22 Mart 2014

Silo


Silo - Silo: Wool -1-
Hugh Howey
Çevirenler: Mehmet Rasim Emirosmanoğlu, Gökhan Sarı
MonoKL Yayınları
Mart 2014 (1. basım)
517 sayfa

* Okuma Şenliği için tavsiyelerine güvendiğim birinin önerdiği kitap.

Wool serisini ve serinin Türkçe yayımlanacağını birkaç ay önce duymuş ve meraklanmıştım. Kitap bu ay piyasaya çıktı, serinin editörü ve çevirmenlerden biri olan Rasim Emirosmanoğlu kitabı bana gönderdi, sonra da "Biz bir yıldan çok uğraştık, bir gecede yarısını okuyanlar var." diye beni bütün Twitter'a şikayet etti. Ne var yani, 517 sayfanın yarısını bir gecede, diğer yarısını da ertesi gün bitirmişim, çok mu? Sabaha kadar uyumadan kitabı okurken aklımdan yaklaşık şöyle bir şey geçiyordu: "Bu bölüm çok heyecanlı, bırakamam. Biraz sakinleşsin bırakayım. Hah, sakinleşiyor. NEE?! Nasıl yani? Neyse, bu bölümü de bitireyim bari. Sakinleşiyor, az sonra uyurum. OHA! Devam edeyim ben." Böyle kendi kendime konuşurken önce etrafta hiç ses kalmadı, sonra sabah ezanını duydum, sonra baktım zaten hava aydınlanmış, devam ettim gitti.

Silo, yanlış anlamadıysam, aslında dokuz kısa romandan oluşan bir seri. İlk beş kitabın ana başlığı olan Wool, aynı zamanda bütün bir roman olarak da yayımlanmış ve bu şekli ile dilimize çevrilmiş. Ardından gelecek olan Shift ve Dust'ı şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum!

Silo, post-apokaliptik bir dünyada, kapalı ortam korkunuzu canlandırabilecek kadar karanlık ve boğucu bir ortamda geçen (ve okuma hızımdan anlaşılacağı gibi) epeyce sürükleyici bir roman. Dünya atmosferi zehirli gazlarla dolu ve hiçbir canlının yüzeyde yaşama şansı kalmamış; insanlar yer altına gömülü, 144 katlı bir siloda yaşıyorlar. Silindir biçimli silonun merkezindeki tek merdiven tüm katlara ulaşımı sağlıyor ve en alt kattan (En-Derin) üst katlara (En-Tepe) ulaşmak ara katlarda dinlenerek birkaç günlük bir yolculuğa çıkmayı gerektiriyor. Bu katlar arasında belirgin bir hiyerarşi var elbette; En-Tepe, başkan, şerif gibi üst düzey yöneticiler ve bu bölgelerde çalışan insanlarla dolu, orta katların büyük bir kısmı IT büroları ve elemanlarına ayrılmış, En-Derin'e yaklaştıkça ise çiftçiler, tedarik birimi, mekanikler ve madencilerle karşılaşıyoruz. Mekanik birimindekiler tüm siloya elektrik sağlıyor, bozulan aksamları tamir ediyorlar. Çiftlik katlarında hidrofonik tarım yapılıyor, besi hayvanları yetiştiriliyor. IT ise en imtiyazlı ve kendini beğenmiş birim. İşlerini gizli tutuyorlar, silonun elektrik üretiminin çoğunu kullanıyorlar, Başkan bile IT odalarına girerken kontrolden geçip giriyor. Siloda para birimi olarak jeton kullanılıyor, maaşlarını jeton olarak alan insanlar, yemek, iletişim gibi her türlü harcamayı bu jetonlarla gerçekleştiriyorlar. Bu kapalı sistemde iletişim olanakları sınırlı. Silonun çalışan tek telsiz sistemi başkan, şerif, şerif yardımcısı gibi önemli insanların kullanımına sunulmuş. Diğer insanlar bilgisayarları aracılığıyla mesaj gönderebiliyorlar ya da katlar arasında kuryelik yapan Taşıyıcılar ile mektup/not/mesaj gönderebiliyorlar. Tuhaftır, taşıyıcıların hizmeti, bilgisayar mesajlarından çok daha ucuz. Bilgisayar ile gönderilen mesajlarda her karakter çeyrek jeton olarak ücretlendiriliyor. Dolayısıyla bir tek smiley göndermek için bile yarım jeton harcamak gerekiyor.

Dışarıya açılan hiçbir penceresi olmayan siloda, yalnızca en üst kattaki geniş ekranlardan yüzey görülebiliyor. Bu ekranlara görüntü sağlayan sensörlerin temizliği ise, siloda verilen en büyük ceza. Temizlik cezası alan kişi, dışarıdaki zehirli gazlardan koruyan bir giysi giydirildikten sonra dışarı çıkartılıyor ve sensörleri temizlemesi bekleniyor. Temizliği tamamlayan suçlular, görüş alanından bile çıkamadan zehirlenip yere yığılıyorlar. Tuhaf biçimde, silonun geçmiş yılları boyunca Temizlik cezası alan hiç kimse bunu yapmayı reddetmemiş, dışarı çıktığında arkasını dönüp oradan uzaklaşmak yerine tüm sensörleri temizlemiş.

