimizi geçirdiğimiz yer değil, neyi umut ettiğimizi bilmeden umut ettiğimiz, bize şarkı söyletenin ne olduğunu bilmeden şarkı söylediğimiz yerdir."
İncilden bir cümleyle açılan kitap, Françesko'nun hayatını bölüm bölüm anlatırken ailelere, anneliğe, aşka, 13. yüzyıl toplumuna, hatta çağdaş topluma değiniyor. Françesko'nun yükselmek için en alta inmesini, en fakirlerle yaşamasını anlatıyor. Şu serin sonbahar günlerinde keyifle okunacak bir kitap Yerlerde Bir Aziz; MonoKL'un çevirisi de her zamanki gibi çok özenli. Ayrıca dokulu, mat kartondan kapağı çok güzel. ^^

20 Eylül 2015

Dune Tanrı İmparatoru (#4)



Dune Tanrı İmparatoru - God Emperor of Dune
Frank Herbert
Çeviren: Dost Körpe
Kabalcı Yayınevi
Kasım 2009 (1. basım)
538 sayfa

Klasik Dune serisinin dördüncü kitabından bahsetmeye geçmeden önce bir diyeceğim var. Dune serisinin yayın haklarını İthaki aldı ve ilk kitap gözden geçirilmiş çevirisi ve çok sade çok güzel yeni kapağı ile piyasaya çıktı. Şurada ön okuması var kitabın, çeviriyi Kabalcı baskısı ile birazcık (2-3 paragraf kadar) karşılaştırdım; gözden geçirmişler, derleyip toparlamışlar ve daha iyi olmuş. Ayrıca, daha önemlisi, editör Alican Saygı Ortanca bir de iyi haber veriyor kitabın girişinde: "İyi bilimkurgu eserleri yayımlama idealizminin yarattığı bilinç, türe olan minnet ve yayınevi misyonu bir araya gelince, elinizde ilk kitabı bulunan Bilimkurgu Klasikleri dizisi fikri ortaya çıktı." Ben de, bunu okuyunca oturduğum yerde azıcık dans ettim. Çünkü İthaki'nin bilim kurgu klasiklerinden oluşan bir seriye başlamış olması bence kutlamayı hak ediyor!




Gelelim Dune Tanrı İmparatoru'na. Buradan sonra, serinin ilk üç kitabı hakkında spoiler olabilir. Dune Çocukları hakkında kesinlikle olur. Ben ikaz edeyim, sonrası size kalmış.

Efsanenin başlangıcının, Atreideslerin Dune'a gelmelerinin üzerinden 3500 yıldan fazla zaman geçmiş, İmparatorluk takvimine göre yıl 13.725. Kynes'in gezegen ekosistemini değiştirme hayali gerçek olmuş fakat bunu sağlayan kişi, gezegeni ve İmparatorluğu üç bin yıldır yöneten Leto II'den başkası değil. Dune Çocukları'nda kız kardeşi ve hafızasını paylaştığı ataları ile konuşan, babası kadar güçlü bir kahin olan Leto, gezegenin ve imparatorluğun geleceği için "Altın Yol" dediği planının gerçekleşmek zorunda olduğunu düşünüyordu ve kitabın sonunda kumalabalıkları ile birleşip simbiyotik bir yaşam seçmiş, insanlığından giderek uzaklaşmaya başlamıştı.

II. Leto'nun metamorfozu ilerlemiş, kumsolucanı derisi büyümüş, binlerce yıldır yaşayan tanrı-imparator, bir tiran olmuş. Metrelerce uzanan boyu, silah işlemeyen derisi, çevresindeki herkesi korkutan geleceği görme yeteneği ve katı kurallarıyla hem kalan baharat stokunu hem de bütün imparatorluğu yönetiyor. Bene Gesserit rahibeleri güçlerini kaybetmiş; Lonca, baharat için Leto'ya muhtaç, büyük hanedanlar yok olmuş, Atreides soyunu ise Ganimet'in torunları sürdürüyor. Dune, adını aldığı çölleri yitirmiş, artık gezegende akan bir nehir bile var; savaşlar yok ama bu zorunlu ve baskıcı barış döneminin getirdiği gerginlik tüm gezegeni (hatta gezegenleri) sarmış durumda.