Böyle bir ortamda, Şerif Holston'ın ofisine doğru yavaşça yürümesiyle başlıyor roman. Ofisine girip kendini bir nezarethaneye kapatan Holston, yardımcısına dönüp "Başkana dışarı çıkmak istediğimi söyle." diyor. Sadece bu cümle, yani dışarıdan bahsetmek bile Temizlik cezası gerektirdiğinden, yardımcısının yapabileceği bir şey yok ve Holston kendi arzusu ile temizliğe çıkıyor. Bundan sonra, roman zamanda bir ileri, bir geri atlıyor; Holston'ın ve karısının hikayesini anlatıyor, oradan Başkan Jahns'ın hikayesine geçiyor, yine zamanda geri dönüşler yapıyor, şerif adayı Juliette (ya da kendi tercihi ile Jules) ortaya çıkıyor. Birçok karakter ve birçok zaman dilimi birbirini takip ediyor ve bunu kafa karıştırmadan, kitabın temposunu düşürmeden yapıyor! Başta dedim ya, kitaba ara vermek için konunun biraz sakinleşmesini bekledikçe, daha heyecanlı bir şeyler oluyordu ve ben kitabı bir türlü bırakamadım.

Kitabı okurken aklımdan geçen ve sizin de cevabını merak edebileceğiniz bazı sorularım oldu ve ilerledikçe sorularımın çoğuna cevap buldum; cevapsız kalan sorularımı ise serinin devamı cevaplayacak diye düşünüyorum. Bu insanlar neden burada? Ne zamandır bu siloda yaşıyorlar? Tüm dünyada sadece bu silodaki insanlar mı sağ kalmış? Başka silolar var mı? Varsa, diğer silolarla iletişim kurma imkanı var mı? Değil bu soruları cevaplamak, yüksek sesle sormam bile beni Temizlik cezası ile karşı karşıya bırakabilir. Soruları sorarak büyük risk aldım, cevaplar için bana gelmeyin!

Aylar (belki yıllar) sonra bu kitaba gözüm ilişince aklıma gelecek en tuhaf şey ise Twitter. Çünkü, saatler boyunca kitaptan kafamı kaldırmadım, bilgisayarı bile açmadım; kitabı bitirip "Bakayım internetlerde ne varmış?" diye tableti elime alınca Twitter'ın kapatıldığını öğrendim. Sonra, nedense, kitap boyunca birden fazla kez bahsedilen ve bilgisayar mesajlarının çok pahalı olmasını sorgulayan teoriyi hatırladım:
"Peki ama ya başka bir nedeni varsa? Ya birisi bunu bilerek pahalı yaptıysa?"
"Ne gibi? Para kazanmak için mi?" Peter parmak şıklattı. "Taşıyıcılar not taşıyıp işsiz kalmasın diye!"
Juliette hayır dercesine kafa salladı. "Hayır, ya birisi birbirimizle iletişime geçmemizin zor olmasını istiyorsa? Ya da en azından masraflı. Bilirsin, bizi ayırmak ve düşüncelerimizi kendimize saklamamız için."

19 Mart 2014

Harfler ve Notalar


Harfler ve Notalar
Hasan Ali Toptaş
Doğan Kitap
Ekim 2007 (1. basım)
164 sayfa

Okuma Şenliği başlarken bu kitabı okuyordum, hemen şenlik kitaplarıma geçeyim diye hızla bitirdim. Harfler ve Notalar, Gölgesizler'in aksine gayet kolay okunan bir kitap. Hasan Ali Toptaş, okurlarını karşısına almış ve sohbet ediyormuşcasına aklında kalan kitapları, sevdiği yazarları, romanlarını nasıl yazdığını... anlatıyor. Çocukluğunun geçtiği kasabada kitap satan adam, Bekir Yıldız, Muharrem Ertaş, bir devlet dairesindeki EXIT yazısı, okuma yazması olmayan annesi, daha birçok karakter kısa denemelerinde yer bulmuş.

Bu kitabı okurken, Toptaş'ın çok iyi bir okur olmasını sevdim en çok. Durmadan kitap okuyan, okuduğu kitapları anlatıp "bunu da mutlaka okumalısın." diyen biriyle sohbet etsem, ancak bu kadar keyif alırdım. Yazarın anlattıklarına çok fazla girmeden, trende okuyup yüksek sesle kıkırdadığım, annesiyle yaşanan bir diyalogu alıntılamak istiyorum:
   İki yıl önce de; "Sadece bir kitabın kaldı evde, onu da baban kimseciklere vermiyor." dedi.
   Ben bunu duyunca şaşırdım tabii, sevinçten ne diyeceğimi, ne yapacağımı, hangi tarafa dönüp nasıl bakacağımı bilemedim. Bir süre sonra, konu yeniden açıldığında, yine aynı sözleri yineledi annem. Hatta, sır veriyormuş gibi bana doğru eğilerek; "Sadece bir kitabın kaldı Hasanım, onu da baban kimseciklere vermiyor." dedi.
  Ben de, biraz daha sevinmek ve sevincimi pekiştirmek istediğimden midir nedir; "Neden vermiyor anne?" diye sordum.
  "Neden olacak oğlum, kitabın boş yerlerine telefon numarası yazmış da ondan!" dedi annem.
 Harfler ve Notalar, arka kapağında yazılı olduğu üzere "genç yazarlar için bir başucu kitabı, okurlar içinse keyifli bir edebiyat sohbeti."