Durum böyle iken, Leto'nun yönetimini, Altın Yol'un gidişatını okuyoruz roman boyunca. Politik entrikalar, gözü pek düşmanlar ve kanlı saldırılar olsa da, bir tiranın yönetimi altındaki halkın sorunlarını daha çok inceleyen; ilk üç kitaba göre daha sakin bir kitap Tanrı İmparatoru.
 "Cizvitler buna güç merkezini korumak, derdi. Bu durum da tamamen ikiyüzlülüğe yol açar ve bu ikiyüzlülük de eylemleriyle açıklamaları arasındaki tutarsızlıktan her zaman anlaşılır. Eylemleriyle açıklamaları asla bağdaşmaz."
 "O zaman bu konuyu daha dikkatli incelemeliyim, Lordum."
 "En sonunda da hâkimiyet insanlara suçluluk hissettirilerek sağlanır hale gelir. Çünkü bu ikiyüzlülük cadı avlarına ve günah keçileri aramaya yol açar."
---
"Güç merkezleri çok tehlikelidir, çünkü gerçekten delirmiş olan kişileri, güce sırf güç adına sahip olmak isteyen kişileri mıknatıs gibi çeker. Anlıyor musun?"
---
 "Onn'un tasarımına dair çok eğlenceli bir efsane vardır. Bu efsaneyi destekleyip yayılmasını sağladım. Denir ki bir zamanlar orada yaşamış bir halkın hükümdarının, senede bir kez tamamen karanlıkta, silahsız ve zırhsız bir şekilde halk arasında dolaşması gerekirmiş. Efsanedeki hükümdar karanlıktaki kullarının arasında gezinip yürüyüşünü gerçekleştirirken üzerinde ışıldayan bir giysi olurmuş. Kullarıysa o gün için siyahlara bürünürmüş ve üstlerinde asla bir silah araması yapılmazmış."
 "Bunun Onn'la... ve sizinle ne ilgisi var?"
 "Hükümdar o yürüyüşten sağ çıkabilirse, iyi bir hükümdar olduğu anlaşılırmış."
Aslında Dune Tanrı İmparatoru ile ilgili yazılacak daha çok şey var fakat artık uykusuzluktan cümlelerimi toparlayamamaya başladım ve neredeyse bir hafta boyunca internetten uzak kalacağım için yazıyı daha fazla geciktirmek istemedim. Bu arada, şu son alıntıdaki efsaneyi denemeye cesaret edecek bir tanecik politikacı arasak, neredeyse 200 ülkenin içinden bulabilir miyiz, çok merak ettim. 

Dune serisinin son iki kitabı kaldı elimde (klasik seriyi sayıyorum elbette, diğerlerini kim bilir ne zaman okurum.) Bir yandan peş peşe ikisini de okumak istiyorum, bir yandan da bitmesinler diye elim gitmiyor. Aniden chick-flick'lere sararsam yargılamayın beni, olur mu? ^^

10 Eylül 2015

Zarif Bir Cinayet Gecesi


Zarif Bir Cinayet Gecesi - They Do It With Mirrors
Agatha Christie
Çeviren: Çiğdem Öztekin
Altın Kitaplar Yayınevi
Mart 2014 (2. basım)
232 sayfa

Kitabın başlığına, yani Türkçe başlığına, bakınca frak giyen bir katil ya da dantelli parasolü ile kırıtan bir katil ya da hiç olmazsa cinayet işlerken serçe parmağını havaya kaldıran bir katil bekliyordum. (Evet, benim serçe parmağım hâlâ kendini zarafet timsali zannediyor; çünkü iyileşmek bilmiyor.)  Fakat kitabın ismini öyle bir çevirmişler, öyle bir çevirmişler ki, neye çevirdiklerini kendileri de pek bilememişler. Yani hayır, katilin serçe parmağının havada olduğunu pek zannetmiyorum. Ama güzel kitap. Üstelik benim için iki ayrı önemi var bu kitabın.

Öncelikle, Zarif Bir Cinayet Gecesi, bir Miss Marple hikayesi ve ben bu kadından biraz bahsetmek istiyorum. Miss Marple, bence hak ettiği değeri bulamamış bir polisiye karakter. Tamam, bir Sherlock Holmes değil ya da Hercule Poirot'nun karikatürize zekasına erişemez fakat sıradan, tatlı bir yaşlı kadın ve böyle bir kadının çok başarılı bir dedektif olması tuhaf biçimde güzel. Miss Marple, eskiden her mahallede bulunan, balkonda oturup gelenin geçenin kaydını tutan ve kimin ne haltlar karıştırdığını çok iyi bilen apartman teyzelerine benziyor aslında. İngiltere'nin küçük bir köyünde yaşayan, tonton, şirin, nazik, tam da dertleşilecek bir insan. Fakat, bütün bunların yanında, insanların kötü olduğuna ve herkesin olabilecek en kötü şeyi yapabileceğine inanıyor. Bu özellikleri, keskin zekası ve hafızası ile birleştiğinde Miss Marple bir cinayet sahnesinde kimin yalan söylediğini, kimin cinayet için nedeni olduğunu, olaydaki tutarsızlıkları görüyor; çoğunlukla köyünde daha önce yaşanan olaylarla ya da tanıdığı kişilerle benzerlikler buluyor ve hooop, olayı çözüyor!

Bu kitapta, Miss Marple eski bir okul arkadaşıyla buluşuyor; arkadaşının kız kardeşi hakkındaki endişelerini dinliyor ve söz konusu kardeşi ziyaret edip duruma bir göz atmayı kabul ediyor. Marple'ın ziyarete gittiği kardeş, sorunlu çocukların eğitimi ve psikolojisi ile uğraşan kocası ile birlikte, kocaman bir evde yaşıyor. Evde kendisi ve kocasının dışında, kızı, evlat edindiği diğer kızının kızı ve kocası, ikinci kocasının çocukları, yıllardır yanında çalışan asistanı, psikologlar, öğretmenler... var. Arazinin içindeki bir bina ise suçlu çocuklar için rehabilitasyon merkezi olarak kullanılıyor. Ortam bu, olaylar karışık. Neyse ki, Miss Marple orada.

Kitabın ikinci önemi ise, tamamen kişisel. İlk kez bir Agatha Christie kitabında, katilin kim olduğunu ve cinayeti nasıl işlediğini cinayetten hemen sonra çözdüm ve çözümüm doğru çıktı! Hmm... Kitap için biraz olumsuz bir yorum olabilir bu, neyse artık, ne yapalım. Çözdüm ben.

5 Eylül 2015

Hokus Pokus



Hokus Pokus - Hocus Pocus
Kurt Vonnegut
Çeviren: Ali Öktem
Dost Kitabevi Yayınları
Haziran 2001 (1. basım)
268 sayfa

Yine, gereğinden fazla uzun zamanda okuduğum ve bir türlü oturup hakkında iki satır yazamadığım bir kitapla karşınızdayım sevgili seyirciler. (İçimdeki TRT spikeri de karşınızda galiba...)

Hokus Pokus'u okudum bitirdim, arkasından koca bir romanı okudum (ama hakkında bir şeyler yazmayı -kitap piyasaya çıkana kadar- erteliyorum) sonra da yine bir Agatha Christie romanına başladım. Bir oturuşta bitecek bir Miss Marple macerası olmasına rağmen o kitabı da okuyamıyorum. Yaz bitiyor diye yas tutuyor olabilirim, emin değilim. Fakat bu arada, hiç olmazsa, parmağımdaki dev sargıdan kurtuldum; sürekli sağa sola çarptığım için minik yara bantları ile sarıyorum ve tamamen düzelmesini bekliyorum. Ne zaman mutfakta elime bıçak almaya kalksam biri (genellikle benden 11 yaş küçük olan yeğenim) yetişip "sen dur, biz yapalım" diyor. Şımartılıyorum ya da 5 yaşındaymışım gibi muamele görüyorum, çok eğlenceli!