16 Mart 2014

Okuma Şenliği Bahar 2014

Çalışkan organizatörümüz Pınar, katılamadığım kış şenliğinden hemen sonra Bahar Şenliği'nin başlangıcını yaptı ve kategorileri yayımladı. Bu etkinlik sanırım hepimiz için buruk başlıyor, logoya eklediği iki kuş ile çok naif ve güzel bir selam göndermiş Pınar.

Şenlik 15 Mart'ta başladı, 15 Haziran'da bitecek. Etkinlik kuralları ve detaylar için Pınar'ın yazısını okuyabilirsiniz. (Bir üst paragraftaki bağlantı.) Etkinlik süresince okuduğum kitapları burada anlatmaya devam edeceğim; ayrıca Pınar'ın yazısında belirttiği istek üzerine özellikle belirtmek isterim, blogu olmayan katılımcıların listelerini burada yayımlayıp yardımcı olabilirim.

Bu sefer, on iki kategorinin yarısı için kitaplarımı hemen buldum, dört tanesi için umutluyum, yalnız iki kategori ile ilgili kaygılarım var. Kategorilerimiz şöyle:

Tavsiyelerine güvendiğim birinin önerdiği bir kitap (En az 200 sayfa) - 10 puan
- MonoKL'un yeni kitabı Silo'yu (Hugh Howey) editörünün tavsiyesiyle okuyacağım.

Bir şiir kitabı (Sayfa sınırlaması yok) - 15 puan
- Şiir çok sevmediğim için aklımda bir şey yok, evde bulunan şiir kitaplarından birini seçeceğim.
Balkar Şiiri Antolojisi (Kanşaubiy Miziev)

Herhangi bir edebiyat ödülü kazanmış bir kitap (En az 200 sayfa) - 15 puan
- Mario Vargas Llosa'nın Yeşil Ev kitabını buldum kitaplığımda. Yeşil Ev'e başladım ve o kadar isteksiz başladım ki, 10 sayfa bile okuyamadım sanırım. Karar değiştirdim, Yaban Diyarlardaki Yabancı'yı (Robert A. Heinlein) okuyacağım, 1962 Hugo En İyi Roman Ödüllü.

Bir öykü kitabı (Sayfa sınırlaması yok) - 15 puan
- Yeni aldığım Mutsuz Aşk Vardır ya da birkaç aydır okunmayı bekleyen Poe'nun Bütün Öyküleri bu kategoriyi de hallediyor.

Adında bir çiçek adı olan veya "çiçek" sözcüğü geçen bir kitap (En az 200 sayfa) - 20 puan
- Bu kategori ile ilgili hiçbir fikrim yok! Önerisi olan?
Vadideki Zambak'ın (Honoré de Balzac) çok güzel bir baskısını buldum evde. Bu da tamam!

Şimdiye kadar okumadığım bir kadın yazardan bir kitap (En az 200 sayfa) - 20 puan
- Yine yakın zamanda aldığım Damızlık Kızın Öyküsü (Margaret Atwood) tam da bu kategoriye uydu.

İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonra çıkmış bir yazardan bir kitap (En az 200 sayfa) - 20 puan
- Bunun için ne okuyacağımdan da çok emin değilim ama Yitik Ülke'nin kitaplarına bakarsam yeni bir yazar bulacağımı umuyorum.
Şu okuduğum yazının üzerine 24 Saat Açık Kitapçının Sırrı'nı okumaya karar verdim, yazarın ilk (ve şimdilik tek) kitabı ilk kez 2012'de yayımlanmış. (Robin Sloan)

Sinemaya uyarlanmış bir kitap ile filmi (En az 200 sayfa) - 20 puan
- Kitaplığımdan henüz okumadığım bir kitap bulurum sanırım bu kategori için.
Sahafımın anlata anlata bitiremediği Dumas Kulübü'nü okuyup, Polanski'nin yönettiği uyarlamasını -The Ninth Gate- izleyeceğim. (Arturo Pérez-Reverte)

Kütüphanemde en uzun süredir okunmayı bekleyen o kitap (En az 200 sayfa) - 20 puan
- Yerdeniz'e başlıyorum! Sayfa sayısı yetmezse, yine de kitaplığımda uzuuun zamandır bekleyen çok kitap var.
Ne zaman aldığımı bile hatırlamadığım İmparator Dünya'yı seçtim. (Arthur C. Clarke)

Ben doğmadan en az 100 yıl önce yazılmış bir kitap (En az 200 sayfa) - 25 puan
- Çocuklar için kısaltılmış olmayan ve okunmak için kitaplığımda bekleyen Gulliver'in Gezileri, 1726 tarihli. (Jonathan Swift)

Rus edebiyatından bir kitap (En az 200 sayfa) - 25 puan
- Yine kitaplığımdan tamamlayabileceğim bir kategori ama henüz karar veremedim.
Gorki'nin, Andriç'in, Flaubert'in, Hemingway'in (yani uzun yıllar önce okuyup hiç hatırlamadığım klasik yazarların) arasından hüzünle bana bakan Doktor Jivago'yla göz göze gelince kendisi hakkındaki tüm hatıralarımın silindiğini fark ettim. Tekrar okumanın vakti gelmiş. (Boris Pasternak)

Aynı yazardan en az 1200 sayfa kitap - 45 puan
- Pınar'ın bu kategorisi sayesinde Dune serisine de başlıyorum! İlk üç kitabın toplamı 1461 sayfa, beş kitabı da tamamlarsam daha ne olsun! (Frank Herbert)

Şimdilik durum böyle, eksik kategoriler için kitaplarımı buldukça güncelleyeceğim. Okuyup bitirdiğim kategoriyi kırmızı tick ile işaretliyorum ve yazısını yazdıktan sonra buradan link veriyorum. (Kitap isimlerine tıklayınca açılmaları lazım.) Ayrıca, sevgili Mshn sayesinde bir de takip listem oldu, Google Drive üzerinden severek kullanıyorum ve güncellemeler için bu dosyanın ekran görüntüsünü buraya ekleyeceğim. (Görüntünün üzerine tıklayınca okunabilir bir büyüklükte açılıyor.)

(15 Haziran) Sonuç:

Bu sefer şenliği tamamlayamadım. Özellikle şenliğin son ayı öngörülemez ve önlenemez nedenlerle neredeyse hiç kitap okuyamadım. Bu sefer de böyle oldu, ne yapalım. Listemdeki 6098 sayfanın yaklaşık yarısını (3025 sayfa) okuyabilmişim ve 145 puanla bitirmişim. Okuduğum kitapların yazılarına giden bağlantılar da yukarıda yerini aldı.

Live from Space


Dün gece bu saatlerde (Yazıya başladığım saat, yani gecenin 1.30'u.) heyecanla televizyon karşısında bekliyordum. Yok, yalan oldu, beş dakikada bir saati kontrol ederek bilgisayar başında oturuyordum. Saat 2'ye yaklaşınca koşarak televizyon karşısına geçtim, atıştıracak bir şeyler aldım, battaniye aldım, ışığı kapatıp uzaktan kumandaları kucağıma yerleştirdim. Bütün bu hazırlığı National Geographic'in Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan yapacağı canlı yayını izlemek için yaptım.

Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki (bundan sonra kısaca ISS ya da İstasyon diyelim.) astronotlar aileleri ile görüntülü olarak görüşebiliyorlarmış fakat böyle bir canlı bağlantı şimdiye kadar yapılmamış. Doğal olarak, ISS ve içindeki astronotlar; bu adamların günlük hayatları, orada neler yaptıkları, nasıl yaşadıkları ("Tuvalet işi nasıl oluyor peki?!") bana çok ilginç geliyor ve bilim kurgu dünyası gözümün önünde gerçekliğe dönüşecek diye düşünerek çok heveslendim.

Houston'daki görev kontrol merkezinden sunulan yayında, ISS'te bulunan iki astronot ve bir kozmonotu gördük. Kozmonot sözcüğü hâlâ kullanılıyor, değil mi? Kısa bir süre gördüğümüz Mikhail Tyurin, 1993'te kozmonot eğitimine başlamış, deneyimli ve sevimli bir adam. Japon astronot Koichi Wakata ve ABD'li Rick Mastracchio ise yayın boyunca konuştular, anlattılar, soruları cevapladılar. Böyle bir yayının oradaki her şeyi göstermesi, anlatması mümkün değil elbette. Biraz gövde gösterisi, biraz benim gibi heveslilere hediye, biraz da (sanırım) NASA'ya harcanan parayı çok bulan vatandaşlarına "Bakın önemli şeyler yapıyoruz." deme ihtiyacı.

NASA web sitesindeki bilgiye göre, ISS'te altı kişilik bir ekip varmış ve bunların üçü 25 Mart'ta Soyuz 38'le geri döneceklermiş; fakat bu üç kişiden birini dün Houston'da gördük, acaba neden erken döndüler? Neyse. Yazıyı yazarken bir yandan da NASA ve NatGeo sitelerinde dolanıp aklımda kalanları doğrulamaya çalışıyorum, link arıyorum. Bu arada da bolca başka şeyler okuyorum ve kafamla birlikte yazı da karışıyor.

ISS dediğimiz astronomi harikası yapı, alçak yörüngede, Dünya'nın 417/422 km yükseğinde hızla dönüyor; Dünya etrafındaki bir turunu yaklaşık 1,5 saatte tamamlıyormuş. Yayın sırasında da, kıtalar arasındaki mesafeyi 10-15 dakika gibi sürelerde aştığını gördük zaten. Yayın boyunca bize neler gösterdiler?

- Rick Mastracchio'nun Gravity'yi yörüngedeyken izlediğini söyleyip, "Bu filmi orada izlemek, gemi seyahatindeyken Titanic'i izlemek gibi değil mi?" diye sordular. O da, filmin çok güzel bir yapım olduğunu fakat NASA'nın uzay çöplerini sürekli izleyip ISS ekibini tehlikelere karşı önceden uyardığını söyledi. ISS'in etrafındaki geniş bir alana giren ve tehlike yaratabilecek büyüklükte olan her parça takip ediliyormuş ve önceden önlem almak mümkünmüş. Ayrıca, Dünya yörüngesine hatırı sayılır miktarda çöp bırakmayı başarmışız!

- İstasyon'un tuvalet sistemini soran bir izleyici için tuvaleti gösterdiler. Sıvı ve katı atıklar için ayrı vakumlu sistemler yapılmış; buralarda biriken atıklar geri dönüştürülüp gerektiğinde kullanılabiliyormuş. Yerçekimsiz ortamda kaslarını sağlam tutabilmeleri için tasarlanan koşu bandı ile diğer spor aletlerini gösterdiler, her şey çok yabancı ve eğlenceli gözüküyor. İstasyon'a gönderilen yemeklerin nasıl hazırlandığını, her bir porsiyonun taşınma masrafını anlattılar. Dünya'dan taşınan her gram, harcanan yakıtı çok artırdığı için her türlü yemek kurutulmuş, böylece ağırlığı kayda değer miktarda azalmış olarak gönderiliyormuş.