Son iki gündür de, Hokus Pokus'u karşıma alıyorum, boş boş bakışıyoruz. "Ne yazayım senin hakkında?" diyorum, cevap vermiyor. Bir Vietnam gazisinin, akademisyenin, hapishane öğretmeninin ve mahkumun hikayesini anlatıyor roman. Hepsi aynı kişi. 1940 yılında doğan Eugene Debs Hartke, sosyalist lider Eugene Debs'in anısına bu ismi almış ve daha ilk sayfada, Debs'in sözlerini alıntılıyor:
"Bir alt-sınıf olduğu sürece ben de onlardan biriyim. Bir suç unsuru var olduğu sürece ben de içindeyim. Hapse atılmış bir tek kişi bile varsa özgür değilim."
Hartke, anılarını yazmaya 2001 yılında başlamış; eline geçen her kağıda -ne kadar küçük bir parça olursa olsun- yazıyor, yazdıklarını sıralayıp devam ediyor. West Point Askeri Akademisine girişi, Vietnam savaşı, eşi, eşinin akıl hastası annesi, Tarkington Üniversitesi... bu sonuncusu, zengin ailelerin aptal çocukları üniversite diploması alabilsin diye kurulmuş bir okul. Bazı vakıf üniversitelerimizi hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim. Hartke, nüfuzlu ailelerin çocukları hakkında çok karamsar:
"Böylece Yönetim Kurulu, Egemen Sınıfla derdimin ne olduğunu öğrenmek istedi.
O zaman söylemedim, ama şu anda büyük bir mutlulukla söyleyebilirim ki, Egemen Sınıfın sorunu, o sınıfta olanların çoğunun Kimberley gibi kuşbeyinli olmasıdır."
Savaş, atom bombası, üniversite, hapishane, delilik, askerlik, din, aile, ahlak... hakkında söyleyecek çok şeyi olan Vonnegut, laf kalabalığının arasına saklayıp anlatıyor her şeyi. (Bu klişeyi söylemezsem olmaz...) Güldürürken düşündürüyor. (Söyledim, rahatladım.) Alıntı yapmak üzere birkaç tane post-it yapıştırmışım kitaba; alıntıları peş peşe sıralasam, bu yazı da böyle olsa olur, değil mi?
"Her hayvan türü, kendi türünden hayvanların çok güzel olduğunu düşünür. Bu yüzden evlenen insanlar da çok güzel olduklarını ve bebeklerinin de çok güzel olacağını düşünürler, ama aslında gergedanlar kadar çirkinler. Çok güzel olduğumuzu düşünmemiz aslında öyle olduğumuz anlamına gelmez. Belki de korkunç çirkin hayvanlarız ve bunu kendimize itiraf edemiyoruz, çünkü bu bizi felaket hayal kırıklığına uğratır."
---
"Eğer insanların doğasında tanımadığı ve tanımak da istemediği başkalarına ve onların çektikleri acılara karşı kayıtsız kalmak olmasaydı, Vietnam Savaşı bu kadar uzun sürmezdi. Bazı insanlar, bu en doğal eğilimle başa çıkmaya çalışmış ve mutsuz yabancılar için duydukları üzüntüyü dile getirmişlerdi. Ama Tarih'in gösterdiği, Tarih'in haykırdığı gibi: 'Sayıları hiçbir zaman çok olmadı!'"
---
"Yaşlı Bilgeler buradakilerin kendileriyle ilgili her şeye, ne kadar saçma olursa olsun, gururlarını okşadığı sürece inanabileceklerini gördüler. Bunun doğruluğundan emin olmak için bir deney yaptılar. Kafalarına bütün evrenin kendilerine benzeyen büyük bir erkek hayvan tarafından yaratıldığı fikrini soktular. O, bir tahtta oturuyordu ve çevresinde de daha  az gösterişli bir sürü taht daha vardı. İnsanlar öldüklerinde gidip o tahtlarda oturuyorlardı, çünkü onlar yaratıcının yakın akrabalarıydılar."
---
"Bir hiç kimse olan Sosyalist büyükbabam Ben Wills'in aksine, önerecek hiçbir reform planım yok. Bence yalnızca Kapitalizm değil, her yönetim şekli, paramıza sahip olan insanlar sarhoşken ya da değilken, deliyken ya da akıllıyken ne yapmaya karar verirlerse odur."