- Orada neler yaptıklarını anlattı astronotlar; karıncaların yerçekimsiz ortamda nasıl davrandığı ile ilgili bir çalışma, bir de enjeksiyon yapmak gibi medikal desteklerde bulunabilecek (çok korkutucu gözüken) bir robot üzerinde çalıştıklarını anlattılar.

- Geç fark edilen ve ISS'e çarpma riski olan bir uzay çöpü dolayısıyla yaşananları, o günün video kayıtları ile birlikte anlattılar. İstasyon'un soğutma sistemi bozulduğunda nasıl tamir ettiklerini ve karşı karşıya kaldıkları riskleri anlattılar.

- En güzeli, uzay yürüyüşünün ne kadar heyecanlı ve keyifli olduğunu, neler hissettiklerini anlattılar; beni burada hasetimden çatlattılar. Uzay Yürüyüşleri için su altında hazırlanıyorlarmış, çok eğlenceli değil mi?

İki saat süren yayını gözümü bile kırpmadan izledim ve bu adamları deliler gibi kıskandım. Lise biterken girdiğim üniversite sınavında (o zamanlar adı ÖSS'ydi, şimdi ne olduğunu pek bilmiyorum.) tercih listeme sonlardan giren astronomi bölümünü kazansaydım ne olurdu, uzaya çıkamasam bile hayalimdeki bilim kurgu dünyasına daha yakın olur muydum acaba diye düşündüm bol bol. Gerçi o zamanlar şimdiki kadar bilim kurgu meraklısı değildim; öyle olsam astronomi bölümünü ilk tercihime yazardım galiba. Belki uzaya çıkan ilk Türk olurdum, belli mi olur! Bütün bu gaza gelmelerimi nasıl yansıttıysam, bir arkadaşım gece rüyasında paralel evrene gitmiş, sonra uyanıp bana kızmış "Senin yüzünden!" diye. "Paralel evren kötü bir şey değil ki, hem bence sen bu rüyanda dışa vuramadığın birtakım..." diyerek tam da rüya tabirine girişiyordum ki, susturdu beni. Sonra Mars'a gitmeye niyetlendik ve giderken yanımıza kesinlikle sarı toz bezi almamız gerektiğine karar verdik. Sarı bez mühim.
 
* Yazıdaki fotoğraflar (sarı bez dışındakiler tabii!)
NASA web sitesinden alındı.

13 Mart 2014

Hedef Beyin


Hedef Beyin - Fantastic Voyage II: Destination Brain
Isaac Asimov
Çeviren: Gönül Suveren
Altın Kitaplar Yayınevi
1988 (1. basım)
384 sayfa

Son Isaac Asimov kitabımı okuyalı bir yıldan fazla zaman geçmiş, öykü derlemelerinde okuduklarımı saymıyorum tabii. Bol bol bilimsel kuram içeren kurgularını okumayı özlemişim. Bu alt türün bir adı olmalı. Hard sci-fi falan mı acaba? (Burada kutsal Google ve elçisi Wikipedia yardıma koşuyorlar, "Asimov is widely considered a master of hard science fiction." cümlesini okuyup rahatlıyorum.) Biyokimya profesörü olan Asimov'un bu romanı, uzmanlığından bolca faydalandığı eserlerinden biri olmuş.

21. yüzyılın son yarısında, ABD'de başlıyor olaylar. Dünyanın hakim güçleri olan ABD ile Sovyet Rusya arasındaki anlaşmazlıklar durulmuş gibi gözükse de, iki ülke bilim alanında öne geçmek için yarışıyor ve tamamlanmamış buluşlarını sır gibi saklıyorlar. (Asimov, Sovyet Rusya'nın geleceği ile ilgili fazlasıyla iyimsermiş, başka kitaplarında da aynı yaklaşımı görmek mümkün.)

Nörofizikçi Albert Morrison, beyinde yaratıcı düşünceden sorumlu olan bir bölge bulduğunu düşünüyor ama bu fikri kabul edilebilir biçimde kanıtlayamadığını düşünen meslektaşları tarafından ciddiye alınmıyor. Durum böyleyken, meslektaşlarının açıkça dalga geçtiği ve halinden fazlasıyla hoşnutsuz olan Morrison, ilginç bir teklifle karşılaşıyor; hatta iki teklif diyelim...

Natalya Boranova, Rusya'dan gelen bir bilim insanı, Morrison'ı Rusya'ya davet ediyor. Bu teklifi reddedip otel odasına dönen Morrison, kendisini bekleyen bir adamla karşılaşıyor; ABD'li bir ajan olan bu adam, Rusların teklifinden haberdar olduklarını söylüyor ve Morrison'ın teklifi kabul edip, Rus çalışmaları hakkında bilgi toplamasını istiyor. Durumdan hiç hoşlanmayan, Rusya'da başına gelebilecek şeyler hakkında hayal gücü fazla çalışan Morrison, bu adamı da reddediyor ve kesinlikle Rusya'ya gitmeyeceğini söylüyor.

Morrison'ın çalışmaları, beyinde keşfettiği bölgeyi bir bilgisayar programı aracılığı ile izleyip, düşünce kırıntılarını dışarıdan yakalamakla ilgili. Fakat bir insan üzerinde deney yapamadığı için her şey kuramsal boyutta kalmış. Natalya Boranova ise Rus bilim insanlarının bir "küçültücü" yaptıklarını iddia ediyor, özel bir proje için Morrison'a ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Morrison'ın küçültme ile ilgili ilk fikri şöyle:
"Bir insanı küçültür ve bir sinek boyuna indirirseniz, o zaman bütün kitlesi o küçücük vücuda sıkışır. O zaman yoğunluğu..." Morrison bir an durarak düşündü. "Platininkinin yüz elli bin katı olur."
"Ama ya kitle de orantılı olarak azalıyorsa?"
"Bu durumda küçültülmüş adamda başlangıçtaki üç milyon atoma karşılık sadece bir tane bulunur. O zaman da sadece boyu değil, kafa gücü de bir sineğinki kadar olur."
"Ya atomlar da küçültülüyorsa?"
"Eğer küçültülmüş atomlardan söz ediyorsanız... Size Planck'ın 'değişmezlik' kuramını hatırlatırım. Evrenimizin kesin ve temel niceliğidir bu. Atomların ufaltılmasını yasaklar. Küçültülmüş atomlar evrenin taneciklerine uyamayacak kadar ufak olur."
Elbette, Boranova'nın teklifinden itibaren biliyoruz; Morrison Rusya'ya gidecek, konu ilerleyecek, birtakım heyecanlı olaylar yaşanacak. Adam oraya gitmezse, örneğin, korkularımız nedeniyle kaçırdığımız fırsatları simgeleyen bir kitap yazılabilir ama o bir Asimov kitabı olmaz, ben de muhtemelen o kitabı yarım bırakırım ve hiç pişman olmam. Fakat, kitaptaki bu "gelişme" kısmına ulaşana kadar, sayfalarca acı çektim. "Projeye katıl" diyorlar, adam "hayır" diyor. "Lütfen gel, çok lazımsın" diyorlar, adam "hayır" diyor. "Gitsene arkadaşım Rusya'ya" diyorlar, adam "hayır" diyor. Zorla götürüyorlar, adam "hayır" diyor. "Her şey hazır, hadi başlıyoruz" diyorlar, adam "yok ben almayayım" diyor. Sayfalar boyunca hem Rusları, hem beni sinirden delirtiyor.

Morrison'ın karşı karşıya geldiği durumu biraz daha açalım. Rus bilim insanları küçültme tekniğini geliştirmişler; cansız nesneler ve küçük hayvanların zarar görmeden küçülmelerini ve eski boyutlarına dönmelerini sağlamışlar. İnsanlı deneylere geçildiğinde ise projenin başındaki uzman, küçültülecek ilk deneklerden biri olmuş. Enerji kullanımını azaltarak projeyi daha kullanılabilir hale getirecek tek uzman olan bu adam, deney sırasında ortaya çıkan bir terslik nedeniyle komaya girmiş ve konuyla ilgili fikirleri, beyninin derinlerinde gizli kalmış. İşte, Rus ekibin Morrison'ın yardımını isteme nedeni bu. Oluşturacakları beş kişilik ekip, bir gemi ile birlikte küçültülecek; koma halindeki meslektaşlarının beynine ve düşüncelerine ulaşmaya çalışacaklar.

Yani, kitabın başlığı konuyu iki sözcükle özetliyor! Kitap, bolca bilim teorisi içeriyor; büyük (ya da küçük diyelim biz ona) yolculuğu gerçekleştirecek olan ekibin her üyesi ayrı bir alanda uzman ve uzmanlıklarını paylaşmaktan hiç çekinmiyorlar. Ekibin her üyesi nevi şahsına münhasır insanlar. (Hep, bu kalıbı cümle içinde kullanmak istemiştim. Bugüne kısmetmiş.) Korkak nörofizikçi Morrison, sert ekip başkanı Boranova, Rus nörofizikçi Konev, Elektromanyetik uzmanı Sophia Kalinin ve mühendis Dezhnev. Bu karakterler içinde en sevdiğim Dezhnev oldu; hafif alkolik, patavatsız ama işini çok iyi yapan bir adam. Sık sık "Babam derdi ki..." diye başladığı özlü sözlerle süslüyor konuşmalarını; ve kitabın her bölümü Dezhnev Senior imzalı birer cümle ile başlıyor.
"Kıyıdan el sallayan biri için hiçbir yolculuk tehlikeli değildir." -Dezhnev Senior
"Yaşam zevk vericidir. Ölümse huzur dolu. Dert olan geçiştir." -Dezhnev Senior
"Suyun kaynayıp kaynamadığını anlamak istiyorsan, elinle deneme." -Dezhnev Senior
Bu kitap, Asimov'un en iyi kitaplarından değil, yine de hard sci-fi sevenler için çok keyifli bir kitap olacaktır. Başka nerede, bir geminin penceresinden akyuvarları, alyuvarları, trombositleri izleyebiliriz ki?
"Hücreleri iyice göremiyordu. Çünkü arada alyuvarlar vardı. Şimdi bunlar hemen hemen gemi boyunda yumuşak çuvallar halini almıştı. Arada sırada içlerinden biri geminin yakınından bir balon gibi geçiyor, içeriye doğru çekildiği için de tekneye sürünüyordu. Ama gözle görülür bir zarara uğradığı yoktu."
Not: Aylar önce, Altay Öktem'in Tanrı Acıkınca kitabından bahsederken bu kitabın bana Vücudumuzu Tanıyalım (Il était une fois... la vie) adlı çizgi filmi hatırlattığını söylemiştim. Hedef Beyin de, kaçınılmaz biçimde, aynı çizgi filmi tekrar düşündürdü. Hatta kendi kendime dedim ki, şu çizgi filmin dublajlı halini bir yerlerden bulsam oturur yine izlerim.

2 Mart 2014

Ralph 124C 41+


Ralph 124C 41+
Hugo Gernsback
Çeviren: Barış Emre Alkım
Atılgan Yayınları
Kasım 2001 (1. basım)
170 sayfa

Bilim kurgu ya da fantastik edebiyatı seven okur kitlesi olarak, bir kitabın kapağında "Hugo Ödüllü" yazıyorsa, iyi bir kitap olduğuna güveniriz. Blogda bahsettiğim kitaplarla ilgili yazarken kitabı biraz araştırırım, ödül almış bir kitapsa o yılın ödül kazananlar listesine göz atarım; bu nedenle Hugo ödüllerinin resmî sayfasına da birkaç kez girdim. Fakat bu kadar yıl boyunca "Bu ödülün adı nereden geliyor? Kim bu Hugo? Ne yapmış?" diye düşünüp araştırmak aklımdan geçmemiş. Ne ayıp! Neyse... Bu çok önemli ödüle adını veren Hugo, işte bu kitabın yazarı olan Hugo Gernsback imiş. Bu bahaneyle ödüllerin geçmişini de öğrenmiş oldum.

Hugo Ödülleri ilk kez 1953 yılında verilmiş, 1955'ten sonra yıllık olarak tekrarlanmış. 1946, 1951 ve 1954 yılları için ise; sırasıyla 1996, 2001 ve 2004'te "Retro Hugo" ödülleri verilmiş. World Science Fiction Society'nin ev sahipliği yaptığı Worldcon'da, topluluk üyelerinin oyları ile dağıtılan ödüller Alfred Bester, Robert A. Heinlein, Kurt Vonnegut, Ursula K. LeGuin, Isaac Asimov gibi birçok ustaya sunulmuş. Peki, neden bu ödüllere Hugo Gernsback'in ismi verilmiş? Çok başarılı bir yazar olmasa da, bilim kurgu edebiyatına çok büyük katkıları olan bir yayımcı ve teknoloji kâhini olduğu için.

Hugo Gernsback, 1884 yılında Lüksemburg'da doğmuş, 20 yaşında ABD'ye göç edip Gernsbach olan soyadını Gernsback olarak değiştirmiş ve hayatı boyunca teknolojiyle ilgilenmiş. İcat ettiği bir çeşit pilin patentini almak istemiş ancak seri üretime uygun olmadığı için patent verilmemiş. Bunun ardından, kendi imalatı olan bir radyo cihazını satarken bir yandan da dergi yayımcılığı yapmaya başlamış. Okurların ilgisi ile birlikte, bilim kurgu tefrikalarına ağırlık vermeye başlayan Gernsback, 1926 yılında Amazing Stories dergisinin ilk sayısını yayımlamış ve bu dergi neredeyse 80 yıl boyunca ayakta kalmış. Şu anda, Amazing Stories Mag diye bir online dergi var, fakat eski dergi ile bağlantısı var mı, bilmiyorum. Amazing Stories ilk yıllarında, yani Gernsback'in derginin başında olduğu yıllarda, özellikle ABD'li bilim kurgu yazarlarının çoğunu ve bazı Avrupalı yazarları konuk etmiş, sadık bir okuyucu kitlesine sahip olmuş. Hugo Gernsback 1967 yılında hayatını kaybettiğinde, Ralph 124C 41+ dışında hiçbir romanı yayımlanmamış. Ölümünden birkaç yıl sonra The Ultimate World adlı bir eseri daha yayımlanmış. (Bu kitabın çevirisi Mükemmel Dünya adı ile İm Yayınlarından çıkmış. Şimdilik kitaplığımda bekliyor, yakın zamanda anlatacağımı umuyorum.)

Ralph 124C 41+ az önce söylediğim gibi, Gernsback'in yayımlanan ilk romanı. 1911 yılında Modern Electrics dergisinde tefrika edilmiş, ardından 1925'te kitap olarak yayımlanmış. Elimdeki baskıda, yazarın 1925 ve 1950 tarihli önsözleri de yer alıyor ve bu tarihlerin teknolojik seviyesi ile kitabı karşılaştırıyor. İkinci önsözde, özellikle Eter (Aether) denen varsayımsal maddeye de değinmiş yazar. 1900'lerin başında biliminsanları bu maddenin tüm uzayı doldurduğuna inanıyorlarmış; dolayısıyla kitaptaki teknik açıklamalarda bu madde sıklıkla kullanılıyor. İyi bir teknoloji takipçisi olan yazar, modern dünyanın geleceği ile ilgili varsayımlarını (kehanetlerini) toparlayıp, bir romanın içinde tek tek anlatmış.

2660 yılında geçen roman, Ralph 124C 41+ adlı genç bilimadamının hikayesi. Döneminin en parlak zihinlerinden olan bu adam, adının sonuna (+) işareti eklenen on kişiden biri ve durmadan dinlenmeden yeni icatlar yapıp, bütün insanların hayatını kolaylaştırıyor. Bilimadamımız, kitabın hemen başında, hatalı bir telefot bağlantısı yüzünden Alice 212B 423 adlı güzel kadınla tanışıyor ve macera başlıyor. Telefot adlı bu alet, görüntülü telefon ve dünyanın her yerinde insanlar bunu kullanıyor. (Telefotla ilgili satırları okurken bir şey fark ettim: yalnız Gernsback değil, birçok bilim kurgu yazarı görüntülü iletişimi öngörmüşler fakat hiçbiri bu teknolojinin taşınabilir olacağından bahsetmemiş. Gernsback'ın telefotu da, duvarda sabit bir ekrandan ibaret.) Genç bilimadamının korkunç bir ölümden kurtardığı Alice, kurtarıcısına bizzat teşekkür etmek için babası ile birlikte New York'a geliyor. Elbette bu güzel kadın ve genç, zeki,yakışıklı bilimadamı birbirlerine aşık oluyorlar. Ralph, Alice ve babasına New York'u gezdirip yeni teknolojileri tanıtıyor; bu sırada tüm teknik detayları hem misafirlerine, hem okurlara anlatıyor. Fakat, kitap ilerledikçe koskoca dünyada Ralph'ten başka hiç kimse, hiçbir yenilik üretememiş mi diye düşünmeden edemedim. ("İşler iki yıl öncesine, ben bu probleme el atıncaya kadar böyleydi. Bu kadar fazlasını başardığımız halde, yine de önümüzde yapılması gereken çok şey olduğunu düşünüyorum.") Bunu ben yaptım, bunu ben icat ettim, a-aa bakın bunu da ben geliştirdim!.. Bu arada, romana biraz macera katmak için Alice'e aşık olup peşinden New York'a kadar gelen bir adam ve yine Alice'e aşık olan bir Marslı da konuya dahil oluyorlar. Böylece biraz romantik macera, bol bol bilimsel öngörü dolu bir roman çıkıyor ortaya.
"Bu," diye açıklama getirdi Ralph, "yakında dünyanın dört bir yanını saracağını umduğum birçok dinlence şehrimizden biridir. İnsanlar günümüzde çok yoğun yaşantılar sürüyorlar, yerine getirmek zorunda oldukları onca işlev ve işgücünden tasarruf için onca aygıt varken, hayatları olabildiği kadar hızlanmış durumda."
Mikroskobik şekilde küçültülmüş, posta pulu büyüklüğünde gazetelerden bahsediyor yazar. Güneşi temel enerji kaynağı olarak kullanıyor; dev seralarda üretilen genetiği düzenlenmiş gıdaların yanı sıra, sentetik gıda maddelerinden bahsediyor. Televizyon/sinema/canlı yayın karışımı, çok gerçekçi (3D?) tiyatro gösterilerini anlatıyor. Kitaptaki dipnota göre 1925 yılında gerçekleştirilen bir ultra kısa radyo dalgası deneyini, 1911 tarihli bu romanda öngörüyor. (Bu sonuncu örneği doğrulamak istedim fakat dipnotta adı geçen John L. Reinartz'ın deneyi ile ilgili bir kaynak bulamadım. Kitapta adı Reinertz olarak geçiyor, fakat Reinartz şeklinde arayınca bir şeyler çıkıyor. Bir sayfada "Early radio pioneer and inventor. Invented the first practical CW tuner. Also a North Pole explorer." olarak listelenmiş.)

Kitapla ilgili beklentim epey düşüktü, fakat kitap bittiğinde beklediğimden daha iyi bir roman olduğunu düşündüm. Alice çevresinde gelişen macera olmasa, Gernsback'ın şaşırtıcı öngörüleri ile dolu olan bu kitabı okumak çok sıkıcı olabilirdi. Kitap boyunca durmaksızın not alma gereği duydum ki, bu yazıyı yazarken ilginç noktaları atlamayayım. Sonra da, bütün bu notlardan bahsedersem yazının saçma sapan bir şey olacağını fark ettim. Onun yerine, defterimdeki cümlelerin birkaçını aynen yazmak istiyorum:
- Metro! Yer altı manyetik transfer.
- Metal caddeler fikri çok iç karartıcı.
- İridyum sarmallı soğuk ışık. Floresan lamba ne zaman geliştirilmiş?
- Ekonomi çeklerle yürüyor. Dijital kartlar yok.
- Reinertz'ın ultra kısa dalga deneylerini incele.
... gibi bol bol not almışım. Bütün bunların dışında, kitapta arasıra gözüme çarpan, dizgi hatası olduğunu düşündüğüm yazım yanlışları var; "olur o kadar" diye düşündüğüm için, bu yazım yanlışlarından bahsetmeyecektim. Ta ki, yandaki fotoğrafta paylaştığım başlığı görene kadar.

Sonuç olarak, bir asırdan daha yaşlı olan bu kitabı okumak çok keyifliydi. O dönemin bilimsel doğrularını günümüzle karşılaştırmak, öngörülenlerin ne kadarının gerçekleştiğini hayretle izlemek çok güzel. Modern bilim kurgunun babası olarak anılan Gernsback'ın bu kitabı, türü sevenlerin arşivinde bulunmalı.